OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA TIP

Document Sample
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA TIP Powered By Docstoc
					                                OSMANLILARDA TIP (2Saat)

   Prof. Dr. Erdem Aydın
   Deontoloji, Tıp Etiği ve Tarihi AD.

    Bilindiği gibi Osmanlı imparatorluğu yaklaşık 700 yüzyıl hükümranlık sürmüştür. Bu
dönemde tıp alanında da değişik tarihsel olaylar yaşanmıştır. Osmanlı tıbbına değineceğimiz bu
bölümde ondan önceki Anadolu Selçuklu ve İslamiyet’ten önceki Türklere ait tıbbi olaylara
kısaca yer vermek istiyoruz.

   İslamiyet Öncesi Türklerde Tıp

    İslamiyet’ten önce, Orta Asya’da Türklerin yaşam biçimi içerisinde dinsel inançlar
doğrultusunda sağlık ve tıp konuları kendine özgü bir yere sahiptir. Hemen hemen tüm eski
topluluklarda olduğu gibi eski Türklerde de tıbbi etkinlik dinsel-büyüsel temadan başlayıp
ampirik uygulamalara kadar uzanıyordu.

    Türklerde tedavi ile uğraşanları iki grupta değerlendirebiliriz. Bunlardan ilki dinsel-büyüsel
tedaviler yapan ve “Kam” ya da “Baksı” denen şamanlardır. İkincisi ise “Otaçı”, “emçi” ya da
“atasagun” adı verilen ilaç ve daha başka maddelerle tedavi eden hekimlerdir. (Bayat, 2003:203).
Büyüsel tıp kapsamında ele aldığımız Şamanizm, eski Türklerin yaşam ve tıp anlayışı açısından
önemli bir yere sahiptir. Çok zaman Türklerde din olarak Şamanizm’i benimsedikleri dile
getirilir. Bu konudaki tarihsel olayları bir kenara bırakarak belirtmek istiyoruz ki Şamanizm bir
din değil değindiğimiz gibi bir “ruhsal ritüeller” alanıdır.

    Kam kelimesi, “kahin,” “tabip”, “filozof,” “alim” anlamlarına gelmektedir. Eski Türkçe
metinlerde “sihirbaz” ve “rahip” anlamlarında kullanıldığı da olmuştur. Kam kelimesi Divan-ü
Lugatit-Türk’te “çeşitli hastalıkları tedavi etmek için tabibin yanında kam da yer alır. Tabip
hastalığı ilaç (ot) ile tedavi eder. Kam ise hastayı kendi usulüne göre daha çok ruhi yollarla,
efsun ve sihirle iyileştirmeye çalışır” denmektedir. Kam’ın vazifesi efsun ve büyü yapmaktır.
divan lugata göre “kahin” anlamına gelen kamın başlıca vazifesi efsun yapmak, falcılık
yapmaktır” .

   Anadolu Selçuklu Döneminde Tıp

   Üzerinde yaşadığımız topraklar üzerinde, yaklaşık bin yıldan beri üç büyük Türk devleti
kurulmuştur. Bunlar Anadolu Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve bugün bir ferdi
bulunduğumuz Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bilindiği Türklerin Anadolu’ya girişi Malazgirt
Savaşı’nın kazanılmasıyla, 1071 tarihiyle başlar. Türklerin Anadolu’da yerleşmeleriyle birlikte
bazı imar faaliyetleri başlar. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hanlar, hamamlar, köprüler, camiler,
medreseler kurulur.
   Selçuklular döneminde daha sonra inceleyeceğimiz Osmanlılardaki gibi, bir “Hekimbaşı”lık
makamının bulunduğu söylense de bu konuda tarihsel bir belgenin varlığı söz konusu değildir.
Bunun yanında, Selçuklu hükümdarları gerek gördüklerinde kendi tıbbi bakım ve tedavileri için
hekim görevlendirmişlerdir.

