INSAN
Ruh ve bedenden meydana gelen Allah'in yeryüzündeki halifesi. Âdem, beser. Canlilar arasinda en üstün olani. Kur'an-i Kerîm ve Hadis-i seriflerde insan kelimesi "ins, nas" ve "Ibn Âdem" gibi ifâdelerde kullanilmistir. Allah'in yeryüzündeki halifesi ve yaradilmislarin en sereflisi olan insan hakkinda dogru ve net bilgileri Kur'an'da buluruz. Kur'an'in insan hakkinda vermis oldugu bilgilere bugünün fen ilmi henüz ulasabilmis degildir. Bugün asli bozulmus hristiyanlik, yahudilik, mecûsilik, budizm, brahmanizm gibi dinlerle Islâm dininin insana bakis açisinin kesin hatlarla ayrildigi ortaya çikmistir. Söz konusu dinlerin birer felsefik görüs halinde ilâhî mesajdan yoksun olarak yasama konuldugu günümüzde, insanin ihtiyaçlarini karsilayabilmek için Onu geçici tatmin yollarina itmesi de o dinlerin asil kaynagindan akarak insanlar için yetersiz kaldigini göstermektedir. Kur'an, insani yeryüzünde kula kul olmaktan çikararak yalnizca Allah'a kul olmaya çagiran ve O'na ebedi saadet bagislamak için Allah tarafindan indirilmis bir hayat kaynagidir. Islâm, insanin temel özelliginin yaradilmis bir varlik oldugunu bildirir. Insan kendiliginden, tesadüfen veya sebeplerin birlesmesiyle varolan bir canli degil, bilâkis Allah'in yaratmis oldugu bir varliktir. Böylece insandaki yaratilma özelligini de ortadan kaldirmaktadir. O'nun ilâhlik veya kendiliginden olma özelligini de ortadan kaldirmaktadir. Çünkü Ezelî ve Ebedî olan sadece Allah'tir. Diger canli-cansiz bütün her sey sonradan varedilmistir. Insanin yaradilisi O'nun gereksinimi olan bütün her seyin yaradilmasindan sonra gerçeklesmistir. Böylece insan, yeryüzünde bulunan bütün yaradilmislarin üzerine halife tayin edilmistir. Allah'in yeryüzündeki halîfesi ve yaratilmislarin en sereflisi olan insanin yaratilisini Kur'an-i Kerim söyle ifade etmektedir: "Andolsun ki, biz insani (Âdem'i) kuru bir çamurdan, sûretlenmis bir balçiktan yarattik" (el-Hicr, 15/26); "Hani Rabbin, meleklere. "Ben, (yeryüzünde) (kupkuru bir çamur)dan, mesnun (tagyir ve tahvil ile özel bir sekilde yaratilmis) bir balçiktan bir beser yaratacagim '' demisti. O halde onun yarattigini tamamlayip tam bir insan suretine getirip, ona ruhumdan üfledigim zaman siz derhal onun için secdeye kapanin" (el-Hicr, 15/28); "Andolsun ki sizi (babalarinizin sulbünde) yarattik, sonra da (analarinizin rahminden size sûret verdik. (Yahut evvelâ ruhlari yarattik. Sonra ataniz Hz. Âdem 'i tasvir ettik) sonra da secde edin!" de (ye emir ver) dik. Iblis müstesnâ (melekler) hemen secde ettiler. (Fakat Iblis dayatti) secde edicilerden olmadi" (el-A'râf, 7/11). ''Andolsun ki biz insani (Âdem 'i) süzülmüs bir çamur (ve hülâsasin) dan yarattik. Sonra onu (yani Âdem'in evlatlarini) bir nutfe kilip, saglam bir karargahta (rahimde) yerlestirdik. Sonra o nutfeyi uyusmus kan olarak yarattik. Arkasindan o kani bir parça et olarak yarattik ve o eti kemik (üzerin)e et giydirdik. Sonra onu (rahimde) baska bu hilkat olarak insa ed(ip ruh üfle)dik. (Bütün hüküm ve kudretinde) yaratanlarin en güzeli olan Allah'in sani ne güzel ve ne yücedir'' (el-Müminîn, 23/12-16). Görüldügü üzere Allah insani topraktan yaratmis ve bu yaratilisin yeryüzünde kendi