muslim_gayri_muslim_iliskileri

Document Sample
muslim_gayri_muslim_iliskileri Powered By Docstoc
					                              YABANCI BĠR ÜLKEDE
                         MÜSLÜMAN GAYR-Ġ MÜSLĠM ĠLĠġKĠSĠ

                                                                                16/10/2005

                                                            Prof. Dr. Yunus Vehbi YAVUZ
                                                              U.Ü. İlah. Fak. Öğretim Üyesi


       “BİSMİLLAHİRRAHMANİ’RRAHİM”


       I. GĠRĠġ

         Küreselleşen dünyada değişik kültürlerin ilişkisi kaçınılmaz hale gelmiştir. Farklı din
ve mezhebe mensup insanların bir biri ile ilişkisi, Devletlerin bir biri ile ilişkisi, milletlerin bir
biri ile ilişkisi, Müslümanların bir biri ile ilişkisi son derece önem kazanmıştır. Bu konu İslam
devletler Hukukunda Gayr-i Müslim bir ülkede yaşamakta olan Müslümanların bu ülke halkı
ile ilişkileri konusuna girmektedir. Özellikle Müslümanların Avrupa, Amerika ve Avustralya
gibi gayr-i Müslim ülkelere işçi olarak akın etmesi sonucunda gelişen şartlar muvacehesinde
ortaya çıkmış olup aslında bu meselenin geniş toplantılar ve derin bilimsel çalışma ve
araştırmalar çerçevesinde ciddi bir şekilde ele alınması gerekir. Sadece bu konuda değil,
hayatın her alanında bilimsel derinliği olan çalışmaların yapılmasına şiddetle ihtiyaç olduğu
kanaatindeyiz. Bu ve benzeri toplantıları bu bakımdan önemli bir gelişme olarak
değerlendiriyor, toplantıyı düzenleyen muhterem Milli Görüş İrşat Başkanlığı yetkililerine,
nazik davetlerinden dolayı teşekkür ediyor, burada ilahi rahmet, feyiz ve bereketin tecelli
etmesini yüce Mevla’dan niyaz ediyorum.
         Cami-kilise ilişkisi Müslüman-gayr-i Müslim ilişkisinden ayrı düşünülemez. Ancak
kurumların bir biri ile ilişkisinde daha toleranslı, fakat daha kararlı olmak gerekir. Zira iman
ile küfür arasındaki çizgi çok ince olup gözün siyahı ile beyazı gibi yakındır. Eğer inançta
kararlılık olmazsa, çizginin ötesine kayma tehlikesi her zaman söz konusudur.
         Çağımızda esasen, Müslümanların Müslümanlarla ilişkilerinin nasıl olması gerektiği
konusunda da benzer çalışmaların yapılması gerekir. Toplumda çeşitli mezhep, meşrep ve
anlayışa sahip olan insanların bir biri ile ilişkilerinde uygulanacak metot hakkında çok sağlam
bilgiler maalesef mevcut değildir. Bu konferanstan konu hakkında kesin çözüm elbette
beklenemez. Ancak, Kur’an, Sünnet ve İslam fıkhında yer alan bilgiler ışığında konu
hakkında bildiklerimizi dilimizin döndüğü kadar anlatmaya çalışacağız.

       II. KUR’AN’DA EHL-Ġ KĠTAP VE MÜġRĠKLER

       A. MüĢriklerle ĠliĢki

        Hz. Peygamber’in müşriklerle ilişkisi toleranssız ve katıdır. İslam’ın getirdiği Tevhid
inancı şirkin zıddı olduğu için, Müslümanların Müşriklerle ilişkileri de buna bağlı olarak
oldukça katıdır. Kur’an’da şirki kötüleyen âyetlerin sayısı 200’e yaklaşmaktadır. Bunlardan
bir kaçını mealen nakledelim:
        1. “De ki, gelin Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: Allah’a hiçbir şeyi
ortak koşmayın…” (El-Enam, 6/151). Yine Lukman (AS)’dan hikayeten:
        “Ey oğulcuğum! Allah’a ortak koşma. Çünkü ona ortak koşmak büyük bir zulümdür.”
(Lukman, 31/13).
                                                2

        2. “Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin, inanan bir cariye, hoşunuza gitse de,
şirk koşan bir kadından çok daha hayırlıdır. İman edinceye kadar, Allah’a ortak koşan bir
erkekle de evlenmeyin. İnanan bir erkek, hoşunuza gitse de şirk koşan bir erkekten çok daha
hayırlıdır. Çünkü onlar cehennem ateşine çağırırlar, Allah ise izni ile cennete ve
bağışlanmaya çağırır ve âyetlerini (Belgeler) insanlara gösterir ki düşünsünler.” (El-Bakara,
2/221).
        3. “And olsun ki, müminlere düşmanlık bakımından Yahudilerle müşrikleri insanların
en şiddetlisi bulacaksın. İnananlara sevgi besleme bakımından “Biz Hıristiyansız” diyenleri
daha yakın bulacaksın. Çünkü onların içinde kibirlenmeyen bir kısım keşişler ve rahipler
vardır.” (El-Maide, 5/82).
        4. “Ey inananlar! Müşrikler pislikten başka bir şey değillerdir. Bu sebeple bu yıldan
sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” (Et-Tevbe, 9/28).
        5. Hz. Peygamber (SAV) de bir hadis-i şerifte şöyle buyurdu: “Bu yılımızdan sonra
Mescidimize, Ehl-i kitap ile hizmetçileri dışında, müşrikler girmesin.” (Ahmed b. Hanbel, El-
Müsned, 3/339).
        Şirk sadece Hz. Peygamber’in karşı çıktığı yada karşı çıkması istenen bir olgu
değildir, belki bütün peygamberler ona karşı çıkmışlar, insanlığı Allah’tan başkasına
tapmamaya çağırmışlarıdır. Onların çağrılarının temelini teşkil eden husus buydu. İslam’da
vicdanlar tamamen özgür olduğu için müşrik olarak hayatını sürdürenler karşı dünyevi-maddi
bir ceza düzenlenmemiş, belki akıl çerçevesinde reddedilerek âhirette ki cezasından
bahsedilmiştir.

       B. Kitap Ehli Ġle ĠliĢki

        1. Kur’an Kitap Ehlini diyaloga değil belki ortak bir noktada bileşmeye çağırıyor. Bu
ortak nokta da, Al-i İmran, 3/64. âyette açıklanan şu ilkedir: “Allah’tan başkasına tapmamak,
Allah’a ortak koşmamak, bazı insanların bazılarını Allah dışında Rab edinmemesi”dir. Bu
çağrı kabul edilmediği takdirde de “Biz Müslüman’ız” diyerek onlara karşı kararlılık
gösterilmelidir. Bu ilkeye göre, dinler arasında diyalog sadece bu ortak noktada birleşenlerle
yapılabilir. Müslümanların gelişi güzel Ehl-i Kitapla ön şartsız diyaloga girmesi ise caiz
değildir. Çünkü onlar niyetlerini gizlerler. Bugün ki diyalog toplantılarda Müslümanlar
Kiliseye karşı yumuşatılmakta, kilise ve havra görüntüleri Camileri gölgede bırakmaktadır.
Dolayısıyla toplantılarda İslam gölgede kalmakta, diğer dinler yükselmektedir. Kur’an bize
Ehl-i Kitabın gizlediği gerçek niyeti şöyle haber vermektedir:
        2. “Kitap Ehlinden bir çoğu, hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra, içlerindeki haset
duygusundan dolayı, iman ettikten sonra sizi imandan çevirip kafir yapmak isterler. Affedin
ve yüz çevirin ki, Allah işini gerçekleştirsin.” (El-Bakara sûresi, 2/109).
        Bu âyette Kitap Ehli’nin çoğunluğunun Müslümanlara karşı tavrı net olarak ortaya
konmuştur. Hasetlerinden dolayı, Müslümanları kafir yapmaya çalışıyorlar. Bugün İslam
dünyasını, misyoner ablukasına almış bulunan Batı dünyası bu çoğunluğa dahildir. Bu ayette
Müslümanlara şu prensip veriliyor: “Affetmek, fakat yüz çevirmek.” Verilmek istenen masaj,
diyalog değil de tavır almak, fakat kin tutmamaktır. Affetmek en güçlü silahlardan biridir.
        Kur’an, Hz. Âdem’den günümüze kadar gelmiş ve bir kısmı kaybolmuş yahut tahrif
edilmiş eski şeriatların özetini getirmiş karma bir Kitaptır. Kur’an Hz. Musa, Hz. İbrahim, Hz.
İsa ve diğer Peygamberlerin sözleri ile çağrılarının ilkelerini içinde saklayan eşsiz bir kitaptır.
Dolayısıyla, bu kitabı okuyan ve onun yukarıdaki ilkesine uyanlarla bir araya gelip
müzakerelerde bulunmakta yarar vardır. Önemli olan hareketin Müslümanları başlatmasıdır.
İşte, Ehl-i Kitap din adamları ve din kurumları ile ilişkilerde uymamız gereken en önemli
ilkelerden biri budur.
                                               3

