Docstoc

cemallnur sargut - bakara 1-10 ayetler

Document Sample
cemallnur sargut - bakara 1-10 ayetler Powered By Docstoc
					               UNIVERSITYOF   N.C.   AT CHAPEL HILL




                 00034703330




derleyen:   CEMÂLNUR SARGUT
BAKARA             Âyet 1-10
           Cemâlnur Sargut

This book is due at the VVALTER R. DAVIS LIBRARY on
the last date stamped under "Date Due." If not on hold, it   may
be renewed by bringing   it   to the library.
NEFES
yaynlar
ISBN: 978-605-5902-04-9


/.   basm
Kitap   yayn   no: 9

Kur'an- Kerîm Çalmalar        2
Mays, 2009- stanbul


Metin Grubu: Meral Hasrc, Nazl Kayaban,      Nee   Tas

Editör:   Muhammed Bedirhan
Kapak tasarm: Hümanur Bal
ç grafikler: Aygül Okutan
Sayfa düzeni:   Adem enel
Kapak     & ç bask: Pasifik Ofset.
Cilt: Pasifik Ofset




Nefes Yaynlar;
Badat     Cad. Güzel Sk. Bilkan Apt.
A    Blok no: 11/2 Selâmiçesme, stanbul
Tel: (216)   359 1020 Faks: (216) 359 4092
BAKARA
      Âyeti- 10
 Cemâlnur Sargut




      UNIVERSITYLIBRARY
 UNIVERSITY OF NORTU CARüLINA
        ATCHAPELHILL




       Nefes   Yaynlar
                                     ÇNDEKLER


ÖNSÖZ                                                                     13


BAKARA SÛRES                                                              17




l.ÂYET                                                                    21

Elif,   Lam,   Mîm
Elif.                                                                     21



     Lâm:                                                                 25

     Mîm:                                                                 26
     "Elif,   Lam, Mîm"   birlikte                                        29




2.   ÂYET                                                                 37
Zâlikel-kitâbü lâ raybefîh hüden llmüttekine

O kitap   (Kur'ân);   onda   asla   üphe yoktur. O,   müttakîler için

(saknanlar ve    arnmak      isteyenler) için bir yol göstericidir.




     "te o kitap! "(Zâlike'l-kitabü)                                      38
     Zâlike                                                               39
     O Kitap                                                              39
     "Kuku, çelime, tutarszlk yok onda."              (lâ   raybe fiyh)   47


     Bir klavuzdur (hidâyettir) o,

     (Hüden)                                                              51
     Hidâyet                                                               51
     Korunup saknanlar (müttakîler / takva            ehli) için.

     (fiyh   hüden lilmüttekyne)                                           55
     ttikâ, Müttakî/Takvâ ehli                                             55




3.   Ayet                                                                  73
Elleziyne yuminune bi'l-aybi ve

yükymûne's-salâte ve     mîmmâ rezaknâhüm yünfikûne
Onlar gayba inanrlar, namaz klarlar, kendilerine

verdiimiz mallardan Allah yolunda        harcarlar.




     "Onlar ki gayba inanrlar"                                             76
     îmân                                                                  86


     "Namaz klarlar"                                                       92
     Abdest                                                                92
     Namaz/Salât                                                          106


     SMAL HAKKI BURSEVÎ'NÎN ECVBE- HAKKIYYE'S                             137

     Yedi says                                                            137


     Birinci soru:

     Cuma da   ön, tydda sonra hutbe   okunmak   nedir?

     Hutbenin cuma namazndan önce, bayram namaznda                  ise

     sonra   okunmasnn hikmeti nedir?                                     139
     TECELLÎ                                                              141

     CMÂL-TAFSÎL                                                          143
     FARK-CEM'.                                                           146


     Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki
     ikinci iaret:                                                        149
     AHMED-MUHAMMED                                                       150


     Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki
     Üçüncü aret:                                                         1$2
Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki
Dördüncü iaret:                                                             153

NEFS-RUH                                                                    153



Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki
Beinci iaret:                                                               154

MEKKE-MEDÎNE.                                                               154



Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki
Altnc iaret:                                                                156
Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki
Yedinci iaret:                                                              158

HÎTAP-TME-GÖRME                                                             158

MÎRÂC                                                                       159



ikinci Soru:

Leyle-i Mîrâc' da pençâh vakt salât farz oluben

Bade    tenzilin aceb   be     vakte hasr olmak nedir?

-Mîrâc gecesinde        elli   vakit   namaz   farz   olduu   hâlde,

          be
indikten sonra            vakte inhisar etmesinin hikmeti nedir?            160

DEHR/ZAMAN                                                                  160

MEKKE /KABE.                                                                162

SEKR                                                                        164

VAKT NAMAZLARI.                                                             165

SEYR                                                                        169

HAZARÂT-I HAMS                                                              171



Üçüncü       soru:

ki,   üç,   dört rek'aden bîs ü   kem olmayub     salât

Her   birin bir vakte tahsis eyleyüb     klmak    nedir?

-Namazlarn her birini             bir vakte tahsis ederek iki, üç ve dört

rekâttan fazla ve eksik          olmakszn klmann hikmeti nedir?             175
REKÂT-KANAT                                                                 175

REKÂTLAR-CELÂL I CEMÂL                                                      177
NAFLE NAMAZLAR                                                              179

NAMAZ VAKTLER                                                               181
Dördüncü        soru:

Her salât kim rekat üç        ola yahut dört ola

Ol salât içre   iki kerre   bu oturmak nedir?
-Üç ve dört rekâtl namazlarda              iki defa    oturmann hikmeti    nedir?....   184
NAMAZIN RÜKÛLARI.                                                                       184
FENÂ-BEKA                                                                               m
AKATE.                                                                                  189
MÎRÂC                                                                                   190
KA'DE                                                                                   i9i
KIYAM                                                                                   192


Beinci soru:
Gündüz      ihfâ ile   olmuken kraat fi's-salât
Cuma      ve lydin sala ti içre   olmamak    nedir?

-Namazlarda kraat gündüz              gizli   olduu hâlde, Cuma ve
             olmasnn
bayramlarda cehri                         hikmeti nedir?                                193
GÜNDÜZ VE GECE                                                                          193
SISLE- MERÂTB                                                                           195
ENE'I-HAK                                                                               196
CUMA-BAYRAM                                                                             197


Altnc     soru:

Çün yakn      ola   kyamet maribî     olup    ems
Kenz-i garba girip andan yine        domak nedir?
-Kyamet yaklat vakit, günein batya geçip                     yine oradan
domasnn hikmeti nedir?                                                                  199
KIYAMETLER                                                                              199
ÂDEME TECELLÎ.                                                                          201
GECE-GÜNE                                                                               201


Yedinci soru:
Ziyâde    tekbîrleri lydin nedir    hem   idicek

Her   birinde ellerini abdî    kaldrmak       nedir?

-Bayram namazndaki ziyâde tekbîrlerin ve o srada
elleri   kaldrmann hikmeti nedir?                                                       202
BAYRAM TEKBÎRNN HKMET                                                                   203


"Kendilerine verdiimiz            rzktan bakalarna yardm         için verirler."    204
nfâk                                                                                204
4.   AYET                                                                    221
Velleziyne yuminûne          bimâ ünzile          ileyke ve   mâ ünzile
min kablike      ve biVâhirati hütn yûknûne.

Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene îmân ederler;

âhiret   gününe de kesinkes inanrlar.


     "Onlar ki sana ve senden öncekilere indirilen kitaplara inanrlar," ... 223
     "âhirete   îmân     ederler"                                            231
     Âhiret                                                                  231




5.   AYET                                                                    245
Ülâike alâ hüden min rabbihim ve ülâike hümü'l-müflihûne
te onlar,     Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler ve

kurtulua erenler de ancak onlardr.


     "Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler"                             246
     Rab                                                                     246
     Rubûbiyyet                                                              252
     Hidâyet ancak Rab'dan gelir                                             253
     "bunlar felaha erenlerdir"                                              264
     Kurtulua/Felaha ermek                                                   264




6,   AYET                                                                    269
Innelleziyne keferû sevâün aleyhim eenzertehüm

em lem tünzirhüm          lâ yuminûne

Gerçek   u   ki, kâfir   olanlar (azap     ile)   korkutsan da

korkutmasan da onlar        için birdir;   îmân     etmezler.




7 AYET                                                                       269
Hatemallâhü alâ kulûbihim ve alâ semihim ve alâ ebsârihim
âvetün ve lehüm azâbün aziymün.
Allah onlarn kalplerini ve kulaklarn mühürlemitir.                  Onlarn
gözlerine de bir çeit perde gerilmitir ve onlar için

(dünya ve âhirette) büyük bir azap vardr.
 10



       Âyetin cemâli     yorumu                                             270
       nkâr edenler/Keferu                                                  274
       Küfür ve kâfir                                                       274
       eriat Açsndan Açklamas                                               274
       TasavvufAçsndan Açklamas                                             275


       "uyarsan (nzâr) da, uyarmasan da"                                    283
       nzâr / Korkutarak uyarma                                             283
       "uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar."      283
       Allah korkusunun hakikati                                            287

       "Allah onlarn kalplerini ve        kulaklarn mühürlemitir.
       Gözlerinin üzerinde de bir perde vardr."                             293
       Kalp                                                                 293
       Mühürlenmek, perdelenmek                                             302
       "En büyük    (azîm) azab onlarndr."                                  313
       Azap                                                                 313




8, 9.   AYET                                                                317
-ve mine'n-nâsi         men yekûlü âmenna      billahi ve

bi'l-yevmi'l-âhiri ve       ma hüm   bi   muminiyne
-yuhâdiûnallâhe velleziyne         âmenu     ve   ma yahdeûne
illâ   enfüsehüm ve      mâ yeurûne
-insanlardan bazlar da vardr         ki,   inanmadklar hâlde
"Allah'a ve âhiret      gününe inandk"     derler.

-Onlar (kendi akllarnca) güya Allah' ve

müminleri      aldatrlar.   Hâlbuki onlar ancak kendilerini
aldatrlar ve   bunun farknda      deillerdir.



      Münafk                                                                323
      "Gerçekte   ise   onlar öz benliklerinden      bakasn aldatmyorlar.
      Ne var ki, bunun farknda olmuyorlar."                                 327
      Küffâr                                                                330
                                                              11




10.   ÂYET                                              331

fî kulûbihim   meradun fezâde hümullâhu meradan
ve   lehüm azâbün eliymün bi   mâ kânû yekzibûne
Onlarn    kalblerinde bir hastalk vardr. Allah da

onlarn   hastaln çoaltmtr.       Söylemekte olduklar

yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardr.



      "Kalplerinde hastalk vardr."                      332

      Kalp hastalklar                                   332

      "Allah da onlarn   hastaln arttrmtr."             334


      "Söylemekte olduklar yalanlar"                    335

      Yalan                                             335


      "onlar için elîm bir azap vardr"                  336

      Balarna gelen   elim azap nedir?                  336




KELME NDEKS                                             343


ÂYET     NDEKS                                          381
    i
        i




>
                                  .                                              .




                                          ÖNSÖZ


Elif,   Lâm, Mîm.
Hayat, ilim, hikmet.          .




Yaradln balamasyla dirileri insan,                     ilmini hikmete çevirip Allah'

her     bakt      yerde görmek her iittii seste               duymak derecesine ula-
nca,     yaadn          anlar, idrâk sahibi olur.             te bandaki üç harfle
dahî Kur'an'n         mânâsn            özetleyen yüce sûre    BAKARA bizi           tevhcTe.

götüren        putlarmz krarak hâkim (hikmet                   sahibi)   olmay öreten
Rabbi sûredir.

Yâ-sîn    ile   baladmz tefekkür yolculuuna belki                        de tamamlann-
ca 20'li   ciltleri   bulacak olan bu sûre            ile   devam etmek boynumuzun
borcuydu. Zira "Sûre-i Yâ-sîn"               ile   ak dolan gönüllerimizin edebi ö-
renmek mecburiyeti vard.

Edep     ise    Hakk'tan baka hiçbir           ey görmemek       demektir.   .




Hakk kulundan intikamn yine abd'iyle alr
Bilmeyen ilm-i ledûn'u onu abd                etti   sanr
Her iin        hâliki oldur   abd eliyle     ilenir

Sanma      ki onsuz   Bahriyâ âlemde bir çöp debrenir
diyen kâmil insanlar gibi Allah'tan emîn olarak hüzünsüz ve korku-
suz bir âleme       kavumann             yegâne yolu Kur'an'n       tecellîsinin gönlü-

müzü Kadir         gecesi gibi         aydnlatmas deil midir?

nsân-          kâmil'lerin yorumlaryla idrâke                 çaltmz        sûrenin ilk
10 âyetinin gönülleri                 akla doldurmasn, ibâdetimizi          ak       yolculu-

una      çevirmesini ve bizleri             yaayan     Kur'ân'lar hâline getirmesini
Allâh'mzndan           niyaz ediyoruz.

Hürmetlerimle


                                                                  Cemâlnur       SARGUT
t
                                YAYINCI ÖNSÖZÜ

Bakara     Sûresi,   Peygamber         (s.a.s.)   Efendimizin Medine'ye hicret etme-
lerinden sonra ilk inen sûredir.                  Ayrca bütün Kur'ân'n en son                inen,

"Allah'a     döneceiniz günden korkun. Sonra herkese                        kazand        tamamen
ödenecektir." (Bakara, 281) âyeti de                  bu   sûrededir.     Demek    ki   Medine'de
ilk   inmeye balayan ve en sonra tamam olan                         bir   yüce sûredir.

Kur'ân'n      zirvesi el-Bakara süresidir.


Kur'ân canl      bir   cisme benzetilecek olursa Fâtihâ                   ba,   el-Bakara gövde-

sinin en önemli        ksm, dier          sûreler de         baka   uzuvlar, cihazlar, kol ve

bacaklar derecesindedir.

Bu    eser   Bakara Sûresinin            ilk    on    âyetini   kapsamaktadr. Daha önce
okurlara     sunduumuz "Ey nsan"                      gibi   büyük mutasavvflarn            incele-

nen   âyetlerle ilgili   yorumlarndan derlenmitir.

lk on âyetin içinde Kitab'n mânâs, Hidâyet'in anlam ve korunup sa-
knan takva ehli için Kur'ân'n nasl bir klavuz olduuna dâir tasavvufî
açklamalar mevcuttur.

Mü'min, münafk ve               kâfirin   tanmlar derinlemesine yaplm,                     vasfla-

r ayrntlar       ile   açklanmtr.

Gayba îman,       abdest,      namaz, infâk           gibi konular derinlemesine incelen-

mi, okuyucu          için bir   kaynak         eser   olmas amaçlanmtr.

Müslüman Türk insan bugün yeri doldurulamam manevî deerleri-
nin aray içerisindedir. Klielemi ve kendisine korku salan bir dînî
anlay        reddetmekte, sevebilecei ve uygulayabilecei bir slamiyet'in
özlemini çekmektedir.             Bunun         yolu da      doru     ve yaklatran, itmeyen

çeken bir      bak açs           ile   hurafelerden uzak, aydn, uygulanabilir bir
slâmiyet      anlay      ile   bilgilendirilmesidir.

Cemâlnur Sargut Hanmefendi tarafndan derlenen bu                                 eser inallah   bu
amaca hizmet etmek              gayesi   ile    yayna hazrlanmtr.
                  BAKARA SÛRES                           (2/92. sûre)
                               Medine Döneminde             indi

                                   Âyet says: 286




                        Bismillâhirrahmânirrahîm




    Peygamber          (s.a.s.)          efendimizin Medine'ye hicret etmelerin-
          den sonra    ilk         inen sûredir.   Ayrca bütün Kurann en son
    inen, "Allah'a döneceiniz               günden korkun. Sonra herkese kazand-
      tamamen      ödenecektir." (Bakara, 281) âyeti de                  bu   sûrededir.       De-
    mek    ki   Medine'de          ilk   inmeye balayan ve en sonra tamam olan
                           1

    bir   yüce sûredir.


•   Kur'ân'n      zirvesi el-Bakara süresidir.

    Kur'ân canl      bir       cisme benzetilecek olursa Fatiha             ba, el-Bakara
    gövdesinin en önemli                 ksm, dier       sûreler    de   baka uzuvlar, ci-
                                                             2
    hazlar, kol ve bacaklar derecesindedir.


                                                                                    3
    Kur'ân- Kerîm' de ne mevcûd                  ise    Bakara sûresinde mevcuttur.


    "Günlerin       efendisi             Cuma   günü,      sözlerin       efendisi         Kur'ân,

    Kur'ân'n efendisi Bakara                  Sûresi,   Bakara Sûresinin efendisi de
                               4
    âyetü'l-kürsîdir."



1   Elmall M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân Dili, c           II,   stanbul, 1992, s.143.
2   Elmall M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân Dili, c.          II,   stanbul, 1992,   s.   144.

3   Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.542.
4   Elmall M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân Dili, c.          II,   stanbul, 1992, s.158.
Bakara
18



     eyh-i Ekber             bn Arabi'nin Tecellîyât Kitabn anlamann anah-
     tar, Bakara Sûresindedir.                    Kitabn her bölümünün, bu sûreden
     bir   veya birkaç âyetten oluan dayanaklar vardr... eyh,                                          ad        ge-

     çen kitabn giriinde onu öyle tantmaktadr: "Bu onüç tlsm-
     dan     biri olan,       üçüncü tlsmdan             inilerdir."             Üçüncü tlsmla, Ba-
     kara sûresinin               banda yer alan         "Elif,   Lâm, Mîm"                harflerine ia-

     ret edilmektedir.                Bakara     sûresi ise   mukataa                harfleriyle   balayan
     onüç sûreden             biridir.


     Örnekler: Birinci                tecellî:    Sr   yoluyla gerçekleen iaret                       tecellîsi.

     Sûrenin            ilk âyetine taalluk (ilgili         olma) eder:               "Elif.   Lâm. Mîm.
     te bu        Kitab..."


     ikinci tecellî:              Göz aydnlnda arnmann                                 nitelikleri,        ikinci

     âyetle ilgilidir:             "Onlar    ki   gayba îmân ederler ve                    namaz ikâme
     ederler."      Çünkü namaz              göz aydnldr...                5




     Bu    sûre     anlam müphem                 (örtülü) harflerle            balayan         ilk sûredir.
                                                                                                                  6




     Bakara Sûresi müteâbih (anlam herkes tarafndan anlalma-
     yan) harflerlebalamtr. Müteâbihler ayn zamanda yorum-
     dan uzaktrlar. Akl sahipleri ile hikmet sahibi kimselerin merte-
     beleri     bununla anlalr. 7


     Baz       bilim adamlar bu                   müteâbih (anlam                      herkes tarafndan

     anlalmayan)                  lerin   yorumunu       Allah'tan             baka       hiç kimse bil-
     mez, her kitabn bir srr vardr, Kur'ân'n srr da bu harflerdir,
     demilerdir. 8


     "Her kitabn             bir özeti vardr.          Bu kitabn               özeti de hecâ harfleri-
                              9
     dir."     (Hz. Ali)


5    Abdülbâki Miftah, Füsusu'l Hikem Anahtarlar Kur' ân-Varlk, çev.Vahdettin nce, s-
     tanbul,   s. 30.

6    bnü'l-Arabî, Harflerin lmi, çev.Mahmut             Kank,   Bursa, 2006, s.98.
7    7 smail    Hakk       Bursevî,   Muhtasar Ruhu l-Beyân   Tefsiri, c.       I,   stanbul, 2004,   s.   56.
8    AliAkpnar, Kur' ân' da Hece Harfleri, (Hurûf-i Mukattaa) ve Kueyri'nin Hece Harfleri
     Yorumu, Tasavvuf lmî ve Akademik Aratrma Dergisi, Ankara 2003, say. 11, s.55-73.
9    Elmall M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân                Dili, c.   I,   stanbul, 1992, s.153.
                                                                                       BAKARA
                                                                                                   19



     Bil ki; sûrelerin       bandaki anlam meçhul harflerin hakikatlerini,
     ancak      aklla        anlalabilen          sûrelerin      hakikatlerini          bilenler
                     10
     bilebilirler.




     Bir kul,   bu        harflerin sûrelerindeki hakikatlerini              örenmedikçe,
                                                      11
     îmânn srlarn kemâle               erdiremez.



     Harf,   Hakk'n          kendisiyle sana hitap ettii ibarelerdir.

     Varlk   bir harftir,       anlam    sensin

     Benim âlemdeki yegâne emelim O'dur
                                                                                              1
     Harf bir anlam, harfin anlam ise onun                      sakinidir (hareke)}




                Bakarann banda bulunan                     ve   bu sûrenin özetini veren
                üç harf, bir anlamda, ahit            çarmak demektir.
                Melekleri, bir       anlamda da melekelerimizi harekete geçirip
                idrâki      arttrmz; kendimize              "Kendine gel, bu âyeti anla"

                demektir. "Sen bu âyeti            ören    ve hâle geçir" anlamndadr.


                Cebrail'in       mânâsn,      seni bilgi ile dirilten, idrâkini artt-

                ran olarak düünürsen; Eliften maksat Allah; lam, Cebrail,
                yani müridin;         Mim    ise   Allah'n senin hakikatinde ilmi ve
                sfatyla       tecellisi oluyor.


                Elif, "lâ ilahe illallah" gibi             düünülürse, Lâm; "lâ mev-

                cuda       illallah" yani   kâmil insanda        tecelli   eden Cebrail'dir.

                Zâten kâmil insan,           "la    mevcuda illallah"n            delilidir ve

                aikâr görünüüdür. "Lâ faile                 illallah " ise   Mim 'dir ki, ya-
                radlmn fiilindeki tecellidir.
                Bakara, Allah'n insân- kâmilin vastasyla                          (efaatiyle),

                sende       aça çkard hakikatindir.              13




10   bnü'l-Arabî, Harflerin lmi, çev.Mahmut        Kank,   Bursa, 2006, s.98.
11   bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,          c.I,   s.   161.

12   Suad El-Hakîm, bnü'l-Arabî Sözlüü, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2005,              s.   257.

13   Derleyenin notu.
^
                                               AYET          1:




                                         Elif,    Lâm,       Mim


     Müteâbih {Kur ân-                             Kerim'in mecazi               mânâya      elverili âyet-

                leri)       de, tilâvet (okumak,              takip etmek)             yönünden              tpk
     muhkem (mânâs açk olan                         âyetler) gibidir.            bn   Mes'ûd'un         anlat-

     tna göre Râsûlullah                    (s. a. s.)   öyle buyurmutur: "Kim, Allah'n
     kitabndan             bir tek harf okursa,             (mânâsn              idrâk ederse) ona bir
     hasene     {sevap)       vardr. Her bir hasene de on misli olarak deerlen-
     dirilir.   Ben,        'Elif,   lâm,   Mîm'         bir tek harftir          demiyorum. Aksine
     'Elif bir harftir,             iam'   bir harftir ve         'Mîm' de ayr          bir harftir.         Do-
     laysyla      "Elif,       Lâm, Mîm" de otuz hasene vardr"                          14




     Elif:



     Elif,   hayattan ibarettir (mazhardr)... lâhî hayatn bütün eyaya
     irini (yaylmak) ve                 eyann        ilâhî   hayat     ile       kâim oluunu           (varol-

     duunu) görmüyor musun?
     ite Elif de       tpk bunun gibi,                       bizzat harflerin hepsine sârî

     (sir   eden,    yaylm) ve hepsinde                      mevcuttur. Hatta hiç bir harf
     yoktur ki           Elif,      o harfte telaffuz ve           yazl yönünden mevcûd
                    15
     olmasn.

14   smail   Hakk        Bursevî,   Muhtasar Ruhu l-Beyân     Tefsiri, c.   I,   stanbul, 2004/7,   s. 59.

15   Abdülkerîm     b. ibrahim el-Cîlî,     nsân- Kâmil,      çev.Seyit     Hüseyin Fevzi Paa,       c.I, s.l   16-
     117.
Ayet   1



22


•      Bütün mertebeler Elife                  ait   olduu gibi,   harfler âleminin            toplam
       ve mertebeleri de ona özgüdür.
       Elif,    Bir    says bütün saylara                yayld          gibi    bütün mahreçlere
       (harf ve seslerin           azdan çktklar yer)             yaylr. O, harflerin daya-
       nadr,          her   ey ona        iliir,   o hiçbir   eye ilimez. Bu           özelliiyle de

       Bir'e benzer,         çünkü saylarn varlklar da ona                      iliir,   o   ise   hiç bi-
       risine   bal deildir.               Bir,   bütün saylar ortaya çkartr, saylar                   ise

       onu ortaya çkartamazlar.                      Bir herhangi bir mertebeyle snrlan-

       mad        gibi, elif        de bir mertebeyle snrlanmaz. Elifin ismi bü-
       tün mertebelerde                 gizlenir, böylece bir     yerde ismi B, bir yerde C,
       bir yerde      H,     olur.      Bütün mânâ ve         harfler Elifindir.
                                          16
       Elif Zât' ifade eder.



•      Elif,   yaylmay ve yaylmada dâhil olmay                          ihtiva   eden zâta delâlet
                            17
       (iaret) eder.



•      Elif harfi       yazmda dier                  harflerden ayr bir özellie sahiptir.
       öyle     ki;    bu harf kendisinden baka                   bir   kaç harf gibi          (dal, za,

       ra,   ze, vav),       kendisinden sonra gelen harflere bitimez.                             Ancak
       dier     harfler kendisine bitiir. Elif harfinin                         bu     özellii,      tüm
       mahlûkâtn yüce yaratcya muhtaç olduunu ama                                            Onun     hiç

     kimseye muhtaç                 olmadn hatrlatr.
     hlâsl       bir kul           Elif harfinden;           Allah'n mekândan münezzeh
       (tenzih edilmi)             olduunu         hatrlar.   Çünkü dier         harflerin         boaz-
     da, dudakta, yahut dil üzerinde belli                       çk         yerleri   vardr. Elif ise
     böyle deildir,               onun     belli bir yeri    yoktur.