    Selçuklu döneminde benimsenen tıp anlayışı İslam tıbbının özelliklerini taşımaktadır.
Hipokrat, Galen gibi hekimlerin tıp anlayışını benimseyen İslami tıp anlayışı Anadolu Selçuklu
döneminde de etkisini sürdürmüştür. Burada da evren (makrokosmos) ile insan (mikrokosmos)
arasındaki ilişkiden yola çıkan anlayış; insanı tanımamız için evreni tanımamız gerektiğini
düşünür. Klasik tıp anlayışı içinde Selçuklu hekimleri de 4 humor (hılt, suyuk) teorisine bağlı
kalmışlardır. Bu dönemde Anadolu’da bulunan hekimler göz ile ağız ve diş tedavisine önem
vermişlerdir. Göz hastalıkları için “kehhal” adını taşıyan hekimler bulunmaktadır. İç
hastalıklarına ilişkin tedaviler daha çok ilaçla yapılırken cerrahi nitelikteki müdahaleler kırık-
çıkık, incinme, çıban, ur, yaraların tedavisi gibi müdahaleler şeklindedir

   Darüşşifalar

   Darüşşifalar, işlevsel olarak bugünkü hastanelere karşılık gelen hizmet kurumlarıdır.
Buralarda halka tedavi edici sağlık hizmeti sunulmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi
darüşşifa ismine atfen “şifahane, maristan, bimaristan, darülsıhha, darülafiye, darültıp isimleri
de kullanılmaktadır. Bunlar da işlevsel yönden darüşşifalara karşılık gelen yapılardır.
Darüşşifaların tedavi edici hekimlik hizmetlerinin yanısıra tıp eğitimi veren kurumlar da
oldukları söylenir. Buradaki eğitim usta-çırak ilişkisi şeklindeki bir eğitimdir. Burada eğitim
görenler “Hoca”sından “icazet” (diploma, mesleki belge) almaktadırlar.

    Bu dönemde Anadolu'da çok sayıda hastane kaplıca, hamam, sosyal yardım kuruluşu
gibi tesisler de bulunmaktadır. Ayrıca kervansaraylarda da sağlık hizmeti verilmektedir.
Dönemi için hayli gelişmiş bu sağlık hizmeti anlayışının ardında, Devletin bilinçli bir
politikasının varlığını aramak gerekir. Sağlık tesislerinin vakıflar biçiminde yapıldığı bu
dönemde devletin yönlendirmesi sonucu; özellikle de ticaret yolları üzerinde bir hayli çok
sayıda sağlık tesisi hizmete sokulmuştur.

    Anadolu’daki darüşşifalar bilgi ve beceriye sahibi hekim ve sağlık kadrosuna sahiptirler.
Halk, hastalık durumlarında bu hekimlere güvenerek rahatça başvurabiliyorlardı. Darüşşifalarda
din, dil, ırk farkı gözetilmeden her hastanın tıbbi bakım ve tedavisi yapılmıştır. Hastaların ilaçları
da buralarda yapılır ve parasız hastalara dağıtılırdı. Darüşşifaların yönetimi vakıflar tarafından
yapılırdı. Herhangi bir darüşşifa kendi vakfıyesinde belirtilen kurallar doğrultusunda işleyişini
sürdürmek zorundadır. Sağlık kuruluşları ait olduğu vakıflar tarafından idare edilmiş olsalar
da, buralarda görev yapacak hekimlerin (belki öteki sağlık personelinin) Selçuklu sultanı
tarafından tayin edildiklerine dair belgeler mevcuttur. Selçuklu döneminde Anadolu’da inşa
edilmiş olan darüşşifalardan yalnızca Sivas’takinin vakfiyesi günümüze kalmıştır.


   Buraya Liste gelecek
   Osmanlılar Döneminde Tıp

    Tıp alanında da benzer biçiminde Osmanlı’nın ilk dönemindeki tıbbi etkinlik İslam tıp
anlayışı çerçevesinde ortaya çıkmış ve çok uzun süre bu niteliğini korumuştur. Diğer yandan
Osmanlı Devleti’nin, Anadolu Selçuklunun mirasçısı olması nedeniyle Selçuklu dönemindeki
sağlık hizmet ve kurumsal yapılanma Osmanlı’ya intikal etmiş; İslam tıbbının özellikleri
çerçevesinde, Selçuklu dönemindeki tıp anlayışı Osmanlı döneminde varlığını sürdürmüştür.
Özellikle darüşşifaların, yani hastanelerin, Osmanlı yönetimine geçtiği ve hizmetlerini
sürdürdükleri açıktır