        2. “Kitap Ehlinden bir gurup sizi saptırmak istedi. Oysa onlar kendilerinden başkasını
saptıramazlar da farkında değillerdir.” (Âl-i İmran, 369).
        3. “Kitap ehli iman etseydi onlar için çok hayırlı olurdu. Onlardan inananlar varsa da
çoğu dinden çıkmış fasıklardır.” (Âl-i İmran, 3/110).
        4. “Kitap Ehlinden kimi vardır ki, Allah’a iman ettikleri gibi, Ona boyun eğerek,
kendilerine indirilene de size indirilene de inanırlar, Allah’ın âyetlerini az para karşılığında
satmazlar. İşte onlar için rableri katında mükafat vardır.” (Âl-i İmran, 3/199).
        5. “Kitap Ehlinden öyle kimseler vardır ki, onlara kantarlarla mal emanet etsen onu
sana eksiksiz geri öder. Öyle kimseler de vardır ki, ona tek bir altın bile emanet versen,
başına dikilmedikçe onu sana geri vermez. Bunun sebebi onların: “Ümmiler hakkında bizim
sorumluluğumuz yoktur” demeleridir. Onlar böylece bilerek Allah’a karşı yalan
konuşuyorlar.” (Al-i İmran, 3/75). Irakta Müslümanlara reva görülen zulüm ve işkence,
Filistin ve Çeçenistan’da ki katliamlar bu anlayışın uygulaması niteliğinde ki eylemlerden
başka bir şey değillerdir.
        6.“Hepsi bir değillerdir. Ehl-i Kitaptan kalkıp gece boyunca Allah’ın âyetlerini
okuyan, secdeye kapananlar da vardır. Onlar Allah’a, âhiret gününe inanırlar, iyiliği emr
edip kötülükten sakındırırlar, hayırlara koşarlar. İşte onlar iyi kullardandırlar.” (Âl-i İmran,
3/114).
        Son üç âyette Ehl-i kitaba karşı nasıl bir tutum izleneceğinin ilke ve işaretleri
verilmiştir. Kur’an, kitap ehlinin hepsini bir tutmuyor; ne toptan reddediyor, ne de toptan
kabul ediyor. İnanç durumu, anlayışı ve ahlaki yapılarına göre onları değerlendiriyor. Nitekim
Hz. Peygamber (SAV) bize şu prensibi veriyor: “Kitap Ehli sizinle konuĢtukları zaman
onlar ne tasdik edin, ne de yalanlayın. Fakat biz Allah’a ve bütün elçilerine inandık,
deyin.Eğer söyledikleri gerçek ise yalanlamamıĢ, eğer batıl ise doğrulamamıĢ
olursunuz.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/136). Bu durum İslam’da hakkaniyet ilkesinin de
gereğidir. İslam’a daha yakın olanlara farklı bakmak, haklarını teslim etmek gerekir. Bunun
verdiği mesaj şudur: Taassuba kapılmayın, herkese hakkını verin. Oysa Hıristiyanlar kendi
toplumlarına İslam’ı tahrif ederek anlatmaktadırlar. Bunun da sebebi, Yahudi olan ilk
Hıristiyanların İncili tahrif etmeye alışık olmalarıdır.
        Kur’an, Ehl-i Kitabın hepsini bir tutmayıp belli özellikleri taşıyan ve belli ilkelere
uyanları diğerlerinden ayırarak hakkı hak sahibine vermektedir. İslam’ın diyalogu işte
böyledir. Onlarla ancak bu ilkeler doğrultusunda ilişkiye girilebilir.
        Fakat, anılan âyetteki “Allah’a iman ederler” ifadesi üzerinde bir nebze durmak
gerekir. Bunu, Teslise inanan bugün ki Hıristiyanları değil İslam’da inanılan “Allah’a
inananlar” şeklinde anlamak gerekir. Çünkü Kur’an, bize Allah’ı nasıl tanıtıyorsa ulu Allah
burada onu kastetmektedir. Yoksa Kur’an’da Hıristiyanların inandıkları Allah’ın kast edilmesi
düşünülemez. Aksi takdirde, İslam kendi içinde çelişkiye düşürülmüş olur. Hıristiyan ve
Yahudilerin inandıkları yaratıcı bizin inandığımız yaratıcı Allah değildir. Belki onların
inandığı varlık sadece bir ilahtır. Bu ilah sadece kendilerinin ilahıdır, ötekiler de başka bir
ilahın kullarıdır. Bunun için Müslümanları hedef seçmişlerdir. Çatışmalar bu şirk anlayışından
kaynaklanmaktadır. Oysa bizin ilahımız onların da ilahı olan Tek Allah’tır. Bütün kullar onun
kulları olduğu için, insanlar arasında eşit muamelede bulunmak gerekir. Onlara karşı adalet
ilkeleri aynen uygulanır.
        Yukarıda ki âyetin bize verdiği mesaj şudur: Şirke varmayan Allah inancı ile âhiret
inancına sahip olan ve yararlı işler yapanlarla diğer Yahudi, Sabiî ve Hıristiyanları bir
birinden ayırmak gerekir.
        Bakara sûresi, 2/62 ve Maide sûresi 5/69. âyetlerde vurgulanan hususlarla yukarıdaki
âyette vurgulanan hususlar örtüşmektedir. Bu âyette de Yahudi, Hıristiyan ve Sabiîlerden
Allah ve âhiret gününe inanıp yararlı işler yapanlar diğerlerine oranla farklı
değerlendirilmekte ve İslam’da hakşinaslık örneği gösterilmektedir. Bu âyetleri bugün ki
                                              4

Hıristiyanların sahip oldukları “Allah inancı olarak” yorumlayıp Ehl-i Kitabın da cennete
gideceğini söyleyenler kanaatimizce yanılmaktadır. Eğer anılan iman bugün ki teslis inancı
olsaydı, o zaman Kur’an’ın teslisi onaylaması gerekirdi. Dolayısıyla bu yorum Müslümanlar
açısından büyük bir gaflet ve vahim bir hata olup asla kabul edilemez. Çünkü anılan yoruma
göre, İslam’ın inanç ilkeleri değişmektedir. Bu formül eğer bir kimseyi cennete götürecek
olursa, Kur’an’ın diğer hükümlerinin bir fanteziden ibaret kabul edilerek rafa kaldırılması
gerekir. Böyle kestirme yoldan cennete girmek var iken, insanlar neden bunca ahkam ile
mükellef olsunlar, bunca kuralın yükü altına girsinler.
        Konunun dikkat çeken önemli bir başka yönü, anılan âyetlerde kesinlikle cennete
girmekten bahsedilmemesidir. Belki cennete girme hükmü şahısların kendi yorumları ile ifade
edilmektedir. Oysa inanılacak hususlarda yorum geçerli olmaz. Şayet geçerli kabul edilirse
dinin aslı bozulur. Buna şiddetle karşı çıkmak gerekir. Bu yorumdan misyonerler eğer
haberdar olurlarsa, anılan âyetleri Müslümanlar aleyhine istismar edebilirler. Aslında bu çok
önemli konunun, bilimsel toplantılarda karşıt görüşlü hocalar arasında halka kapalı bir
ortamda enine boyuna tartışılması gerekir.
        Kaldı ki, Hac suresinin 22/17. âyeti bu konuyu aydınlatmaktadır: “İman edenler,
Yahudiler, Sabiîler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve Allah’a ortak koşanları Allah Kıyamette bir
birinden ayıracaktır.” Yani Allah ateşe ve puta tapanlarla Kitap ehlini bir tutmamıştır.
Müslümanlar günlük hayattaki muamelelerinde bu ilkeyi daima göz önünde
bulundurmalıdırlar.
        7. “Ey inananlar! Yahudiler ile Hıristiyanları veli edinmeyin. Onların bir kısmı diğer
bir kısmının velisidir. Sizden kim onları veli denirse o onlardandır. Allah zalim bir kavme yol
göstermez.” (El-Maide, 5/51).
        Bu âyette geçen “veli” ve onun çoğulu olan “evliya” kelimeleri sözlükte; yakınlık,
peşinden gitmek, yetkisine sahip olmak, yardımcı olmak, musallat olmak, sulta, emîr, sevilen
kişi ve dost gibi anlamlar ifade eder. Türkçe meallerin bir çoğunda bu kelimeye dost manası
verilmiştir. Sadece Hasan Basri Çantay dost manası yanında “Üzerinize hakim edinmeyin”
manasını eklemiştir. Oysa bu âyette geçen “evliya” kelimesine dostluktan çok, çağımız
siyasetine ve umumi vaziyetine ışık tutan ve birinci derecedeki manaları oluşturan anlamlar
yüklemek gerekir. Bu anlamlar içinde özellikle sulta, emir, arkasından gitme ve yardımcı
olma manaları tercih edilebilir. O takdirde mana şöyle olur: “Yahudi ve Hıristiyanları
kendinize sultan, emir ve peşinden gidilecek kimseler olarak kabul etmeyin; onlara
yardımcı olmayın.” Kanaatimizce bugün İslam dünyasının başına gelen musibetler,
Hıristiyanları dost! Kabul etmekten kaynaklanmaktadır. Anlaşmalı olmak ayrı, dost olmak,
sevmek ayrı şeylerdir. Bugüne kadar Batı bize gerçek anlamda dost olmamıştır.
Hıristiyanların dostluğunu Irak’ta, Filistin’de, Çeçenistan’da, Bosna’da, Makedonya’da
gördük, bundan sonra da göreceğiz. Bundan da anlaşılıyor ki verilen mana yanlıştır. Bu
mananın yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Nitekim devamındaki âyette (54. âyet): “Sizin
veliniz ancak Allah ve Resulü ile müminlerdir….” Buyurularak, kimlerin peşinden
gidileceği, kimlere uymak gerektiği ve kimlere yardım edileceği açıkça ifade edilmiştir.