     Elif harfi,        kulun kendini yalnzca Allah'a vermesine iaret                               eder.

       Kul,    tpk     Elifin hiçbir harfe bitimedii                    gibi,   Allah'tan      bakas-
       na yönelmez ve O'nun huzurundan hiç ayrlmaz.


       Her harfin kendine has                     özel bir   duruu     ve ekli vardr. Bunlar-
     dan yalnzca                 Elif   dimdik ayakta        duruu     ve   baka      harflerle biti-



16   Suad El-Hakîm, Ibnul-Arabî Sözlüü, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2005, s. 170.
17   Abdülkerîm b. ibrahim el-Cîlî, Insân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa, c.I, s.95.
                                                                                         BAKARA
                                                                                                23



     memesi      ile   onlardan ayrlr.          te   o kitabn         bana      konarak,      alfa-

     benin    ilk harfi olarak;       baka eylere bitimekten ve baka eylerle
     megul olmaktan uzaklaan                    kimse, yüceliklere erer ve ulvî mer-

     tebeleri   kazanr. Zâten mürekkeb (birleik) olayan                         harfler, seven-

     lerin hâllerini ve         srlarn yabanclardan gizlemek                    için   kullandk-

     lar rumuzlardr.             Açk    ibareler genel eylere iaret eder,                 rumuz
                                                                 18
     (iaret) ve iaretler ise özel             eylere iaret eder.



     Yüce Tanr, Kur'ân'da yer alan anlam tam olarak bilinmeyen
     harfler içinde          yazl bakmndan               Elifi birinci yapt; telaffuz ba-

     kmndan            ise   Hemzeyi        birinci yapt.

     Dolaysyla          Elif,   kendi mükemmellii içinde Zât'n                         varl    için

     bir simgedir.           Çünkü Elif,     herhangi bir harekeye muhtaç deildir.
                                                            19
     Dolaysyla          Elif,   bütün açlardan mükemmeldir.


     Ey Elifin Zâtl Sen münezzehsin
     (tenzih    edilmi eksik ve kusurdan uzak saylm)!
     Acaba senin        için âlemler içinde bir varlk, bir            mahal (mekân) var m?
     O dedi ki Hayr [ltifatmdan                   baka     bir eyim yok!

     Çünkü ben ebedîletirme                 harfiyim, "ezel" içiririm.

     Ayn zamanda              ben   zayfseçkin     bir   kulum.

     Ben, sultan aziz ve            celîl   olanm.

     Elif,    hakikatlerden bir koku koklayan kimse nezdinde harfler-

     den herhangi             bir harf deildir.      Fakat genel olarak insanlar onu

     harf diye isimlendirmilerdir.                 Eer     hakikat      ehli,    o da    bir harf-

     tir,'   derse, o    bunu cümle          içerisinde,   o harfin de yer almas açsn-

     dan     öyle söyler. Elifin        makam        "cem"     makamdr.            Elifin isimle-

     ri    vardr.   Onun        ismi Allah'tr. Elifin sfatlar vardr;                   onun sfat,
     "kayyûmiyet" (ezelden ebede daim)                       tir.   Elifin isimleri de var-

     dr: el-mübdî (benzeri olmadan yeniden yaratan),                               el-bâis (diril-

     ten), el-vâsi' (ihsan          eden, rahmeti her eyi kaplayan), el-hâfz (ko-

18   Ali   Akpnar, Kur'ân'da Hece     Harfleri' (Hurûf-i Mukattaa) ve Kueyrî'nin     Hece Harfleri
     Yorumu, Tasavvuf lmi ve Akademik           Aratrma    Dergisi,   Ankara 2003, say: 11, s. 55.
19   bnü'l-Arabî, Harflerin lmi, çev.Mahmut          Kank,   Bursa, 2006, s.103.
Âyet
24


       rüyan), el-hâlk (yaratan), el-bâri (güzel yaratan), el-musavvir (gü-

       zel suretler veren), el-vehhab (çok fazla ihsan eden,                            balayan),
       er-rezzâk    (rzk      veren), el-fettâh (fetheden), el-bâsit (açan,                 ferahlk
       veren),   el-muizz (izzet ve ikram eden, aziz), el-muîd (yardmc),                          er-

       râfi (yükseltici, hamil sahip),      el-muhyî (maddî mânevi hayat                      veren),

       el-vâlî (her     eye      mâlik), el-câmi (toplayan, içine alan), el-mugnî

       (zenginlik veren), en-nâffi (menfaat ve fayda veren).

       Elifin zât isimleri de vardr: Allah, er-rab (terbiye eden), ez- zahir

       (açk), el-vâhid (bir, tek,          benzersiz), el-evvel            (ilk,       önce), el-âhir

       (son),   es-samed (her eyin kendisine muhtaç                   olup, kendisi hiçbir

     eye muhtaç olmayan), el-ganî                 (zengin,    muhtaç olmayan),              er-rakîb

       (dâima görüp gözeten), el-mübîn (aikâr eden), el-hak (var olan,
       varl      hiç   deimeden        duran).

       Bütün mertebelerin hepsi ona               aittir.   Bu   mertebelerde onun kar-
     deleri he ve lam'dr. Harflerin                   toplam ve bütün                   mertebeleri

     ona    aittir.    O, onlarda deildir, fakat onlarn                    dnda            da deil-
     dir.   öyle       ki:   O   hem   dairenin merkezidir           hem          de çemberidir;
     hem        âlemlerin terkibidir (birleim,              karm), hem                 de âlemlerin
                        20
     çözümüdür.


       Elif tek zâttr,         yaznn banda bulunduunda onun herhan-
     gi bir harfle           bitimesi doru deildir.              u
                                                    hâlde o, "Bizi srât-
     müstakime ulatr"               ifadesiyle,    kiinin istedii dosdoru yoldur.
       Söz konusu, tenzih (Allah \n eksik ve noksandan uzak bulunduu-
       na ve insan vasfnda           olmadna        inanma) ve tebih (Allah'n baz
       isim ve    sfatlarnn mahlûklarn sfatlarna benzemesi) yoludur.
     Nefs Rabbine duâ ederken -ki onun Rabbi Fecir sûresinde ken-
     disine      emredilmi Kelime'dir- duasn kabul etmesini                                  isteyin-

     ce (âmin deyince), Rabbi de                 onun duasn kabul                  etmitir. Böy-

     lelikle     Elif-Lâm-Mîm'den Elifi (Fatiha sûresinin son kelimesi
     olan) "dalâlette            (doru yoldan ayrlmak) olmayanlardan"                         ifade-



20   bnü'l-Arabî, Harflerin lmi, çev.Mahmut        Kank,    Bursa, 2006,   s.   130.
                                                                                                BAKARA
                                                                                                            25



     sinden sonra getirmi, âmin'i                     ise   gizlemitir.       Çünkü      o,     melekût
     âleminden olan              bir bilinmezdir.

     ...Elif,   melekût ve ahadet (ahitlik) âleminde bir                           olduu        için gö-

     rünmütür. Böylece kadîm ve sonradan yaratlmlar arasndaki
     fark   meydana gelmitir. 21

                                                                                                22
                 Elif insân- kâmiVin                 zâtdr      (özü ve hakikatidir).




     Lâm:


     Lâm, kâim olduu ekliyle {Lâm harfinin dik ksmi) kadîm                                            {ezelî)

     sfatlara delâlet eder.

     Baka       harfle    bitime vâstas olan uzanyla da sfatlarn müteal-
     liklerine (iliii olan) delâlet eder.

     Sfatlarn müteallikler                  ise   sfatlara   mensup olan kadîm                 fiillerden
                   23
     ibarettir.



     Lâm,       orta âlemdendir.              Dolaysyla sfat mahallidir. Sonradan
     meydana        geleni kadîm' den              ayrtran ey            sfattr.
                                                                                   24




     Lâm    harfi en kudsî en parlak ezel içindir

     Ve onun en          nefis en parlak           makam        içindir

     Ne zaman            kalksa,     onun zât âlemi oluturan                       izhar (gösterme,
     meydana çkarma) eder
     Ne zaman           otursa, o     zaman kevnî âlemi                 (olu) izhar eder

     Üç hakikatten sana bir nee verir
     pek elbise içinde yürür, salnarak                       gider


     Bil ki     Lâm      harfi,     ahadet ve ceberut                   (varlklarn ilmi suretler
     hâlinde     bulunduu âlem)                   âlemindendir....         Bu harf      havas {Has-


l    tbnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,                 c.I,   s.   166.
22   Derleyenin notu.
23   Abdiilkerîm   b.   brahim   el-Cîlî,   nsân- Kâmil,    çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,     c.I, s.95.

24   bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,                  c.I,   s.   170.
Ayet   1



26


       lar,    seçkinler;)      ve havassü'l-havas âleminde temeyyüz eder                                      (seç-

       kin,     farkl konuma gelmitir). Gaye ona                               aittir...     Onun        tabiat-

       n      oluturan eyler ondan var                     edilirler.       Onun           hareketi      doru-
       dur (müstakime) ve                kaynamtr                (mümtezice). Araf ona                      aittir.

       O,     kaynamtr,             kâmildir, müfreddir                     {tekil)        ve ürkütücüdür

       (Mûhî). Elif ve            Mîm     harfleri        ona   aittir.
                                                                          25




                   Allah'n bilinmek              istemesi ve iradesi              "Lam" harfidir. 26



       Mîm:

       Mîm, semîn {iitmenin) mazhardr.
       Görmüyor musun? Mîm harfi, azn                                 d         olan dudaktan çkar.

       Onun       için;    söylenmeyen          bir söz iitilmez.               Söylenen söz            ise   artk
       zahir olmutur.            O söz, ister telaffuz,             ister      hâlce {hâl lisân            ile)   ol-

       sun müsavidir            {birdir, eittir).

       Söz de aynen böyledir. Zîrâ söz                      ile   balanr, nihayet söze dönü-
       lür...

       Mîm'in       tarifi      yani bitimek için olan                uzan            ve çekili         ksmla-
       r, ister hâlce olsun ister sözce olsun                         varlklarn sözünü iitme
                           27
       mahallidir.



       Mîm, Nûn            gibidir,      eer   ikisinin de        srrn         yakalayabilirsen

       Oluun       gayesinde bir varlk olarak ve balangçlarn

       Dolaysyla           Nûn Hakka            aittir;   güzel     Mîm         ise   benim       içindir

       Balangç        için      balangç; gayeler            için bir gayedir.


             Nûnun berzah
       Öyleyse                                   (ara âlem) bir ruhtur                     onun       bilinip ta-

       nnmasnda
       Mîm'in berzah              ise,   bir   rabdr yaratlmlar nezdinde.


25     bnü'l-Arabî, Harflerin lmi, çev.Mahmut             Kank,     Bursa, 2006,      s.   141-142.
26     Derleyenin notu.
27     Abdülkerîm    b.   brahim   el-Cîlî,   nsân- Kâmil,      çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,          c.I, s. 119.
                                                                                            BAKARA
                                                                                                         27



     Bil ki     Mîm harfi Mülk,        ahadet ve Kahr âlemindendir... Bu harf
     havasta ve hulâsada {özde) ve hülâsann safasnda temeyyüz (ben-

     zerlerinden farkl ve üstün            konuma       gelme) eder. Yolun sonu ona
                                                                                       28
     aittir.    Araf ona   aittir. Hâlistir,    kâmildir, mukaddestir.



•    Mîm        harfi   Muhammed'de             ve    Ahmed'de          ortaktr.            O     hâlde

     Ahmed'deki         Mîm kalkarsa "ahad" tecellî eder. te Hz.                            Peygam-
                                                                 29
     ber'in     kulluundaki Rab          tecellîsi    budur.



                  "Mîm", Allah'n nuruyla             tecellîsinin     kalptaki zuhû-rudur.

                 Dolaysyla Nur Sûresi 35. âyetin                  tecellîsidir.

                 Allah irade      etti; Elif,


                 irade emre döndü        Lâm;
                                                           .30
                 Kul iitti    ve uygulad; Mimdir.



     "Allah göklerin ve yerin Nurudur.                       Onun        nurunun örnei,
     içinde      çera meale          (misbâh) bulunan bir kandil (mikât) gi-

     bidir.     Kandil, bir srça (zücâce) içerisindedir. Srça inciden bir

     yldz                douya da batya da nispeti olmayan bereketli
                gibidir ki,

     bir zeytin     aacndan yaklr. Bu aacn ya neredeyse, ate do-
     kunmasa        bile   k   saçar.   Nur     üzerine nurdur          o.    Allah, diledii-

     ni kendi      nuruna klavuzlar. Allah, insanlara örnekler                             verir.       Al-

     lah her     eyi bilmektedir." 31


     Hakk        Teâlâ Kur'ân- Kerîm'de                Nûr   sûresinin 35. âyet-i kerî-

     mesinde kendi         zatî   nurundan misâl         verip;

     nsann zâtnn           nurunu: Mikât, Misbâh ve Zücâce                           ile   tahayyülî

     bir   ekilde nakletmitir.          Zâtn o        tebihi,     insann suretinden                     iba-

     rettir.



28   bnü'l-Arabî, Harflerin lmi, çev.Mahmut      Kank,    Bursa, 2006,   s.   159.

29   Abdülkâdir Geylânî, Füyûzât- Rabbani, çev.Celâl       Yldrm,      stanbul, 1995,       s.   150.

30   Derleyenin notu.
31   Nûr, 35.
Ayet   1



28


       "Mikât"dan {lamba konan yer) maksat: nsann sadrdr                                                   (gösü).

       "Zücâc'dan maksat,                  kalbidir.

       "Misbâh"dan maksat                     ise,      insann srrdr. 32


•      O    mikât Peygamber efendimizin vücûdudur. Zeytinya,
       Onun      temiz gönlüdür ve Allah'n bu gönülle alâkas vardr. 33


•      Resûlullah efendimiz, "Ben Allah'n                                nûrundanm, beni gören
                                         34
       Allah' görür" diyor.


•      O   hakikat günei, kendi gözler                                 kamatran nurunu,                     insan
       vücûdunda gizlemi ve örtmütür. O'nun vasflarnda, Allah'n
       evsâf (vasf,          özellik)    sakldr. 35


•      "Allahu nûru's-semâvâti vel ard" âyetinde buyrulan                                          zarf,   kandil
       vücuttur.        Ya ruhtur,              fitil   kalptir.       evk     ise,   ark        garb olmayan
       nûr-u Ali'dir. Bir kimsenin kalbinde bu nûr                                    uyand m, ona sa
                        36
       sol ol maz.



       Câbir    b.   Abdullah Ensârî öyle                        rivayet eder ki:

       "Kufe'de mescide girdiimde Hz. Ali                                 (k.v.c.)         orada bulunuyor-
       lard,   parma           ile    bireyler yazyor ve bir                   eye de gülüyordu.
             "Yâ Emire'l-mü'minîn, neye gülüyorsunuz?" diye sordum.
             Hz. Ali           u cevab
                             (k.v.c.)                      lütfettiler:

             imdi         okuduum u âyet-i kerîmenin                                  mânâsn         kimse be-
             nim     gibi     bilmez ve yorumlamaz da ona gülüyorum, dedi.
             Sordum:
             "Bu hangi          âyet-i        kerîmedir?" dedim. Cevaben öyle buyur-
             dular:

             "Allah yer ve göklerin nurudur.                            Onun nurunun               misâli kan-

             dil gibidir.


32   Abdülkerîm      b.   brahim     el-Cîlî,   nsân- Kâmil,       çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,      c.I, s.   174.

33     Sultan Veled, Maârif, çev.Meliha~Anbarcolu, Konya, 2002,                       s.   57.

34     Kenan   Rifâî, Sohbetler,      stanbul, 2000,       s.   566.
35     Kenan   Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.433.
36     Turgut Alsrt, Kenan Rifâi Özel Notlar.
                                           "


                                                                                                  BAKARA
                                                                                                           29


      "Miskat"Muhammed a. s.) dir,           (s.                  yani kandillerin kandilidir,
      aydnlklarn aydnldr. Önceki                                   kandilden kast Fatimatü'z-
      Zehrâ'dr. ikinci kandil                  ise,   benim.        "Fi zücâcetin-Ez-zücâcetü",

      bunun       gibi    birinci      zücâce lafz Hz. Hasan                           (r.a.)'dr.     kinci
      zücâce Hz. Hüseyin'dir. Ali                      b.     Hasan en parlak yldz                  gibidir,

      yani Kevkeb-i Dürrî'den kast Ali                             b.   Hasan'dr. "Yûkadü min
     eceretin                               olu Muhammed'dir.
                     mübâreketin'den maksat Ali
     Âyet-i Kerîme'de geçen "Zeytûne"den maksat Cafer ibn Muham-

     med'dir. Yine zikri geçen "Lâ arkyye"den murat Mûsâ b.
     Cafer'dir. "Lâ Garbiyye" den                     maksat Ali         b.   Musa'dr.         "Alâ nûrin

     yehdillahü linûrihî" den kast da burada Hz. Peygamber                                            (s.a.s.)

     efendimizdir.          "Men yeâü              ve yadribu llâhu             l   emsale li'n-nâsi val-
     lâhü bi külli       ey 'in    alîm.

      te bu âyetler Hz. Ali tarafndan bu yönüyle tefsir buyrulmutur. 37


     "Elif,    Lam, Mîm"            birlikte:


     Kur'ân- Kerîm                umum       içindir.        O, ayn seviyede olmamak ar-
     tyla herkese hitap eder. Zîrâ içinde                         mevcûd olmu             ve olacak, her
     ey mevcuttur...
     ..Kur'ân- Kerîm'in de yedi                        batn vardr. Meselâ                    (Elif,     Lâm,
     Mîm)       ne demektir sorarm                 size?...

     drâk edemiyorsunuz. Demek                              ki    bunlar      erbabnn anlayaca
                    38
     remizler...



     Ak kelimesi neden Kur'an- Kerîm'de yoktur?
     Ak,      Kur'an- Kerîm'de sr olarak                      kalm, açk açk söylenmemi.
     Fakat hurûf- mukattaatta {Kurandaki                                elif,   lâm, mîm, gibi harf-
                                        39
     ler)   beyân olunmutur.



37   Abdülkâdir Geylânî,      lâhî Lütuflar,        çev.    Cabbarzade Mehmet          Arif, stanbul,   2002,
     s.126-127.
38   Ken an   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.476.
39   Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,      s.   569.
Ayet   1


30



       O     harfler   hep    birer âlem, birer              rumuzdur.         Hem büyük birer
       âlem. Eliften maksat Allah'tr.                   Lâm      Cebrail;      Mim Muhammed
       (s.a.s.) dir.

       Elif,   namazda alnan              kyam       vaziyeti    ;   Lâm, rükû;        Mîm       de sec-

       de hâlidir.
       te Allah ile senin aranda Cebrail olduu gibi,                             ruh ve cisim        ara-

       sndaki kalb de Cebrail'dir. Yani                  (   Elif,   Lâm, Mîm) Kâmil nsana
       iarettir.Hz.mam Cafer öyle                     der: "Allah      Kur'ân'da       tecellî   etmi-
       tir   fakat görmüyorlar!"

       Kur'ân'n        harfleri       insann     ekilleridir.         Ama      herkes      bu mânây
       nasl     bilebilir?   Bu, esrâr-        ilâhîdir,     ancak irfân-         Muhammedi            ile

                  40
       bilinir.




       Kâmil zâtlarn namazlar srasnda, kyamlar                                      gizli    hazineyi,

       lâhut     nurunun paha biçilmez                   hazinelerini, kraatleri               lahi    il-


       min      suretlerini;        rükûlar, zuhur sonucu olan "Sevdim, bilin-

       mek      istedim.     Bu yüzden           âlemleri hâlkettim" kudsî hadîsinin

       gizliliklerini; secdeleri            "Kurb-        Ferâiz" hadîs-i kudsîsi              ile   açk
       olduundan "Hakka kar ükrann arzeden                                        bir kul      olmaya-

       ym m?"          hadîsi gereince, esrâr-                Muhammediye'den                 olan Zât

       Tecellîsinin       dâima onlarda bekasdr. Bu takdirde "Öyle                               bir na-

       maz ki onda ancak ben varm benden                             gayrisi yoktur" kutsal sözü

       Lâhût nurunu anlatmaktadr. 41


       Elif harfini telaffuz eden kulun gönül âlemi yalnzca Rabbine

       yönelir.     Lâm    harfini söyleyince de               O'nun huzurunda durup                  eri-

       yerek O'nun           haklarn         gözetir.    Mîm         harfini iitince de          O'nun
                                                                        42
       tekliflerine      muvafakatini terennüm eder.



40     Kenan    Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.159.
41     Abdülkâdir Geylânî,          lâhî Lütuflar,    çev.Cabbarzade    Mehmet     Arif,   stanbul, 2002,
       s.297-298.
42     Ali   Akpnar, Kur'ân'da Hece Harfleri (Huruf-i Mukattaa)              ve Kueyrî'nin   Hece Harfleri
       Yorumu, Tasavvuf lmi ve Akademik              Aratrma   Dergisi, Ankara, 2003, say. 11 s.55-73.
                                                                                                  BAKARA
                                                                                                            31



                   Elif,          Lâm,    Mîm    = insân- kâmil-            ak     ettim I istedim ki
                                     43
                   bilineyim.



     nsân- Kâmil'in                  bir    ad   (Elif-Lâm-Mîm)             dir.   Nitekim Kur'ân'
     Kerîm'in            banda           -"Elif-Lâm-Mîm.           u kitap var ya onda üphe
     yoktur" buyurulur. Bir hadîs-i erifte: "nsan ve Kur'ân ikizdir."

     buyurulur. Burada insandan murat, insân- kâmildir. Burada

     ikizden kast,                ayn bâtndan doan                iki   karde mânâsna             gelir.
                                                                                                            44




     Âlemin yaratlndan gaye kâmil insandr. Bu yüzden kâmil                                                 in-

     sann       zevâliyle (zail olma, sona erme)                        dünya harab      olur.     nsân-
     kâmil var oldukça âlem hep                        korunmu           olacaktr. 45


•    Elif,     Lâm       ve   Mîm        nûrânî harflerdendir.
     Elif,   mânevi köken                itibariyle ülfetten gelmektedir.               Nasl      ki insan

     kelimesi esrâr- ilâhiyeye enis                     {dost)    olmaktan         geliyorsa...    Esasen
     kesrette (çokluk) vahdeti                   görmek bu          esrara enis       olmakla      müm-
     kündür.
     Zahirde             görünen           bu    kesret       zahiridir.       Hakikat         vahdette
                         46
     mevcuttur.



     Elif:     "O 'nun benzeri yoktur." (ûra,                    11)

     Lâm:       Cibril        ;   Allah Teâlâ'nn bâtndaki yani ruh ve                       mânâ        pla-

     nnda       ki elçisidir.

     Mîm: Muhammedü'r                        Resûlullah; zahirdeki yani               madde plann-
     daki      elçisidir.

     nsanda da Ruhun                     iki elçisi   vardr. Bâtnî        elçi iradedir.   Vahyi        dile
                                                                                                           47
     iletir.   Zahiri         elçi ise dildir.        radenin tercüman ve              tabircisidir.



43   Derleyen'in notu.
44   bnü'l Arabî, Özün Özü, çev.smail                 Hakk   Bursevî,   sadeletiren Abdülkadir Akçiçek,
     stanbul,   s. 30.

45   smail Ankaravî, Nake'l-Fusûs erhi, stanbul, s. 17.
46   Abdülkerim  Cîlî, Besmelenin erhi, çev.Seyyid Hüseyin Fevzi Paa, 1996,                  s.   98.
47   bnü'l-Arabî, eceretü'1-Kevn, çev.Abdülkâdir Akçiçek, stanbul, 2000, s.75-76.
Ayet   1



32



       "Elif-Lâm-Mîm"deki Elif tevhide                   iarettir;   Mîm    helak edilemez

       bir    mülke   iarettir;   bu   iki   harf arasndaki lam           ise, ikisi   arasnda
       rabta olmas için bir vâstadr..Üzerine lam'n                        hattnn       dütüü
       satra bakarsan, Elifin gövdesinin, orada                      onun ucuna        ulat-
       n görürsün. Mîm ise oradan aaya doru inmeye çalr.                                  Son-
       ra   orada "en güzel biçimden"              "aalarn aas'na              kadar iner ki
       buras Mîm'in kökünün biti noktasdr. Nitekim, Allah Teâlâ
       öyle buyurmaktadr:.. "Biz insan en güzel biçimde yarattk, sonra
       onu    aalarn aasna gönderdik. " (Tîn,                   4-5)

       Elifin o satr ya da hat üzerine inii               tpk Hz.     Peygamberin        u sö-
       zündeki anlam       gibidir:    "Rabbimiz dünya semâsna               iner..   "(Buhar,
       Müslim) Bu semâ            terkip âleminin ilkidir,           çünkü    o;   Âdem       (a.s.)

       semasdr. Bundan sonra ate felei                     gelir.    te   bu nedenledir          ki

       elif   satrn yada hattn         ilk    balangcna        inmitir.      Çünkü       o aha-

       diyet   makamndan           yaratklar var etme          makamna             inmitir; bu

       ini    bir "takdis" ve "tenzih", bir "temsil" ve bir               "tebih" inii de-
       ildir, lam, ikisi     arasnda         bir   vâstadr.   Hem      varedenin (mükev-
       vin)    hem   de var olann (kevn) yerini tutan bir                 naiptir.    O, kendi-
       sinden âlemin var edildii kudretin bir simgesidir. O, satrn ba-
       na kadar iniinde elife benzer.
       Fakat, Vareden de, var olanla               karm olduundan, süphan olan
       Tanr     kendi üzerinde kudretle nitelenmez. Allah Teâlâ yalnzca
       yaratklar üzerinde kudret sahibidir. Dolaysyla, kudretin yüzü
       yaratklara yöneliktir.          Bunun       içindir ki kudret vasf          Yaratc üze-
       rinde deil de sadece yaratklar üzerinde etkilidir. Öyleyse, kud-

       ret    sfat   ulvî veya süflî yaratklarla ilgilidir.