vekilligini (halifeligini) yapacagini bildirmistir. Ancak melekler buna itiraz etmis ve kendilerinin Allah'i sürekli andiklarini ve hiç kusur islemediklerini ileri sürerek "yeryüzünde bozgunculuk yapacak birisini mi" yaratacagini söylemisler ve Hz. Ãdem'in yaratilisi na razi olmamislardir (el-Bakara, 2/30). Ancak Cenabi Allah ''Adem (a.s)'e bütün (mahlûkatin) isimleri(ni) ögretti. Sonra onlari meleklere gösterip: "Eger siz dogrucular iseniz (herseyin içyüzünü biliyorsunuz) bunlarin isimlerini bana haber verin" dedi" (el-Bakara, 2/31) ayetiyle meleklerin ancak verilen bilgiler dahilinde hareket edecegini, herseyin hikmetinin Allah tarafindan daha iyi bilindigini ferman buyurmustur. "(Melekler de bilgisizliklerini itiraf edip): "Ey Rabbimiz seni her seyden tenzih ederiz. Senin bize ögrettiginden baska birsey bilmeyiz. Gerçekten (her seyi) hakkiyla bilen, hüküm ve (üstün) hikmet sahibi sensin" dediler (el-Bakara, 2/33). Daha sonra Allâhû Teâlâ Adem'e, meleklere varliklarin isimlerini haber vermesini emredince, Hz. Âdem de meleklere isimlerini bir bir saydi. Bunun üzerine melekler Adem'e secde ettiler. Ancak Iblis (seytan) secde etmeyip dayatti. Gururuna dokundu ve kendisinin atesten yaratildigini ileri sürerek Hz. Âdem'e secde etmesinin cezasini Allah'in meclisinden kovulmakla ödedi. Bunun üzerine Iblis Allah'a tövbe ederek dünya hayati boyunca izin istedi ve Allah'in kullarini kendi yanina çekecegine and içerek yeryüzüne indi (el-Bakara, 2/34, Sâd, 38/71-74). Allah, ilk insan ve ilk Peygamber ola Hz. Âdem'in esi Hz. Havva'yi da söyle yarattigini anlatmaktadir: "Ey insanlar, sizi tek bir nefisten (Hz. Âdem) (a.s)'dan yaratan ve ondan zevcesini (Hz. Havva'yi) vücuda getiren ve her ikisinden birçok erkekler, ve kadinlar türeten Rabbiniz (e karsi sirk ve isyan)dan sakinin..." (en-Nisa, 4/1). Bu ilk yaratilis disinda insanlar bir erkekle bir kadinin münasebetinden meydana gelmektedir. Ancak Allahu Teâlâ mucize olmak üzere Hz. Isa'yi Hz. Meryem de ruhundan üfleyerek yaratmistir. Islâm'a göre ilk insan ayni zamanda ilk peygamberdir. insan neslinin "yeryüzünde kan dökecek birisi" olmasi daha sonra tesekkül etmistir. Bunda da Hz. Âdem'in ogullarindan Hâbil ve Kâbil'in arasinda geçen çekememezlik, çikar ve nefs etkili olmus ve seytanin verdigi vesveseyle Kâbil kardesini öldürmüstür. Bu ayni zamanda insanligin seyir çizgisini belirlemis ve tevhidle sirkin temellerinin atilmasi saglamistir. Böylece insan, ya Allah yolunda giderek tevhit çizgisinden ayrilmayacak ya da bunun karsiti olan sirk (seytan) yolundan giderek Allah'in lânetine ugramis olacaktir. Bunun orta yolu yoktur. Görüldügü gibi, insanin yaradilisi hakkinda kesin ve net bilgiler veren Kur'an insanin tek yönlü maddî bir varlik degil, manevi yönü de bulunan bir canli oldugunu bildirmistir. Günümüz teknolojisinin, fen ilimlerinin, psikolojinin, sosyolojinin yarim ve eksik olarak ele aldigi insan üzerindeki çalismalar Islâm ögretilerinin cüz'i bir kismini olusturmaktadir. Çünkü insanoglunun sahip oldugu "ruh" kavrami Allah'in insana olan bir lütfudur. Böylece insanoglunda bulunan beden ve ruh ikilisi tek bir canlida toplanarak insan sûretinde vücut bulmustur. Bu nedenle Allah yeryüzünde kendi