       C. Diyalog Yerine Davet ve Emr-i Bil-Maruf

        Kur’an’ın Müslümanlara yüklediği çok önemli bir misyon vardır. O da iyilikleri emr
edip kötülüklerden sakındırmak görevidir. Bunu yapmak ayni zamanda bir kulluk görevidir.
Hiçbir Müslüman misyoner değildir, belki davetçi, tebliğci ve örnektir. Kur’an’da yedi yerde
geçen değişik âyetlerle iyiliği emredip kötülükten sakındırmak Müslümanlara bir görev olarak
yüklenmiş bulunmaktadır. “Sizden öyle bir topluluk olsun ki, hayra çağırsınlar, iyiliği emr
etsinler ve kötülüğü yasaklasınlar.” (Âl-i Imran, 3/104). Burada dikkatimizi çeken nokta
Müslümanlara yüklenen görev, başkalarını Müslüman yapmak, onları din değiştirmeye
                                               5

çağırmak değil, sadece hayırlı olan söz ve davranışlara çağırmaktır. İşte bu hayır kavramı
evrenseldir. İyilik ve güzellikleri emr etmek, kötülük ve çirkinliklerden yasaklamak da
evrenseldir. Bu emr etme ferdi düzeyde düşünülürse, uygun bir ifade ve üslupta tavsiye
niteliğindeki bir emretmedir, nehy etme de böyledir. Örneğin; “Okuyun, yazın, düşünün,
özgür olun, insani değerlerinizi ve haklarınızı koruyun, hayır yapın, güzel söz söyleyin” ;
“sigara, alkol ve uyuşturucu kullanmayın, teröre bulaşmayın, haksızlık etmeyin” demek gibi,
dünyada herkesin kabul edeceği evrensel değerleri tavsiye etmek, evrensel kötülükleri
yasaklamak, inananları bunlardan sakındırmaktır.
         Ancak, bu meselelerde devlet söz konusu olunca, siyasal otoritesini kullanarak
devletin yaptırım yoluna gitmesi de mümkün hatta bazen zaruridir. Devletin hayra çağırması,
iyiliği emr edip kötülüklerden sakındırması ile fertlerin bu görevi yerine getirmesi arasındaki
fark işte bu yaptırım gücü farkıdır. Dolayısıyla İslam’da devlet, gücünü kullanarak insanları
dine çağırmamalı, belki evrensel iyileri göstererek insanlığa ışık tutmalıdır. Kur’an,
Müslümanlara, sahip oldukları manevi değerleri başkaları ile paylaşmayı bir görev olarak
yüklüyor. Bu görev tarih boyunca hiçbir zaman başkalarının vicdan özgürlüğünü baskı altına
alarak, karşı dinleri kötüleyerek, insanların zayıf taraflarını istismar ederek adeta bir partiye
üye kaydeder yahut bir kulübe taraftar toplar gibi tezahür etmemiştir.
         İyiliği emr edip kötülüklerden sakındırmak, kanaatimizce iki türlü gerçekleşir. Biri
sözlü olarak yapılandır ki, kişilerin, bunda sadece “yap” yahut “yapma” demek yerine,
hikmetlerini anlatarak olayı çeşitli yönlerden tanıtmaları gerekir. “Sigara içme”, “alkol ve
uyuşturucu kullanma”, demek yerine, bilimsel temellere dayalı açıklamalarla, insanlara
yaklaşarak onların aydınlanmalarını ve ikna olmalarını sağlamak, bu maddelerin sebep olduğu
zararları gözler önüne sererek yasaklamak gerekir. Çağdaş emr-i bil-maruf ve nehy-i ani’l-
münker bu şekilde yapılırsa söylenen sözler, yapılan tavsiyeler daha etkili olur.
         Bunun yanında, davetin ikinci bir şekli vardır ki, buna ameli emr-i bil-maruf da
diyebiliriz. En tesirli yolun da bu olduğu kanaatindeyiz. Yaparak, uyarak, davranışları ile
göstererek bu görevi ifa etmek; hal ile emr etmek, hal ile yasaklamaktır. Buna yazılacak
kitapları, hazırlanacak belgeselleri, filmleri ve gösterileri de ekleyebiliriz. İslam tarihinde
bunun örnekleri çoktur.
         Burada ilk dönem Müslümanların, Malezya’nın Müslümanlaşmasında oynadıkları
rolden kısaca bahsetmek istiyorum. Malezya’nın Müslümanlaşma süreci hakkında Arapça
olarak yapılmış bir doktora çalışmasında okuduklarımdan hatırımda kaldığına göre, tarihte
şimdiki Malezya’nın yerinde var olan Malaka devletinin bulunduğu Malaka sahil şehrine,
Hindistan ve özellikle Yemen’den bazı Müslümanlar hem ticaret yapmak, hem de emr-i bil-
marufta bulunmak amacı ile gidip gelmişler ve bunu senelerce sürdürmüşler, bu arada
Malaka halkı ile çok iyi ilişkiler içine girmişlerdi. Halkla ilişkileri o derece iyi bir noktaya
varmıştı ki, onların davranışları, ticari muameleleri ve ahlak üstünlükleri her tarafa yayılmış,
insanları etkisi altına almış, nihayet bu haber Malaka sultanının kulağına kadar gitmişti.
Sultan bu tacirlerin kim olduklarını merak emiş, bir gün onları sarayına çağırarak bir ziyafet
vermiş, bu arada onlara bu güzel davranışlarının sırrının ne olduğunu sormuş, onlar da “Biz
Müslüman’ız, dinimizin emir ve tavsiyeleri gereği böyle davranıyoruz.” Cevabını vermişler.
Bunun üzerine Malaka sultanı hemen orada Müslüman olduğunu ilan etmiş ve devlet erkanını
da Müslüman olmaya çağırarak onunla birlikte toptan İslam’a girmişlerdir. Daha sonra sultan
halkına bir ferman yayınlayarak Müslümanlığı din olarak seçtiklerini bildirmişti.
         Yukarıdaki emr-i bil-maruf ayetinin verdiği metodun, burada harfiyen uygulandığını
ve çok büyük bir etki yaptığını görmekteyiz. Esasen, Kur’an’ı anlayıp hayatımızda uygularsak
problemleri en aza indirerek görevlerimizi daha iyi yapabileceğimizi, diğer din mensupları
üzerinde daha etkili olacağımızı ifade etmemiz gerekir.
         Çok dikkat çekicidir ki, daha sonra 17. asırda Hollandalılar, ardından Portekizliler, en
son İngilizler ayni limanlara misyonerlik amacı ile gelerek tüccar kılığına girmişler,
                                               6

görünürde ticari şirketler kurmuşlar, belli bir süre geçtikten ve bölgede tutunarak kuvvet
kazandıktan sonra fırsatları değerlendirmişler; görünüşte ticari gemilere bindirdikleri
askerlerle sahile çıkarma yapmışlar, böylece ülkeyi işgal ederek 250 sene işgal altında
tutmuşlar, halkı hem maddeten hem de manen sömürmüşlerdir. Bu işgalden ülke ancak,
1965’teki milli kurtuluş hareketi ile kurtulabilmiştir.
        Müslümanların uyguladığı ilke ile Hıristiyanların uyguladıkları metot arasındaki fark
işte burada çok net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Hak olan din ile batıl olan arasında ki fark
işte burada görülmektedir. Müslümanlar, güzel davranışları ile insanların gönüllerini
fethederek tepeden başlayan bir İslamlaşma hareketi gerçekleşmiş, kan akıtılmamış, herhangi
bir savaş da olmamıştır. Malaka halkı Müslüman olduktan sonra İslam’a sımsıkı bir şekilde
sarılmış ve Kral ilk iş olarak Malaka İslam Kanunlarını çıkarmış ve tedrici olarak Şafii fıkhına
dayalı İslam dünyasının ilk kanunlaştırma hareketini gerçekleştirmiştir. Bu kanunlar “Undang
Undang Malaka = Malaka İslam Kanunları” adını taşımaktadır. Batılıların yaptığı şey ise
işgal, baskı, zulüm, imha, kaynakları sömürme, halkı bölme, kültür değerlerini tahrip etme ve
gasptan ibarettir. Milli kütüphane yetkililerinden aldığımız şifahi bilgiye göre; Malaka İslam
Kanunlarının Malayca Arap harfleri ile yazılmış orijinali, işgal sonrası derhal İngiltere’ye
götürülmüş ve istiklalden sonra, bunun sadece fotokopisi Malezya Milli kütüphanesine 30.000
dolar karşılığında satılmıştır. Biz bu kanunun fotokopisini el buradan elde etmiştik.
        Sonuç olarak; işgalden sonra ülke Hıristiyanlaşmamış, belki sadece Çin’den ve
Hindistan’dan ithal edilen Budizm ve kısmen Hıristiyanlığa mensup nüfusla denge bozulmaya
çalışılmıştır. İşte Hak din ile batıl dinler arasında ki fark budur.
        Bu vesile ile Abdülkadr-i Geylani Hazretleri hakkında nakledilen bir menkıbeye de
değinmekte fayda vardır. Abdulkadir-i Gaylani Hazretleri genç yaşta Geylan’dan ilim merkezi
olan Bağdat’a ilk defa ilim tahsiline çıkmaya karar vermiş. Bu ilim yolculuğuna çıkmadan
önce annesi kendisine elli altın harçlık vermiş, fakat o zaman yollarda eşkıya tehlikesi
olduğunu bildiği için, bu altınları cübbesinin yenleri içine dikerek gizlemiş ve kapıdan onu
yolcu ederken: “Oğlum! Sana bir öğüdüm vardır, sakın yalan konuşmayacaksın.” Tembihinde
bulunmuştu. Abdülkadir-i Geylanî bir müddet sonra yolda eşkıya ile karşılaşmış, şakiler
kendisine altını olup olmadığını sormuşlar, o da “var” cevabını vermiş, nerede olduklarını
sorunca da “cübbemin yeni içinde” demiş. Bu olağan dışı ifadeler eşkıyayı hayretlere
düşürmüş, nihayet kendisini eşkıya başının yanına götürmüşler. Eşkıya başı neden
direnmediğini ve altınların yerini söylediğini sormuş, o da şu cevabı vermiş: “Bağdat’a ilim
tahsiline çıktım. Annem bana kapıda yalan konuşmamamı tembih etmiş, ben de ona söz
vermiştim. Eğer sözümde durmazsam ve yalan konuşursam Allah’ın huzurunda bunun
cevabını nasıl veririm? O her şeyi görüyor.” Deyince eşkıya başı bu sözden etkilenerek
şakilikten o anda tövbe etmiş, diğerleri de ona uyarak bu kötülüğü bırakmışlar ve Abdukadir-i
Geylani ile beraber onlar da ilim tahsiline gitmişlerdi. Halin tesirinin kalden daha güçlü
olduğunu bundan daha güzel anlatan bir örnek bulunabilir mi?. İşte Avrupa’da yaşayan her bir
Müslüman, gayr-i Müslimlerle ilişkilerinde birer Abdülkadir-i Geylani olmalıdırlar.