     Osmanlı İmparatorluğu’ndaki hekim eğitimi, önceki İslami dönemlerdeki gibi usta-çırak
ilişkisi şeklinde kendini gösteriyordu. Hekimler, hastane ya da özel muayenehanelerinde
yanlarında çırak şeklinde hekim yetiştiriyorlardı. Bu tür bir eğitim kurumsal niteliği olmayan,
sistemli bir okul eğitimi değildir. Osmanlı’da sistemli tıp eğitimi bilindiği gibi 19. yüzyılda
Askeri Tıp Okulu’nun açılmasıyla başlayacaktır. Başta Süleymaniye Medresesi olmak üzere
Osmanlı’da “resmi” anlamda hekim yetiştirilen medreselerdeki eğitim ise tıbba özel değil genel
eğitim şeklindedir. Buradaki eğitimde yetişen hekimlerin diplomaları okul adına değil medreseyi
yöneten hocanın adına verilirdi. Çok geniş topraklar üzerinde kurulan ve çok uluslu bir
İmparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu’nda hekim olan ihtiyacın giderilmesi çeşitli
kaynaklardan hekim teminini gerek kılıyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde ordunun hekim ihtiyacı
kendini önemle hissettirdi.

    Böylece ilk tıp okulu açılır. Bu Askeri Tıp Okulu (Mektebi Tıbbıye-i Şahane) 14 Mart 1827
tarihinde açılır. Bu tarih bugün Tıp bayramı olarak kutlanmaktadır. Günümüzde ele geçen Okula
ait bulunan mermer bir levhada okulun aslında bir “medrese” anlayışı içinde kurulduğu sonucu
çıkartılabilir. Okulun eğitim anlayışı o zamanki çağdaş tıp eğitimi seviyesine henüz tam
ulaşamıyordu. Bu nedenle Okulun başına 1839’da Viyanalı hekim Ambrois Bernard (1810-
1844) getirilir. Bu suretle Osmanlı’daki eğitimin niteliğinde önemli bir adım atılmış olur.

    Her ne kadar bu okuldan mezun olan hekimlerin sayısı ordu için bile yetersiz geliyorsa da
buna karşın Osmanlı’da sivil halka hizmet vermesi için hekimler yetiştirecek hiçbir tıp okulu
bulunmuyordu. İşte bu ihtiyaç doğrultusunda 1867 yılında ilk Sivil Tıp Okulu (Mektebi Tıbbiye-i
Mülkiye) eğitime açıldı. 1908 yılında Sivil Tıp Okulu “Fakülte”ye dönüştürülmüş ve bir yıl
sonra da her iki okul Sivil Tıp Okulu çatısının altında birleştirilmiştir. Ülkemizde “14 Mart Tıp
Bayramı”, ülkemizde söz konusu ilk tıp okulunun kuruluşu olan 14 Mart 1827 tarihine istinaden
kutlanmaktadır.

   Osmanlı Darüşşifaları

   Yukarıda belirttiğimiz gibi Türk-İslam dünyasındaki hastaneler, “darüşşifa” kelimesi ile
birlikte “bimeristan”, “maristan” isimleri yanında “darülsıhha, darulafiye, darulmerza, şifaiyye
bimarhane, tımarhane” gibi isimlerle anılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de banzer
adlar kullanılmıştır. En onunda da 19. yüzyılda “hastane” kelimesi ötekilerin yerini almıştır. 19.
yüzyıl Osmanlısında, hastane kuruluşu açısından gerçekten hareketli bir dönem yaşanmıştır. Bu
yüzyıla gelene kadar darüşşifaların sayısından yola çıkılırsa bu dönemin farkı kolayca
anlaşılabilir. Bu hareketliliğin, nedenlerinin askeri alandaki hastane ihtiyacının karşılanmaya
çalışılması gelmektedir.
    19. yüzyıla gelene kadar, İstanbul’da son hastane (darüşşifa) 1617 yılında açılmıştır. Bundan
sonra İstanbul’da yaklaşık 200 sene yeni bir hastane hizmete girmemiştir. Buna karşın 1905
yılında İstanbul dışında, asker ve azınlık hastanelerini saymazsak 40’ı bulan sayıda hastane
bulunmaktadır. Karantina, yerel ve özerk (azınlık hastaneleri vd.) yönetimdeki hastaneler
dışında devlet teşkilatında çalışan hekimlerin sayısı 405 kadardır. Osmanlı dönemi darüşşifaların
listesi ilişiktedir