       Lâm'n     hakikati satr üzerine              ulamakla        tamamlanmad               için,

       bu durumda       ayn mertebede olur ve kendi hakikati sayesin-
                         elifle

       de satrn altna inmeyi ya da satrn üzerinde kalmay ister; tp-
       k     Mîm'in inii     gibi.   Demek         ki   Lâm, Mîm'i var etmek           için    aa-
       ya inmitir, çünkü bu durumda, Mîm suretinde inmek baka
                      mümkün olmaz, dolaysyla bu inite ancak Mîm
       hiçbir harf için

       (Hz.    Muhammed) var edilir. Lâm harfi bir yarm daire yaparak
                                                                                              BAKARA
                                                                                                        33



     aaya iner ve ini yönünün öbür tarafnda satra ular.                                       Böylece

     aklla kavranabilen (mâkul) bir                  yarm     felek isteyen, hisle kavra-

     nabilen (mahsûs) bir             yarm    felek hâline        dönüür.          te     bu     iki ya-

     rm felekten        bir     tam   (daire) felek       meydana    gelir.


     Öyleyse Elif-Lâm-Mîm tek                 bana         ihata eden (bir eyin                etrafn
     çevirme, sarma,            kuatma)    bir felek      olmutur.    Onun             çevrimini       ta-

     mamlayan        bir kimse, Zât', sfatlar ve fiillerin nesnelerini (me-

     fulleri)   tanr.     Bu     temel hakikate ve bu kefe göre Elif-Lâm-Mîm'i
     okuyan        bir kimse;       Bütün    ile   Bütün     için,   Bütün'le beraber ha-

     zr    olur.   O zaman, artk onun müahede edemeyecei hiçbir ey
     kalmaz; ancak o kimse, baz eylerin bilgisine sahiptir, baz ey-
     lerin bilgisine sahip deildir.


     Elifin hareke             almasn     önleyen         aknl       (tenezzüh), sfatlarn

     ancak      fiillerle      anlalabileceini        belirtir.   Nitekim, Hz. Peygam-
     ber öyle       buyurmutur:          "Allah vardr, Allah          ile   beraber         baka       hiç-

     bir (hakîkî) varlk yoktur." ve "O, evvelce naslsa simdi de öyle-

     dir'    te bunun için, biz bakmz zâtna doru yöneltmiyoruz.
     Hiç kukusuz               izafet yani ilgi    ancak    karlkl      ilgi       içinde olan iki

     varlkla anlalabilir... zafet,                 ilgi   hakknda      yaptmz                 bu uya-
     r Elif-Lâm-Mîm'in                harflerinden olan       Lâm'n Mîm'le birleme-
     sinde mevcuttur; burada lam bir sfattr;                         Mîm      ise      onun    eseri    ve
                          48
     onun     fiilidir.




     Bir    eyin olmas            için (emir veren) Zât,          onun       iradesi ve bir             de
     "Kün" yani "Ol" emri lâzmdr.                         Eer bu     Zât         ile   onun      bir    e-
     yin oluvermesini dileyen iradesi ve olacak                       eye         hitap ve tevec-

     cüh eden Kün, "Ol!" emri olmasayd, o                      ey de var olmazd. Bun-
     dan sonra böylece bu eyde üçlü                   bir birlik     meydana            geldi.   Bu     se-

     beple bu birlik tarafndan onlarn                      yaratlmas ve varlk                ile   vasf-

     lanmas        gerçekleti.        Bu gerçekleme         de,   önce kendisine emrolu-
     nan eyin, Tanr                bilgisindeki suretine, sonra             bu     suretin       "Kün"
     emrini iitmesine ve daha sonra iittii emre                         itaat          etmesine    ba-

48   Ibnü'l-Arabî, Harflerin lmi,     çev.Mahmut Kank, Bursa, 2006,         s.   105-108.
Âyet
34



       ldr.    u hâle göre yaratann üçlü              birlii,     yaratlann üçlü        birlii

       ile   karlat. Yaratlan eyin yokluktan var olmasnda onun                           sabit

       olan zât, kendisini icâd edenin zâtna, bu hitab iitmesi yarata-
       nn     iradesine ve   yaratann ona var olmas               için   verdii emre uya-
       rakvarl kabul etmesi de; Hakk'n "Kün" emrine karlk dü-
       tüü için, o ey de var olmutur. Demek oluyor ki Allah yarat-
       l iini yaratlan eye nispet etti. Eer Allah'n "Ol" emrine kar-
         o eyin kendi nefsinde var olmak kuvveti olmasayd, yaratla-
       mazd.     u hâlde o ey önce yok iken yaratl emrini iitince an-
       cak kendi nefsini yaratt. 49


       bnü'l-Arabi'ye göre vücûdî hakikatin                 iki   yönü vardr: 50


       Hakk     (fail)         -zât                    irade                   söz



                                 T                      T                          T
       Hâli    (edilgen)       -zât                   iitme                boyun       eme

       Baz    ilim   adamlar bu müteâbih (Kur               ânn     mecazi mânâya        elve-

       rili âyetleri) âyetlerin    yorumunu           Allah'tan     baka    hiç kimse bil-

       mez, her kitabn bir srr vardr, Kur'ân'n srr da bu harflerdir,
       demilerdir.

       Bazlar     ise;   bu harflerin Yüce Allah'n isimlerinin             ba harfleri ol-
       duunu       söyleyerek bunlar öyle          açklamaya çalmlardr:                  Elif,

     Allah isminin         bandaki      eliftir.   Lâm, O'nun        Latîf ismine,       Mîm
       ise   O'nun Mecîd       (azamet, büyüklük, ululuk) ve              Melik (bâkim-i
       mutlak, hükümdar) isimlerine delâlet eder.

       Bir   baka görüe       göre Yüce Allah bu erefli harfler              ile   yemin     et-

       mitir (kuvvetlendirmitir).

       Bir    baka görüe        göre   ise;   Elif,   Âlâullah'a (Allah'n alasna)',

       Lâm,    lütfuna;    Mîm, Mecdullah'a           (Allah'n     mükemmel kâmildeki

49   bnü'l-Arabî, Fusûsu'l-Hikem, çev.Nuri Gençosman, stanbul, s.91-92.
50   Ebu'1-Alâ Afifi, Fusûsu l-Hikem   Okumalar çin Anahtar, çev.Ekrem      Demirli, stanbul,
     2002, s.237.
                                                                                                 BAKARA
                                                                                                       35



     tecellîsi)    delâlet         eder.    Yahut,      Elif Allah;             lam,       Cibril;   Mim
     Muhammed'e               delâlet eder.        Buna    göre    mânâ öyle olur: Bu kitap
     Allah katndan, Cebrail vastasyla                            Hz. Muhammed'e indirilmi
                         51
     bir kitaptr.



     "Elif" Allah demektir.                "Lâm", Latîf ve             "Mîm" de Mecîd           (Allah'n
     adlarndan, büyük, ulu) demektir. Yani mânâ: "Ben, Latîf ve
                                                                  52
     Mecîd olan Allah'm" demek                       oluyor.



     Elif,    Allah'tan,       Ledün âlemi           yoluyla yani Cebrail'le (Lâm), Hz.
                                                                        53
     Muhammed'e (Mîm)                      indirilen kitaptr.



                  Fihî-Mâfih 'te bir adam; "Benimle Allah arasnda kl ka-
                  dar bir ey yok" der, Hz. Mevlânâ da "Ey aklsz, Peygam-
                  ber olmasayd, Allah'n                mânâsn            bile   bilemezdin" diye      ce-

                  vap     verir.   Allah     ile   Peygamber arasnda Cebrail'in olma-
                  d       zaman      olur    ama     bizler Allah' idrâk            yolunda her       bil-

                  giyi    Peygamber kanalyla alrz.                     Elif,   Lâm,    Mîm ile bu du-
                  rum anlatlmaktadr.
                  Bu     demektir      ki; Elif,     yani Ahadiyyetin hakikati, Cebrail
                  vastasyla Hz.            Muhammed'in mânâsn, özünü (Hakîkat-i
                  Muhammedi) aikâr                   ederek, bizim           bu hakikati kendi ka-
                  pasitemiz ölçüsünde idrâkimizi salar.
                  Bu     idrâk     açlnca          "Elif" bizim hakikatimiz,                 "Lâm"   bize
                                                                                      54
                  bu hakikati öreten, "Mim" ise biz oluruz.


•    "Elif,    lam,    Mîm"
     Sûrenin    bandaki bu üç harf ile bütün                            olarak   varla        iaret edi-
     liyor.   Çünkü "Elif", ilk varlk olan zâta                         iarettir.     "Lâm", Cebrail
     olarak adlandrlan faal akla iarettir. Faal akl, ara varlktr; var-
     ln bandan                feyz alr,       varln         sonuna feyz          verir.      "Mîm"    ise,



51   AliAkpnar, Kuranda Hece Harfleri (Huruf-i Mukattaa) ve Kueyri'nin Hece Harfleri
     Yorumu, Tasavvuf lmi ve Akademik Aratrma Dergisi, Ankara 2003, say:ll, s. 55-73.
52   smail Hakk Bursevî, Muhtasar Ruhu l-Beyân Tefsiri, stanbul, 2004/7, c.I, s. 57
53   Halûk Nurbaki, Bakara           Sûresi   Yorumu,     sf.   13.
54   Derleyenin notu.
Ayet   1



36



       varln            sonunu temsil eden Hz. Muhammed'e iaret                                       eder.     "O
       Kitab.      .
                       ."
                            Daire onunla tamamlanr ve                        ba   ile    birleir.         Bu   yüz-

       den    Hz.Muhammed                       (s.a.s.),    hâtemdir, mühürdür, sondur. Nite-
       kim Hz.              Muhammed             (s.a.s.)    öyle buyurmutur: "Zaman döndü
       dolat, yüce Allah'n semâlar ve arz yaratt                                        ilk   güne ulat."
       Selef âlimlerinden birinin                          öyle dedii     rivayet edilir:           "Lâm"      har-

       fi,   iki   "Eliften mürekkeptir. Yani "lam", ilim sfat                                      ile   birlikte

       zât 'in     karl olarak vazedilmitir.                           lim sfat         ve zât, daha önce

       iaret ettiimiz üç ilâhî âlemin ikisini temsil ederler. Dolaysyla
       Allah'n isimlerinden                      biridir.     Çünkü      her isim herhangi bir sfat-

       la birlikte          zâttan ibarettir.

       "Mîm" ise, bütün sfatlarla ve fiillerle birlikte zâta                                     iarettir. Fi-

       iller araclyla zât, ism-i âzam olan Muhammedi                                             surette ken-

       dini perdeler ve ancak bilenler                           bunu              Zâtn sureti
                                                                         anlayabilirler.

       olan        "mîm" de nasl gizlendiini                         görmüyor musunuz? Çünkü
       "Mîm"in yapsnda "Mîm" "Yâ"                                   harfi vardr; "Yâ" harfinde ise

       "Elif" bulunur.

       Hece        harflerinin vazedilmesinin altndaki sr                                 ise,      her harfin

       içinde mutlaka "elif" harfinin                              bulunmasdr.           Aadaki                açk-
       lamay yapanlarn bu                         yaklam           bizim     açklamamza yakn                    bir

       mâhiyettedir. Diyorlar                      ki:     "Bunun anlam: her eyi               bilen ve hik-

       met     sahibi olan Allah'a yemindir.                         Çünkü     Cebrail ilim               sfatnn
       mazhardr, dolaysyla "Alim"                                ismidir.    Muhammed               ise   hikme-
       tin    mazhardr                 ve Allah'n           "Hakîm"      ismidir.       Buradan hareket-
       le;   "Allah'n isimlerinden her birinin altnda O'nun sonsuz isim-
       leri   vardr," diyenlerin bu sözlerini daha                           açk    bir    ekilde anlaya-
       biliyoruz.            lim, sebepler ve müsebbepler                     (sebep üzere          vücûda ge-
       tirilmi olanlar) âlemi olan hikmet âleminde                                fiile       elik etmedii,
       dolaysyla hikmete                       dönümedii            sürece   tamamlanamaz, kemâle
       ermez.          Bu yüzden slâm da srf "Lâ                       ilahe illallah "(Allah'tan              ba-
       ka ilâh yoktur) demekle hâsl olmaz; slâm'n hâsl olmas                                                    için

       "Lâ ilahe illallah"n "Muhammedu'r-rasûlullah"                                             Muhammed
                                                                                               5-
       Allah'n rasûludur) ifadesiyle birlikte olmas arttr.


55     bnü'l-Arabî,         Tefsir-i   Kebîr   Te'vîlât,   çev.Vahdettin nce, stanbul,   c. I, s. 33-34.
                                         AYET         2:




       Zâlikel-kitâbü lâ raybe fîh hüden li'lmüttekîne


               Bu doruluu üphe götürmeyen                            kitaptr.

           Allah'a   kar olmaktan saknanlara yol gösterir.
                                  (Kenan Rifâî Hz.)


               te o kitap, bunda üphe yok, müttakîler
                  (kötülükten korunacaklar) için hidâyettir.

                                          (Elmall)


     O kitap   (Kuran); onda asla           üphe yoktur. O,            müttakîler için
       (saknanlar ve   arnmak            isteyenler) için bir      yol göstericidir.

                                          (Diyanet)




     Burada aikâr olan;                kitaba    kar üphe,          yalnz müminler            için

          kaldrlyor. Onlar îmân                   eylediler. ..Lâkin delili       nazara       al-

     madlar.    Akln    baland              kaytlara       balanp        kalmadlar. Ken-
     dilerine gelen her      eyi       seksiz   üphesiz kabul         eylediler. Kendileri-

     ne haber verilen eyin vukuuna kesin îmân                        ettiler.   Hem    üp-
                                                                                        de
     hesiz. Bir   kimsenin      îmân       delillere nazarla kalrsa,            akl kayd ile
     balanp       durursa    o; kitaba,         ekle bakar. 56



56   Abdülkerîm b.brahim    el-Cîlî,   nsân- Kâmil,   çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,   c.II, s.435.
Ayet 2
38



     "te o kitap! "(Zâlike'l-kitabü)

     Zâlike


     Bundan maksad, önceki kitaplarda indirilecei vaadolunan kâmil
     kitaptr. Kitap        yaknmzda olduu                 hâlde,      uzaa    iaret için kul-

     lanlan "zâlike" edat             ile   iaret edilmesi,        dier    kitaplarda gelece-

     i vaat edimi olmas hasebiyle uzak hükmünde oluundandr.                                                57




     Allah, (zâlike iaret zamirinin ilk harfi olan) Zel demitir. Bu,

     belirsiz bir harftir. Belirsizlii ise kitap kelimesiyle                           açklam-
     tr. Kitap, Zel'in (gösterdii) hakikatidir. Allah,                          kitab             belirli-

     lik   taksyla      (el)   zikretti. Belirlilik     taks       (harf-i tarif),      Elif-Lâm-

     Mîm' dekinden                         Çünkü bu iki harf ora-
                               farkl bir tarzda bulunur.

     da birlik mahallidir; burada ise ayrmann ilk aamasndadr.
     Söz konusu ayrma, bilhassa sûrenin srlarnn ayrmasdr,
     yoksa    baka      sûrelerin     srlarnn ayrmas                 gibi deildir.           te,         var-
                                                              58
     lktaki hakikatlerin            sralan       böyledir.



     Allah Teâlâ'nn (Bakara Sûresinin                    banda) Elif-Lâm-Mîm'den
     sonra zâlike' 1-kitab (Bu kitap) demesi, sanki uzaktaki bir varl-
     a iarettir. Uzakln sebebi udur: Allah kitaba iaret edip -ki
     ayrma        mahalli mesabesindeki            ayrlm           olandr- ve       Lâm           harfini

     (vahiy) iaret zamiri olan zâlike 'ye                katmtr. (Vahyolunmu                              ki-

     tap)    Bu   da,   bu makamda           uzakl      dile getirir.      Allah ehline göre
     iaret, uzaklktaki            nidadr (çarma).


     Fark hitabn        baka       bir farktan    geldiini tevehhüm etmesin (zan-
     netmesin) diye Zel harfi                ile (ki   o kitaptr ve ikinci fark maka-
     mdr. Lâm,          o da sfattr ve birinci fark                makamdr)         arasna cem'
     (bir olma,     farkn ortadan kalkmas) mahalli olan                         Elif girmitir.

     Fark, hitabn          baka      bir farktan       olduu vehminde               olsayd, asla


57   smail   Hakk   Bursevî,    Muhtasar Ruhu l-Beyân   Tefsiri,   stanbul, 2004,   c.I, s. 59.

58   bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,                c.I,   s.   171.
                                                                                           BAKARA
                                                                                                      39



     hakikate      ulaamazd.            Elif o ikisini    ayrm,       Zel    ile    Lâm          aras-
     na perde olmutur. Zel,              Lama kavumak istemi,                Elif onun kar-

     sna çkm ve öyle demi:                     "Ancak benim vâstamla kavuabi-
     lirsin".     Lâm   da, emanetini        vermek      için Zel'e   kavumak              istemi,
     Elif   ona da      kar   çkm ve "ancak benim vâstamla kavuabilir-
                        59
     sin" demitir.



                  Kitaptaki (Zel) vahyi (Lâm) görebilmek                  için,   Kadir gecesi-
                                                                     60
                  ne (Allah'n    tecellisine) ihtiyaç      vardr.




     O Kitap

     Kur'ân- Kerîm'in temel kavramlarndan                     biri    olan kitap, 250'den
     fazla yerde geçmektedir.            Türkçe'deki kitap       anlam yannda yaz-
     l ey; yaz, yazlan ve yazdrlan anlamlarna da                            gelir.

     Kur'ân terminolojisinde en geni anlamyla Tanr tarafndan
     yazdrlan       ey demek        olan kitap, bu anlamda                îmânn       temel ko-
     nularndan       biridir.


     Kur'ân'n kitapla          ilgili    verilerini   incelediimizde, bu kavramla
     unlarn        kastedildiklerini görüyoruz:

      1.   Genel anlamda vahy: lk peygamberden sonuncuya kadar
            bütün nebilerin aldklar vahiyler                bir kitap oluturur.                   Ba-
            ka bir ifadeyle peygamberlere parça kitaplar hâlinde gelmi
            olan vahiyler bir ana kitabn veya kitaplarn             anasnn frag-
            manlardr,         (bkz. Zuhruf, 4)        Kitaplarn anas Tanr katn-
            dadr. (bk. Ra'd, 39)

            Kitaplarn anasndan peygamberlere gelmi olan parçalarn
            bir   ksm    ayrca kitaplar oluturur. Bunlar Zebur, Tevrat,
            ncil ve Kur'ân'dr. Bir           ksm parçalarsa insanlk dünyasna
            suhuf   (sayfalar;   Kur'ân da Adem, it,           îdrîs,     brahim Peygam-
            berlere gönderilen kitaplarn genel ad) olarak gönderilmitir.



59   bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,             c.I,   s.   170.
60   Derleyenin notu.
Ayet 2
40


     2.      Son Peygambere gelmi bulunan vahiyler toplam: Bu
             Kur'ân'dr. Nitekim Kur'ân- Kerîm bir çok yerde kendisi-
             ni kitap olarak           anmaktadr. (Örn. bkz. Sâd, 29;                   Fussilet, 3;

             Zuhruf,         2;   Duhân,        2)


             Daha          ilk âyetlerinden birinde            Kur'ân kendini "içinde               ku-
             ku, kuruntu ve çelikinin yer                       almad          kitap" (Bakara, 2)

             olarak tantmaktadr. Kur'ân'n adlarndan biri de Kitap'tr.

             Bu daha çok            Kitâbullah (Allah 'in kitab) olarak kullanlr.

     3.      Bütün         kâinat: Kur'ân'a göre varlk ve                  olu bütünüyle         bir ki-

             tap oluturur.

     4.      nsan: Kur'ân insan da                    bir kitap olarak sunar.


     5.      Evrensel kayt kitab:                    Bu tüm olularn,             özellikle     insann
             fiillerinin          kaydedildii bir evrensel kompütür gibidir ki
             her ferdin           hayr ve erri burada               kaydedilir. (Kehf, 47-49;

             Câsiye, 29)

     6.      Her ferdin amellerinin kaydedildii                           bireysel disket: Evrensel

             kompütürde her bireyin hareket ve                        niyetlerinin     ilendii ka-
             yt levhasna da Kur'ân                    kitap diyor.        Bu   disket levhalar, he-

             sap     gününde insann önüne konur ve ona "Oku, kendi                                   özel

             kitabn, bugün sana tank olarak öz nefsin                             yeter." (bkz. Isrâ,

              13-14)

     Kitap kavramyla                 ilgili    u incelii de hatrlatmak gerekir:
     Kur'ân'a göre insann önüne,                      okunmak üzere konan               üç temel ki-
     tap vardr. Kâinat kitab, vahiy kitab (Kur'ân) ve                                insann       bizzat
                      61
     kendisi...



     Kitap, sûrelerden, âyetlerden, kelimelerden ve harflerden meyda-

     na     gelir.


     Sûreler,        kemâle       ait tecellîlerden ibaret         olan zatî suretler demektir.

61   Abdülkerîm       b.   brahim   el-Cîlî,   nsân- Kâmil,   çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,   c.II, s. 348-

     350.
                                                                             BAKARA
                                                                                      41



Âyetler, cem'in hakikatlerinden ibarettir.              Her husûsî mânâs             iti-


bariyle ilâhî cem'e delâlet (iaret) eder.            O ilâhî cem de, okunan o
âyetin    mânâsndan anlalr.

lâhî kelimeler, aynî mahlûklarn (yaratlm) hakikatlerinden
ibarettir.   Yani,     müahede          (görme) âleminde         meydana çkan
mahlûkât demektir.

Harfler: Bunlar noktal ve noktasz                 olmak üzere     iki   ksmdr.
1-   Noktal    harfler:      lâhî ilimdeki Âyân- Sabiteden              ibarettir.


2-   Noktasz    harfler:       ki   nevidir (çeittir)

     a-    Birinci nev'i: Bunlar            kemâl icaplarna      iarettir.    Kendi-
           lerine üst taraftan harfler bitiir, fakat kendileri                 baka
           harflerle bitimezler.

              Elif,   Dâl, Râ, Vav, LameliP           dir.


              Bunlarn kemâl             icaplar: Zât, Hayat,        lim, Kudret,
              rade' d ir.

     b-    kinci nev'kîki taraftan da              bitiebilir.   Bunlar dokuz         ta-

           nedir.

              Hâ,     Sîn, Sâd, Ti,     Ayn, Kâf, Lam,       Mîm,    He'dir.

              Bu dokuz         tane   ile   olan iaret insân- kâmiledir.

              Çünkü nsân- kâmil ilâhî be hazreti ihtiva ettii gibi
              varla ait dört eyden ibaret olan dört unsur ile olan-
              lardan    meydana         gelenleri   de ihtiva eder. Yani; Kâmil
              vasfnda,       ilâhî    olan   be   vasf ile, halka   ait    dört vasfn

              beynini birletirmitir.   nsân- Kâmil harflerinin nok-
              tasz     olmasndaki sebep; Cenâb- Hakkn onu kendi
              suretinde yaratmasdr. Fakat ilâhî mutlak hakikatler,
              insana     ait   mukayyet (kaytl) hakikatlerden ayrlm-
              tr. Çünkü insan,               kendini var eden bir mucide (icad
              eden) dayanmtr.                O   mûcid de her ne kadar kendi-
              si ise   de;     insann hükmü, bakasna dayanmaktadr.
              te      bundan dolay Noktasz               (insana    ait)   harfler de
Ayet 2
42



                      hem baka         harflere müteallik (bitiik),                    hem        de   baka
                      harfler o (insana         ait)     harflere mütealliktir.

     ...Allah'n kitabna toplu bir hâlde                         baklnca, tek âyetten                   ibaret

     olduu         görülür...

     Böyle olmasna             ramen, onun              içi,   Rabbani iaret ve alâmetlerle
     doludur.
     Bir kimseye, Allah Teâlâ, kitabndakilerin                                iç   mânâlarn            anla-

     may,      bir   de eriatn zahirî          ahkâmna sarlmay                      nasib ederse...

     ite, anlatlan hâle eren kimse, her iki                              kymeti birden        elde     etmi
              62
     olur..



•    Kitab; kendisinde yokluk              düünülmeyen mutlak varlk                           demektir.
                                                               63
     ...Allah'n kitab,            kelâm    demektir.


•    Kitap toplama ve birletirme mertebesidir.                              Bu anlamda            toplayan
     ve birletiren her            ey kitaptr.
     Toplayc         kitap,    âlemde     dalm hakikatleri kendinde toplayan
     Adem'dir.

      1.   Bütün âlem Adem'in                   tafsili,       Âdem         ise    toplayc kitaptr.
           Âleme göre Âdem               ceset için            beden       gibidir.   O   hâlde insan
           âlemin ruhu, âlem             ise   bedendir.

     2.    nsan Rabbinin kitabdr.
     3.    Sen      bir kitapsn,      yazl     her       ey sendedir,             kendinden her eyi
           silebilirsin, dilersen         okursun.             Ancak        sen varsn,       bu yüzden
                                                                    64
           zahirin dünya,           bâtnn      âhirettir.



•    A insan! Tanr kitab sensin, sen!
     Ey Tanrnn kitabnn nüshas olan                              sen ve ey ah 'ln cemâlinin
     aynas olan         sen!   Âlemde senin             dnda olan             bir    ey   yoktur.       Her
     istediini kendinden              iste, (ara),       çünkü her ey              sensin.
                                                                                             65




62   Abdülkerîm  b. brahim el-Cîlî, Insân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa, c.I, s. 124.

63   Suad El-Hakîm, bnü'l-Arabî Sözlüü, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2005, s. 422- 423.
64   Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi Mâ Fih, çev.Meliha Ülker Tarkahya, stanbul, 1985, s. 121.
65   Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,   s.   175.
                                                                                               BAKARA
                                                                                                    43



     srâ Sûresi       14. âyette        "krâ   kitâbeke":       Kendi kitabn oku buyu-
                                                        66
     ruluyor.     Çünkü       her      ey oradadr.