       D. Ehl-i Kitap Kadınlarla Evlenme

        Müslümanlarla Ehl-i Kitap gayr-i Müslimler semavi olma noktasında
birleşmektedirler. Bu bakımdan ateşe, aya, güneşe, yıldızlara ve ineklere tapanlara oranla
onlarla aramızda daha çok yakınlık vardır. Bu birlik ve yakınlık Ehl-i Kitapla ilişkilerin önünü
açmaktadır. Kur’an Müslüman erkeklerin sadece müşrik kadınlarla evlenmesini yasaklamış,
“Ġman etmedikçe müĢrik hanımlarla evlenmeyin.” (bkz. El-Bakara, 2/221), belki bunlar
dışında kalan hanımlarla (Müslim-gayr-i Müslim) evlenmeyi serbest bırakmıştır. “Sizden
önce ki Kitap Ehlinden namuslu kadınlarla evlenmek size helal kılındı.” (El-Maide, 5/5).
Bunun temelinde yatan unsur maslahattır. Çünkü bu gibi evlilikler sebebiyle, Ehl-i Kitapla
                                              7

Müslümanlar arasında yakınlaşma doğmakta, dolayısıyla bazı faydalar ortaya çıkmaktadır.
Her şeyden önce bilinçli bir evlilik sebebiyle Kitap Ehli olan zevcelerden doğan çocukların
Müslüman olması sağlanmış olur. Zira bir Müslüman’la evlenmediği takdirde, o kadından
doğacak çocuklar analarının dinine bağlı kalacaklardı. Bu evlilikle, işte bunun önüne geçilmiş
olur. Bu da İslam’ın maslahatını temine yardımcı olur. Hatta Avrupa gibi Müslüman
azınlıkların yaşadığı ülkelerde, özellikle yerli hanımlarla evlilik yapmak da önemli bir davet
metodu olarak da kabul edilebilir. Müslüman erkekler, kendilerini dini ve dünyevi anlamda
daha iyi hazırlayarak Hıristiyan yada Yahudi hanımlarla evlenmeleri ve onlardan çok sayıda
çocuk sahibi olmaları önem kazanmaktadır. Bu konuyu içinde bulunduğumuz sarın şartlarına,
maslahat esasına göre ele alıp buna göre bir yol izlemek lazımdır. Hatta bunun için dar
çerçeveli ve basına kapalı toplantılar da düzenlenebilir. Hz. Ömer fethedilen ülkelerde
valilerin ve ileri gelen devlet yetkililerinin Kitap ehli kadınlarla evlenmesini, maslahat
ilkesine dayanarak yasaklamıştı. Onun ileri sürdüğü maslahat gerekçesi, o zamanın şartlarında
Müslüman erkeklerin yabancı kadınlarla evlenmeye yönelerek Müslüman hanımların bundan
zarar görmesi idi. Bunun yanında Ehl-i Kitap kadınlar arasında namuslu olmayan hanımlarla
evlenme ve bu sebeple toplumun bundan zarar görmesi endişesi idi. Fakat günümüzde ki
gerekçeler değişmiş olabilir. Bu konuda sosyolojik araştırmalara dayalı olarak denemelere
geçilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
        Burada önemli bir noktaya da işaret etmek gerekir. Müslüman bir erkekle evli olan
böyle bir hanımın dinini değiştirme zorunluluğu yoktur. Bu durum İslam’ın getirdiği vicdan
özgürlüğünün ifadesidir. Bununla beraber, hakiki Tevhid ehli bir Müslüman’la evli olan böyle
bir hanım, çoğunlukla İslam’ın gerçek din olduğunun farkına varma ve onu gönülden
benimseme imkanını elde eder. Yoksa baskı altında din değiştirmiş olur ki bu da gerçek bir
ihtida olmaz. Çünkü din vicdan işidir, ona duyguyu karıştırmamak lazımdır.
        İslam Hukukuna göre, hiçbir Müslüman koca kendi tercihi ve iradesi dışında, farklı
dine mensup olan hanımına Müslüman olmaya zorlayamaz, bunun için baskı uygulayamaz.
Bunun gibi, hanımının mensup olduğu dinin mabedine gidip ibadet etmesine engel olamaz.
Hatta İmam Şafiî, Müslüman bir kocanın Ehl-i Kitaptan olan hanımına dinini değiştirerek
Müslüman olmayı teklif edemeyeceği görüşünü ileri sürmüştür. O bu tutumu din ve vicdan
özgürlüğüne aykırı bulunmaktadır. Çünkü Kur’an “Dinde zorlama yoktur, sapık ve tehlikeli
ola yola göre doğru olan yol belli olmuştur.” (Bakara, 2/256) ilkesini getirmiştir. İslam bir
güneştir, bir nurdur. Ona inanan ve onu davranışlarına yansıtan bir Müslüman ile bir arada
yaşamakta olan kimselerin aydınlanmaması genelde düşünülemez. Nitekim Sahabe de ayni
yolu izlemiş, her biri yürüyen birer İslam olmuştu. İşte İslam’ın çok kısa bir zamanda hızla
yayılmasının sırrı da bu idi. O halde sahabeyi izlemek gerekir. (bkz. Yunus Vehbi Yavuz,
İslam’da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, Sahaflar Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1994, s.136-
139).
        Bunun gibi, bu hanımın akrabaları ile ve çevresi ile de ilişkiler söz konusu olmakta,
canlı bir İslam örneği olabilen bir Müslüman koca ve onun aile fertleri ile yakınları, İslam’ın
ışığını davranışları ile öğüt vererek daha geniş bir çevreye tanıtma imkânını da elde ederler.
Zira siyer kitaplarından öğrendiğimize göre, Sahabe gittiği yerde Ġslam’ı sözden çok
davranıĢları ile öğüt vererek, yaĢamakta oldukları beldelerde evlenerek Ġslam’ı
yaymıĢlardır. Bu gibi evliliklerin çoğalması zamanla Ġslam’ın Ehl-i Kitap dünyasında
daha hızlı bir Ģekilde tanınıp yayılmasına sebep olabilir.
        Fakat, bunun aksini de düşünmek mümkündür. Ehl-i Kitap hanımları ile evlenmek
eğer bu maslahatı temin etmiyor da aksine Müslümanlara yada İslam’a zarar vermek söz
konusu olursa, o takdirde bu konuda Hz. Ömer’in uygulaması esas alınmalıdır.
        Bundan çıkaracağımız sonuç, Müslümanların gayr-i Müslimlerle ilişkilerinin maslahat
ilkesine dayalı olmasıdır. Şayet bu maslahat ortadan kaybolur da inisiyatif Ehl-i Kitabın eline
geçerse, günümüzde ülkemizde görülmeye başlayan Vatikan Merkezli Dinler ve Medeniyetler
                                               8

Arası Diyalog toplantılarında olduğu gibi, Müslümanların gayr-i Müslim Ehl-i Kitapla bir
araya gelmeleri faydadan çok zarar getirdiği gibi, böyle evlilikler zararlı da olabilir. Çünkü
bugün Hıristiyan misyonerlerin cirit attığı İslam ülkelerinde, özellikle Türkiye’de diyalog
toplantıları, misyonerlerden başkasının işine yaramamaktadır. Müslüman akıllı davranmak
zorundadır. Bir davranışın zarar mı yoksa yarar mı getireceğini hesap ederek yolunu buna
göre çizmelidir.
        Bugün çok hararetli bir şekilde diyaloga soyunanlar her şeyden önce toplumumuzda
yaşayan Müslümanlar arasındaki diyaloga önem vermelidirler. Çünkü böyle bir diyaloga
şiddetle ihtiyaç vardır. Ayni dine mensup olduğu ve şeyleri düşündüğü halde ve ayni safta
bulunduğu halde, bir birbirini iten ve birbirine karşı hasmane tavırlar içinde olan zavallı
insanların sayısı bugün maalesef kabarıktır. İslam dışı zihniyetler ne yazık ki, bu zıtlaşmadan
yararlanarak Müslümanlara sürekli darbe indirmektedirler. Mehmet Akif merhum bu gerçeği
ne güzel dile getirmiştir: “Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” Komşu Müslüman
ülkelerdeki vahim olaylar, yüreklerin topluca vurmamasının ve bütünlüğün parçalanmasının
sonucundan başka bir şey değildir. Yüce Rabbimiz tüm Müslümanlara akıl, şuur, birlik ve
beraberlik ihsan etsin. Amin.