kanunlarinin tatbik edilmesi için O'na halifelik görevi yüklemistir. Insanin sorumlulugu Allah'in yeryüzünde halifesi olmasi hasebiyle büyük bir sorumluluk yüklenen insanoglunun bu durumu Kur'an-i Kerîm'de söyle anlatilmaktadir: "Biz emaneti göklere, yere ve daglara arz ettik de, onlar onu (emaneti, yerine getiremeyecekleri korkusuyla) yüklenmekten yüz çevirdiler ve bundan endiseye düstüler. (Bunun içinde üzerlerinden alinmasini rica ettiler). Fakat onu (emaneti) insan yüklendi. Böylelikle o, (nefsine) çok zulmetti ve (âkibetinden) cahil oldu" (el-Ahzâb, 33/72). Vücut olarak zayif ve ömrünün kisaligi sebebiyle fani olan insanin yüklendigi sorumluluk gerçekten büyüktür. Eger bu sorumlulugun farkinda olur ve kendisini Allah'a götüren ilmi ögrenirse Allah yolunda yürüyerek O'na ulasir. Bu da Allah'la kendi arasindaki tüm engellerin kaldirilmasi ile mümkündür. Süphesiz ki Allah insanin bu sorumlulugunu yerine getirebilmesi için âciz birakmamis ve onu ilim, irade ve akilla destekleyerek yaratilmislarin en üstünü kilmistir. Zaten insanin sorumlulugu bahsedilen bu üç özellikten dolayidir. Yoksa Allah insani gücünün yetmeyecegi ve aklinin almayacagini yüklememistir. Insan yaratilis olarak Islâm'a meyillidir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Her dogan çocuk Islâm fitrati üzerine dogar (Allah'in insana verdigi yetkileri kullanarak Islâm'i benimseyebilecek kabiliyette). Ancak onu ebeveyni (veya çevresi) Hristiyan, Mecûsî veya Yahudi yapar" (Buharî, Kader, 25) sözleri bunu teyit etmektedir. Yine insanin en güzel biçimde yaratilmasi Kur'an-i Kerîm'de söyle anlatilir: "Biz, süphe yok ki insani, ahsen-i takvimde (düzgün bir sekilde, güzel bir suretin mükemmel bir mizacin ve çesitli duyularin sahibi, pek çok gizli kabiliyetlere mâlik ve ilahi emanetin yüklenicisi olarak) yarattik" (et-Tin, 95/4). Insanlar arasindaki iliskiler ve toplum hayatinin düzene konulmasinda tek etken dindir. Degisik inanç, sahibi toplumlar tevhit çizgisini koruma görevi verilen peygamberlerin teblig ettigi Islâm'la aralarinda geçen mücadeleler olarak tarif edilebilecek insanlik tarihi tevhid ve sirkin tarihi seklinde de tanimlanabilir. Yani insanlar ya kâfirdir ya da mümin. Ayin zamanda bu, cemiyetler ve milletler için de söz konusu olup; cemiyeti olusturan insanlarin meydana getirdigi sistemler ya Islâm akidesi üzeredirler ya da degildir. Kâfirler tek millet oldugu gibi müslümanlar da tek millettir. Ancak Islâm milletini olusturan insanlar arasinda üstünlük ancak takvada sözkonusudur. Yoksa insanlarin makam mevki ve para derecesinden üstünlügü gerçek üstünlük degildir. "...Süphesiz ki Allah'in katinda sizin en serefliniz en takvali olaninizdir. Muhakkak ki Allah (soy, nesep ve mevkiinizi) çok iyi bilendir..." (el-Hucurat, 49/13) Yaratilis Gayesi Insan, akil, ilim ve iradeyle beden ve ruhtan ibaret olan bir varlik oldugu için bu yaratilisin bir gayesi olmasi da dogaldir. Insan bedenî olarak maddî tarafini, rûhî yönüyle de maneviyatini esit tutacak bir yasanti içerisinde hayatini sürdürmek zorundadir. Ve insanin hayat mücadelesi ancak yaratilis gayesi ile paralel oldugu sürece insan mutlu olabilir. Çünkü insan Allah'a kul