     Kendi kitabn oku demek, kalbinde                          gizli olan,      Hakk'n emane-
     tini    bul demektir.nsan bir kitâb- mübindir (doruyu                                 yanltan
     ayran, aikâr bir kitaptr) ki dünya ve âhiret ona                                sntr.         u
     hâlde eline külüngü (büyük kazmay)                        al,   fena ahlâklarn            kazma-
     ya bala. Her tabakada yeni bir ilerleme görülür. Evvela toprak
     sonra    kil;   bakarsn sonra da su çkverir.                     te kendi kitabn oku-
     maktan maksat,              marifettir.   Yani nefsini bilmektir. 67


      "Devletlim! Evvela               karma u      kâinat       kitabn açtn             ve:

     -Oku! Dedin.
     Ben acemi        fakat   çalkan       bir talebe gibi,          onu kelime kelime hece-
     lemeye     baladm. Dostlarm buna                        ahittir. Bir      kr   çiçeinde, bir
     çi     tanesinde, bir incecik su           rltsnda,              zevkte, tebessümde          hep
     senin    parmak      izlerini      görerek   hzl hzl okuyor                 ve yanmdakile-

     re   söylüyordum.
     Fakat bunlara, bu güzelliklere               doymadan              sahifeler   karmda dö-
     nüyor, bütün         telama ramen,                 zahmette, meakkatte (güçlük),
     göz    yanda, strapta gene                senin dehana ve hünerine ahit olu-

     yordum.         te   böylece de gece demiyor, gündüz demiyor,                             önüme
     ne gelirse okuyor, okuyordum.
     Nihayet yorgunluuma                   acm          miydin, neydi?             Karma         gelip

     gene bana dedin             ki:

     -Kâinat kitabn              okumak uzun       sürer;       kendi kitabn oku!
     Bu, o büyük kitabn hülâsas                   (öz) idi;     onda da güzelliklerde             çir-

     kinliklerden, zevklerden ve aclardan                            izler,   eserler,   görünüler
     vard. Belki hakîkaten bu, ötekinden küçüktü; ancak kâinat                                     ki-

     tabna     smayan            büyüklükler buna             smt.
     armtm.               "Ben bunu, bu karmakark, sökülmez, ezberlen-


66   Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.622.
67   Sâmiha Ayverdi, Yusufçuk, stanbul, 1997,      s.   3-4
Ayet 2
44


     mez     çetin kitab nasl          okurum," diye düünürken,                   bir kere   daha
     karma geldin           ve:

     -Kendi kitabn           okumak uzun          sürer,   beni oku! dedin.
     -Seni mi, Devletlim?            Acaba bu cihanda          seni    okumu kim vardr
     ki    ben bu bahtiyarlar arasnda saylaym? "Benden                            bir   olmaz   is-

     temekle, beyhude (bo) didinip, tebah (yok olu)                         olmam         m   isti-

     yorsun?" diye        haykrdm.
     O zaman tekrar yanma geldin.                      Hayr,   hayr...yanma             gelmek de
     ne demek?        Gözüm        oldun, dilim oldun, tenimdeki                  canm     oldun
                                                                      68
     ve bunlar,       benim yerime kendin okudun."


•    Kur'ân batan           aa insân- kâmili               söyler.    Kemâli bulmak           için

     insann nefsinin ayplardan temizlenmesini                          tezkiyesini       (arndr-
     ma),    ruhunun aklanmasn ve ona lâzm olacak amellerin ifâsn
     (yerine getirme) söyler.            Yoksa Kur' ân' dan maksat, sadece onu
     tecvit üzere       okumak        deildir.     Mânâsn        anlamaktr. Kur'ân'n
     mânâs braklyor da                teferruat   ile    uralyor. Hâlbuki               o teferru-
     at,   hep o mânâ       içindir.    Onun     için    Kur'ân- Kerîm'i her             saat hal-

     dr haldr okumak deil, okuduunla amel etmek lâzmdr.                                       Böy-
                                                  69
     le    olmadktan sonra ne           fayda?



•    Bütün kâinatta ne     yazlm ise, Allah onlarn hepsini bu küçü-
     cük vücûda        sdrmtr. Ayp deil mi bize ki, eein üstünde-
     ki    Kur'ân- Kerîm nasl kendisine                  bir fayda vermezse, biz           de bu
     nimetler içimizde           olduu hâlde onu görüp               istifade (yararlanmak)

     etmeyelim.

     Reva (uygun)        mdr ki maddî manevî bunca varlklara sahip ola-
     sn    da,   kendinde olan bu servetten              gafil (habersiz)     olasn? Kur'ân
     tayan       merkepler (eek)        gibi,   tadn o Kur'ân' yalnz tamak-
     la yetinesin.      Allah sana beer olmak erefini ihsan                         etmi      iken
     kadrini      bilmemek        elbet nankörlüktür.          Onun        için   çalmalyz.

68   Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.496.
69   Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.492-493.
                                                                                                 BAKARA
                                                                                                          45



     Çalacaz            (takva) her hususta             çalacaz. Dünyaya gelmekten
     maksat, ancak bu hakikatleri bilmek ve hemcinsimize hizmet                                           et-

     mektir. Yoksa sadece yat, ye,       darda evde bolca laf...
                                                      iç,   kalk,

     Olmaz bu... Lâzm olan, insann insanln bulmasdr. Çünkü
     insanlk büyük eydir. te oraya ayak bastn m, artk vara yoka
     itirazlar,     dedikodular kalmaz.                 Dâima edep            dairesinde hareket

     eder,    kimseye fena nazar               ile    bakmaz, hereyi Cenâb- Hakk'n
     yaptn bilir, dâima iyilie çalrsn.
     Hâsl      (sözün ksas)           illa   güzel ahlâk,         illa   güzel ahlâk...        Ahlâk      ol-
                                                                                                    -o
     mazsa, ibâdetten de bir fayda hâsl (meydana gelme) olmaz.


     Hz. Aye'den, Resûlullah efendimizin ahlâkn sormular. Ce-
     vap olarak: "Siz Kur'ân okumuyor musunuz? Resûlullah'n
                                                       71
     ahlâk' Kur'ân'd,"               buyurmu.


     Bütün Kur'ân sebebi gidermeye                               aittir.    Zahiren yoksul olan
     Peygamber'in yüceliini, yine zahiren yüce olan Ebû Leheb'in
                                                            72
                                                            7
     helakini (yok olma) anlatr durur.



     Bil ki    Kur'ân'n            bir zahiri var.          Zahirin de       gizli   ve pek kuvvet-

     li   bir iç   yüzü     var.

     O     bâtnn      bir    bâtn       (iç,   öz),   onun da         bir   üçüncü bâtn var                ki

     onu akllar anlayamaz, hayran kalr.
     Kur'ân'n dördüncü bâtnnysa esiz örneksiz Tanr'dan baka
     kimse görmemi, kimse bilmemitir.
     Oul,      sen Kur'ân'n            d yüzüne bakma.. eytan da Adem'i                                  top-

     raktan ibaret gördü, hakikatine eremedi!
     Kur'ân'n zahiri insana benzer...                            sureti görünür,        meydandadr
                            73
     da can        gizli!


70   Kenan    Rifâî, Sohbetler,     stanbul, 2000, s.323.
71   Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi            ,
                                                     çev.Abdülbaki Gölpnarl,         c.III,   stanbul, 1988,
     s.205.
72   Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî            ,
                                                     çev.Abdülbaki Gölpnarl,         c.III,   stanbul, 1988,
     s.347.

73   Ken an   Rifâî, Sohbetler,     stanbul, 2000, s.545.
Ayet 2
46


     Kur'ân- Kerîm'in bâtn                 (iç,      öz)    mânâs akln     üstündedir. Meselâ
     ben     size,    'Her   ey bu     dünyadadr; âhiret de bu dünyann                         içinde-

     dir,'   dersem, bunu görecek göz zahir (görünen) gözü deildir.                                   Bu
     hakikati         görmek ve bilmek               için bir   baka göz       ve bir       baka akl
     lâzmdr.          te bu yolda akln               itirazlarna yol yoktur.
                                                                                       74




     Sapklar, Kur'ân'da sözden, laftan                        baka   bir    ey      görmezlerse a-
     lmaz ki.
     Körün gözüne,             nurlarla dolu           günein     klar        gelmez de yalnz
                               75
     bir hararet gelir.



     Allah Kur'ân'da            tecellî   etmitir. Fakat görmüyorlar.                   Ancak edep
     sahibi tecellîye         mazhardr (göründüü yer). Edep                          ise 'lâ ilahe     il-


     lallah'      demektir. Yani ben            yokum, ancak Allah var demek. Bu da
     laf   ile   elde edilemez, Allah'n tecellîsine                  mazhar olmakla             müm-
     kün     olur.


     Fakat, 'Herkes           bu    tecellîye   mazhar        olur mu?' dersen, o tecellî sa-

     hibini görüp            ondan    feyz almas, göreni görmesi hatta göreni gö-

     reni görmesi dahi feyzi için yeter bir imtiyazdr.

     u     iki   eyi   iyi   düün:
     1-    Büyük       kitab: Yani Kur'ân-                   Mübîn'i   ki,    Kâinat        Kitabnn
           özüdür.
     2- Kitâb-         Nâtk' (konuan kitab): Yani Hz. Muhammed'i                                 (s. a. s.)


     Evet o kitabn derinliklerine dal; yalnz ölüne okuyup, sözleri-
     ni    kraat edip ya da           hafz dinlemekle             yetinme; mezarlk kitab
     da sanma; hükümlerine uy!           Çünkü O kitab, ruhu mânâlara te-
     vik   ile    insana     insanl öretir. En yüksek ahlâk tâlim eder (ö-
                 7G
     retir).




74   Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi çev.Abdülbaki Gölpnarl,
                                            ,                              c.III,   stanbul, 1988, s.346.
75   Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.479.
76   Ahmet Kayhan, Maddi-Mânevi Kur'ân ve ilmin Günei                      Hazreti Pir Seyyid Sultan
     Abdülkadir-i Geylâni, Ankara, 1998,        s.   159.
                                                                                     BAKARA
                                                                                              47


     "Kuku, çelime, tutarszlk yok onda."                          (la   raybe fiyh)


     Bu   âyetle     de (Bakara,      2)   Allah Teâlâ, Elifin,         Lâm'n   ve   Mîm'in
     hakikatine iaret             etti... icmal     (ksaltmak,bir araya toplamak)
     yolu     ile;   zâta, isimlere ve sfatlara iarettir. -"Bu Kitap" (Baka-

     ra, 2)

     Burada Kitap; nsân- Kâmil'dir.
     Elif-Lâm-Mîm-ise:             Bu insann       hakikâtine iarettir. 77


     rayb      (üphe):         Aslnda      nefse   bir   zdrap,    bir    kuku vermek
     mânâsna masdar               iken, lügat örfünde        bu zdraba balca          bir se-

     bep olan        ek    üphe mânâsnda kullanlmas üstün gelmitir.
                          ve

     Yani rayb,       üpheye yakn ve fazla olarak kötü zan gibi bir töhmet
     mânâsn          da kapsar. Fakat asl          mânâs üphe ve kuku,           yani      ku-
                           78
     kulu üphedir.


     Kur'ân, her türlü           üpheden uzak ve           her töhmetten (itham ve zan
     altnda bulunmak) uzak                 klnmtr.         Kitaplar içinde   hak "kendi-
     sinde    üphe olmayan" Allah'n                kitab    olduunu bunun kadar ke-
     sinlik ve üphesizlik           ile   bilinen ve     doru   yolu    bunun kadar        gös-
     teren hiçbir kitap yoktur.              Bunun ne vahyinin          nitelii ve inme-
     sinde bir       üphe, ne de tebliinde           bir   töhmet (itham ve zan altn-
                                    79
     da bulunmak) vardr.


     Hakk'n          indirdii,     Hakk'n iar, doru haber veren, maksad
     yalnz      iyilik    ve    insanln mutluluu olan bu kitapta, üpheye
     yer verecek ne bir cehalet (bilgisizlik) ve gaflet (hakikatten haber-

     siz olmak),      ne de kötü bir niyet ve bozuk             maksadn tasavvuruna
                           80
     imkân      yoktur.




77   Abdülkerîmb. brahim el-Cîlî, nsân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa, c.I,      s.   125.
78   Elmahl M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân Dili, c. I, stanbul, 1992, s. 158.
79   Elmahl M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân Dili, c. I, stanbul, 1992, s. 157
80   Elmahl M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân Dili, c. I, stanbul, 1992, s.157
Ayet 2
48


     Allah,    "Bu konuda          hiçbir ekilde      üphelenmeye                  yer yoktur" diye

     açk olarak mutlak güvence                balamtr ki bunda Resûlullah'n
     ruhunun, vahyi, gerek kabul etmede ve gerek tebli (ulatrma)
     etmede sözünde duran emin                 bir   kii   olduunu kaydetmek ve ilan
     etmek vardr. Ve bu ekilde kitabn kendisinde                                   hiçbir     üphe     ol-

     madn kaydetmek, kitab tebli eden Muhammed el-Emîn'in
     kendisinde de hiçbir           üphe bulunmadnn                            tescilidir.
                                                                                             81




                 'O kitap' gayba iarettir. Allah'n ezelde kendi nefsine yaz-

                d
                              '




                          kitaptr. Tevrat     ile    InciVin kastedildii de kabul edi-

                 lebilir bir      savdr bu    hitapta.     öyle          ki:   Tevratla incil'in ta-

                 mamlanmas           olarak kastedilmi 'Kuran diye düünüle-

                 bilir.    Tevrat' da incil'i de bu gözle deerlendirenler 'na-

                 maz klanlardan            olarak    adlandrlmtr. Rayb kuku an-
                 lamndadr. 'O kitap'ta kuku yoktur. Siz Kur' ân dan üp-
                 he duyabilirsiniz;        ama   o   kuku         duyulacak kitap deildir. 82


     Hz.     Muhammed zamannda                   sözlerin en güzelini, en                         dorusu-
     nu, en sanatl          olann söylemek            revaçta           idi.   Hatipler ve airler,

     toplumun en sayg gören insanlar olmutu. iir ve kelâm                                              sa-

     hiplerine adeta kutsal insan gözüyle                       baklyordu. Hz.                    Muham-
     med     ite böyle bir zamanda Kur'ân- Kerîm'in sûrelerini ilan
     etti.   Okuma yazma             bilmeyen, bir         Tanr ümmîsinin                     böylesine

     güzel, ulvî, sanatl ve her sözden üstün bir telkin lisanyla söy-

     ledii âyetler o devrin bütün fesahat {güzel, düzgün                                      konuma)
     ve belagat {güzel, pürüzsüz söz söyleme) ehlini hayrette brakt.

     Çünkü Hz. Muhammedi                     Allah söyletiyor, onun dilinden biz-
     zat   büyük yaratc konuuyordu. Asrlardan                                  beri ve   bugün        hâlâ

     Kur'ân- Kerîm'in hiçbir dilde kendi terennüm (ahenkli                                         bir ses-

     le   okumak, mûsikîli         söz)   lisânndaki ilâhîlik ve güzellikle ifade ve
                                                           83
     tercüme edilemeyii de bundandr.

81   Elmall M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur' ân           Dili,    c. I,   stanbul, 1992, s.158.
82   Derleyenin notu.
83   Kenan   Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000,   s. 79.
                                                                                              BAKARA
                                                                                                            49



     Harfler ve sözler birer kap gibidir.                 Onlarn            delâlet ettii     mânâlar

     ise   kabn      içindeki su gibidir.          Mânâ         denizi de Allah'n             yannda
     bulunan Ümmü'l-Kitap'dr.
     Allah her kimin kalbine mihenk koymusa, ancak o kimse
                                                     84
     yakîni      üpheden ayrt            edebilir.




     Kur'ân, gerçi Peygamber'in                    dudandan çkar ama kim Tanr
     söylemedi derse kâfirdir. Sureti fânidir; o bir ayna kesilmitir.                                       O
     aynada bakalarnn yüzünden baka                                  bir    ey   görünmez.! Orada

     çirkin bir surat görürsen,              gördüün            de sensin. îsâ ve Meryem'i

     görürsen yine gördüklerin senden                     ibarettir.         O ne budur, ne o.. her
                                                                                                        '
                                                                                                    8
     eyden ar            durudur., yalnz senin önüne senin suretini kor!



     Bununla beraber Kur'ân'n mertebesi                             gizli   deildir. Kur'ân'n,              e-
     ref ve fazileti herkesçe bilinmektedir.                        Çünkü        Allah'a    yakn        olan

     kelâmlardan hiç             biri   Kelâmullâh'n dengi olamaz.

     Bu durumda              zâkire (zikreden kii) gereken zikrini                        yapaca            za-

     man     zikrini Kur'ân' da vârid olan zikirden tertip etmesi ve                                bun-

     larla   Allah' zikretmesidir. Böylece zikrederken                                ayn zamanda
     Kur'ân da okuru             olur.   Kur'ân okuru olduunda                      ise   Allah'n ken-

     di    zâtn      zikrettii zikri de        nakletmi              olur.   Böyle    yapt        zaman
     kendisini,          Rabbinin "Onu yanna al ki Allah'n                         kelâmn         iitsin!"

     (Tevbe, 6) ve "Allah, kendisine                      hamd eden              kimseyi duymakta-

     dr." sözlerinde iaret edilen mertebeye                           koymu         olur.


     Kur'ân okuyan kulun mükellef olduu günlerde dünyadaki yük-
     selii kendi          okuyuundan Allah'n okuyuuna yükselmesidir. Bu
     durum Hakk'n kulunun                    dilinden tilâvet etmesi                ile olur.     nitekim

     Hakk, kulunun              kendisiyle iittii          kula, gördüü                   gözü,   tuttuu
     eli   ve   yürüdüü aya olmaktayd.                      .   .    Bunun        gibi kendisiyle söz

     söyledii ve kendisini ifâde ettii lisan da olur.

84   Kenan      Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.46.
85   Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi          ,
                                                 çev.Abdülbaki Gölpnarl, c.IV, stanbul, 1988,
     s.171, beyit. 212, s.173, beyit 2140,    2142-2143
Ayet 2
50



     Artk kul;          Allah'a       hamd,       Onu tebih ve tehlil edecekse bunu an-
     cak Kur'ân'da geçen                    ifâdelerle yapar.         Bundan dolay da kendi
     okuyuundan Rabbinin okuyuuna                                 yükselir.


     Nitekim kyamette kul                        okumasnn          ulat         son âyete dek yük-
     selir.   Sonunda bu              âyetin      lâyk olduu mertebede durur. Bu âyet
     ise   kul       okuduunda Rabbinin kulun azndan okuduu                                           âyettir.

     Bundan dolay                    sözlerin      en seçkini ve mâruf olan Allah'n
     kelâmdr.

     Onun peygamberi,                    O'dur. Yani Kendisi,              Onun       risâleti   (peygam-

     berlik)         O'dur. Yani Elçisi O'dur. Yani, kendisi.

     Keza,     kelâm da Odur. Yani                     kendisi.


     O,    bir elçi gönderdi: Kendisinden, kendisiyle, kendisine.


     Ne    sebep, ne vâsta. Bunlar yok.                    Çkar bunlar aklndan.

     Elçiyi gönderen, elçinin getirdikleri,                          elçinin kendisi ve elçinin
                                                                                                 86
     geldii kimse; bunlarn hepsi                        ayn     varlktr; tek eydir.


     Büyük            srlar     küçük görülerle bilinmez. Onlar bilmek                                       için

     allâme {çok             bilgili)   olmak da yetmez. Ulularn                  vârisi olan          kâmil
     insan           bul; o   yüce      bir kitaptr      O'nu oku, böylece de muhtaç                          ol-

     duun Allah               ilmini tahsil edip          Hakk      arifi ol!
                                                                                 87




     Kuran: Zâttr.
     Furkân: Sfattr.
     Kitap       :   Mutlak varlktr. 88




86   bnü'l-Arabî, Mir'âtü'l-lrfan, çev. Abdülkâdir Akçiçek, stanbul,                  Mays 2000,       s.   22-23.
87   bnü'l-Arabî, Mir'âtü'l-lrfan, çev. Abdülkâdir Akçiçek, stanbul,                  Mays 2000,       s.   22-23.
88   Abdülkerîm        b.   brahim   el-Cîlî,   nsân- Kâmil,   çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,     c.I, s.    125.
                                                                                    BAKARA
                                                                                              51



     Bir klavuzdur (hidâyettir) o,
     (Hüden)


     Hidâyet


     Hidâyet ve hüdâ; doruyu,              iyiyi,   güzeli fark etmek, bunlara gi-

     den yolda yürümek anlamlarnda olup, bu kökten türeyen                                keli-

     melerin Kur'ân bünyesindeki             says 250 küsurdur. Hidâyeti                  bul-

     maya veya göstermeye         ihtida     (doru yola girme, müslüman olma)
     veya hüdâ denmektedir. Allah'n isimlerinden                   biri      de Hâdî yani
     hidâyet veren, hidâyete erdirendir.

     Kur'ân- Kerîm daha          ilk âyetlerinden birinde        (Bakara, 2) ve tabiî

     ki, bir   çok âyetinde kendisini, "Allah'a           yaknlamak              gayretinde

     olanlarn hidâyeti" yani yol           göstericisi olarak    tantr.

     Hidâyet,    Türk   müfessiri   Elmall tarafndan çok güzel                    ifade edil-

     mitir. Diyor     ki:   "Hidâyet, istenene ulatracak             eye       lütuf ve      tat-

     llkla delâlet etmektir       ki,     yolu sadece gösterivermek, yahut yola

     götürüvermek ekillerinden             biriyle gerçekleebilir.           Evvelkine       sa-

     dece göstermek veya irâd; ikinciye, ulatran araclk veya tevfik
     {Allah'n muvaffak klmas) denir.                Bunda lütuftan maksat,              sertlik

     ve iddet    kart olan scaklk ve yumuaklktr.                     Burada        esas olan

     inceliktir.   Hidâyet, istenen hayra ulatrmaktr. Meselâ,                           hrsza
                                                »89
     yol göstermeye hidâyet        denmez.



     El-Hâdî, hidâyet kelimesinden türetilmitir. O, kalpleri mari-
     fetine; nefisleri itaatine; sevdiklerini kendisine; âlimleri ise,                       iin
     gerçeini müahedeye (görmeye) ulatrandr.
     Hidâyet, ya tevfikidir       (elçi   olarak gönderme); bu, saadet             meydana
     getiren hidâyettir ve      bunu nebî ve seçkin       velîler îfâ ederler.          Ya   da,

     açklaycdr; bu          da, indirilen eriattr.      Bu   hidâyet, genel         hakkn-
     da   ilmi, seçkinlerde ise saadeti       meydana     getirir.


89   Yaar Nuri Öztürk, Kur'ân - Kerim Ansiklopedisi, stanbul,   1990,   s.   134-135.
Ayet 2
52



     Bu ismin hükümlerinin           özelliklerinden           birisi,   tevfik ve beyândr.

     Buna göre      tevfik,   peygamberlerin rehberliini benimsemek ve
     ona balanmaktr; açklamak                 ise,   Hakkn gönderdii eyi nazarî
     akln hükmüyle veya düüncenin tevilinden hareket ederek zan-
     la    deil kefe dayanarak erh etmektir. 90


     Bu     kitap esas itibariyle "insanlar için hidâyettir." Genellikle in-

     sanlar irâd ve       doru    yolu göstermek için inmitir, iyilik ve yu-
     muaklkla       yol göstermek           demek     olan bu hidâyeti, bu               çar         ve
     rehberliin esas itibariyle     una buna tahsis edilmesi yoktur. Fa-
     kat hidâyetten istenen       ey ihtida, yani maksada kavuma gaye-
     si,   imdiki hâlde veya      gelecekte,         saknma sfatna             sahip olanlara
     nasip olacak, ftrî kabiliyetlerini              kaybetmi         olanlar        bundan     fay-

     dalanmayacak ve belki zarara             uram olacaklardr... Hüdâ, hem
     lâzim (geçisiz)       hem   de müteaddî           (geçili) olur.         Fatihada açk-
     land       üzere hidâyet, yol göstermek ve istenen                      eye ulatrmak
     gibi iki   mânâda ortaktr veya kullanlmaktadr                          ki, birine        "gaye-

     ye    ulatrmayan      hidâyet" dierine "gayeye               ulatran hidâyet" de-
     nilir.   Yüce Allah'a göre      biri   ulatran yolu göstermek ve irâd                           et-

     mek, dieri hidâyeti yaratmak ve insanlar                         baarl klmak                de-

     mektir. Kur'ân'da ikisi de geçmitir...                   Ancak aratrma yapld-
     nda Kur'ân'a nisbet edilen              hidâyetin irâdla              ilgili    hidâyet ola-

     ca ortaya çkar.          Çünkü baar             ve insanlar         doru        yola iletme-

     yi    yaratmak, kelâm sfat        ile   deil,     fiil    sfat      iledir...   Bundan da
     anlalyor       ki,   bu kitap    ile   gerçekleen Allah'n                iradnn           etki-

     li    olmas ve baarya yaklatrmas                 için     muhatap olan insanlarn
     ihtiyarî fiilleri adeta     art    klnmtr.               Kur'ân herkese genel                bir

     ekilde     doru      yolu göstermek için          inmi olmakla                 beraber, her-

     kes    bunu kabul etmede ve        isteyerek       seçmede eit olmayacak, ba-
     zlar buna      iradesini    harcamayacaktr.              Çünkü insanln               ftrat-

     nn     (yaratlnn) aslnda          genel olan hitap kabiliyeti                   birtakm     in-

     sanlarda kötü        alkanlklarn tamamen ortadan                          kalkm          bulu-

     nacandan; Kur'ân'n irâdlar tam belagat                               (güzel söz söyleme)


90   Sadreddin Konevî, Esmâ-i Hüsnâ erhi,     çev.   Ekrem    demirli, stanbul, 2004,    s.   232.
                                                                                            BAKARA
                                                                                                     53



     ve   kapsaml      gerçekleri     ile   beraber, o gibilerin kalplerinde tabiî

     olarak sevinç arzusunu           uyandrmayacak ve                belki ters etki yapa-

     caktr.    Bunun     için   hitabn      esas faydas, hüsn-i ihtiyar (güzel ter-

     cih)   yeteneine sahip olan kabiliyet sahiplerine                        ait   olacaktr        ki,

     bunlar da takvas veya en azndan                   saknma yetenei bulunan
     müttakîlerdir (takva sahipleri).           Bundan dolay Kur'ân'n                       inmesi-

     nin hikmeti, balangçta insan iradesinin katlmas                                 art     ile   bü-

     tün insanlara hidâyet etmektir... Fakat bu hidâyetten faydalan-
     mann      ilk   art   Allah'tan gerei gibi         korkmay seçmek                  yani ko-
                                 91
     runmay      istemektir.