       E. Kitap Ehli Erkeklerle Evlenme

        Kur’an’da Ehl-i Kitabın namuslu olan kadınları ile evlenmenin caiz olduğu yukarıdaki
âyette açıkça ifade edilmiştir. Fakat, Müslüman hanımların Ehl-i Kitaptan erkeklerle
evlenmesi konusunda açıklayıcı herhangi bir hüküm yoktur. Acaba bir Müslüman hanım Ehl-i
Kitaptan bir erkekle evlenebilir mi? Bu konu sünnette de yer almamıştır. Dolayısıyla konu
hakkında ki hüküm bu iki kaynak dışında ki delillerden icma’a dayanmaktadır. Kitap Ehli
erkeklerle evlenmenin caiz olmadığı konusunda fakihlerin görüşleri birleşmektedir. Bu görüş
birliği yanında, “Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Kim onları veli edinirse o
onlardandır.” (Maide, 5/51) mealinde ki âyete, diğer yandan maslahat ilkesine dayanmaktadır.
Âyet-i kerime’de kendileri ile evlenilmesi helal olan Ehl-i kitaptan muhsana (Namuslu)
kadınlarla evlenmenin helal oluşunun açıkça ifade edilmiş olmasından, bunların ötesinin helal
olmadığı anlaşılır. Alimler buna şu delili de eklemişlerdir: “Böyle bir durumda kocanın,
akraba ve çevresinin hakimiyeti söz konusu olur; doğan çocukların fiili yada kültürel baskı
altında kalarak Hıristiyanlaşması, hatta evlenen hanımın dinini değiştirmesi de söz konusu
olabilir. İslam’da itibar edilen bir prensip vardır: “İslam yüksektir, başkası ondan daha yüksek
olmaz.” Oysa Ehl-i Kitaptan bir erkekle evlenen Müslüman bir hanım bu üstünlüğünü
kaybeder. Dolayısıyla bu evlilik hem Müslümanların hem de İslam’ın zararına olur. Nitekim
son günlerde Müslüman bir manken, Yunanlı Katolik bir artist ile evlenirken dinini
değiştirmiştir. Burada İslam alimlerinin verdikleri karar niteliğinde ki hükmün ne derece
isabetli olduğu da ortaya çıkmıştır.
        Ancak, bu hükme rağmen, Kitap ehli erkeklere gönlünü kaptırarak evlenen ve aile
yuvasını Müslüman olarak devam ettiren Müslüman kızların durumu müşkül bir mesele
olarak karşımızda durmaktadır. Bu durum özellikle Avrupa’da yaşamakta olan Müslüman
azınlıklar için söz konusu olmaktadır. Ancak eğer Türkiye Avrupa Birliğine alınır da serbest
dolaşım gerçekleşirse, Türkiyeli Müslümanlar için de ayni sorun ortaya çıkacaktır. Sorun
çıkmadan çözüm de ortaya konması gerekir. Bunun için Avrupa şartlarını iyi bilen alimlerin
bir araya gelerek çözüm üretmesi, yada eski fetvanın teyit edilmesi gerekir.
                                               9




       III. SÜNNETTE EHL-Ġ KĠTAP

       A. Ġlk Devletler Hukuku

         Hz. Peygamber (SAV) Medine’ye hicretinden itibaren, Ehl-i kitapla sıkı bir ilişki
içinde olmuş, hatta bu ilişkileri resmi düzeyde yürütmüş, bu sebeple dünyada ilk yazılı
anayasa olarak kabul edilen Medine Sözleşmesini imzalayarak siyasi bir akit oluşturmuştur.
Daha sonra ki uygulamalarla bu ilişkileri daha da geliştirmiştir. Hz. Peygamberin irtihalini
takiben, dört halife dönemi ile müçtehit imamlar döneminde, devletler arasında ki ilişkilerde
karşılaşılan sorunların çözümü için dünyada ilk defa devletler hukuku vazedilmiş,
geliştirilmesi için de Devletler hukuku ilmi ortaya konmuştur.
         Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden itibaren Müslümanlar, devletler hukuku
alanında dünyanın çok ilerisinde idiler. Dünyada ilk defa devletler arasında ki ilişkileri hukuk
kurallarına bağlayanlar Müslüman hukukçulardır. Gerek Kur’an ve sünnet, gerekse fıkıh
kaynakları, devletler hukuku bakımından son derece zengin olup bu alanda ilk eser veren zat
Hanefi Müçtehidi İmam Muhammed b. Hasan Eş-Şeybanî’dir. Şeybanî İslam Devletler
hukukunu altmış defter halinde düzenleyip halife Harun Reşid’e takdim etmiş, fakat sonradan
bu defterler her nasılsa kaybolmuştur. Ancak, o dönemlerde ilim ezberlendiği için, İmam
Muhammed’in bu kitabında yer alan bilgilerin özeti daha sonraki Hanefi Türk alimlerinden
İmam Serahsî tarafından şerh edilerek kitaplaştırılmış, Almanya’da kurulan İmam
Muhammed b. Hasan Eş-Şeybanî Enstitüsü tarafından da 1971 yılında Şirketü’l-İlanati’ş-
Şarkıyye matbaasında beş cilt halinde basılarak Kahire’de yayınlanmıştır.
         İmam Muhammed Devletler Hukukunun bayraktarlığını yaparak hukuk ilmine dünya
çapında büyük bir katkı sağlamıştır. Devletler hukukunun babası sayılan Hollandalı hukukçu
Grosius (1583-1645)’un önüne geçtiği gibi, ondan öncekilerin yada çağdaşı olan hukukçuların
da önüne geçmiştir. Şeybani’nin kitabının hukuk ilmindeki yerini anlamak için, dünyanın
çeşitli ülkelerindeki devletler hukuku alimlerinin Almanya’da Gotnchin şehrinde “Şeybanî
Devletler Hukuku” adıyla bir cemiyet kurmuş olmaları delil olarak yeter. Bu cemiyetin
başkanlığına Mısırlı alim Dr. Abdulhamid Bedevi, başkan yardımcılığına da Dr. Selahuddin
Müneccid getirilmiş olup bu kitap Selahuddin Müneccid’in tahkiki ile yayınlanmıştır.
         Devletler hukuku konusunda İslam alimlerinin yaptıkları çalışmalar son derece dikkat
çekici ve zengindir. Özellikle dünya çapında alim ve Devletler Hukukunun babası sayılan
merhum Muhammed Hamidullah (Rh.A.) Hocamızın çalışma ve gayretlerini de burada
minnet ve şükran duyguları ile anmamız gerekir.

       B. Hz. Peygamber’in Gayr-i Müslimlerle ĠliĢkileri

        Hz. Peygamber’in bazı komşu devlet adamlarına yazdığı davet mektupları, onun Ehl-i
kitapla ilk ilişkisinin nasıl olduğunu bize gösteren birer vesika niteliğindedir. Bunlardan bir
kaçına burada yer vermek istiyoruz.

       a. Medine Anayasası Veya Medine SözleĢmesi

       Hz. Peygamber (SAV) Medine’ye hicretini takiben, davetini kabul eden Medineli
Müslümanların doğal lideri olmuştu. Onun çağrısı aslında siyasi olmamakla beraber, o gün ki
konjonktür kendisine siyasi bir görev de yüklemiş bulunuyordu. Bu kaçınılmaz bir görevdi.
Dolayısıyla Medine’de bir site devletinin temeli atıldı. Burada yaşamakta olan Yahudi nüfusu
ile Müslümanları bir arada uzlaşma içinde yaşatacak bir düzenlemeye ihtiyaç vardı. Hz.
                                                     10

Peygamber işte bu ihtiyacı gidermek ve Müslümanların geleceğini garanti altına almak üzere
çeşitli kabilelere ayrılan bu iki din mensupları arasında uzlaşmayı sağlayan Medine
sözleşmesini hazırlayarak taraflara kabul ettirdi. Bu olay Müslümanların İslam’ı
yaşayabilmek için siyaseti göz ardı edemeyeceklerine kuvvetle delalet etmektedir.
        Merhum Muhammed Hamidullah’ın tespitine göre, 47 maddeden ibaret olan bu
sözleşme Kureyş’li ve Medineli Müslümanlarla bunlara katılan, onlarla beraber savaşanları
diğer insanlar dışında tek bir ümmet olarak dikte etmiş, bunlar dışında kalan Yahudi halkı da
ayrı bir ümmet kabul edilmiştir. Dolayısıyla sözleşmenin 2. maddesine Müslümanlar İslam
tarihinde ilk defa bir siyasal varlık olarak kabul görmüşler, ayrıca bir ümmet oldukları resmen
tescil edilmiştir. Daha sonra çeşitli kabilelerin sahip oldukları haklar ve yükümlülükler
maddeler halinde kayda geçirilmiş, dolayısıyla bir anayasal çerçeve çizilerek birlikte
yaşamanın esasları belirlenmiştir. Bu vesikada dikkati çeken nokta çeşitli kabilelerin kendi
aralarında örfe uygun tarzda fidye ödeme, müminler arasında adaleti gerçekleştirmeye vurgu
yapmış olmasıdır.
        Sözleşmenin en dikkat çeken yönü, 3. maddesinden 13. maddesine kadar örfün temel
alınmasıdır. Geride kalan maddelerde de naslar değil, akıl esas alınarak dini hükümlerden
bağımsız bir metin durumunu arz etmesidir. Bu durum İslam siyasetinde her meselenin dinî
bir temele dayalı olması gerekmediğini, durum ve şartlar gereği aklın ve örfün de dikkate
alınması gerektiğini göstermektedir. Nitekim dünyada ilk yazılı anayasa olma özelliğine sahip
olan bu harika vesika, Müslüman devletlerin gayr-i Müslimlerle ilişkilerini düzenlenmede rol
oynamıştır. Ancak, ne yazık ki İslam devletleri bu vesikayı esas alarak bir İslam Siyaset
Anayasasını geliştirmemişlerdir. Eğer bu yapılabilmiş olsaydı, bugün ki Batı yerine Doğu
menşeli insan haklarından söz etmek mümkün olabilecekti.

          b. Hz. Peygamber’in Herakliyus’a Yazdığı Mektup

       “Allah’ın Kulu ve Elçisi Muhammed’den Rumların Büyüğü Herakliyus’a:
       Hidayete uyanlara selam olsun. Seni İslam’ın çağrısını kabul etmeye çağırıyorum.
Müslüman ol, selamet bulursun. Müslüman ol, Allah sana iki kere mükafat verir. Eğer kabul
etmezsen, Erîsilerin günahı sana ait olur. (Ey kitap ehli! bizimle sizin aranızda ortak olan bir
söze gelin. Allah’tan başka hiçbir şeyi ona ortak etmeyelim, bazımız bazımızı Allah’tan
başka rab edinmesin, eğer yüz çevirirlerse: şahit ol ki, biz Müslümansız, de.)”1

          c. Hz. Peygamber’in HabeĢistan Kralı NecaĢi’ye Yazdığı Mektup

        “Esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla.”
       “Peygamber Muhammed’den, Habeşistan’ın Büyüğü Asham Necaşi’ye:
       “Hidayete uyanlara, Allah ve Resulüne inanlara, Allah’ın tek bir ilah olduğuna, eş ve
çocuk edinmediğine, Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik edenlere selam
olsun. Ben seni İslam çağrısını kabul etmeye çağırıyorum. (Ey kitap ehli! bizimle sizin
aranızda ortak olan bir söze gelin. Allah’tan başka hiçbir şeyi ona ortak etmeyelim, bazımız
bazımızı Allah’tan başka rab edinmesin, eğer yüz çevirirlerse şahit ol ki, biz Müslümansız,
de.)”2

          c. Hz. Peygamber’in Doğu Roma Ġmparatoruna Yazdığı Mektup



1
    Muhammed Hamidullah, El-Vesaiku’s-Siyasiyye, s.107-109, Daru’n-Nefais neşri, Beyrut, 1978)
2
    Hamidullah, age, s.103-104.
                                                      11