olmak ve O'nun kanunlarini yeryüzünde yasamak ve uygulamak üzere verdigi sözü yerine getirme sorumluluguyla yaratilmistir. "Cinleri ve insanlari, ancak bana kulluk etsinler diye yarattim" (ez-Zâriyât, 51/56). Ibadetin anlami dogrudan dogruya insan varliginin gayesini teskil etmektedir. Ibadet ayni zamanda insanin yapmasi gerekli olan bir görevdir. Dolayisiyla ibadet, belirli hareketlerden çok daha genis ve sümûllüdür. Kesin olarak bilinmelidir ki ibadet derken bunun içerigi, hilâfet görevini de kapsar. Insanin yeryüzünde tek hedefi Allah'a itaat ve ibadettir. Bundan baska amaci olmayan insanoglu yaptigi ameller karsisinda huzur ve güven hissedecektir. Bu sayede insanoglu tek ilâh olan Allah'a yönelmis demektir. Öyle ki, insanin bu amaçla yaptigi her çalisma bir karsilik, bir mükafat görecektir. Allah'a ibadet, insanoglunun sartlari asip O'na yönelmesi ve O'nun kanunlari çerçevesinde tavizsiz, engellemelere aldirmadan yalniz Allah'in kullugunun suuruna ererek yapilabilir... Aksi halde bahsedilmis sinirli özgürlüklerle nefs, seytan tugyandan olusan bir yasamla ne Allah'in kullugunu ne de insan oldugumuzun suuruna erebiliriz. Ama bütün bunlara karsi Allah insanoglunun cahil, aceleci, zalim, zora dayanamayan, nankör, gözü doymaz, simarik birisi oldugunu Kur'an'da açiklamaktadir. Bu zâfiyetlerine karsilik insan Allah'in kendisine verdigi irade sayesinde bütün bunlardan siyrilarak Allah'in rizasina ulasabilir. Çünkü "Insan sadece yaptigi ameller sayesinde Allah'in rizasini kazanabilir." (Muvatta, Vesaya, 7). Sosyal Açidan Insan Insan, dünya üzerinde yasayan en gelismis ve kiymeti bir varliktir. Fakat, insanin yaratilistan gelen bu degerli özelligi; yaradilisina uygun olmaya egitim ve sosyal düzenler yoluyla yipranmakta ve giderek bozulmaktadir. Bu konuda iki farkli ölçüden bahsedilebilir. Birincisi sosyal sistemlerin düzenlenmesi konusunda ileri sürülen ilâhî prensipler. Ikincisi ise, sosyal sistemin belirlenmesiyle ilgili insan aklindan kaynaklanan görüsler. Insana yönelik kayit koyucu ve yönlendirici prensiplere sahip bir din olarak sadece Islâmiyeti görebiliyoruz. Çünkü diger dinler, insanin sadece ahlâk ve ibadeti konusunda onu belirleyici esaslar öne sürebilmekte; insanin ve toplumun siyasi, iktisadî ve sosyal düsünce ve davranislari konusunda beseri doktrinlerin görüslerine tabi olmaktadirlar. Beseri doktrinler içerisinde düsünebilinecek sosyal bilimlerin verileri, insanin çesitli yönlerini incelemis ve onu taninmaya çalismistir. Buradan hareketle çesitli teoriler ortaya koyarken, insana bakis tarzlari tamamen bes duyu çerçevesinde kalmistir. Ayrica, insani Ilâhî kitaplarin degerlendirmesinden farkli bir yere oturtmaya da özen göstermislerdir. Hatta daha da ileri giderek, insanin yapisindan öteye; onun nasil meydana