     Bir adam:       Benim      öyle bir hâlim olur ki, oraya ne                    Muhammed,
     ne de Allah'a en       yakn      bir melek   samaz            (Hadîs) diyordu.      eyh
     buyurdu     ki:   "Tuhaf! Bir kulun bir hâli olsun da                          Muhammed
     oraya    smasn!       Sende Muhammed'in                 bile   smad             bir hâl olur

     da acaba Muhammed'in böyle                 bir hâli     olmaz      m? Senin bu hâlin
     onun bereketinin        tesirinde      deil mi? Çünkü              ilk   önce bütün ba-
     lar,      ihsanlar onun üzerine döktüler.                    O zaman ondan baka-
     larna    dald. Âdet          böyle     olduundan Yüce Allann                     Elçisi       sana

     selâm olsun ve Allann rahmeti, bereketi senin üzerinde olsun!"
     buyurmutur. Yani, bütün saçlar senin üzerine saçtm, buyur-
     mu,      Peygamber     de: "Salih kullar üzerine!" demitir.


     Allah yolu çok korkulu, kapal ve karla örtülü                        idi.   lk önce can-
     n    tehlikeye sokup        atn   süren ve yolu yarp geçen o oldu: Her-
     kesin    bu yolda     gidebilmesi,      onun   yol göstermesi ve inayeti saye-

     sinde olur. Yolu ilk defa o            bulduu    ve her yere;            bu    tarafa gitme-

     yiniz;   eer o     tarafa gidecek olursanz ölürsünüz.                       Ad    ve    Semûd
     kavmi     gibi    yok olursunuz. Yok eer bu                    tarafa gidecek olursa-

     nz, müminler          gibi kurtulursunuz, diye alâmetler                      koyduu          için,

     "Onda ne kadar apaçk              iaretler" (Alu        mran,        97)       buyurulduu
     gibi,   bütün Kur'ân bunun beyânndadr. Yani, yollarda                                  bellilik-

     ler (iaretler) diktik, biri       bu kazklardan herhangi                      birini   kesmek


91   Elmahl M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân        Dili, c.   I,   stanbul, 1992, s.160-161.
Ayet 2
54



     isterse,     hepsi birden: "Bizim                yolumuzu ykyorsun, yokluumu-
     za    çalyorsun; yoksa sen                  yol kesici misin?" diye            onu öldürmek
     isterler:    te      bunun     için    önderin        Muhammed olduunu                  bil.   Her
                                                                                    92
     ey, ilkönce         Muhammed'e gelmeden                        bize erimez.




     Kur'ân' duymaya ve anlamaya çal!                               Çünkü   o hiçbir      zaman e-
     rilmeyen yolu gösterir. Kur'ân ve hadîsi kendine uydurmak yolu-
     na sapma, kendin Kur'ân'a ve hadîse uy! Harfleri ve                                 sözleri    ken-
     di nefsinin dileine göre                    anlamaya kalkarsan yanlrsn. Nefsi-
     ni    kelâmdaki        muradn emrine koyacaksn, doru                           yol budur.       93




     Amma         onu anlamak           için bilmeyi bilmeli.               Yoksa nice Araplar
     vardr        ki   Kur'ân- Kerîm'in lafzen                      mânâsn     bildikleri hâlde

     hakîkî      mânâsn           bilemezler.
                                                    94




     Kur'ân- Kerîm herkese hitap etmitir. Orada bütün insanlara,
     havassa, ahassü'l- havassa {manevî kemâlde en seçkin olanlara),

     mümin ve kâfirlere de hitap vardr. Dorudan doruya peygam-
                                           95
     berlere de hitap vardr.



     "Firavun: 'Sizin Rabbiniz kimdir ey                            MûsâV   dedi.    Mûsâ: 'Bizim
     Rabbimiz, herseye uygun                    yaratln         veren sonra    da yolunu        göste-

     rendir!' dedi" (Taha, 49-50)


     Güne         her tarafa birden akseder. Mezbeleye,                       lama         aksetme-
     si,   onlarn fena kokularn                   ziyâdeletirir. Güle,         sümbüle        ise    gü-
     zel   kokular       verir.   Yani herkesin istidadnda olan eye kuvvet ve
     imkân      hazrlar. Nisan         yamuru sedefin azna düerse                          inci,    yla-
     nn azna            düerse zehir            olur.    Keza Kur'ân, mü'min'in îmânn,
     kâfirin de        küfrünü arttrr.            %

92   Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi          Mâ    Fih, çev.Meliha Ülker   Tarkahya, stanbul, 1985,
     s.341-343.
93   Kenan   Rifâî,    erhli Mesnevi, stanbul, 2000,       s.149.
94   Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.499.
95   Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.477.
96   Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.248.
                                                                                            BAKARA
                                                                                                          55



     Onun      için    Allah diyemeyen kimseler Allah'n sevgilisini seve-

     mezler. Onlar, kâmil            insan da Kur'ân' da sevmezler. Kur'ân'dan
     söylense küfürleri artar, kâmil insan görmekle de keza inkârlar
                      97
     ziyâdeleir.




     Korunup saknanlar                    (müttakîler     /   takva      ehli) için.

     (fiyh   hüden lilmüttekyne)


     ttikâ, Müttakî/Takvâ ehli:


     Muttaki:     Korunma anlamna gelen                    "Vikaye" kelimesinden türe-

     mi   ism-i faildir. Bu, hiçbir            kukuya meydan brakmakszn                                  ke-

     sin bir   ekilde korunan demektir. Aslnda "ittikâ" (saknmak,                                        çe-

     kinmek), iki       ey arasndaki          engele verilen isimdir.

     Dolaysyla takva              sahibi de, Allah'n emirlerine                  yapmann                  ve

     yasaklarndan           kaçnmann          kendisi     ile   azap arasnda bir engel                   ol-

                                      98
     duunu       kabul ediyor.


     Lügat açsndan               ittikâ    veya onun ismi olan takva, kuvvetli bir
     himayeye girerek korunmak, özetle kendini         saknp korumak      iyi

     demek olur.        Bunun gerei olarak korkmak, kaçnmak, saknmak
     ve çekinmek           mânâlarna da kullanlr.
     eriatta mutlak              saknma      veya takva, insann kendisini Allah'n

     korumas altna koyarak                   âhirette zarar ve          ac verecek eylerden
     iyice   korumas, dier             bir ifade ile   günahlardan              saknmas         ve       iyi-

     liklere   sarlmas diye           tarif olunur.


     Kur'ân'da ittikâ (saknma) ve takva üç derece üzerine zikrolun-
     mutur ki, birincisi; ebedî azabdan saknmak için Allah'a irk
     komaktan kaçnmakla îmân "Ve onlar takva kelimesine bala-
     d" (Fetih,       26)   gibi. kincisi;      büyük günahlar ilemekten ve kü-

97   Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.409.
98   smail   Hakk     Bursevî,   Muhtasar Ruhu' l-Beyân   Tefsiri,   stanbul, 2004,   c.I, s. 60-   61
                                                                                               "


Ayet 2
56



      çük günahlarda srar etmekten saknmak                         ile   farzlar edâ etmek-

      tir ki,    er'an (slâm'da) bilinen takva budur. "O ülkelerin halk
      inanp Allah'n azabndan korunsalardi."                       (A'râf,   96)   gibi.   Üçün-
      cüsü; kalbinin         srrn Allah'tan megul               edecek her eyden kaçn-
      mak      ve bütün     varl       ile   Allah Teâlâ'ya yönelmek ve çekilmedir
      ki    bu da "Ey îmân         edenleri Allah'tan,          O 'na yarar       biçimde kor-
      kun."'(Ak         mran,     102) emrindeki gerçek takvadr.

      Müttâkîler demek, inat ve                iki    yüzlülükten,   tam üpheden sak-
      nabilecek ve        hakk kesin ve kat'î olarak bilmeye aday olabilecek
      kusursuz,         salam huy ve salam akl sahipleri demektir ki, tef-
      sirciler    bunu "takva      derecesine yükselenler" diye tefsir ederler."



      Olum, takva,           iki çeittir;

      1-Umuma has            olan takva,
      2-Seçme kullara mahsus olan                    takva...

      Seçme kullarda görülen                 takva,   iç   âlemden balar. Bütün gayre-
      ti,   cehdi,     ümidi yalnz Allah Teâlâ'nn zât                    için   harcamak asl
      takvadr.         Bu mânây,       u     âyet-i    kerîme bize daha güzel açklar:
      "Allah için,       tam takva yolunu tutunuz." (Alu                 mrân     102)

      Umum            müminlere has olan takvaya                gelince:    Allah'n zahirde
      yaplmasn            kötü   gördüü eyleri brakmakla olur. Bunu da                     bize,

      u Âyet-i Kerîme bildirmektedir:
      "Allah için takva yolunu tutanlarn                    günahlarn Allah balar.
      (Talâk, 5)

      Allah-ü Teâlâ, cümle darlklardan ve kederlerden kurtuluu
      takva     ile   kld. Gençliin ve kolayln takva yolunda olduunu
      yine     u âyet-i kerîmelerle bize haber veriyor:
      "Allah Teâlâ'ya        kar takva sahibi olanlarn ilerinde kolaylk olur.
      (Talâk, 4)

      "Bir kimse, takva yolunu tutarsa.. Allah                   onun    için   kurtulu yolla-
      r     açar. "   (Cum'a, 2) 100


99    Elmall M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân Dili, c. I, stanbul, 1992, s.161-163.
100   Ahmed er-Rifâî, Onlarn Alemi, çev. Abdülkadir Akçiçek, stanbul, 1996, s. 313.
                                                                                    BAKARA
                                                                                          57



Yukarda        zikredilen mertebeler, ancak ehlinden                      alnacak nasuh
bir tevbe ve telkin ile          hâsl     olur.   Nitekim Allah Teâlâ öyle bu-
yurmutur:         "...Allah,   Rasulu'ne ve mü'minlere           iç   huzuru (nimetini)
ihsan    etmi    ve onlara kelimetü         't   takvay (Allah a kars sorumluluk
duygusu)      alamtr ..."          (Fetih, 26)


Burada takva        ile   kastedilen, lâ ilâheillallah cümlesidir. Bir                cüm-
le,   Allah'n     dnda her eyden                 temizlenmi, takvâl kalbe sahip
bir zâttan      alnmaldr. Yoksa sradan insanlarn azlardan                                ii-

tilen    cümleler böyle olamaz. Her ne kadar, söylenen kelimeler

ayn     olsa da,    mânâ deiiktir.               Zîrâ kalp, ancak tevhid tohum-

larn     diri bir   kalpten      ald zaman,          hayat bularak kâmil bir to-

hum      olur. Üstelik     ortamna ulamayan tohum da                       bitemez. Bun-

dan dolay, tevhid cümlesi, Kur'ân- Kerîm' de                              iki   ekilde geç-

mektedir:

                                                                      l

1.    Zahirî söze (kavl-i zahiri) bitiik olarak.                          Ne zaman     onla-

       ra lâ ilahe ilallah denilse, küstahça böbürlenirdi' (Saffat, 35)

      âyetinde    olduu        gibi ki,   bu sradan insanlar (avam) hakkn-
      dadr.
2.     Hakîkî ilme        (ilm-i hakîkî) bitiik olarak.               "O hâlde      (ey insa-

       nolu)    bil ki,   Allah 'tan    baka      ilâh yoktur (lâ ilahe illallah) ve

       (hâlâ vakit varken) kendi          günahlarnn         ve öteki       bütün   mü 'min
       erkek ve    kadnlarnn (günahlarnn) balanmasn                                   dile..."

       (Muhammed,          19)   âyetinde        olduu   gibi.   te bu telkin,        âyetin

       nüzul sebebinin telkin olmasndan dolay, seçilmi kiiler
       (havas) içindir.

Takva, çok yemeyi, içmeyi, uyumay,                       bo konumay              sevme   gibi

hayvânî huylardan ve kzma, sövme, dövme ezme gibi yrt-
c     hayvanlara has özelliklerden, ayrca kibir (büyüklenme), ucub
(kendini beenme), hased (çekememe), hikd (kin gütme), ve benze-

ri    gibi   bedenî ve kalbî âfetlerden olan dier eytanî vasflardan
temizlendikten sonra elde                 edilebilir.    Bunlardan temizlendiin
                         "                                 "


Ayet 2
58



      vakit, asl   günahlardan temizlenmi olursun. Böylece,                           u     âyet-i

      kerîmede     belirtilen 'temizlenen' ve 'tevbe eden' kiilerden                       saydr-
      sn: "Dorusu Allah, pimanlkla kendisine yönelenleri ve özlerini
                                                     101
      temiz tutanlar      sever. "   (Bakara, 222)



      Allah Teâlâ        bir    âyet-i   kerîmesinde           öyle buyuruyor:                "Al-

      lah indinde en üstün           olannz, takvaca en           ileride    olannzdr."
      Resûlullah efendimiz bir hadîs-i eriflerinde, "Dünyalk üstünü
      zengin olanlardr. Ahirette üstün olacaklar                 ise;   takva yönüyle üs-
      tün olanlardr.

      Allah katnda, nesep, mal, öhret gibi üstünlükler hiçbir                         ey ifade
      etmez. Allah indinde üstünlükte tek miras, takvadr. Allah'tan
      korkmaktr. Nitekim peygamberimiz, 'Kim Allah katnda en
      üstün olmak        istiyorsa,   Allah'tan korksun,' buyuruyor.                   Çünkü
      Allah'n katnda nesep, an, eref ve mevkii diye                       bir     snflandr-
      ma    yoktur. Üstünlük takvayladr.          Ebû Hüseyin'in             rivayet ettii

      bir hadîs-i erifte       peygamberimiz öyle buyuruyor: "Sizden                         biri-

      nizin dierinden üstünlüü, takvayladr.

      eriat ehline göre takva; ahirette kötü neticeye yol açabilecek
      zararl    alkanlk        ve fiilden   kaçnmaktr. Ve           nefsi    bu      tür kötü-

      lüklerden korumaktr.            Takvann    üç derecesi vardr. Evvela nef-
      si   irk ve küfür      gibi hastalklardan        uzak tutmaktr. Bu sayede
      sâlikin kendisini        cehennem azabndan kurtarmasdr.                         ikincisi,

      sâlikin   ilemi olduu bütün günahlardan dolay pimanlk du-
      yup tevbe    etmesidir.     Bu havasn takvâsdr. eriat                 ehlinin katn-

      da   ariflerin   takvadaki derecesi budur.
      Hz.Mevlânâ bu mevzua muvafk (uygun) öyle buyurmutur.
      Takva     sahibi de, Firavunun gittii yoldan usanan,                        Mûsâ'laan
      kiidir.

      Muttaki olan kimse; zarurî olan eyin korkusundan dolay                                  ter-

      ketmelidir ki bu sayede muttakîlerin derecesine ulasn. Nite-
      kim Hz.      Resûlullah bir hadîs-i eriflerinde öyle buyuruyorlar,

101   Abdülkâdir Geylânî, Srru'l-Esrar, çev.Mehmet Eren, stanbul, 2006,      s.   37-38.
                                                                                              BAKARA
                                                                                                        59



      "Bir kii; zaruri          olmayan bir eyi, zaruri olan bir eyden dolay                       ter-

      ketmedii müdetçe, takva derecesine eriemez. " Meayih-i kiram
      m\uakî(takvâ           sahibi) olanlar          öyle     tarif ediyor:   'Takva demek;

      tarîk-i      Mustafa'dan giderek haramlar terkedip,                    ihlâsla Allah'tan

      çekinme ve bu uurda bütün                       cefâlara   göüs    germektir.'


      Takvann üçüncü                 derecesi    ise;   mâsivâullahtan (Allah'tan gayr

      herey) temizlenmektir.              Ksaca       âyet-i   kerîmede ifade edildii üze-
      re;    "Ey   îmân   edenler! Allah'tan       hakkyla korkun ve ancak müslüman
      olarak ölün." (A\u            mran,    102) Allah'tan        hakkyla korkmaktr.
      Gayrdk kavgasndan kurtulmadkça,                            yarin halveti için sana yol

      vermezler.

      Hakîkî takva; Hasan- Basrî'nin sahip olduu mâsivâdan vazge-
      çebilme, havf- ilâhîyesidir.              Ve      mam Kueyrî          hazretlerinin bu-

      yurduklar         gibi,   kendini muttaki klmaktan ittikâ etmektir. Ve
      dâima Hakka muttaki ve mûtebed olmaktr.
      Ezelî lütuftan          medet um. Çünkü sülük yolunda kendi                              taat ve
                           102
      takvana dayanamazsn.


      Takva; büyük küçük bütün günahlardan geçmek demektir.
      Hâsl         tarlaya    tohum       ekip yetitirmek ve bu yemileri                        yemek
      demektir.        te       bu marifete sahip olan kimseye de                       ârifibillah

      denir.       Ârifibillah,       "Levlâk..."       srrna mazhar olan                   hakîkat-i

      Muhammediyye'dir. Bu hakikat her zaman mevcuttur. 103


      Zâhid, âhari (bakasn) gören kimsedir; dünya ehli                             ise âhiri        gö-

      rür.    Fakat    Tanrnn has kullar ve arifler,                ne âhari ne de âhiri gö-
      rürler.      Onlarn nazarlar           evvele     dümütür, her iin evvelini                       bi-

      lirler.      Meselâ,buday ekince,                 buday biteceini bilir. te                   ev-

      velden       sonunu görmemi midir?                  Bunlar nadir      olurlar.         Dierleri
      ise,   orta hâili olduklarndan, nazarlar sondadr;                         ahrda kaldk-
      lar için hayvandrlar. 104

102 smail Ankaravî, Minhâcu' l Fukara,          sd.   Sadettin Ekici, stanbul, 1996,   s.   243, 244.
103   Kenan     Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.254.
104 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi Mâ Fih, çev.Meliha Ülker Tarkahya, stanbul, 1985,                s.33.
Ayet 2
60



       "Allah takva sahiplerinin dostudur. " (Câsiye, 19)

      Dünya       ehveti, külhana           (hamam      atelii) benzer. Takva         hamam
      da onunla aydnlanr.
      Fakat takva sahipleri bu külhanda safa ve zevk                             içindedirler...

      Çünkü       onlar,    hamama        girmi, yunup arnmlardr.
      Zenginlerse hamamdakileri                stmak için      tezek tayanlara benzerler.

      Tanr hamam snsn, tavlansn diye onlara bir hrs vermitir.
      Bu külhandan vazgeç de hamama git. Külhan terketmek, bil                                    ki

      hamama         girmenin        ta kendisidir.

      Külhanda kalan, dünya ehvetine sabreden, dünyadan                             el   etek çe-
      ken kiiye hizmetçi mesabesindedir.
      Hamamda           olan;      yüzünden, yüzünün temizliinden, güzelliin-
      den anlalr.
      Külhandakiler de yüzlerindeki ve elbiselerindeki duman,                               is   ve
      tozdan      belli olurlar.

      Yüzünü göremezsen kokusuna dikkat                        et,   koku her köre sopa          gi-

      bidir!

      Kokusunu da alamadysan onu konutur;                             yeni sözden eski sr-
                  105
      r   anla!



      Hakk'n        ziyafethanesine kabul edilmek için                 mürur     tezkeresi {ge-

      çi     izni) isterler ki      o da kalb-i selimdir. Bundan maada olan ey-
      ler,   ibâdet,    mal veya hasep ve nesebin              (soyun sopun) faydas yok-

      tur.    Allah indinde seyyidlik (Hazret-i Hüseyin'in soyundan                          gel-

      mek) ve eriflik (Hz.               Hasann         soyundan gelmek) ancak kalb-i
      selimdir.     Hucurât        sûresi 13. âyette       Cenâb- Hakk:         "Allah indinde

      ekreminiz (erefli olannz) muttaki                    olannzdr yani günahtan                sa-
                                                                          106
      knannz,           takva sahibi      olannzdr" buyuruyor.


      "Allah indinde en erefliniz muttaki                  olannz, yani günahtan sak-
      nannz,        takva sahibi       olannzdr." (Hucurât,             13),    buyurulmasn-


105 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi           ,   çev.Abdülbaki Gölpnarh, c.IV, stanbul, 1988,
      s.20,21.
106   Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.352.
                                              "



                                                                                           BAKARA
                                                                                                  61



       dan maksat, mekârim-i ahlâka sahip olmak demektir. Mekârim-i
       ahlâk, insana izzet ve eref getiren ahlâk demektir.                         Yaradltan
       gaye mekârim-i ahlâk'tr. Mekârim-i ahlâka (güzel ahlâk, pey-
      gamber ahlâk) sahip olmayan                      bir fert   de cemiyet de        yklmaya
       yüz tutmu demektir.

       Mekârim-i ahlâka (güzel ahlâk, peygamber ahlâk) sahip olmayan
       bir fert   de bir cemiyet de          yklmaya yüz tutmu                 demektir.

       Mekârim-i ahlâk'n               bir    ba       bir de     sonu vardr.          Ba,    niyet
      selâmetidir (salamlk). Niyet selâmetinin felsefî ifadesi, fayda
      ve zarar endielerini ahsî endielere hasretmeyip,                              bakalarna
      tahsîs    etmeye de         mühim        bir hisse      çkarmaktr.        Onun       için bir
      hayr yalnz kendine istemek,                    niyet selâmeti deildir. Resûlullah
      efendimizin         buyurduu           gibi:    "Kendiniz için istediiniz bir           iyili-

      i, dier mümin kardeleriniz için                     de istemek gerek.       Bunu yapma-
      yan kâmil mü 'min olamaz.

      Fiil   selâmetine gelince,          fiil    selâmeti, niyet selâmetinin             d   teza-
      hürü ve     fiili   neticesidir.    Onun        için   yalnz niyet selâmetinde          kal-
      mayp bunu           fiile   geçirmek, tatbik sahasna da            koymak lâzmdr.
      Resûlullah efendimizin              buyurduu           gibi:   "nsann hayrls insan-
      lara    hayr dokunandr, insann                    erlisi insana erri        dokunandr."
      Mekârim-i ahlâk sahibi olmayan kimse her ne kadar insan                                 kis-
      vesine    bürünmüse de            insan deeri          tamaz.     107




      Gerek     bir ferde gerek bir cemiyete                 nizam    veren, ahlâk        kanunu-
      dur.    Mükâfat ve mes'ûliyet (sorumluluk)                     fikri    de bu kanunu      te-

      yit   (dorulama)       eder.

      Mes'ûliyet fikri nedir? Ahlâki vazife ve vecîbeler                         îfâ   olunduu
      takdirde, gerek vicdan gerek Allah                     huzurunda mesul olmak en-
      diesidir.

      Mükâfat       fikri nedir?       Ahlaki        vazifeler ifa edildii takdirde           ah-
      si   vicdann ferahlamasna ve                    amme vicdannn             iltifat   ve met-



107   Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.609.
Ayet 2
62



      hine,    Cenâb- Hakk'n da rzâsna ümit balamaktan                            ibarettir.

      Onun       için      insan insan eden, dünyada ve âhirette yüzünü aar-
      tan mekârim-i ahlâktr vesselam.                   Onun banda da Allah korku-
               :_    108
      su gel



      Ömer      b.    Hattâb        (r.a.)   Kâbü'l-Ahbar'a bana takvadan haber ver
      dediinde, Kâbü'l- Ahbar                  Ömer b. Hattâb a; "Dikenli yoldan
      hiç gittin mi?" dedi.               Hz. Ömer "Evet" buyurdu. Bunun üzerine
      Kâb: "Ey Ömer o dikenli yolda ne yaptn ve nasl haremet ettin?"
      dedi. Ömer (r.a.) "Dikenlere basmamak için çekinerek, dikkat

      ederek yürüdüm," buyurdu. Kâb'ül Ahbar: "Ey Ömer ite takva
      da böyledir," buyurdu.

      ...Muhammed              b.   Ali   Trmzî: "Muttaki,        kendisine hiç   hasm   ol-

      mayandr"             dedi.

      Serîyy Sakat: "Müttekî nefsine buzedendir" dedi.

      ibli buyurdu: "Muttaki, Allah Teâlâ'dan                       bakasndan korkma-
      yandr."

      ...Bazlar kiinin takvas üç eyle anlalr:                           Kavumad       eyde
      güzel tevekkül,              kavutuu eyde         güzel rzâ ve      "Kaçrdklarnza
      üzülmemeniz             için" âyet-i      kerimesine uygun olarak,     geçmi eyler
      üzerine esef etmeyip güzel sabretmektir dediler.

      ...Ebû     Turâb        (r.a.):     Takva sahiplerinin yannda          be   tehlikeli

      ve zor geçit vardr.               Bunlar amayan takvaya kavuamaz: id-
      det ve mihneti nimet üzerine, yetecek kadar                         rzk   fazlas üze-
      rine, zillet ve         miskinlii          izzet ve   yükseklik üzerine, gayret ve
      mücadeleyi rahat üzerine, ölümü de hayat üzerine tercih                            et-

      mektir." dedi.

      ...Takvann hakikati Allah Teâlâ'ya                      taatle,   onun azabndan    sa-

      knmaktr. Takvann                       esas, irkten   korunma, sonra günah ve      is-

      yandan korunma, sonra üphelilerden, sonra mâlâya'niden                             bo
      eylerle       megul olmaktan korunmaktr Alu mran                          Sûresi 102.