         Hz. Peygamber (SAV)’in Rum İmparatoruna (Doğu Roma) Gönderdiği Mektup ve
İmparator’un bu mektuba verdiği cevap ise son derece dikkat çekicidir:
          “Allah Elçisi Mumammed’den Rum Ülkesinin Sahibine:
         “Seni İslam’a çağırıyorum. Eğer Müslüman olursan, Müslümanların hak ve
sorumluluklarına sahip olursun. Eğer İslam’a girmezsen cizye ver, Allah Tebareke ve Teala:
(Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram kılmayan,
Hak dini din olarak seçmeyenler ve zillet içinde peşin vergi ödemeyenlerle savaşın),
buyuruyor. Eğer bunu yapmazsan, İslam’a girmek yada cizye vermek arasında seçim yapan
çiftçilerle (fellahlar) İslam arasına girmeyin, onların Müslüman olmalarına engel olmayın.”

          d. Ġmparator Kayser’in Hz. Peygamber’e Cevabı

          Anılan İmparator Hz. Peygamber’e şu enteresan cevabı vermiştir:

        “Roma Ġmparatoru Kayser’den Ġsa’nın, geleceğini müjdelediği Ahmed’e:
        “Elçinle birlikte mektubun bana geldi; ben şahitlik ediyorum ki, sen gerçekten
Allah’ın elçisisin. Biz seni kendi kitabımız İncil’de buluyoruz, Meryem Oğlu İsa seni bize
müjdelemiştir. Rum halkını sana inanmaya çağırdım, fakat kabul etmediler. Bana itaat
etselerdi kendileri için çok hayırlı olacaktı. Senin yanında bulunup hizmet etmeyi ve
ayaklarını yıkamayı ne kadar isterdim.”3

          e. Hz. Peygamber’in Kostantiniye BaĢpiskoposuna Yazdığı Mektup

        Hz. Peygamber (SAV) Kostantiniye’de (İstanbul) bulunan Rum Başpikoposuna
(uskuf) da bir mektup göndermiştir. Bu mektubun metnini aşağıya aldık:
         “Başpiskopos (Uskuf) Duğadır’a=(Buğatır da denilir):
        “İnananlara selam olsun. Bunun ardından: İsa b. Meryem Allah’ın ruhu ve kelimesi
olup onu tertemiz olan Meryem’e bıraktı. Ben Allah’a, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a
ve torunlarına indirilenlere inanıyorum, İsa’ya ve diğer Peygamberlere Rableri tarafından
indirilenlere de inanıyorum. Onlar arasında bir hiçbir ayırım yapmıyorum, biz Allah’a teslim
olmuşuz. Hidayete uyanlara selam olsun.”4
        Hz. peygamber’in çeşitli kabile reisleri ile devlet başkanlarına gönderdiği mektupların
muhtevasının bazı noktalarda bir birinden farklı olduğu görülmektedir. Nitekim bir hadis-i
şerifte Hz. Peygamber (SAV) ashabına hitaben şöyle buyurmuştur:
         “Ehl-i Kitabı ne doğrulayın, ne de yalanlayın; fakat Allah’a inandık, bize
indirilenlere, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilenlere inandık, deyin.”5
        Yukarıda ki mektuplarda, özellikle Gayr-i Müslim bir ülkede azınlık durumunda
yaşamakta olan Müslümanların gayr-i Müslimlerle nasıl bir ilişki kuracakları noktasında çok
önemli ilkeler ve ipuçları bulunmaktadır. Bunlar da: Atak yapmak, cesur olmak,
Hıristiyanların inandıkları Peygamberlere Müslümanların da inandıklarını ilan etmek, onlara
inanmanın imanın temel bir şartı olduğu konusunda karşı tarafı aydınlatmak, muhatapları
aramızda ortak bir noktada buluşmaya çağırmaktır. Ayrıca bu metinlerden, çağrının
Müslümanlar tarafından gitmesi, Kayser’in Hz. Peygamber’e gönderdiği mektubun
muhtevasının Hıristiyan dünyasına anlatılması gerektiği, insan olarak onlara da bu çerçevede
selam verilebileceği gibi hususlara işaret vardır. Kostantiniye’yi fetheden aslında Hz.
Peygamberin gönderdiği o mübarek mektubun manevi gücü olduğuna inanıyoruz.

3
    Muhammed Hamidullah, El-Vsaiku’s-Siyasiyye, s. 110-111, Daru’n-Nefais neşri, Beyrut, 1978
4
    Hamidullah, age, s.115.
5
    Buharî, K. Şehadat, 29; 3/163
                                              12




       IV. HZ. PEYGAMBER’ĠN BÜTÜN DÜNYA HIRĠSTĠYANLAR ĠÇĠN
           YAZDIRDIĞI AHĠTNAME

         Hz. Peygamber (SAV), dünyada ki bütün Hıristiyanlara bir ahitname yazdırmıştır. Bu
ahitname metninin tercümesini aşağıda aynan vermekte inanç özgürlüğü bakımından büyük
yarar vardır. Aşağıda o tarihi vesikanın tam metninin tercümesini veriyoruz:
         “Bismillahirrahmanirrahim, yardım Allah’tandır.
         “Alllah Elçisi Muhammed b. Abdillah’ın bütün Hıristiyanlara yazdırdığı ahitname
sicillinin bir nüshasıdır.
         “Bu, Muhammed b. Abdillah’ın bütün insanlara müjdeleyici, uyarıcı, Allah’ın halkına
emanet ettiği şeyler hakkında güvence olarak yazdığı bir yazıdır. Öyle ki, elçilerden sonra
Allah katında insanların ellerinde bir bahaneleri (delilleri) bulunmasın. Allah azizdir,
hakîmdir.
         “Bu yazıyı kendi milleti için yahut Hıristiyanlık dinine intisap edenlerden yeryüzünün
doğu yada batısında, yakınında yahut uzağında, Arapça konuşan yahut başka dilleri
konuşanlar için ve (fasih yada a’cemi), bilinen ve bilinmeyen herkes için yazmıştır. Öyle bir
yazı ki, onu bu sayılanlar için ahit kılmıştır. Kim bu yazıda yer alan ahdi bozarsa, ona
muhalefet edip başka bir şey yaparda ahitnamendeki emrin sınırlarını aşarsa, Allah’ın ahdini
ve misakını bozmuş olur, onun dini ile alay etmiş olur, lanetini celp etmiş olur. Bunu yapan
ister sultan olsun, ister müminlerden başka biri olsun fark etmez.
         “Bir rahip yada bir seyyah bir dağda, yahut bir vadide, yahut bir mağarada, yahut bir
yerleşim alanında, yahut bir ovada, yahut kumsalda, yahut havrada, yahut bir kilisede eğer
korunmuşsa, ben onların arkalarındayım, her türlü saldırıya karşı                 bizzat kendim
yardımcılarıyım ve bana uyanlarla beraber, halkım gibi ve zimmetimde imiş gibi onların
koruyucularıyım. Gönül hoşluğu ile verdikleri dışında, ahitte bulundukları milletlerin onlara
yükledikleri haraç gibi mali yüklerden kaynaklanan eziyetleri onlardan uzaklaştıracağım.
Bunların hiç biri için onlar üzerinde bir zorlama yoktur.
         “Hiçbir papazın papazlık görevi, hiçbir rahibin rahipliği değiştirilmeyecek, hiçbir
keşiş manastırından, hiçbir seyahatçi seyahatinden engellenmeyecek. Hiçbir kilise yada havra
binası yıkılmayacak, hiçbir kilise malı mescit inşasına yada Müslümanların evlerinin inşasına
harcanmayacaktır. Kim bunları yaparsa Allah’ın ahdini bozmuş, Resulüne karşı çıkmış olur.
         “Rahiplere, papazlara yahut ibadet edenlere cizye yada başka bir vergi yüklenemez.
İster iyi, ister kötü insanlar olsunlar, ister doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde bulunsunlar,
fark etmez, ben onların zimmetini korurum. Onlar benim zimmetim, misakım ve her türlü
çirkin işlerden güvencem (amanım) altındadırlar. Bunun gibi, dağlarda ve mübarek yerlerde
kendini ibadete ayıranlar da güvencem altındadırlar. Bunların ektikleri ekinlere ne haraç ne de
öşür yada yarılığına bir vergi gerekmez. Çünkü onlar miktarı kendi ağızları ile
belirlemişlerdir. Ürünü olgunlaşınca, kendi ağızları ile belirledikleri gibi, erdeb başına (24
sa’lık ölçü) bir kadeh (çanak) vergi vermeleri hususunda kendilerine yardım edilir. Onlar
savaşa çıkmaya, yada cizye vermeye mecbur edilemezler, haraca bağlı olanlar, mal ve akar
sahibi olanlarla ticaret yapanlardan da her yıl hüccet gereği (ahit belgesi) 12 dirhemden çok
vergi alınamaz.
         “Onlarla ancak en güzel bir şekilde mücadele edilmelidir; onlara rahmet kanadı
gerilmeli; nerede olurlarsa, yahut nerede konaklarlarsa, ebediyen onlardan çirkin işler
uzaklaştırılmalıdır. Hıristiyanlık, eğer Müslümanlar arasında (yaşayan bir olgu) ise,
kiliselerinde kendi rızaları ile namaz kılmalarına (onların namazı) imkan vermek zorunludur.
Bunların din hürriyetleri ile aralarına girilmez. Kim Allah’ın ahdine aykırı davranır, zıddına
                                               13

dayanırsa Allah ve Resulünün misakına isyan etmiş olur. Onlara, Kiliselerinin ve ibadet
yerlerinin (mevzilerinin) tamirinde yardım edilmelidir. Bu, onlara verilen ahit gereği dinlerini
yaşamada kendilerine yardım olur.
        “Onlardan hiç biri silah taşımaya zorlanamaz. Belki Müslümanlar onları korurlar ve
Kıyamet kopuncaya, dünyanın sonu gelinceye kadar bu ahde aykırı davranamazlar.
         “Allah Resulü Muhammed’in, bütün Hıristiyanlara yazdığı ve bu ahitnamede
Hıristiyanlar lehine, Müslümanlar aleyhine şart koşulan hususların hepsine, yazının sonunda
ismi ve şahitliği tespit edilen herkes şahitlik etmiştir.”
        ġahitler:
        Ali b. Ebi Talib, Ebu Bekir, Ömer b. Hattab, Osman b. Affan, Ebu’d-Derda, Ebu
Hureyre, Abdullah b. Mes’ud, Abbas b. Abdil-Muttalib, Fudayl b. Abbas, Zübeyr b. Avvam
Talha b. Abdillah, Said b. Muaz, Sa’d b. Ubade, Sabit b. Nüfeys, Zeyd b. Sabit, Ebu Hanife
b. U’beyye, Haşim b. U’beyye, Abdülazim b. Hasan, Abdullah b. Amr b. As.6