geldigi ve çevreye ne sekilde intibak etmesi gerektigi konusunda esaslar koymaya çalismislardir. Bunu yaparken, esaslarini insan aklinin koydugu Antropoloji, Sosyoloji ve Psikoloji gibi temel çalisma alanlarinin bir ölçü olarak kabul edilmis oldugu görülmektedir. Antropoloji, insanlari buluslari, davranislari, inançlari ve görünüsleriyle sahip olduklari binlerce çesitli açidan inceler. Dünya yüzünde ilk insanin nasil ve ne zaman vücut bulmus oldugunu, dünyayi antik çaglarda yönetmis olan insanlarin nasil beslenip nasil giydigini, çocuklarin nasil oynadigini ve benzeri konulari ögrenmek için yabanci topraklari ve bilinmeyen asiretleri arastirir, inceler. Sosyoloji ise, insan toplumunun dogusu, tabiati, kanunlari ile ilgilenen bir ilimdir. Sosyal manada, var olmanin temel prensiplerine dair fikirler ortaya koyar. Suç, uyusturucu madde aliskanligi, sinif farklari ve irklara ait olan yargi gibi pratik meseleleri inceler ve insan hayatinin toplumdaki ahlâk ve yönelimlerinin degerleriyle ilgilenen sosyal felsefe ile bagintilidir. Insanin geçmisine ait bilgileri biyoloji, antropoloji ve anatomi ilimleri yardimiyla tesbit etmeye çalisan ilim adamlari, birbirlerinden çok farkli noktalara geldiler. Çünkü her biri, insanin bir yönünü kesfedebilmistir. Bu arastirmalar, insanin kendine en yakin hayvanin nitelikleri ve çevresiyle münasebetleri ile mukayese ederek yapilmistir. Bu görüslere göre: Her hayvan çevresine uyar, insansa bu güçsüzlügünden ötürü çevresine uyamaz. Bu yüzden de yasabilmek için kendini çevresine uydurmak zorundadir. Tükenip yok olmamasini da yine bu gecikmeye borçludur. Insan, yasamasini, hayvan gibi çevreye uymasina degil, kendine has bir özellikle çevreyi kendisine uydurmasina borçludur. Iste insan demek, bu özellik demektir. Insanda karsilastigimiz ahlâk, deger ölçüleri, toplum hayati yasamanin ortaya koydugu; tabiatla hiçbir ilgisi bulunmayan hadiselerdir Markçiliga göre insani insan eden emektir. Insan, alet yapan bir hayvandir. Ancak alet isi degil, is aleti dogurmustur. Antropoloji felsefe, insanin baskaligini ya da biricikligini, bu temel teorilerin disinda dört önemli alanda arastirmaktadir: Içgüdüler, dil ve düsünce, teknik, akil ve fiil. Bu alanlar en küçük ayrintilarina kadar incelenmistir. Dil ve düsünce insani insan eden insanca özelliklerin basinda geliyor. Insan, dünyaya açilari ilk canlidir. Insanin dünyaya açilmasini dili ve düsüncesi saglamistir. Dil ve düsünce diyalektigi, geçmisle gelecegi birlestirmis uzakligi yakina getirmistir. Hayvan geçmisini bilmez, insan bilir. Hayvan gelecegini tasarlayamaz, insan tasarlar. Insan özelliklerden biri de tekniktir. Insan, içgüdülerinin eksikligini nasil zekâsiyla gideriyorsa, organlarinin eksikligini de teknikle giderir. Uçmak için kanatlari olmayan insan, uçma makinesi yapar, kanat organinin eksikligini teknikle giderir. Insan aklindan kaynaklanan felsefi ve sosyal açiklamalar, bu tür teoriler ile sürekli irdelendi. Sonunda insanin yeni tanimi ve bu insanin kendi akli ve hisleriyle kurdugu yeni dünya ortaya çikti. Sürekli fazileti aradiklari ve mutlulugu gerçeklestirmeye çalistiklarini söyleyen batili lâik aydinlar, kurduklari yeni hayat modelinden bir süre sonra rahatsiz olmaya basladilar. Bunun da ötesinde, her seyin kendini rahat ettirmek ve yüceltmek noktasinda planlandigi söylenen insan, büyük bir rahatsizlik ve bunalim içine girmisti. Bu aydinlar içerisinde meseleyi kavrayan ve mevcut durumlarinin vahametini görüp de yanlisliklarinin kritigini yapanlar yok degildir. Insanoglu, kendini tanimadan önce madde dünyasinin egemenligini elde etti. Demek oluyor