108   Kenan    Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.609.
                                                                                       BAKARA
                                                                                               63



    âyette:         "Allah 'tan   nasl korkmak nasl takva etmek lazmsa,                      öyle

    korkunuz, takva ediniz. " âyet-i kerîmesinin tefsirinde takva edi-
    niz (korkunuz) demek, Allah Teâlâ' ya                       dâimi     itaatte     bulunup,

    asla isyan         etmemektir. Allah Teâlâ' yi zikredip hiç bir                     zaman
    unutmamaktr. Allah                    Teâlâ' ya her hâlde ükredip, küfrân-

    nimette bulunmamaktr, diye bildirilmitir.

    ...    Bazlar takva çeit                 çeittir    dediler.     Bunlardan         avamn
    takvas Allah Teâlâ'ya irk                     komamaktr. Havasn                  yani   seçil-

    milerin takvas günahlar terk ve dier hâllerde nefse uyma-

    yp      arzularn yapmamaktr. Evliyadan seçilmilerin seçilmi-
    lerinin takvas,             eyada              yapmakta Al-
                                           iradeyi terk, sebeplere

    lah Teâlâ'dan bakasna eilmekten kurtulmak, hâl ve makam

    için gerekli olan hâlleri gözetmek ve bunlarn hepsinde hüküm

    ve farzlar          ile   beraber emre uymaktr. Peygamberlerin takvas,

    peygamberleri geçmeyip, gayb içinde gaybdr. Allah Teâlâ' dan
    yine onadr. Allah Teâlâ onlara emreder. Onlara nehyeder.                                 On-
    lar muvaffak klar.                 Onlar      terbiye eder, temizler. Onlarla ko-

    nuur. Onlara haber                  verir.   Onlar irâd     ve hidâyet eder. Onlara

    ihsan eder. Onlara hazrlar. Onalara sr ve hakikatleri                              bildirir.

    Harika olarak onlara baz eyler                     verir.   Bu   hâlleri   anlamaya ak-
    ln yolu          ve kuvveti yoktur.... Bazan da             bu kabilden kerametler
    seçilmi evliyaya ve ebdallara ihsan olunur. Ancak onlara bu
    hâlleri bildirmeleri              yasaklanmtr. Bu           kerametler, ihsanlar          d-
    arda        görülmez, kulak ve dier duyu organlar                          ile   de anlal-
    maz. Ancak kendinde meydana gelen cezbe hâli ve istirakn
    galebesi sebebi            ile,   ellerinde   olmayarak     bir kaç   kelime meydana
    gelir.     Sonra Allah Teâlâ sekine (sükûn) ve temkin verip, hâlini
    örter ve         emir ve      annda      ikaz eder.   Bu durumda o kimse                 dili-

    ni korur.         Kendinden meydana              gelenler için Allah Teâlâ' ya             is-

    tifar eder. bare ve beyân deitirip, sözünü her zamanki gibi
    insanlarn anlayaca ekilde düzeltir. 109

109 Abdülkâdir Geylânî, Gunyetut Talibin,           çev.A. Faruk   Meyan, stanbul, 1971,     c.1-2,

    s.   227-232.
Ayet 2
64



     Gerçek takva udur:
     Kalbindeki bütün düüncelerini toplayp bir                        taban      içine koy-

     san ve onu üstü      açk      bir hâlde    çarda bütün          halka sunsan.           Eer
     onda utanacan          bir    ey yoksa     ite bu, takvadr.        110




     Hz. Mustafa       (s. a. s)   insanlarn fena huylar brakp,                  iyi   huyla-

     r almalar       için onlara bir       takm       eriat, emir ve nehiy (yasak

     etme) koydu.      Bu    suretle o feyiz,        fenalklar deil,          iyilikleri ar-

     trm olacaktr. Meselâ bahçvan ac olan zerdaliyi kesip onun
     yerine tatl eftaliyi alar.          Buna bahar mevsimi               ve mart       ay    te-

     sir   ederse   bu eftali büyür ve           geliir. Bir      hayvan      gibi olan in-

     san da böyledir. Ve onda bilgisizlik, ota tapclk, uyku, yemek,
     taâtsizlik (ibâdet ve emirleri yerine getirmemek),                       mürüvvetsiz-
                  aykr davran), temyizsizlik (iyiyi kötüden ay-
     lik (insaniyete

     ramamak), hased (bakasnn elindeki nimetin yok olmasn is-
     temek), hasislik (cimrilik),         zulmetmek (hakszlk                  etmek), teca-

     vüz etmek,      iki renklilik ve iki        yüzlülükten ibaret olan hayvan-
     lk huyu mevcuttur. Bunun              için   Peygamberler öyle            buyurmu-
     tur:    "Bu hayvani ahlâk         terk ediniz ve            Tanrnn       emri     ile   me-
     leklerin   huyunu alnz. Böyle yaparsanz cennet ehlinden ve
     Tanrnn          has kullarndan olursunuz. Hainlik edenlere hain-
     likle   mukabele etmeyiniz. Emin insanlardan olmak                           için çal-

     nz.      Halîm    ve    Kerîm olunuz. Doruluu, kendinize                           vazife

     ediniz ve yalan söylemeyiniz. Vaktinizi              bakalarnn aleyhin-
     de bulunmakla geçirmeyiniz.                 Kimseye iftirada bulunmaynz.
     Bakalarn dâima kendinize tercih ediniz. Bir ölçü içinde ye-
     yiniz. Haram yemeyiniz. Kendi helâl malnzdan Tanr rzâs

     için veriniz. Bakalarnn malna tamah (göz dikme) etmeyiniz.

     Hrszlktan kaçnnz.

     Yukarda        zikr edilen ve meleklerin            ahlâkna zt olan hayvani
     ahlâkn dallarn          kesiniz ve        onlarn yerine bu dallar           alaynz
     ki    kaybolan baharn feyzi o dallar üzerine etkisini                     yaratt         za-


110 Abdülkâdir Geylânî,     Fethu'r-Rabbani,   rad   Dersleri,   çev.Kazm Acakaya, stanbul,
     2007, s.314.
                                                                                             BAKARA
                                                                                                  65


       man bu beenilen ve meleklere has olan dallan ziyâdeletiresiniz.
       Çünkü hayvan ahlâk bir ate, meleklerin ahlâk ise bir nurdur.
       Ate cehennemden, nur ise cennetten birer parçadr."                               1




       Hz. Mevlânâ :Takvâ atei cihân- mâsivâllah (Allah 'tan gayr her
      ey) yakt. Sonra bir              tecellî   imei       çakt, takvay da yakt buyu-
       ruyor.

      Takvann          üç derecesi vardr. Birinci derecesi,                 Cenâb- Hakk'n
      haram       kld fiillerden perhiz etmek ve emir buyurduu eyle-
      re   uymaktr. Âlâ            derecesi mâsivâllahtan yani            Hak'tan gayri ey-
      lerden perhiz etmektir.                Demek     oluyor ki takva, mâsivâllah ya-
      kyor. Fakat bir             tecellî   daha olursa takvay da o yakyor ve o                  za-
      man, Allah        var,      ondan baka         bir   ey   yok; evvelde de,            imdi de
      öyle.. .srr      zuhur ederek perhiz edecek mâsivâllah brakmyor.
      Çünkü         mâsivâllah yoktur ki braksn.

      Fakat bu dereceler geçilmedikçe anlalmaz.                          Önce haramdan           ve
      yasaklanan eylerden saknacak ve emir edileni yapacaksn, son-
                                                     112
      ra   bu derece zuhura           gelecektir.



       "Kim Allah'tan korkarsa (saknrsa). (Allah) ona                             bir       çk yolu
      ihsan eder.       Onu        hiç beklemedii bir cihetten de                 rzklandrr."
      (Talak, 2,3)

      Her kim Allah'tan              ittikâ   (saknmak)      ederse...

      Emrinde buyurduu                  gibi   ona   bir   çk yolu       gösterir.

      Onu tahmin etmedii yerden rzklandrr.
      Eer bir i onu skrsa kurtarr onu.
      Öyle    ise   müttakînin Allah'a           ittikâ    (saknmak) etmesinin alâmeti;
      rzkn       hiç   beklemedii           bir yerden verilmesidir.

      ayet, bekledii cihetten  rzk gelirse takva mertebesine ulama-
      m     ve   tamamyla Hakka itimat etmemitir.
      Zîrâ takva;        baz        tevillerde     (yorum)      u   mânâya gelmektedir:

111   Sultan Veled, Maârif, çev.Meliha        Anbarcolu, Konya, 2002,     s.4l.
112   Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.537.
Ayet 2
66


     Allah'a itimat etmeyi zahiri sebeplerin kalbe tesir etmesine kar-

          kalkan edinmektir.
     Yani,    rzkn          gelmesinin, sebeplere       bal olduu hatrna               gelme-
     yecektir.

     Biz,    nafakann kazanlmasna                     vesile   olacak sebepleri terk             et!

     demiyoruz.             Rzknn         temininde sebeplere yaparak             çalman
     lâzmdr.
     Seni, sadece kalben o sebeplere itimat                    etmekten nehy ediyoruz
     {yasaklyoruz}.

     ayet,        kalbin        sebepler     tarafna      meyi     ediyorsa... Sen,          giz-

     li   irkten halâs olmayan (kurtulmayan)                     îmânn     yargla... Ve...

     Muttakîlerden            olmadn bil!
     Ancak...

     ayet, sebeplerin            varlnda      veya    kayp zamanlarnda,          kalbin sa-

     dece Allah'a meyi edip sebeplerle                  mutmain olmuyorsa, kendini
     Allah'a      îmân edip       gizli   irkle ortak katmayan Muttakîlerden                 bil..

     Böyle olanlar           bil ki..   Çok ama çok      aznlktadrlar.
     Rzkn,            sana hiç hayal etmediin bir cihetten gelmesi, senin

     muttakîlerden            olduunu       bildiren müjdedir.

     itikadn sebepler olsa da olmasa da "Benim                     rzkm,     gayb hazine-
     sinden gelmitir.." olursa;              Bu     takdirde senin takva ehlinden                ol-

     duun         sabit olur.
                                 113




•    Men     âmela 'llâhe bi-takvâhu                   Ve kânefi 'l-halveti yahsâhu

     Sekâhu kesen lezîzenis-safâ                       Yunîhi an     lezzetin   dünyâhu

     (Yâni:)      "Her kim Cenâb-            Hakka kar          Allah korkusuyla dînin
     yasaklad eylerden kaç                    ile   i yapar    ve yalnz bulunurken de

     ondan korkarsa, Cenâb- Hakk o kimseye                        bir lezzetli safa tas su-

     nar    ki,   o   tas   onu dünyâ lezzetinden tok          tutar."



113 bnü'l-Arabî, Kitab'ul-Vesâyâ, çev.Abdullah       Tâhâ Feraizolu, stanbul, 1999,   c. 1, s.   167-
     169.
                                                            "                                            "



                                                                                               BAKARA
                                                                                                         67



      Bilmez misin Allah müttakîleri                   esirger.        Onlara      yardm      eder.   Kö-
      tülükleri onlardan defeder. Çeitli bilgiler öretir. Nefislerini ta-

      ntr. Onlarn kalplerine bakar, bilmedikleri taraftan rzklar ve-
      rir.   Allah Teâlâ baz kitaplarnda öyle buyurmutur:

      "Ey Âdemolu,               iyi   komundan utandn                 kadar, benden de utan.

      Peygamber efendimiz de buna benzer                              bir hâdîs-i     erîf beyân        et-

      milerdir:

      "Bir kul hata ileyecei                zaman, kaplarn kapar, perdelerini                     çeker,

      kdlardan saklanr; ama ona öyle hitap                            edilir:   Ey Ademolu,           beni,

      görenlerin en            küçüü yaptn! Hâlbuki               hepsinden önce beni           düün-
                         M14
      meliydin!'



•     înneme l-muminûnellezine
                     '                             izâ zükirallâhu vecilet             kulûbühüm         ve

      izâ tüliyet aleyhim âyâtühû                   zâdethüm îmânen                ve 'alâ rabbihim

      yetevekkelûn (Enfâl, 2) Yâni, "Eksiksiz                     inanm kimseler onlardr
      ki,    yüce Allah'n              ad   zikr olundukta        Onun celâl ve heybetinin
      büyüklüünden                 kalpleri korkar veâyetleri tilâvet                   (Kur ân oku-
      mak) olundukta îmânlar                    artar ve    bütün ilerinde yüce Allah'a
      tevekkül (Allah â güvenmek) ederler, kutsal âyeti                             hakknda derler-
      di ki: "Hakikatte                inanmad anld srada bu
                                                kimse, Allah'n
      ürperi sfatn ve Allah'n kitabn dinleme zamannda bu gönül
      alçakln tayan, Hakka tevekkül etmi olan, Allah'a ibâdette
      bulunan ve Allah'n ihsannda cömertlii olandr. Allah'n resulü
      (s. a. s.)    hazretleri      buyurmulardr           ki;        "Memeden çkan           süt tekrar

      nasl memeye dönmezse, Allah korkusundan alayan                                    inanm kim-
      se    de atee girmez. " Ve bunun gibi                 buyurmulardr                ki:   "Allah yo-

      lunda sabahlayan ve haram olan eylerden kapanan ve Allah kor-
                                                                115
      kusundan alayan göz atee girmez.


•     Derhâl Allah'a güven ve                  Ona smsk               balan...

114   Ahmet Kayhan, Maddi-Mânevî Kur'ân               ve   lmin Günei           Hazreti Pir Seyyid Sultan
      Abdülkâdir-i Geylani, 1998, Ankara, s.105,106.
115   Kenan        Rifâî,   Ebu'l-alemeyn Seyyid   Ahmed   er-Rifâî,    Hzr.Mustafa Tahral, stanbul,
      2008,s.l55.
Ayet 2
68



     Unutma        !   "...Kim, Allah'a         smsk     tutunursa    muhakkak       ki   doru
     bir yola iletilmitir o." (Alu              mran,    101)

     Hakk doru           yoldur.

     Doru yol          ise   eriattr.
                                        116




         O    vaad edilen       kitab...       Yani "Kitabu'l     cifr"   (cifir   kitab) ve

     "Kitâbu'l camia" (her eyi kapsayan) ve âhir                      zamanda Mehdinin
     yannda olaca              vaat edilen o kitab,         Ondan bakas            hakîkî an-

     lamda okuyamaz             Cifir,    akl- kül denilen Kaza levhidir. El-câmia
     ise,    Nefs-i kül denilen Kader levhidir.             Dolaysyla      Cifir ve   Camia
     kitabnn anlam, olan                      ve olacaklar ihtiva eden iki kitab'dr.

     Bakara         Nemi sûresi demek gibi...
                 sûresi ve

     "Onda asla üphe yoktur. O müttakiler için                    bir yol göstericidir."


     Hakikatte   Onun Hakk olduuna üphe yoktur. Ya da ifadenin
     orijinalinin banda "söyleme/kavi" fiilini takdir ettiimizde,

     Onun Hakk ile beraber olduunda üphe yoktur, anlamn elde
     ederiz.     Hakk da bütün           olarak    tüm   varlktr.     Çünkü O,      nebilerin

     resullerin        lisânnda vaat edilen ve Kitaplarnda gelecei yazlan
     O       Kitabn açklaycsdr. Nitekim Hz.                     îsâ   öyle demitir: "Biz
     size tenzili (indirilmi vahyi) getiriyoruz, tevili ise âhir                    zamanda
     Mehdi       getirecektir."


     "O      kitab... "ifadesi delâlet        ettii için, yeminin     cevab hazfedilmitir

     (aradan      kaldrlm,         giderilmitir)... Yani, Tevrat ve ncil'de vaat

     edilen     O Kitab,      içine   üphenin karmasna imkân olmayacak e-
     kilde     Hakk'dr.

     "müttakiler için yol göstericidir." Rezilliklerden, alçaklklardan,

     içindeki      hakk       kabul etmeye engel olan perdelerden saknanlar
     için bir yol göstericidir.


     Bil ki insanlar          akbet açsndan yedi gruba ayrlrlar. Çünkü                         in-

     sanlar ya "saîd" mutludurlar ya da                    7^*"     bedbaht. Yüce Allah

     öyle buyurmutur: "Onlardan kimi bedbahttr, kimi mutlu."


116 bnü'l-Arabî, Kitab'ul-Vesâyâ, çev.Abdullah       Tâhâ Feraizolu, stanbul, 1999,   c. 1,   s.193.
                                                                                       BAKARA
                                                                                              69



(Hûd, 105) Bedbahtlar                   sol ehlidir     (ashâb- imal), mutlular               ise


sa ehlidir          (ashâb- yemîn). Ya da öne geçen mukarrebler {yakn-

latrlmslar)dh. Yüce Allah öyle buyuruyor: "Ve                                 sizler   üç   snf
olduunuz zaman" (Vaka,                       7)


Sol ehli olanlar, ya kendileri                hakknda azap         sözü hak olan zulmet

ve küllî hicap ehli ezelden beri kalpleri                        mühürlenmi        kimseler-

dir, ki      -yüce Allah onlar hakknda öyle buyurmutur: "Andol-
sun biz cinler ve insanlardan birçounu cehennem için yaratmsz-
dr.    "   (Araf, 179) Bir kudsî hadîste de              öyle buyurmutur: "Onlar
cehennem           için   yarattm      ve   buna aldrmam." X& da münafklardr.
Aslnda münafklar (müslüman görünüp aslnda gayrimüslim
olan), ftrat         (yaratl) ve yaratllar                itibariyle      nûrlanmaya        elve-

rilidirler.        Ancak,         rezillikler     edinmekten, günahlar ilemekten,
hayvani ve           yrtc     fiilleri      gerçekletirmekten, eytani hileler pe-

inde komaktan kaynaklanan                           kir ve tortularla kalpleri perde-

lenmitir.          Bunun      neticesinde de          fâsklk (Hakk yolundan çkan)
karakteri ve zulmânî melekeler nefislerinde                              kök salmtr. Ters
yüz olmulardr. Bu yüzden en iddetli azap onlar içindir ve                                     ilk

gruba göre          hâlleri   çok daha kötü            olur.   Çünkü, yaratltan kay-
naklanan kapasitelerinin kalnts                         ile   pratikteki hâlleri birbiriy-

le   çelimektedir.

Dier         iki   grup    ise,    dünya     ehli ve   sa     ehlidir.   îmân   edip cennet

için sâlih         amel ileyen, cenneti             uman       ve ona raz olan fazilet ve

sevap ehline gelince, derecelerine göre                         yaptklarn karlarnda
hazr        bulurlar.      Bunlarn her            birinin, amellerine göre belirginle-

en     dereceleri vardr.             Bunlardan kimisi rahmet               ehlidir; nefisleri-

nin selâmeti ve kalplerinin                  safl      üzere kalrlar ve rablerinin bir

lütfü olarak kapasitelerine göre cennetteki derecelerine                            kavuur-
lar.   Bu kavuma            amellerinin miras olan kemâllerine göre deil-

dir.       Yani amellerinin          karl olarak deildir, ilâhî lütuftur.
Bir sâlih, bir de kötü amel ileyen,                       durumlar         kark        olan afv

ehline gelince, onlar da iki                    ksma    ayrlrlar:        Bunlarn   bir   ksm
Ayet 2
70



     daha batan          itibaren afvedilirler; inançlar kuvvetli ve az kötü-

     lük ilemelerinden dolay kötülük karakteri nefislerine yerleme-

     dii    için   ya da iledikleri kötülüklerden tevbe ettikleri                    için.   Yüce
     Allah,    bunlarn kötülüklerini               iyiliklere çevirir. Bir       ksm      ise,   bir

     müddet azap          görürler.           Bu azap da günahlarn onlarn                 içinde

     köklemilii orannda                   belirlenir.    Nihayet iledikleri günahlarn
     kir ve tortularndan          arnp          kurtuluncaya kadar azap devam eder.
     Buna     adalet ve ceza ehli de denir. Bunlardan zulmedenlere, ile-

     dikleri kötülüklerin         cezas isabet edecektir, ancak sonunda rah-
     met onlar       kapsar.

     Üçüncü grup          ise âhiret ehlidir.           Önde     olanlar (sâbikûn) da ya

     sevendirler ya       da   sevilen. Sevenler,          Allah yolunda hakkyla                 ci-

     had    ettikleri,   Ona içtenlikle,           gönülden döndükleri           için,   Allah'n
     kendi yoluna ilettii kimselerdir. Sevilenler                      ise, ezelî   inayete,     il-


     giye   mazhar olanlardr. Allah, onlar seçmi ve dosdoru yola
     (srât- müstakime) iletmitir.                  Her   iki   grup da Allah      ehlidir.


     O hâlde Kur' ân,       ilk   grubu oluturan bedbahtlar                   için yol gösteri-

     ci   deildir;   çünkü     istidatlar          olmad       için   Kur'ân'n yol       gösteri-

     ciliini kabul edecek         durumda           deildirler.

     ikinci grup (münafklar) için de yol gösterici deildir; onlar da

     istidatlarn yok ettikleri, sildikleri, bozuk akîdeleriyle bütü-

     nüyle bastrdklar           için.         te   bu gruplar cehennemde ebedî ka-
     lacak kimselerdir.        Ancak Allah'n              diledikleri     baka. Dolaysy-
     la   Kur'ânn     hidâyeti, yol göstericilii son             be grup        için geçerlidir.


     Muttakîlerin (takva sahibi) nitelii bunlarn                        tümünü       içine alr.

     Sevilen, Allah için sülük (manevî yola girme) etmesinin                             sonucu
     gerçekleen cezb {çekilme) ve vusul {kavuma)                               hâlinden sonra
     Kitab'n yol göstericiliine muhtaçtr.                       Çünkü yüce          Allah    (c.c.)

     Habîbine öyle diyor: "...Biz onu senin kalbine                             iyice yerletir-
                                      .

     mek    için böyle yaptk.     .       "   (Furkân, 32) Seven       ise,   Allah'a ve Allah

     için   sülük ettiinden           hem        cezb ve vusulden önce           hem     de son-
     ra   Kitab'n yol göstericiliine muhtaçtr. Buna göre Muttakîler
                                                                                      BAKARA
                                                                                             71



     unlardr: stidat (anlay             kabiliyeti) sahibi     olup orijinal ftratlar
     üzere kalan, kalpleri berrak, nefisleri            ar ve    ftri    nurlar bakî        ol-

     duu     ve Allah'a verdikleri sözü          bozmadklar         için     irk ve üphe
     kirinden ve tortusundan uzak kalan kimselerdir.                       "7



                Hüdâ; Hâdî; yol gösteren anlamndadr.
               Muttaki; korunmak; korumak;                nsan     kalb-i selim           yapan
                takvann      sahibidir.

                Takva, Kur' ân a girince           'korunma'     anlam mânevi              ola-

                rak her eyden korunma            anlamn       yüklenmitir. irkten,
               günahtan korunmadr. Muttaki ismiyle tam huzur ve gü-
                vene   erilir.

               eriata göre Hz. Muhammed'in her dediine uyan kii
                mü 'mindir. Burada kastedilen sadece diliyle söylemek deil
               kalbiyle    inanp söylemenin önemidir." 8




117 bnü'l-Arabî, Tefsir-i Kebîr Te'vîlât, çev.Vahdettin nce, stanbul,   c. I, s. 34-36.

118 Derleyenin notu.
                                                                             "




                                    AYET       3:




                   yü 'mimine bi'1-aybi ve
              Elleziyne
yükymûne's-salâte ve mîmmâ rezaknâhüm yünfikûne

Onlar ki gayba inanrlar; namaz klarlar ve kendilerine verdii-
           miz rzktan bakalarna yardm                için verirler.

                             (Kenan Rifâî Hz.)


Onlar ki gayba îmân edip            namaz dürüst klarlar ve kendilerine
           verdiimiz rzktan (Allah yolunda)             harcarlar.

                                     (Elmall)


Onlar gayba inanrlar, namaz klarlar, kendilerine verdiimiz
                   mallardan Allah yolunda harcarlar.
                                     (Diyanet)




  "Onlar ki gayba îmân ederler"


  Ayetinde          geçen gayb Allah'tr.        Çünkü onlarn gaybdr. On-
        lar Allah'a hüviyetleri       olmak üzere   kendileri de ilâhî ayn ol-

  mak     üzere   îmân   ettiler.

  Bunlar    "Namaz ikâme ederler'.
  Yani,    ilâhî    isim ve sfatlarn hakîkatiyle vasflanarak kendi

  vücûdlarnda mertebe-i             ilâhiye   kanununu ikâme   ederler.

  "Kendilerine     rzk eylediimiz eylerden, Allah yolunda infâk ederler.
  Kendi özlerinde,        ilâhî ahadiyyet'in neticesi    hâsl olan semereyi
  bu varlkta       harcarlar.
Ayet 3
74



      Onlar bu rzk,           ilâhî ahadiyyeti kendilerinde                    mülahaza          (tefekkür)

      sureti ile elde       etmi    gibidirler ki,         bu zümre (cemaat) tek balarna
      geçerek öte gitmilerdir               ki,   Peygamber efendimiz                 (s.a.s.)   bu züm-
      reyi   öyle anlatt. Buyurdu                   ki:   "Ferd olanlarn         yarmas gibi ya-
                  "119
      rnz.

      Çalabm         (ilâh,   rab) bir âr(ehir, belde)

      yaratt      iki    cihan arasndan
      Bakcak        dda.r(sevgilinin yüzü)                görünür
      oârn kenâresinden.
      Hac Bayram Velî
      Çalap'tan maksat, Allah'tr. âr'dan maksat,                                 Hakk'n             hüviyeti

      beldesi ve cemü'l-cem'in memleketidir.                        ki cihandan             biri    hüviyet

      biri   de   eniyettir.      Yani     biri   bâtn- Hakk dieri                   zahiri Hakk'tr.

      Yaratt' dan murat, manevî vücuttan sûrî yani görünen vücûda

      zuhur       etti,    demektir.       te     ar, yani hakikat beldesi, biri hüvi-

      yet biri eniyyet olan o iki cihana da                      âmil     (kapsayan) olmutur.