         V. HZ. PEYGAMBER’ĠN ERMENĠLER ĠÇĠN YAZDIRDIĞI AHĠTNAME

       Ayni Kitapta Hz. Peygamber’in Hicretin ikinci senesinde Ermeniler için Muaviye b.
Ebi Süfyan’a yazdırdığı ahitname de son derece önemlidir. Bu ahitname Muhammed
Hamidullah tarafından Erzurum İslamî İlimler Fakültesi Kütüphanesi Tarih kısmında
bulunmuştur. Vesika Osmanlıca tercümesi ile birlikte yayınlanmıştır. Ahitnamenin metni
uzun olduğu için buraya alınmamıştır.7
       Bu mübarek mektuplar Hıristiyan dünyasının ve tüm insanlığın bir gün İslam ile
müşerref olacağının da habercisi ve müjdesi olarak kabul edilebilir.

         VI. EHL-Ġ KĠTABIN KESTĠĞĠ HAYVANLARIN HÜKMÜ

        Halkı Müslüman olmayan ve Müslümanların azınlıkta olduğu Avrupa ve Amerika gibi
Müslümanların hassasiyetlerini dikkate almayan ülkelerde kesilen hayvanların etinin hükmü
Kur’an ve Sünnetle sabittir. Ulu Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Bugün size tertemiz olan
şeyler helal kılındı. Kitap ehlinin yiyecekleri size helal kılındı, sizin yiyecekleriniz de onlara
helaldir. Muhsana (namusu koruma altına alınmış) inanmış kadınlarla, sizden önce
kendilerine Kitap verilen muhsana kadınlarla evlenmek de helal kılındı.”8
        Ebu Salebe El-Huşenî’den rivayet olunduğuna göre; şöyle anlatmıştır: “Ey Allah’ın
Elçisi! Biz Ehl-i Kitaba ait bir coğrafyada (Toprak) yaşıyoruz. Onların çanaklarında yemek
yeyebilir miyiz? Bir av yerinde bulunuyoruz ki, kendi okumla avlanıyorum, yine eğitilmiş ve
eğitilmemiş köpeğimle avlanıyorum, bunların hükmü nedir?” diye sorulan soruya cevaben
buyurdu ki; “Anlattığın Ehl-i Kitabın çanaklarından başkasını bulursanız onlarda yemek
yeyin, eğer bulamazsanız yıkadıktan sonra yeyin. Kendi okunla avlayıp da Allah’ın adını
andığın hayvanın etinden ye. Eğitilmiş köpekle avlayıp Allah adını andığın hayvanın da etini
de ye. Eğitilmemiş köpeğin avladığı hayvana yetişip boğazını kesersen onu da ye.”9
        Tabiun alimlerinin büyüklerinden İmam Zührî, gayri Müslimler arasında yaşayan
Müslümanların et yeme problemi ile ilgili olarak sorulan bir soruya cevaben şunları
söylemiştir: “Arap Hıristiyanlarının kestikleri hayvanların etini yemekte bir sakınca yoktur.
Eğer hayvanı keserken, Hıristiyan’ın Allah’tan başkasının adını andığını duyarsan onun
etinden yeme, fakat duymazsan Allah onu yemeyi helal kılmıştır.”

6
    Muammed Hamidullah, El-Vesdaiku’s-Siyasiyye, 561-563
7
  Hamidullah, age, s.555-561
8
  El-Maide, 5/5
9
  Buharî, K. Zebaih, 4, 6/219
                                               14

      Hz. Ali’den de benzer bir fetva nakledilmektedir. Hasan-i Basrî ile İbrahim En-
Nahai’ye göre, sünnetsiz kişinin kestiği hayvanın etini yemekte bir sakınca yoktur. İbn Abbas
da Ehl-i Kitabın yiyeceklerinden kast edilen şeyin kestikleri hayvanlar olduğunu
söylemektedir.10

        VII. DARU’L-HARP’TE YAPILMASI CAĠZ OLAN VE OLMAYAN ġEYLER

         Burada “Daru’l-Harp” kavramına birkaç cümle ile değinmek gerekir. Bu kavram
İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanların sürekli olarak gayr-i Müslimlerle savaş halinde
oldukları bir zamanda ortaya çıkmıştır. O zamanda sulh yerine savaş yaygın olduğu için,
Müslümanlarla savaşmakta olanların ülkesine Daru’l-Harp denilmiştir. Bunun anlamı “Savaş
ülkesi demektir.” Yani Müslümanlara savaş açan ülke demektir. Fıkhî içtihatların yapıldığı
dönemlerdeki devletler hukuku ile ilgili hükümler, bu dönemin ülkelerine aittir. Anılan
hükümleri sonradan sulh yapılmış, aralarında ittifak anlaşmaları yapılmış olan, dolayısıyla
savaşın sona erdirildiği dönemlerden sonra ki ülkelere göre değerlendirip buna göre
uygulamak doğru olmaz. Devletler arasında ki siyasi gelişmelerin mutlaka dikkate alınması
gerekir. Dolayısıyla savaş hali ile sulh halini ve ittifak halini bir birinden ayırmak gerekir. Bu
çerçevede aşağıda bazı meselelere yer vereceğiz:
         1. “Daru’l-Harp’te pasaportlu olarak bulunan bir Müslüman, gadretmekten sakınmak
şartıyla gücünün yettiği herhangi bir şekilde onların mallarını elde hakkına sahiptir. Fakat,
sattığı malın kusurunu gizleme hakkına sahip değildir. Çünkü bunu yapmakta aldatma manası
vardır. Fakat düşman ülkede esir olan kişi ile onlardan Müslüman olmuş bir kişinin, sattığı bir
malın kusurunu gizlemesinde sakınca yoktur. Çünkü onlar, daru’l-harptaki insanların
mallarını gönül hoşluğu ile olmasa da alma hakkına sahiptirler.”11
         2. “Daru’l-Harpte bulunan pasaportlu bir Müslüman, bir yıllığına bir dirhem parayı iki
dirheme satsa, sonra kendi ülkesine çıkıp sonra tekrar ayni yıl içinde o ülkeye geri dönse ve
sattığı dirhemlerin karşılığını süresi dolduktan sona alsa, bunu yapmakta bir sakınca yoktur.”
Buna Hz. Abbas’ın Bedir savaşında esir edilip sona Hz Peygamber’in izni ile Mekke’ye
dönünce, fethe kadar burada riba muamelesi yapmaya devam etmesi delil olarak
gösterilmektedir. Oysa ribanın haram olduğunu bildiren âyet daha önce inmişti. Hz.
Peygamber onun yaptığı muameleleri iptal etmediğine göre, bunu yapmak da caiz
görülmüştür.”12
         Gayr-i Müslim ülkelerde zina ve benzeri bazı suçlarla ilgili cezaların uygulamaması,
riba muamelesinin hukuki bir sonuç doğurmaması da böyledir. Anılan hükümler “bu gibi
fiillerin bir günahı yoktur” anlamında olmayıp belki, bunlara o ülkelerde ceza uygulanmaz
demektir. Çünkü cezaları devlet uygular, gayr-i Müslim bir devletin İslam hukukuna ait bir
cezayı uygulaması söz konusu değildir. Bu farkı mutlaka dikkate almak gerekir. Hepsinin bu
olağanüstü hal çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Yoksa Allah’ın Kur’an’da açıkladığı
yasakların günahı dünyanın hiçbir yerinde hiçbir şekilde ortadan kalkmaz, haramlar helal
olmaz.