ki, çagdas toplum düzeni, ve ideolojilerin kararsiz ligina uygun bir biçimde bedenimizin ve ruhumuzun kanunlari hesaba katilmadan kurulmustur. Insan, kendi beyni ve kendi elleriyle meydana getirdigi dünyaya ayak uyduramamaktadir. Onun için, bu dünyayi varolus yasalarina göre yeniden düzenlemekten baska çare kalmiyor. Anatomi, kimya, fizyoloji, ruhbilim, pedagoji, tarih, sosyoloji, siyasî ekonomi ve bu ilimlerin tüm dallarinin bildigi insan; maddî insan, gerçek insan degildir. Her ilmin teknigiyle çizilen taslaklarin meydana getirdigi bir taslaktir o sadece... Insanligin çagdas uygarliga bagladigi umutlarin tersine, bu uygarlik tuttugu tehlikeli yolda kendisine yön verecek zekada ve yürekte kisiler yetistirmeyi becerememistir. Insanlar beyinlerinden çikan bilgilerle ayni ölçü de yükselememislerdir. Özellikle, seflerin ruhça ve kafaca zayif oluslari ve bilgisizlikleri uygarligimizi tehlikeye sokmaktadir. Sanayideki çalisma tarzinin düzenlenmesinde, fabrikanin isçilerin fizyolojik, zihnî durumlari üzerindeki etkisi hiç önemsenmedi. Çagdas sanayi, bir kisinin ya da bir toplulugun alabildigine kazanmasi için alabildigi ne düsük ücretle en yüksek üretimi elde etmek anlayisina dayaniyor. Makineleri yöneten insanlarin gerçek tabiî yapilan konusunda bir düsünceye varilmadan, fabrikanin çalisanlara ve onlarin çocuklarina kabul ettirdigi sun'î hayatin sonucu üstüne hiç egilinmeden sanayinin gelistigini görüyoruz. Unutmamaliyiz ki, insanî iliskilerin kanunlari henüz bilinmiyor. Sosyoloji ile siyasal ekonomi, görünüse ya da saniya dayanan igreti ilimlerden baska birsey degildir. Görülüyor ki, ilim sayesinde çevremizde meydana getirmeyi basardigimiz ortam bize uymamaktadir. Çünkü bu insanoglunun tabiî yapisini yeterince tanimadan ve ona ilgi gösterilmeden, rastgele meydana getirilmis bir ortamdir. Batili psikologlar, insani bir bütün olarak ele almamis, gerçekler dünyasinda yasayan pratik insan gerçegini asla göz önünde bulundurmamislardi. Bu ise, onlari ekseriyetle insanin bazi bölümlerini ele alip, "insan" denen varligin bu oldugunu söylemek gibi bir hataya sevketmistir. Bunun için de Bati dünyasinin 19. ve 20. asirlar boyunca geçirdigi merhaleler, insan psikolojinin normal ve anormal yönleri için bir ölçü kabul edilmistir. Meselâ Freud, insan davranislarini ele alirken, suur'un sahte insan tipini canlandirdigini; suur altinin ise gerçekleri ifade ettigini söylerken, kendi toplumundaki bazi çevre faktörlerinin tesiri altinda kaliyordu. Ayni sekilde insani libido ile izah edip, bütün özelliklerini temel olarak buna dayamak, sonra birtakim faziletlerin insanin egosu disinda zorla ve baski yoluyla yaptirildigini kabul etmekle insani bir çesit azgin hayvan durumuna indirmistir. Freud'un talebeleri Adler ve Jung, hocalarinin yanlisligini düzeltmek ve cinsel içgüdü konusundaki asiriligini bertaraf edebilmek için, cinsiyetin disinda insan hayatini baska temellere oturtmak ihtiyacini duydular.