    “Gureba” kelimesi “garib” kelimesinin çoğuludur ve kimsesizler anlamına gelmektedir.
Osmanlı’da, 19, yüzyılda bu isim altında kurulan hastaneler günümüz açısınden devlet hastanesi
anlamını taşımaktadır.

    Ülkemizde bugünkü anladığımız anlamda ilk eczanenin 1757 yılında İstanbul, bahçakapı’da
semtinde açılan İki kapılı Eczane olduğu bilinmektedir. 1880’li yıllarda Doğu’da (Erzurum, Van,
Trabzon gibi şehirlerin herbirinde 3-4 eczane bulunmaktadır ve bunları yönetenlerin çoğu
diplomasız kişilerdir.


   Hekimler

    Hekim olarak mesleğine sürdüren kişilerin Osmanlı toplumu içindeki varlığı hakkında
tarihsel kaynaklar önemli bilgiler vermektedir. Osmanlı’nın ilk yüzyıllarında gerek tıbba özgü
bir okul eğitiminin olmaması gerekse ülke denetleme ve yönetimi mekanizmalarının özellikleri
göz önüne alındığında hekimlerin büyük bir serbestlik içerisinde mesleklerini icra edebildiklerini
bilmekteyiz. Çokuluslu bir imparatorluk olarak Osmanlı ülkesinde değişik yerlerden gelen
hekimlerin mesleklerini rahatlıkla yerine getirmeleri için son derece müsait bir ortam
bulunmaktadır. Hem askeri amaçlar hem de halkın tıbbi ihtiyaçları hekim gereksinimini ortaya
çıkartıyordu.

    Hekimlik, Osmanlı yönetimi için üzerinde önemle durulmuş bir alandır. Hekimlikle ilgili
resmi evraklarda birçok ayrıntılı bilgilere rastlamak mümkündür. Darüşşifa başhekimleri Saray
tarafından atanmakta ve Osmanlı yönetimi Süleymaniye Tıp Medresesi’ndeki eğitimle ilgili
gelişmeleri yakından takip         ederdi. Saray hekimliğine atananların birçoğu darüşşifa
hekimlerinden ve Süleymaniye Medresesinden mezun olanlar arasından seçilir; atamalarda
liyakata dikkat edilirdi (Sarı, 1995).

    Darüşşifalara hekim tayininde iyi ve tecrübeli hekimden beklenen özelliklerden bazıları
şunlardı: Teşhis ve tedavi sırasında dört humor (unsur) teorisini uygulamakta tecrübeli olmalı,
hasta mizacını belirleme ve ona göre ilaçlarını vermede ustalaşmış, teoriyi pratiğe, pratikten
öğrendiklerini tecrübesine katan, diğer bilimlere de hakim vb. Hasta muayenesi son derece basit
bir şekilde gerçekleştiriliyordu. Hastanın yüzüne doğru bir bakış ve birkaç sorudan sonra nabız
kontrolu muayenenin aslını teşkil ediyordu. Nabız bilmek bir hekim için en önemli bir şeydi.
Nabzın hızlanması hararete, yavaşlaması soğukluğa, genişliği rutubete ve vücutta cerahat
çokluğunu anlamlara geliyordu.

   Hekimlerin mesleklerini icra edecekleri yerlerin bir yandan hastane türü bir toplumsal niteliği
olan kurumsal yapılar olabilirken diğer yandan da her hekimin kendi başına çalıştığı kendisine
özel mekanlar da olabilmektedir. Günümüzde, hekimlerin kendi özel işyeri diyebileceğimiz
muayenehane niteliğindeki yerlere Osmanlı döneminde de rastlıyoruz. İşte, eskiden Osmanlı’da
hekimlerin açtıkları bu muayenehanelere “dükkan” ismi verilirdi. Cerrahlar da “Cerrah dükkanı”
denen yerlerde hasta bakıyorlardı. Hekim dükkanlarından başka “fıtıkçı karhanesi”, frengi
dükkanı”, “çıkıkçı dükkanı” gibi çeşitli hastalıklar için dükkanlar da bulunmaktaydı.