        VIII. ANA-BABAYA KARġI GÖREVLER

        1.İbn Abbas’tan rivayet olunduğuna göre; bir adam kendisine şu soruyu sordu: “Anam
öldü, fakat o bir Hıristiyan’dı; cenazesine katılabilir miyim?” Bu soruya şu karşılığı vermişti:
“Cenazesine katıl, onu defnet, fakat namazını kılma.” Hanefi Mezhebi bu rivayete dayanarak
şu fetvayı vermiştir: Ölen bir kadını defnedecek başka kafir çocuğu yoksa, Müslüman olan

10
   Buhari, K. Zebaih, 23, 6/226
11
   Serahsî, Essiyeru’l-Kebir, 4/1486
12
   Serahsî, Essiyeru’l-Kebir, 4/1488
                                              15

çocuğunun bu işi yerine getirmesi ve onu vahşi hayvanlara yem olarak terk etmemesi gerekir.
Çünkü kişi, müşrik de olsalar ana-babasına güzel davranmak ve örfe uygun tarzda onlara
sahip çıkmakla emr olunmuştur. Öldükten sonra anasını vahşi hayvanlara yem olarak
bırakması ona sahip çıkmak değildir. Nitem Ulu Allah Lukma sûresi, 31/15 âyetlerde dünyada
ana-babaya sahip çıkmayı emretmiştir.”13
        2. “Bir kimse muhtaç olan Hıristiyan babasının nafakasını vermek zorunda
değildir.Çünkü aralarında din ayrılığı bulunmaktadır. Din ayrılığı bulunanlar bir birine miras
bırakmazlar. Nafaka da miras alma ilkesine dayalıdır. Bu kurala göre, hükmün böyle olması
gerekmesine karşın, Ebu Hanife yukarıda zikredilen Lukman sûresi, 31/15. âyetine dayanarak
istihsan yolu ile muhtaç olan gayr-i Müslim ana-babaya nafaka vermenin gerekli olduğuna
hükmetmiştir.14

        IX. CĠHAD MESELESĠ

       Ebu Hanife’ye göre; cihad Müslümanlara farzdır, faka bu farz her zaman değil, belki
ihtiyaç duyulan zamanla kayıtlıdır. Ebu Hanife bu görüşünü ileri sürerken şu delillere
dayanmaktadır:
       1. “Ey inananlar! Sizi takibenden kafirleri öldürün. Onlar sizde bir sertlik bulsunlar.”
15
   Bazı meallerde bu âyette geçen “Yelûneküm” kelimesine yakınlık manası yüklenerek:
“Size yakın olan kafirlerle savaĢın” tarzında bir mana vermektedirler. Kanaatimizce bu
meal doğru değildir. Çünkü bu anlama göre, yakın olan gayr-i Müslim komşu ülkelere sürekli
savaş açılması gerekir. Oysa ayette geçen “yelûneküm” kelimesinin sözlükte geçen yakınlık
anlamı için: “az kullanılır” şeklinde bir bilgi eklenmiştir. İkinci manası ise “takip etmek”,
“ayrılmayıp kovalamak”tır. Bu mana verildiği zaman “sizi kovalayan, sizi izleyen kafirlerle
savaşın.” Demek olur ki, doğrusu da budur. Hanefilerin diğer delilleri şu âyetlerdir:
       2. “Allah yolunda savaşın” 16
       3. “Allah’a inanmayanlarla savaşın.” 17
       4. “Allah yolunda hakkıyla cihad edin.” 18
       İmam Sevrî’ye göre; savaşı başlatmadıkları sürece müşriklerle savaşmak farz değildir.
Onlar eğer savaşı başlatırlarsa, sadece müdafaa için savaşmak farz olur. Çünkü Allah Teala
böyle emretmiştir:
       1. “Eğer sizinle savaşırlarsa, siz de onlarla savaşın.”19
       2. “Sizinle toptan savaştıkları gibi, siz de onlarla toptan savaşın.”20
       İmam Serahsî, bu görüşlerle dayandıkları delilleri zikrettikten sonra şu bilgiyi
vermektedir:
       “Hulasa olarak: Cihad ve savaş emri belli bir kronolojik sıraya göre indirilmiştir.
Başlangıcında Hz. Peygamber risalet görevini tebliğ etmek ve müşriklerden yüz çevirmekle
memurdu (bkz.El-Hıcr, 15/94, 85). Sonra en güzel bir şekilde mücadele etmekle emr
olunmuştur. (bkz. En-Nahl, 16/125; Ankebut,29/46). Sonra savaş açtıkları takdirde onlara
karşı savaşmakla emr olundu. (bkz. El-Hac, 22/39). Sonra Haram ayların çıkması şartıyla
savaşmakla emr olundu. (bkz.Tevbe, 9/5). Sonra mutlak olarak savaşmakla emr olundu ve
durum buna göre kararlaştı. (bkz.El-Bakara, 2/244)


13
   Serahsî, age, 4/1488
14
   bkz. Serahsî, El-Mebsut, 5/206
15
   Et-Tevbe, 9/123
16
   El-Bakara, 2/190
17
   Et-Tevbe, 9/123
18
   El-Hac, 22/78
19
   El-Bakara, 2/191
20
   Et-Tevbe, 9/36
                                                 16

       Ancak, Serahsî anılan bilgiye şu önemli noktayı da eklemektedir: “Ebu Hanife’ye
göre, savaşın amacı dini üstün kılmak ve müşrikleri kahretmektir.”21 Buradan anlaşılıyor ki,
yukarıda ki görüş müşrikler için ileri sürülmüştür.

           X. DĠNĠ KURUM BAZINDA GAYR-Ġ MÜSLĠMLERLE ĠLĠġKĠLERDE
               DĠKKAT EDĠLECEK HUSUSLARLA ĠLGĠLĠ ÖNERĠLER

         1. Avrupa’da din görevi ifa edecek muhterem zatlar bu göreve sadece İslam’ı anlatmak
için gidecek donanımlı ve deneyimli halisanse niyete sahip kimselerden seçilmeli, hizmet aşkı
birinci sırada yer almalıdır. Bunun için görevliler çeşitli sınamalardan geçirilmeli, gerçekten
niyeti Allah rızası olanlar seçilmelidir.
         2. Kur’an ve Sünnetteki inanç ilkeleri ile hayat ilkeleri bu görevlilere çok iyi
kavratılmalı; Sahabe ve İslam büyüklerinin hizmet hayatı hakkında bilgilendirilmek üzere
özel bir eğitimden geçirilmelidirler.
         3. İlişkiye girilecek Ehl-i Kitaba ait kurumlar çok iyi tanınmalı, onlar hakkında geniş
bir bilgi edinilmelidir. İslam’a nasıl baktıkları, Müslümanlar hakkında nasıl bir bilgiye sahip
oldukları bilinmeli ve ona göre hareket edilmelidir. Bunun için bilimsel bir kurul
oluşturulmalı, bu kurulda dinler tarihi, tefsir, hadis ve fıkıhçılarla İslam tarihi ve siyer alimleri
yer almalıdır.
         4. Görevliler tarihten günümüze, İslam kurumları hakkında geniş çerçevede bilgi
sahibi kılınmalıdırlar.
         5. Hz. Peygamber Kur’an okuyarak tebliğ görevini ifa etmişti. Bu sebeple teberrüken
bu ilişkilerde karı tarafın da izni ile Kur’an okunmalıdır. Önce Kur’an’dan örnek bir okuyuş
Arapça verilmeli, sonra da tercümesi verilmelidir.
         6. İslam Mezhepleri ve İslam kurumları hakkında özet bilgiler verilmeli, Ehl-i
Kitaptaki Mezhep kavramı ve Mezhep mensupları ile Hıristiyanların Mezhep kavramları ve
Mezhep mensupları karşılaştırılmalıdır.
         7. İslam’ın asli kaynaklarına dayalı olarak Ehl-i Kitap efkar-i umumiyesi çerçevesine
daha önce yerleşmiş olan yanlış bilgilerin verilmemesinin önemi anlatılmalıdır.
         8. Özellikle İslam’ın barışa, sevgiye, okuma-yazmaya, bilime; hak ve hukuka, insan
haklarına, kadın haklarına, çocuk haklarına, hayvan haklarına, çevre haklarına; din ve vicdan
özgürlüğüne, düşünce özgürlüğü ve insan özgürlüğüne, özellikle kölelere sağladığı haklara ve
Müslüman hukukçuların bilime ve hukuk ilmine yaptıkları katkılar sohbetler çerçevesinde
anlatılmalı, savaş ve cihad kavramları ifade ettikleri anlam çerçevesinde anlatılmalı; terörün
İslam’da yerinin olmadığı, Kur’an ve Sünnet ile fıkıh kitaplarında teröre karşı hem maddi
hem da manevi cezaların düzenlendiği detaylı bir şekilde anlatılmalıdır.
         9. İlişki kurulacak kurumun dili çok iyi bilinmelidir.
         10. İslam’ın bilime, özellikle Batılılar üzerinde ki etkisi ortaya çıkarılarak anlatılmalı,
dolayısıyla bugün ki Batı medeniyetinin gelişmesine Müslümanların yaptıkları katkılar
hakkında aydınlatılmalıdırlar.
         11. Hz. Peygamber’in bütün dünya Hıristiyanlarına verdiği ahitname ile Veda Hutbesi
kendilerine anlatılmalıdır.
         12. Davranış eğitimi almalı ve Ehl-i Kitabın örf ve adetleri bilinerek buna göre
kendilerine yaklaşılmalıdır.
         13. İslam, kendilerine sözden çok davranış ile anlatılmalıdır. Çünkü en tesirli öğüt hal
ile verilendir.




21
     Serahsî, age, 1/187-188
                                              17

        14. Mümkünse bir düşünce enstitüsü kurulmalı, bu enstitü bünyesinde ciddi bilisel
araştırmalar yaptırılmalı, alınan bütün kararlar, gerçekleştirilecek bütün faaliyetler buradan
çıkacak bilgilere dayandırılmalıdır.
        15. Zekât kurumlaştırılmalı ve bu kurumda toplanan mallar Kur’an’da açıklanan sekiz
yere harcanmalı; farklı din ve inanç mensupları ile hiçbir dine inanmayanlara da bu kurumdan
harcamalar yapılmak suretiyle İslam’ın gerçekten paylaşma dini olduğu çeşitli vesilelerle
gösterilmeli, bu kurum aracılığı ile Müellefe-i kulup fonu da etkin bir şekilde işletilmelidir.
Bugün maalesef Kur’an’ın Müellefe-i Kulub ilkesini dünyada Amerika kullanmaktadır.
        16. İslam dinini bütün yönleri ile ilke bazında anlatan temel bir İSLAM kitabı
yazdırılmalı, bu kitabın muhtevasını hem Avrupa’da din görevi ifa edecek kardeşlerimiz çok
iyi kavramalı, hem de çeşitli dillere tercüme edilerek diğer insanların da bundan yararlanması
sağlanmalıdır.

				
DOCUMENT INFO