Davranis psikolojisi, insan gerçegini birtakim geleneklerin tesiriyle beliren ve cemiyetin reflekslerle izah eden belirli etkilerin, belirli tepkiler doguracagini ve etkilerin degismesiyle tepkilerin de kendiliginden degisecegini ileri sürerek, izah etmeye çalisti. Bu anlayis aslinda, hayvan psikolojisini ifadede yeterli oldugu kadar, insan psikolojisini anlamaktan uzakti. Mekanist ekol ise, insan hayati da dahil olmak üzere bütün hayat fenomenlerini otomatik bir alete benzetiyordu. Ve, hayat makinanin emrine boyun eger, onun mahkûmudur diyordu. Bütün organik ve biyolojik faaliyetleri tabiat ve kimya kanunlariyla izah etmeye çalisiyordu. Mekanist ekol, insani insanligindan tecrit etmekle, hatta insani dar sahali biyolojik bir organizma sahibi varlik haline getirmekle kalmiyor, aksine onu asagilara hem de çok asagilara düsürüyordu (Muhammed Kutub, Insan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Istanbul 1987, s. 29, 33). Kur'an, insan ile ilgilendigi oranda hiçbir seyle ilgilenmemis ve ihtimam göstermemistir. Her seyden önce o, insanin tarifiyle ise baslar. Bunu tertip açisindan olsun, nüzul açisindan olsun gayet net olarak görebiliriz. Nüzul itibariyle ilk ayete bakarsaniz, Kur'an'in nasil baslamis ve insanin tarifine yönelip onu tarif etmis, asimi ve kaynagini nasil açiklamis oldugu görülür. Buyrulur ki: "Yaratan rabbinin adiyla oku. O, insani bir kah pihtisindan yaratti" (el-Alâk, 96/1-2). Mushaf'taki tertibi itibariyle de Kur'an'in ilk ayetleri insandan söz ederek baslamis, onu mümin, münkir ve münafik olarak üçe ayirmis, sonra da bu üç gruba birden hitap buyurarak, onlarin kimliklerini anlatmis ve onlarin yeryüzünde çikis kissalarini kendilerine nasil haber vermis Allah insani, bu cehalet ve saskinligi üzere terketmemis, onu evham ve hayalleriyle basbasa birakmamistir. Aksine emrine almakla mükellef bir kitapla tanitmistir. Yaratici, insana yeryüzünü imar etme görevini yüklemeyi de dilemistir. Ona yükledigi bu görevi yerine getirmesi için, etrafinda bulunan esyayi ve kendini kusatan hayati emrine almakla yetkili kilmistir (Ramazan el Buti, Kur'an'da Insan ve Medeniyet, Istanbul 1987, s. 38, 41). Islâm, insana yalniz bir yönlü degil, tam üç yönlü bir üstünlük tanimistir: Ismet ve himayede üstünlük, izzet ve efendilikte üstünlük, istihkak ve kazançta üstünlük. Insan, insan olmasi hasebiyle üstündür: "Biz Âdemoglunu üstün kildik" Bu üstünlüklerine en genisi, en eskisi, en umûmisi ve en devamlisi, bu saydiklarimizdan birincisidir ki, insan o üstünlüge dogusundan, hatta ana rahmindeki cenin halinden itibaren nail olur. Öyle bir üstünlük ki, onu kazanilmasi için ne maddî ve ne de manevî bir karsilik ödenmez. Herseyden önce bu, dokunulmazlik ve masuniyet demektir. Devamlilik arzeder. Islâm kanunu bu hakki bütün insanliga, erkek veya kadin, beyaz veya siyah, zayif veya kuvvetli, fakir veya zengin herhangi bir millet veya kabile farki gözetmeden, devamli olarak bütün insanliga taniyor. Yayiyor, ilân ediyor ki, bu taninan üstünlügü ile insan; dogustan, Islâm kanunu nazarinda, her kim olursa olsun; kani akitilmaktan, irzi tecavüze ugramaktan, cinsî degistirilmekten, vatanindan atilmaktan, hürriyeti yalancilik ve dolandiricilik yollariyla ihlâl edilmekten masundur, korunmustur. Herkese Islâm'da bir insanlik hakki ve üstünlügü taninmistir. Herkesin bir koruyani vardir (Abdullah Draz, Islâm'in Insana Verdigi Deger, Istanbul 1983, s. 46). Sami SENER Naci YENGIN