    1700 yılına ait bir başka belgenin gösterdiğine göre İstanbul’daki hekimler ve cerrahlar
Hekimbaşı’nın başkanlığında bir heyet tarafından imtihan edilmişlerdir ve çalışabileceklerine
dair bir izin belgesi verilmiştir. O sırada İstanbul’da 21 hekim dükkanı ve 4 dükkansız hekim
bulunmaktadır. Ayrıca 27 dükkanı olan cerrah ile bir de dükkansız olan cerrah bulunduğunu
görüyoruz. Yani o zamanki İstanbul’da tıp ve cerrahi alanında serbest çalışan hekimlerin toplam
sayısı yalnızca 53’dür.

   Hekimbaşılık

   Osmanlı İmparatorluğu’nda, devlet yönetimi içerisinde sağlık alanındaki en yüksek mevki
“Hekimbaşılık”tı. Bu kurumun Osmanlı yönetimi içerisine hangi tarihten itibaren yerleştiği
konusunda net bir şey söylenememektedir. Tarihsel kaynakların verileriyle Osmanlı Padişahları
ile hekimler arasındaki ilişkiler 15. yüzyılın başlarından itibaren izlenebilmektedir. Bir kurum
olarak hekimbaşılığa ait ilk belgeleri II. Beyazıt döneminden itibaren tespit edilebilmektedir.

   Hekimbaşılar birkaçı dışında medreseden mezun, ilmiye sınıfından tıp sanatına vakıf tanınmış
kişiler arasından seçilirdi. Hekimbaşılar, birlikte çalıştığı Padişahın ölümünden sonra yeni gelen
görevden uzaklaştırılırlardı. Bunun nedeni tedavide başarısız olduğu inancıydı. Yüksek ücret alan
hekimbaşılar ayrıca arpaılık ve bahşişleri de yüksek bir bir gelir düzeyine sahiptiler. Bunlardan
başka çeşitli gelir ve hediyeleri de vardı.

    Hekimbaşılar her şeyden önce padişahı ve ailesinin sağlığından sorumlu kişilerdi. Gerekli
olduğunda başka hekimler de tedavi için çağrılabilirlerdi. Hanım sultanların hastalıklarında,
onları muayene ve tedavi ederdi. Bu sırada odada Padişahın cariyelerinden biri bulunurdu.
Muayene hastanın başından ayağına kadar kıymetli ince bir şal örtülerek tüller üzerinden
yapılırdı. Her sene, yeni yılın başında Nevruz’da hekimbaşı tarafından Nevruziye adı verilen ve
çeşitli maddelerden oluşan özel macunlar hazırlanırdı. Macunları devletin üst kademelerindeki
kişilere takdim edilen hekimbaşı karşılığında hediyeler alırdı. Hekimbaşı savaşta padişahın
yanında olur ve savaşa gidecek hekim ile eczacıları da belirlerdi. 19. yüzyılda askeri teşkilatın
ilaç imali, satın alınması ve dağıtımı konusuyla da hekimbaşılar ilgilenmişlerdir. Padişahın isteği
üzerine İstanbul’da çalışan yerli ve yabancı hekimlerin sınav ve teftişini yapar; icazetnamelerini
verirdi. Sınavlarda başarısız olanların dükkanları (muayenehane) kapatılırdı. İstanbul’un sağlık
işlerinden hekimbaşılar sorumluydu. Darüşşifa hekimlerinin tayini de hekimbaşılar tarafından
yapılırdı. Padişah Abdülmecit döneminde, 1850 yılında hekimbaşılık. Hekimbaşılar yalnızca
Padişahın ve yakınlarının hekimi (sertibba) olarak varlıklarını sürdürürler

				
DOCUMENT INFO
Shared By:
Stats:
views:14
posted:6/10/2010
language:Turkish
pages:5