      Keza    âyet-i       Kerîmede buyurulan, nnî enallah'tan innî hüviyet
      cihanna, ene, eniyyet cihanna; Allah da her                                    iki   cihana âmil
                     120
      olmutur.



                   iki     cihann ortas berzah âlemidir                        ki,    bu berzahta          içi

                   Allah \n hüviyeti          d      ise nefis   olan vücûdu birletirici güç

                   vardr, ite Rabbiyet yani vücud üzerine Allah 'in terbiye
                                                                         121
                   edici ismi     bu makamda zuhur               eder.



      "Onlar gayba inanrlar, salât (namaz) ederler."
      Kendileri           açsndan gayb               olana taklîdî ya da ilme dayal
      tahkîkî (hakîkî)            îmân eklinde inanrlar. Çünkü îmân,                                 taklîdî

      ve tahkîkî          olmak üzere         iki   ksma      ayrlr. Tahkîkî îmân da                      iki

      ksma        ayrlr. Delile dayanan ve kefe dayanan. Her                                 ikisi     de ya

119 Abdülkerîm      b.brahim   el-Cîlî,   Insân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa,        c.II,   s.438-439.
120 Kenan     Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.436.
121   Derleyenin notu.
                                                                                     BAKARA
                                                                                            75



ilmin ve     gaybn snrna baldr ya da deildir                              (ya ilim ve gayb

derecesinde kalr veya ilim ve gayb derecesinde kalmaz). Birin-
cisi,    "ilme'l-yakîn" denilen kesin          kan       (kanaat) olutur. kinci-
si ise,   ya aynîdir, yani "ayne'l-yakîn" denilen                    müahededir          (göz-

le   görmek). Ya da Hakk'tandr.              Bu   ise   "Hakka' 1-yakîn" denilen
   uhûddur (görme, ahit olma). Son iki ksm gayba îmânn
zâti

kapsamna girmez. Gayba îmân; tezkiye, yani kalbi kalc mut-
luluklara nail      olmaktan alkoyan bedensel,                      haricî mutlulukla-

ra   meyletmekten        arndrmak           gibi kalbi         amel       gerektirir.    Çün-
kü mutluluk üç ksmdr: Kalbî mutluluk, bedensel mutluluk
ve bedeni hariçten çevreleyen mutluluk. Kalbî mutluluk; irfan

(marifet),   hikmet (kâinattaki bütün             hâdiselerin Allah              tarafndan
bilinen sebebi), ilmî, amelî ve ahlâkî kemâlattan ibarettir. Be-

densel mutluluk;         salk,      güç, cismanî lezzetler ve tabiî ehvet-
lerdir.    Bedeni hariçten çevreleyen mutluluk                       ise,   mal ve maddî
sebeplerdir.    Nitekim Emirü'l-mü'minin                       (a. s.)   öyle buyurmu-
tur.    "Haberiniz olsun;      maln çokluu da             bir nimettir.         Maln çok-
luundan daha           iyi   olan   ise   kalbi güçlendiren beden               saldr""
istenen,     matlûb     (talep edilen)      mutlulua           nail      olmak    için   zühd
(dünyadan      elini   çekmek) ve ibâdetle         ilk   ikisinden          saknmak        ge-

rekir. Salât   etmek yani namaz klmak                   ise,    bedenin rahatn terk
etmek, vücuttaki organlar yormak demektir.                                 Bu yüzden       na-
maz, ibâdetlerin anasdr.             O var oldu mu kii dier ibâdetlerden
geri     kalmaz.   Çünkü       "salât,    hayaszlktan ve kötülükten alko-
yar. "   (Ankebût, 45) Namaz, beden ve nefis için bir yüktür. Her
ikisine de     ar      bir   meakkat       (güçlük) gibi gelir.             Mal   infâk    et-

mek      de, nefise    ho    gelen hârici mutluluktan yüz çevirmektir.
Buna zühd      denir.    nfâk       (Allah yolunda        maln            harcamak), kimi
zaman insan        nefsine,    cann       vermekten daha                 ar gelir.   Çünkü
cimrilik nefsin        ayrlmaz      bir özelliidir.       Bu yüzden yüce                Allah,
mal      datmak       hususunda zorunlu olan (zekât                       gibi) miktarlar-

la   yetinmeyip öyle buyurmutur.: "kendilerine verdiimiz mal-
lardan Allah yolunda harcarlar/ infâk ederler.                       "   Kalpleri cömert-
lik ve eli   açklk yoluyla          ihtiyaç fazlas       mallar terk etmeyi al-
Ayet   3

76



       kanlk         hâline getirsin diye. htiyaç fazlas mallarn                              harcanmas
       da zorunluluu olmayan yemek yedirme, hibe                                       (ba)         etme ve
       sadaka verme eklinde                   olur.      Böylece nefsin cimriliinden kur-
       tulmu         olurlar.        htiyaç fazlas           maln       infâk edilmesi, ifadenin

       orijinalinde         bütünden parça                (ba'ziyet)       anlamn         içeren "min"

       harf-i cerrinin           kullanlmas              suretiyle "bir          ksm"        olmakla ka-
       ytlandrlmtr. Bu da mal harcanrken savurganln                                                      veya
       zarurî ihtiyaçlar için                 gerekli olan          ksmn          düüncesizce           da-
       tlmas durumuna düülmesini engellemek                                       içindir.    Böylece cö-
       mertliin ölçüsüz ve                ar olan haram klnyor                          ki,     bu Allah'n
       ahlakyla ahlâklanma kapsamna giren                                  bir   uyardr. 122


       "Onlar ki gayba inanrlar"


       El-Gayb:        Hakkn          kendisiyle         ilgili   deil, seninle        ilgili   olarak sen-
                            123
       den gizledii her ey.


       Gayb: Kaybolan                ey anlamnda              mastardr.          Bu akl         ve duyular-

       dan tamamen             gizli olan,        akl ve duyularla ispatlanamayan ey-
       dir.


       Gayb      iki   ksmdr:
       1.      Hakknda hiçbir            delil    bulunmayan gayb.                 u   âyette ifade olu-

               nan gayb bu türdendir: "Gaybn anahtarlar Allah'n katnda-
               dr.   Onlar ancak          O bilir"         (En'âm, 59)

       2.      Hakknda         delil    bulunan gayb: Yaratc ve sfatlar, kyamet
               günü, öldükten sonra dirilme, toplanma, hesap ve ceza görme
               durumlar       gibi.     te burada anlatlmak istenen de budur.                             1 24
                                                                                                          1




                      Buna    göre Hz. Âdem'e secdede meleklerin                          yapt          birin-

                      ci secde   gayba îmân, ikinci secde nuru görüp fenaya ula-

n      bnü'l-Arabî,       Tefsir-i   Kebîr   Te'vîlât,   çev.Vahdettin nce, stanbul,            c. I, s. 37-38.

123 bnü'l-Arabî,        Risaleler,   çev.Vahdettin nce, stanbul, 2005, el, s.330.
124 smail       Hakk    Bursevî,     Muhtasar Ruhu'l- Beyân         Tefsiri,   Damla yaynevi, stanbul,       c.l,

       s.62.
                                                                                                                 "


                                                                                                       BAKARA
                                                                                                               77



                mak yani        mîrâc, üçüncü secde                  ise    Kabe'nin içinde yap-

                lr.   Bu     da,     "Her nereye dönsen Allah 'in yüzü oradadr,
                                                                             125
                âyetininhâl hâlinde uygulanmasdr.



      Gayba îmân: Bu           hâl müttakîlere (takva sahipleri)                        aittir.      Onlarn
      gayba îmândan sonra yaptklar                        iler,     namaz klmak,                 zekât ver-

      mek, Hz. Peygambere, dier                      resul ve nebilere indirilen                        semavî
                                                                                       126
      kitaplara ve âhirete           tam     bir   îmân     ile   inanmaktr.


      îmân balca üç esas                    içine alr:    balangca îmân,                     âhirete (son)

      îmân, balangç ve son arasndaki                         gizli    vâstalara          îmân        ki,     bun-
      larn dördüncüsü de açk vâstalar olan görülen âlemi bilmektir.
      Ve bu ekilde görünmeyen                      (gayb)    ile   görülen birleince îmân ve

      bilgi   "O, evveldir, âhirdir             (son),   zahirdir (meydana                   çkm,        zuhur
                                                                                               127
      etmi) ve bâtndr           (iç,   öz). "   (Hadîd,        3) birliini bulur.



      eriatta îmân: Kalb              ile   inanmak,        lisân    ile   ikrar ve erkân              ile   amel
      etmektir.    slâm       ise:   hudûr (gönül alçakl) ve                        nkyâddr             (boyun

      eme). Her îmân islâmdr, ancak, tasdik olmazsa, her slâm îmân
      olamaz. Zîrâ bazen kii, içten tasdik etmedii hâlde, zahiren
      Müslüman            olabilir fakat zahiren             boyun emeden                     içten tasdik

      etmi olamaz.

      Ebu's-Suûd rahimehullah Tefsir'inde der                                 ki:      imân      tasdik ol-

      makszn tahakkuk                 etmez. nsan, peygamberimiz                             (s.a.s.)'in      teb-

      li ettii dînin esaslarna îmân                      ile      beraber onlar tasdik etmesi

      lâzmdr. Buna           ikrar     da    denilir.


      tikad     ihlâl eden,        yahud i'tikâdna             halel getirene           münafk,              ikrar

      etmeyene kâfir         denilir.       Ameli    ihlâl edene,           yani       îmân ettiini            ya-

      amayana fâsk            denilir. Haricîler böyle bir                    kimseye kâfir              derler.

      Mutezileye göre           ise    böyle bir kimse              îmândan            çkmtr.                Fakat

      küfre dâhil deildir. kisinin arasndadr.

125 Derleyenin notu.
126   Ahmed          Sohbet Meclisleri, Erkam Yaynlan,
              er-Rifâî,                                             1996,    s. 7-8.


127 Elmahh     M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur' ân Dili, c.              I,   stanbul, 1992,      s.167.
Ayet 3
78



     Gayb     iki   ksmdr.
     Biri,    muttali       olma     (meseleyi bilen, haberli)           imkân bulunmayan
     gayb     ki;   "Gaybn anahtarlar ancak Allah'n indindedir                              ki   ondan
     bakas       bilmez." (En âm, 59) âyetinde beyân olunan gaybdr.

     Dieri: Sânî-i zü'1-Celâl (vahdaniyet mertebesi) ve sfatlar, nü-
     büvvet ve müteallikât (alâkallar,                           ilgililer),   ahkâm-       ilâhîyye

     (ilâhî   hükümler), eraitler, âhiret                   günü ve      ahvâli, hesap ve ceza

     muamelât          gibi deliller ile muttali            olma imkân bulunan gaybdr.
     Bunlar Kur'ân-               Hakim          ve ehadîs-i Nebeviyye'de (Peygamberin

     hadîsleri) tafsîlen          (ayrntl         olarak)   beyân olunmutur.
     Haris      Nuayr Abdullah b. Mesûd (r.a.) a demitir ki:
               b.

     -"Siz    Muhammed (s.a.s.)'i görüp Ona îmân ile cümlemizi                                    geç-

     tiiniz için size Allah'n büyük ecir vereceini umuyoruz.                                      Onu
     göldünüz ve sohbetinde bulundunuz."
     Abdullah        b.    Mesûd        (r.a.)   da:

     "-Biz de size          gbta ediyoruz              ki siz    Onu    görmeden îmân             etti-

     niz,    îmânn         efdali ise        gayba îmândr. Allah da                 âyet-i celîlede

     muttakîleri gabya îmânla tavsif ediyor ve                         medh     ediyor." dedi.

     Müminler münafklar                     gibi deillerdir.        Münafklar müminlerle
     karlatklar              vakit      "îmân      ettik" derler.      eytanlar       ile   ba baa
     kaldklar vakit            de: "Biz sizinle beraberiz. Onlarla istihza (ince

     alay) ediyoruz" derler.               Bunlarn gaybe îmânlar yoktur.
     Gaybn, Allah'n               ve resulünün beyanlaryla muttalî olunabilen

     ksmlarna misâl:
     Hz. Ömer diyor ki:                  Bir     gün Resûlullah        (s.a.s.)'n   yannda        idik.

     Elbisesi son derece beyaz, saçlar son derece siyah birisi çkageldi.

     Üzerinde bir seferden                 döndüünü             hissettirecek bir alâmet yok-

     tu,    içimizden hiç kimse de onu tanmyordu. Geldi, Resûlullah
     (s.a.s.)'in    önüne oturdu,              dizlerini   onun    dizlerine    dayad. Dedi         ki:

     -Yâ    Muhammed! Bana slâm'                       anlat.

     Nebî     (s. a. s.)   dedi   ki:

     -Allah'dan            baka    hiçbir ilâh          olmadna           ahadet edip nama-
     z dosdoru klman,                    zekât vermen, Ramazan'da orucu tutman,
     yoluna güç yetirecek isen Beyt'i hac etmendir.
                                                                                           BAKARA
                                                                                                     79



Adam:
-Doru söyledin, dedi.
Biz hem sorup hem tasdik                        etmesine taaccüb               (ama)    ettik.    Son-

ra dedi ki:

-îmân nedir?
Nebî   (s. a. s.)   dedi     ki:

-Allah'a,     meleklerine,                kitaplarna, peygamberlerine, öldükten

sonra dirilmeye, cennet ve cehenneme, kadere,                                     hayr ve errin
Allah'tan     olduuna îmân                  etmendir.

Adam yine:
-"Doru       söyledin" dedi. Sonra:

-hsan    nedir? diye suâl             etti.     Nebî      (s.a.s.).


-hsan, Allah'a sanki O'nu görüyormusun gibi ibâdet etmendir.
Sen O'nu görmüyorsan                      O seni görüyor, buyurdu. Adam yine:
-"Doru       söyledin" diye tasdik                    etti.

Sonra dedi          ki:

-Bana kyamet               saatini haber ver."             Nebî     (s.a.s.)   cevaben:

-Bu hususta, sorulan sorandan daha                                 bilgili     deildir, buyurdu.

Adam yine:
-"Evet, doru              söyledin" dedi.

-Bana emarelerinden                  (belirtiler)       haber verir misin?" diye suâl                et-

mesi üzerine Nebiyy-i                 Ekrem           (s.a.s.):

-Kadn, kendi               efendisini       dourduu, çplak                    deve çobanlar         bir-

birleriyle   bina         yarna girdikleri vakitlerdir.
Adam      yine tasdik              etti   ve    ayrlp         gitti.    Birkaç    zaman       geçince

Resûlullah          (s.a.s.)   buyurdu          ki:

-O   Cibril    idi, size        dîninizi        öretmek           için gelmiti.        O bana han-
gi surette gelirse gelsin                 ben onu tanrm.
Onlar, kalblerine Allah'n verdii gaybî bir nur                                   ile   îmân   ederler.

Muhammed              (s.a.s.)'in     sözlerine         bu nûr        ile   nazar ederler ve onun

her sözünün           hakk ve sdk olduunu müahede                                ederler ve      uhu-
di   îmân    (görerek          îmân)      ile   îmân      ederler.     Nebiyy-i        Ekrem     (s.a.s.)


bunu beyân           için:

"Mümin, Allah'n nuruyla nazar                             eder" buyurmulardr.
Ayet 3
80



      Büyükler demilerdir                  ki:

      "Gayb        iki   ksmdr:          Biri    senden gâib olan, dieri senin kendisin-
      den gâib olduundur.
      Senden gâib olan gayb âlem-i ervahtr (ruhlar âlemi.) Sen                                             zerre-i

      vücûdunla bezm-i                  elestte (Elest     bezmi; Allah 'in ruhlar âleminde

      ruhlara 'Ben sizin Rabbiniz miyim?' diye                              sorduu           ve      ruhlarn
      'Belâ' (bilâkis         Rabbimizsin) diye cevap vermesi) ruhunla hazr
      iken Allah'n           hitabn dorudan doruya                         iitip   Ona         cevap veri-
      yor.   Onun Asâr-             rubûbiyyetini       (rablnn eserleri)                    mütalaa          (in-

      celeme,      düünme), meleklerini               müahede ediyordun                      ve enbiyâ ve

      evliyann ruhlaryla muârafen (tamma) vard. Sen kalba girin-
      ce,   be duyu         ile   mukayyed (kaytl) kalnca bütün bunlar senden
      gâib oldu.

      Senin kendisinden gâib                    olduun     ise   gaybu'l-gaybdr ki o hazret-i
      rubûbiyyettir. Sen                vücûda gelince onu görmez oldun. Fakat o
      seni her      zaman         görüyor. Sen nerede olursan ol o her                            zaman        se-

      ninle beraberdir. Sen               ondan uzaksn, o sana yakndr.
      Âyet-i celîlede:

      "Ve biz ona        ah damarndan               daha yaknz" buyurulmutur. (Kâf,
            128
      16)



      Yüce Hakk'n çok âlemleri vardr. Hangi âlem olursa olsun. Ora-
      ya insan vâstas             ile   nazar ediyorsa, bu âlemin ad:                       Vücûda          bal
      ahadet        olur.    Ve hangi âlem           ki,   oraya insan vâstas                 ile    bakmaz;
      orann lakab; Gayb                  olur.


      Gayb        iki çeittir ki        bunlar:
      1-     Ayrntl       bir ekilde,            insann    bilgisine yerletirilmitir.

      2-     Toplu olarak, insann kabiliyetine konmutur.
      Ayrntl         bir ekilde,          insann      bilgisine yerletirilen                gayb      için ve-

      rilen isim:        Vücûda          bal      gayb olmutur. Ki buna en                           iyi    misâl

      Melekût âlemidir. Toplu olarak insann kabiliyetine konan gayb


128   Ramazanolu Mahmud Sami, Bakara sûresi                Tefsiri,   stanbul, 1985,   s.   16-20.
                                                                                               BAKARA



      ise;   yoklua   bal      bir    gayb      olur.    Bu      tür gayb âlemi           ise,    Allah

      Tealinin bildii âlemlerdir; biz bilemeyiz! Bize göre                               o,    yok me-
                                                                                  129
      sabesindedir.       Yoklua bal gaybn mânâs                        budur.



      Bilindii gibi âlem           ikidir.     lki bu görünen âlem, öbürü de gayb

      âlemi.    Bu   d âlem Hz. Muhammed'in                         cismâniyetine, yani                  d
      ekline göre tanzim            edildi.     Gayb âlemi            ise,   onun ruhânîyetine
      göre tertip edilmitir. Ulvî âlemin                       letafeti,     onun   letâfetiyle öl-

      çülür.


      Ulvî âlemlerin zahirdeki misâli semâ âlemidir.

      Semâdaki güne,          cesetteki        ruh     gibidir. Ay, cesetteki            akl    gibidir.

      Gökteki    be yldz ise (Zuhal,              Müteri, Merih, Zühre,                   Utarit) ce-

      setteki   be duyu gibidir.
      Ar kullarn kalbine bir yönelme yeri olarak yaratlmtr. Kürsî'ye
      gelince   Oras srlarna             bir   kapdr. Nurlarna da                 bir örtü. Kürsî
                                                                                                 130
      menzilesinde sîne vardr.             Ar menzilesinde de kalp vardr.

                Ar,       kalpteki nurla         aikâr olur           ki,    bizdeki Allah a ait

                 mânâdr. Kalbin,               nefse   bakan yüzü            sîne (sadr)      olduuna
                göre, kürsî     bu nârla vücûdun aikâr olup                         mânânn mad-
                 de üzerindeki        tesiridir.       Eer      nur aydnlatp kürsînin nur
                 kesilmesini salarsa,            nurun alâ nur olur                 ki   bu da Hz.
                                                          131
                 Muhammed' deki tecellîdir.

      Çünkü ruhun           biri    gayb dieri           ise    ahadet âlemine bakan                      iki

      yüzü vardr. Ruha gelen her                 türlü feyz Allah            katndan          gelir.    Ruh
       karardnda bu          feyz    kaplar yüzüne kapanr. Onun kararmas-
       nn cilâs îmân ile ele girer. Nitekim Hz. Ali "îmân kalpde beyaz
       bir   nokta gibi olan prltdan balar.                      Prlt        arttkça îmân da              ar-



129 Abdülkerîm b.brahim       el-Cîlî,   nsân- Kâmil,     çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,        c.II,   s.265.

130 bnü'l-Arabî, eceretü'l Kevn, stanbul,         Mays    2000, s.65-70.
131    Derleyenin notu.
Ayet   3

82



       tar.   îmân artnca              kalbi cilalar.       Sonunda kalb tamamen cilalanp
       perdeleri ortadan               kalktktan sonra ruhanî ve gaybî müahedeler
                                                                       132
       ortaya    çkmaya              balar."       buyurmutur.


       Görünen              suret,   gayb alemindeki surete delâlet (iaret)                   eder,     o da

       baka     bir         gayb suretinden vücud bulmutur.
       Böylece bunlar,                 görüünün miktarnca                    ta   üçüncü, dördüncü,

       onuncu       surete kadar say dur!

       Bunlar, satrançtaki oyunlara benzer... her                             oyunun faydasn, on-
       dan sonrakinde                gör.

       Gözünü           böylece etraftan ileriye çevir de, ta                      karndakini mat
       edip oyunu kazanncaya kadar ne oyunlar oynayacaksan hepsi-

       ni gör!

       Fakat ksa görülü adam,                        ilk   iten   baka bir ey görmez. Akl yer-
       de yetien otlara benzer, yere mahkumdur, gezemez, dolaamaz.
       Donup kalmam                      olan keskin baklarsa,                ileriyi   delip gider, per-

       deleri   yrtp           görür!

       Bu baka               sahip olanlar, on             yl sonra olacak eyi imdicek, hem
       de gözleriyle görürler.
       Böylece herkes                bak ve görüü miktarnca gayb da görür, gele-
       cei    de.   .   .   Hayr da         görür, erri de!

       Gözün önünde, ardnda bir hâil kalmad m; bütün dünya düm-
       düz    olur, göz,         gayb levhini           bile okur!

       Gözünü ardna                  çevirdi       mi varln        balad zamandan                    itibaren

       bütün macera ve âlemin yaratl gözüne görünür!
       Yer meleklerinin ululuk sahibi Tanryla,                               babamzn        (Hz.     Âdem)
       halîfe    olmas hususunda bahse                       giritiklerini duyar, görür!

       Ön tarafa bakt m; mahere kadar ne olacaksa onlarn hepsi gö-
       zünün önünde canlanr.
       u      hâlde arkaya              baknca asln aslna                  kadar...     önüne baknca
                                                                                      133
       kyamete kadar                 her    ey gözüne apaçk görünür.
132 bnü'l-Arabî, Tuhfetu             s- Sefere,   çev.Abdülkâdir Akçiçek, stanbul, 1971,    s. 63.


133 Mevlânâ, Mesnevi             ,
                                     çev.Abdülbaki Gölpnarl,        c.I,   stanbul, 1988, s.232-233, beyit.
       2887-2889, 2891, 2895, 2901-2908.
                                                                                                          BAKARA
                                                                                                                   83



      Akl gayb ile ilintilidir (balantl). Allah açsndan                                       ise    gayb diye
      bir ey yoktur. Her ey Onun için görünendir.
                                                    134




                                                             J5
      Emir gaybdadr, emir Allah'tadr.                    1




      "Gayb" ve "Gâib" balangçta duyguyu anlamada veya                                                     ilk   dü-
      üncede hazr olmayan, dier                    bir       deyile         ilk   nazarda anlalma-
      yan demektir        ki,    bunun       bir   ksm            delilden geçen bir                      anlayla
      idrâk (kavray) olunabilir.

      "Gayb"   ile   "Gâib" arasnda fark vardr. "Gâib" (ortada olmayan)
      sana görülmez, seni de görmez olandr. "Gayb"                                      ise   görülmez           fa-
                                 136
      kat görür olandr.



      Akl erbab       (ehil) için      en uygun olan varlk üzerinde durup ikrar
      (kabul, tasdik) etmek, ötesine               geçmemek                 ve sfatlar              salamla-
      trmaktr. Çünkü bunlar nefyetmenin (inkâr etme) de                                                    ispatla-

      mann   da    imkân         yoktur.     Akl   böyle bir konuya                     vâkf (âinâ)              ol-

      maktan   âcizdir.         Daha dorusu bu konuyla                        ilgili    olarak        dayand-
        bilgiler   çok azdr...
      Müahede (gözle görme) erbabna gelince onlara zahir olmutur.                                                 1   37




•     Onlarn saduyular,                  saf basiret [hakikati kalbiyle hissederek

      anlama) ve      ferasetleri       (anlay), temiz akllar,                         açk anlaylar,
      shhatli görüleri, sözün                 ksas anlay                   kabiliyetleri, kötülük-

      lerden silkinebilecek             anlayl      hisleri,              yükseklere koabilecek
      azimli vicdanlar ve              iyi   seçimleri vardr.                Görünen               ve hissedi-
      len eyleri yarar,          kabuklarn         soyarlar; içindeki özüne,                                önün-
      deki ve arkasndakinin                  srrna nüfuz                  ederler; görenle görüle-

      ni ayrtederler; hissedilenden                düünülene                  intikâl (nakil, geçi)

      edebilirler;    varlk ve yokluk içinde gaybden görünürlüe, gö-

134 bnü'l-Arabi,   Risaleler,   çev.Vahdettin nce, stanbul, 2005, el,             s.   118.
135 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.403.
136 Elmalh M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur ân Dili,                   c. I,   stanbul, 1992,      s.   167.
137 bnü'l-Arabî,   Risaleler,   çev.Vahdettin nce, stanbul, 2005,             c.l, s.118-119.
Ayet 3
84



      rünürlükten gaybe gelip, geçip giden ve hissedilen hâdiselerin
      satrlar altndaki gayba                     ait   mânâlar       sezerler.

      Bütün hakikat gaybdr.                    Tabiat, görülen âlem bir hayaldir,                         hem
      de hareket tecellîsinin bir hayalîdir.

      Ik,     bilimin ortaya            koyduuna          göre, bir         titreimdem              ibarettir.

      Görünmeyen, madde atomlarnn                                 titreimleridir. Ses, hariçte

      havann       özel bir         dalgalanmasndan           ibarettir.        Kulamzdaki                  gü-
      rültü   mânâsna           gelen     ses,    o dalgalanmann                kulamza                 dokun-
      duu     anda hâsl olan (oluan)                    bir tecellîdir.        Is ve             souk   dedii-
      miz    ey de,      esasnda        k      gibi esire (latif cisim) veya                     atoma   ait bir

      titreimdir.        Bunun         içindir ki,      s a,          k sya                dönüür. Arala-
      rnda     bir   mertebe          (derece)    fark vardr. Koku ve                       tat   da esasnda
      birer titreim olup,              bizim koku alma ve tad alma duyularmza
      dokunmasnda koku ve                   tad olarak ortaya çkarlar.                       Demek görme
      ve   d görünüte vâsta                olan bu       be   âmil (etken/in hepsi gerçekte
      hareketle ilgilidir ve hepsi hareketin bize özel birer                                      görünümü-
      dür.    O   hâlde bu vâstalarla           gördüümüz önümüzdeki âlem hep
                                                                        138
      birer hayalden, birer             tecellîden baka bir ey deildir.



      Ortada zuhur eden                 bir gayb'dan,         gayb olan bir zuhurdan ba-
      ka bir      ey    yoktur. Sonra gayb               olmu, sonra zuhur etmi,                           son-

      ra   gayb olmu.    Eer kitab ve sünneti incelersen, ebedî bir
      birden      baka bir ey bulamazsn. O, O'dur, her zaman ve
      ebedîyyen gâibdir. 139


      Can diyarnn             gökleri olan ve           ancak ruhun            ulat Melekût                 (s-

      fatlar ve kudret âlemi),             Ervah (Ruhlar âlemi), Ceberut                           (orta âlem,

      ilâhî kudret âlemi) ve              Lâhût (Allah 'in zât âlemi) âlemleri manevî
      mertebelerdir.          Dünya        ehlinin bilmedikleri               bu      âlemler, ilâhî sr-

      larn    bulunduu ve              ilâhî   srlarn kendilerine ulaanlara aikâr                            ol-

      duu gayb          âlemidir.




138   Elmall M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân               Dili,   c. I,   stanbul, 1992, s.164-165.
139 bnü'l-Arabî,       Risaleler,   çev.Vahdettin nce, stanbul, 2005,         c.l,   s.   117.
                                                                              BAKARA
                                                                                       85



Gayb âleminin bulutlar baka, sular baka ve yamuru baka-
dr. Bu âlemin gökleri bir türlü, günei bizim bildiimiz güne-
ten    baka     türlüdür.  Çünkü yamur orada yerlere deil gönülle-
re   yaar, orada        güne bildiimiz güne deil, ilâhî varln ruh
semasndaki         tecellîsidir.


Orada      ilâhî   güzelliin türlü görünüleri, topraa                    yaan      bahar

yamuru          gibi   gönülde     irfan,   hakikat çiçekleri açtrr.

Bizim dünyamzda olan hâdiselerin; baharlarn, hazanlarn                                bir

benzeri de kendi          büyüklüü          ve enginlii ölçüsünde, aynen gayb

âleminde        olur.   Gayb âleminin bahar,               kudretle esen hayat rüz-

garlarn bizim âlemimize                 yollar.    Dünyamzda ermi            insan gö-

nülleri    manevî âlemden gelen bu bahar kokusunu                        duyarlar. Bir

ebedî bahara           varm   gibi içlerinde derin bir            manevî haz yeerir,
ruh ufuklar ve ruh            vadileri, bir     anda   yeilliklerle,     yaprak ve     çi-

çeklerle dolar.


Allah'a     can gönülden           edilen her ibâdet, meselâ her namaz, her

oruç ebedî âlemden esen bir bahar rüzgardr. Buna mukabil in-
san nefsinin dünya yüzünde                  malup olduu her kötülük,               her ki-

bir,   her haset, her hrs, her ehvet ruha gayb âleminden kopan bir

sonbahar frtnas gibi derin hasar, büyük azap ve ölüm                         verir.   Di-

er taraftan, Allah velîlerinin                ve yeryüzünü diyar diyar         dolaan
Hakk abdallarnn sözleri ve                    nefesleri    de   tpk   bahar rüzgarla-

r hem de Lâhût âleminden                    esen bahar rüzgarlardr ki cana can

katarlar.       Gönül onlarn        sözleri ve     onlarn       nefesleriyle bir   cennet

bahçesi güzelliiyle yemyeil olur.                  Ancak ermi insanlarn            nefes-

leri   hatta onlarn       gözya yamurlar              bile   ancak ruhlarnda yaa-
ma; rüzgar ve           yamur      kabul etme kudreti bulunan fânilere                fay-

da     verir.   Eer     bir ruh,    müridin bütün           nefes edilerine    ramen
ebedî hayata           uyanmamakta srar           ederse   bu müridin noksan de-
il, o kiinin           tad ruhun temiz olmayndandr.
Demek ki gayb âleminden esen rüzgar ve o âlemin semâlarndan
düen yamur, bu âlemde o hayata açk bir penceresi olanlar
     1                                      .




Ayet 3
86



         içindir;         ruhlar o âleme susamlar                          içindir;          kurumu gönüller
         için deildir.           Gayb âleminden                  esen rüzgarla               yaan rahmet, bir
         ruha      gda olmaya balad m,                         sen o ruhta         doacak         derin tecellîyi
                    140
         seyret.



         Kyamette îmânn faydas olmaz.
             îmânn hükmü bundan önce
         Zîrâ;                                                           idi.

                                                                                 141
         Çünkü îmân gayb'de olan bir eye                                 olur.




         îmân

         îmânn         ilim dilindeki tarifi ve                 îmân sahibinden beklenen udur:
         Kalpten          ta.sdik(onay).        .    Dilden      ikrar...       D       duygulardan           amel...


         îmân      bahsini biraz daha derinden                          aldmz zaman, hakikat ehli
         âlim zâtlarn, îmân be yönden mütâlâa ettiklerini görürüz.
         1.   Matbu îmân: Bunun asl mânâs udur: insann ruhuna, eti-
              ne,    kanna, kemiine, hatta                        iliklerine           kadar ileyen ve            yerle-

              en bir îmân ekli. Böyle bir îmân, meleklerin îmândr.
         2.   Masum îmân: Bunun mânâs da udur: Her yönüyle terte-
              miz,     korunmu, aklanm, esirgenmi                                      bir   îmân.     Bu îmân         de-

              recesi        peygamberlere mahsustur.
         3.   Makbul îmân:               Yani:          Beenilmi, yerinde görülmü kabul
              olunmu           bir   îmân.          Bu îmân, mü'min kullarn îmândr.
         4.   Mevkuf îmân: Ksaca mânâs:                             Kesik, duruk, sekteli.                Bu îmân:
              Beenilen yolu brakan, ashâb ve Resûlullahn gittii yola uy-
              mayan bidat            ehlinin          îmândr.
         5.   Merdûd îmân:               Yani: Reddedilen,                      beenilmeyen îmân. Bu
              türlü       îmân münafklarndr.                       Yani:        çten         dinsiz,   dtan         din-
                                                                  142
              li   gözükmeye çalanlarndr.



140      Kenan     Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000,          s.   292-294.
14       Abdülkerîm       b. ibrahim el-Cîlî,       Insân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa,                c.II, s. 282.

142      Ahmed     er-Rifâî,   Onlarn Alemi,         çev.   Abdülkadir Akçiçek, stanbul, 1996,           s.   28-29.
                                                                                                           BAKARA
                                                                                                                      87



      imân,         iki       rükün üzerine kurulmutur.

      1-    Aada saydmz lâfzlar, yakn                                       ile tasdiktir.     Bunlar;

              a)     'B'           srryla Allah'
              b)     Melekleri

              c)     Kitaplar
              d)     Peygamberleri
              e)     Âhiret gününü
              f)     Kaderin            hayrn           ve errini Allah'tan bilmektir.

      Yakîn         hâli ile tasdikten                  kasdmz udur;
      Gaybden kendisine ne haber verilmi                                          ise,    o haber verilenin
      hakikat olduunu, kalbin sükûnetle kabulüdür.                                             Tpk, bu ba
      gözü        müahede ettiini sükûnetle
                   ile                                                      kabul edii         gibi.   O      kadar
      ki,   hiçbir üphe izi olmayacak.

      2-    slâm binas saylan                          amelleri ilemektir. (Islâmn               be art) 143

      îmân, kalbin gayb (görünmeyeni, bilinmeyeni) tasdik etmesidir.
      Tasdik Kur'ânn                          îmân inançszln karsna koymas yönün-
      den     îmânn                 e anlamlsdr...
      Zikredilen gayb kelimesi                           îmânn        esaslarndan,         baka   bir ifadeyle

      îmânn konusundan                            ortaya çkar.         îmânn konusu            Allah, melek-
                                                                                                     144
      leri,   peygamberleri, kitaplar, âhiret                            günü ve         kaderdir.



      Gayb âlemine ait ilk kef basamadr. Ve bu bir binektir; ona
      çkan; yüce makamlara ve üstün mertebelere varr. Akldan
      uzak duran eye, kalbin yatmasnn sebebi; îmândr. unu iyi
      bil ki       her ne            ey aklla          bilinir;   o îmân olarak kalbin               yatt ey
      deildir.            .   .    Ki, böylesi nazarî ilimdir. Gözle görülerek ispat ev-

      lenen delillerle elde edilmitir. Ki, bu                                     îmân cihetinden sayl-
      maz.         Çünkü îmânda art                         olan; kalbin bir             eyi   seksiz        üphe-
      siz   ve de delilsiz kabul eyleyip tasdik eylemesidir.                                    Bu     tasdik de
                                        145
      hâlis        olmaldr.


143 Abdülkerîm                b.   brahim   el-Cîlî,   nsân- Kâmil,   çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,       c.II,   s.409.
144 Suad El-Hakîm, bnü'l-Arabî Sözlüü, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2005, s.355.
145   Abdülkerîm              b.   brahim   el-Cîlî,   nsân- Kâmil,   çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,       c.II,   s.434.
Ayet   3




       îmân,    dil ile ikrar         ve kalp   ile   tasdiktir (onay,          dorulama). Müslü-
       man amel          ettii için      mü'min olacak deil, îmân                      ettii için amel
                        146
       edecektir


       îmân, Allah'n            bir     nurudur ve özellii de                Onun katndan                   gelen

       her eyi kabul edici olmaktr.                   Bu   nur,   kulun kalbinde bulunur ve
       onu güvene ulatrr.                u hâlde îmân, müahededen önce ve sonra
                                                                                                  147
       tasdik ve tasdike istidatl               (anlay      kabiliyeti)        olmaktr.


       îmân     kalbin istikrara             kavumasndan               ve nefsin dinginliinden

       ibarettir.       Kul Rabbini arayp bazen puta, bazen günee, bazen
       aya,   bazen de atee yönelir.                  Bu durumda              kul   armtr ve                     bir

       karara   varamamtr.                Allah onun        iyi   niyetini bildiinde kalbine

       hidâyet nurunu yayar ve kalp istikrara kavuur, nefs tatmin olur.

       îmân günee             benzer.    O perde olmakszn kalp gözlerine vurur.
       Mü'min Rabbini arayta                    tereddüt ve gezinmeden                      kurtulmu              ve

       dinginlie ermi kimse demektir. 148


       Aklla idrâk edilememesine ramen gayba îmân                                   niçin müttakîliin

       ilk   art   olarak zikredilmi?

       Cenâb- Hakk dedi                  ki:   "Gayba îmân edenleri istiyorum" bundan
       dolay bu         fânî    dünyann         penceresini       kapadm. Zuhurda gökyü-
       zünde    bir     yark olsayd ben "bunda                  bir kusur görüyor                musunuz?"
       (Mülk,      3)    nasl derdim.          Tâ   ki insanlar            bu dünya     karanl                  için-

       de aransn ve her               biri   yüzünü     bir   baka          tarafa çevirsin. Bir za-

       man    için iler ters gider.            Hrsz, hâkimi daraacna                        gönderir.            Bu
       suretle nice sultanlar, nice âlî hikmetliler                         gün     gelir   kendi bende-
       lerinin bendesi olur.


       Gaybda olana kulluk ve bendelik                            (kölelik)         Hakka ho                gelir,

       îtaat ve riâyetten (söylenene                  uymak) ayrlmayan kulluk                             ho      ve



146 Elmall      M. Hamdi        Yazr,   Hak Dîni Kuran     Dili, c.   I,   stanbul, 1992,   s.   174.

147 Suad El-Hakîm,            bnu   l-Arabî Sözlüü, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2005,               s.   356.
148 Suad El-Hakîm, îbnu l-Arabî Sözlüü, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2005,                           s. 357.
                                                                                                 BAKARA
                                                                                                       89



      makbuldür. Huzurunda sultan övmek nerede,                                           gyabnda    on-
      dan utanarak edep ve erkân                       (esaslar)         gözetmek nerede? Uzakta
      bulunurken vazifeye                 yarm      zerre    miktar            gösterilen sayg, huzur-

      da yüz bin kat hizmet görmekten daha üstündür. Allah'a                                      taat ve

      îmân ancak imdi makbuldür. Ölümden sonra gayb âlemi ortaya
      çknca, ite imdi inandm demek makbul                                        deildir. 149



      Bu      din, zahir ve         bâtn (varln görünmeyen iç yüzü) camidir.
      Bâtn, zahirin              özü ve içi, zahir de özün ve bâtnn zarfdr. Zahir
      olmasa bâtn olmaz; zahir olmaynca bâtn shhat bulmaz. Kalb,
      cesedsiz          kâim olamaz. Cesed olmaynca da kalb salim olmaz.
      Kalb, cesedin nurudur.                  Bazlarnn             ilm-i       bâtn dedii bu     ilim as-

      lnda slâh-            kalbdir. Evvelâ,         amel bi'1-erkân yâni rükûnlarla                 (iç-

      ten gelen istek)           amel ve kalb        ile   tasdik        lâzmdr.        Adam    öldürme,
      hrszlk,           zina, ribâ (faiz), içki, yalan, kibir gibi günahlarla bera-

      ber kalbdeki           iyi   niyetin ve gönüldeki temizliin ne faydas var-

      dr? Kalb temizliinin rükün                      (içten gelen istek)           ve fiillerde de gö-
                                    150
      rünmesi lâzmdr.


      Cenâb- Hakk gayb                    perdesi    arkasnda kalp, kullarnn ümit ve
      emeller       peinde olmalarn ve                bir    ümit        ile   kendisine ibâdet etme-
      lerini ister.       Kulun ümidi ya             ahrettir,       ya dünya. Her          iki talep sa-

      hipleri için        de niyaz kaplar açktr. Âhireti yani manevî lezzet
      ve     hazz       isteyenlerin,      bu     talepleri ve       dünya zevk ve arzularnn
      peinde koanlarn ümit ve                        emelleri        Cenâb- Hakk'la aralarn-
      da     bir   ba demektir.           Her kul ümit ve endie                   ile   bilerek bilmeye-

      rek Allah'a         baldr.

      Ümit         ve   endie gayb âleminin            perdeleridir.             O perdenin arkasn-
      da durup          ister;   ümit     ister   korku    ile,    Allah'tan      merhamet      dileyen-
      ler,   bir    gün bu perde yrtlnca o âlemin bütün saltanatyla mey-
      dana     çktn görürler.
149   Kenan    Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.530-531.
150   Ahmed    er-Rifâî, Marifet Yolu,      stanbul, 1995,    s.   83.
Ayet   3

90



       Perde     yrtlnca         her   ey aikâr olacandan                  ne korku, ne ümit ka-
       lr.   O   anda insan ya          iyi niyetli         yalvarlarnn            ve Allah'a    varma
       dileklerinin kabul           olduunu           görür, Allah'n cennet sözüyle vaad

       ettii mükâfata            ular yahut korktuuna urar.
                                          ;
                                                                                     Böyle    olmayp
       da her kul maherdeki                   encamn             (akibetini,   sonunu) dünyada         bi-

       lecek olsa         dünya    ehli ve akiler (ikâyet eden) ye'se (üzüntü) dü-

       üp    müminler           saadet içinde kalrd. Fakat ilâhî hikmet                       hükmü-
       nü bulmazd. Çünkü Allah yalnz                               mü 'minin    deil, akinin hat-

       ta kâfirin         de kendisinden bir ümidi olsun                  ister.   Ve kim    bilir,   bel-

       ki bir gün,         henüz vücud ve dünya âleminde, nefsinin                       esiri   olarak

       uçuruma yürüyenlerden                   biri bir      an    için gafletten (hak'       unutma)
       uyanr da Allah'ndan yardm ve                               iyilik dilerse,   üphen olmasn
       ki Allah,       onu affedecek ve              iyi   kullar arasna almakta bir an                te-

       reddüt etmeyecek kadar büyüktür.                            nsan gökten rahmet            ve yer-

       den yeillik bekledii gaybn                          bir   gün bu   dileklerini yerine geti-

       receine         inand        ölçüde Allah'a yakndr. îmân, hakikatler giz-
       li   iken,   görünmüyorken              idrâk,       düünce       ve sezgi yoluyla erildii

       zaman güzeldir.nsan, akl                      ve sezgisiyle       Hakk'      arayarak nefsine

       deil      Hakka kul olmann yollarn bulduu zaman                                 Rabbini        ho-
       nut eder. Allah, kendisi gaybda iken, onu görmeden seven ve bu-
       lanlardan holanr.               te Allah'a ibâdet ve inan                    da hudûd (snr)
       erlerinin sadâkati gibi,               ancak ölüm gününden önce makbuldür.
       Ölüm         günü, Allah' yakndan görüp, onun yüceliini maher-
       de kavrayacak imanszlarn o andaki                              îmân     elbette Allah     katn-
                                               151
       da makbul olmayacaktr.



       Ali   (r.a.):   "Perde kalksa da benim yakînim                     artmazd '(K.K) buyu-
       ruyor. Yani          :   Bu kalb ortadan                  kaldrsalar ve      kyamet görünse
       de benim yakînim artmaz (demektir).                            Bu unun        gibidir: Meselâ,

       farzedelim ki karanlk gecede, bir evde herkes                               yüzünü    bir tarafa

       çevirmek           suretiyle,   namaz klsa gündüz                  olunca, yüzlerini çevir-

       mi     olduklar yönü deitirirler. Fakat onlar arasnda gece, kb-


151    Kenan     Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.532-535.
                                                                                                       BAKARA
                                                                                                                  91



      leye   çevirmi         olan,   bu hakîkî yönden yüzünü çevirmez.                                Hem ni-
      çin çevirsin?         Çünkü     herkes       yüzünü ona doru                         çevirir.   (Bu dün-
      yada) Gece yüzlerini ona dönüp,                            bakasndan yüz çevirmi                       ise-
                                                                                                            152
      ler,   o hâlde onlar için          kyamet görünmü                           ve   hazr olmutur.


      (Mîrâc'da         )   Hz.Peygamber'e           u hitap geldi.
      -Ya    Muhammed,           sana       kapy açyorum.                         Perdeyi senin için kal-

      dryorum. Hitabn en                    güzelini sana                  duyuruyorum. Çünkü                sen,

      daha gayb âleminde iken beni gerçek                                   bir   îmânla birledin ve         tev-

      hid ettin.        imdi    de   birle.      Yani   müahede                   ve iyân âleminde. Böy-
                                           153
      lece yine     tevhidime        er.




      Gayb âlemine yükselen                      ve o âlemdeki kaza ve kaderin emriyle
                                                                                  s4
      kanatlanan ruh, çevresinde ayp göremez.


      lahi vücûdun ve            ilâhî     mânânn bulunduu gayb                              âleminden bize
      ne gösterilmise ve ne kadar gösterilmise onu aksettirecek tek
      vâsta, bütün kirlerden ve paslardan                                  ak     eliyle   temizlenmi        par-

      lak bir can aynasdr.

      Bu can aynasnn safl,                       nefsin    manevî hazlardan ve dünya pas-
      larndan  arnmas sayesinde olur. Nefsin bu mânevi terbiyesi ve
      bir ruh salna kavumas da kendilerine Tanr güzellii vur-

      mu kimseler karsnda duyulan aka baldr. artla ki göz                                    u
      ve gönül, o güzellerde görüneni deil, bu görünende                                          tecellî   eden
      ilâhî   güzellii görüp, onu sevmeyi bilecek hâle gelmelidir.

      te      sen   bu hâle erdiin zaman, o en büyük                                       sevgili,   senin nur

      dolu kalbine bakarak bu kalbin aynasnda kendi güzelliini gö-

      recektir.     te o zamandr ki seven de sevilen de sen olacaksn!                                         in-

      san    olmann         ve insanda Allah'a yükselmenin faziletini, o                                 zaman
      anlayacaksn. 155


152 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi          Mâ Fih, çev.Meliha Ülker Tarkahya,                 stanbul, 1985, s.45.
153 bnü'l-Arabî, eceretü'l Kevn,         Mays      2000,   s.   149.

154   Kenan    Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000,           s.   285.
155   Kenan    Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000,           s.   12.
Ayet 3
92



      Sen can; o canlarn can                    için feda et ki      bu   sefer hakîkî   can   bu-

      lasn.        Çünkü gayb âleminden                  gelen can    rma bu âleme ve bu
      âlemdeki insanlara akl ve can aktr. Allah, her zaman senin ona
      verdiinden daha büyüünü, daha güzelini ve daha ebedîsini
      vermee           kudretlidir.          Gayb âleminden         gelen sesi dinle...    Duya-
      bilirsen        onun sana söyledii               tek söz,    u ten âleminden çk, kur-
                               156
      tul!    nidâsdr.


      Biri:      "Namazdan daha üstün ne                   olabilir?" diye sordu.

      1.     Söylediimiz             gibi,   namazn can            (ruhu),   klnan namazdan
             daha      iyidir.

      2.     îmân namazdan daha                 iyidir.   Çünkü namaz be vakitte, îmân
             ise    her     zaman     farzdr.  Namaz bir mazeretle bozulur ve farz
             olmaktan düer,              sonra klmak da mümkündür. îmânn na-

             mazdan           bir    üstünlüü     de,    onun      hiçbir mazeretle      dümeyi-
             i   ve sonradan           klnmaya müsaade               edilmeyiidir.    Namazsz
             îmânn faydas olur. Fakat îmânsz namazn faydas                                yoktur.

             Tpk münafk olan kimselerin namazlar gibi.
      Namaz           her dinde        baka     türlüdür.    îmân     hiçbir dinde    deimez.
      Ahvâli, kblesi ve daha                   bunun      gibi eyleri     deimi     olmaz. Yal-

      nz bu farklar hakknda söylenen söz, ancak dinleyenin bundan
      çkaraca mânây talep etmesi nisbetinde zahir olur. Dinleyen,
      hamur yourann önündeki un gibidir. Söz de suya benzer. Una,
                                                    157
      kendisine elverili olacak ölçüde su katarlar.



      "Namaz klarlar"

      Abdest:

      Abdest alrken her uzuv                    için   ayr   bir   duâ   okunaca     hadîste bu-

      yurulmutur.

156   Kenan        Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.321.
 157 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi             Mâ Fib,   çev.Meliha Ülker Tarkahya, stanbul, 1985,
      s.49.
                                                                                    BAKARA
                                                                                             93



    Buruna su       verirken,    Ganî   olan, yani      çok zengin, her eyi mevcûd
    olan Allah'tan cennet kokusu                 istenir.

    Ey mü'min;        sen,    gönülden Allah'a yalvar da, o koku seni alsn,
    cennete götürsün! Gül kokusu, gül bahçesinin klavuzudur!
    Pislikten temizlenirken de sözün; "Yâ Rabbî; Sen, beni                         u pislik-
    ten art!" sözü olsun!         Arkan ykarken:
    "Yâ Rabbî! Benim elim; ancak buraya kadar uzand, burasn y-
    kad, temizledi. Fakat elim, ruhumu, gönlümü temizlemekten,
    ykayp artmaktan âcizdir.
    Allahm! Adam olmayanlarn                      canlar     bile lûtfunla       adam     oldu;

    canlara      ulaan ve onlar can yapan ancak                  Sen'in lütuf ve kerem

    elindir!

    Ben   aalk,        günahkâr      bir   kulunum; benim baarabileceim                      te-

    mizlik, ancak       bu kadardr! Ey kerem                sahibi Allah; elimin ulaa-

    mad          yerlerin, içimin,   gönlümün temizliini de                sen lütfet!

    Allah'm! Ben        d yüzümü           pislikten        anttm, temizledim;           iç pis-

                                                                           158
    liklerden de      bu nâçiz dostunu Sen yka, Sen                 art!



    Bir kimse zahiren abdest almakla bedenini                          temizlemi           olur.

    Hâlbuki günahlardan korunmak ve temizlenmek                                   için    lâzm
    olan su, ibâdet ve        hayr ilemektir.

    Kalbin ve nefsin          pisliklerini ve fena          ahlâklarn gidermek              için

    lâzm     olan su   ise,   Allah'n ahlakyla ardaklanmaktr.

    Bir de   srrn     abdesti    vardr     ki,   bunun suyu da mâsivây yani sana
    dünya olan balar terketmektir.                  te insann abdesti böyle olma-
    ynca     yani   ak ve     muhabbet çemesinde               ykanp       dört tekbîri bir

    etmeyince, hakîkî olarak            namaz       klnm olmaz.
    Dört    tekbîri bir      etmek; dünyay          terk, âhireti terk,     varl         terk ve

    terki   de   terktir.   Bu   abdesti alp fena mertebesini bulduktan son-

    ra   amelinde cehil ve        fiilinde   de günah olmaz.


158 Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevi Tercümesi, çev.         efik Can, stanbul,   1997, c.3-4,   s

    .545-546.
Ayet   3

94



       te     bu mertebe Allah'la           seyir mertebesidir ki, her          eyde        ikilik-

       siz   Allah'la olmaktr. Yani: Kurb-i kâbe kavseyni ev ednâ mer-
                         159
       tebesi budur.



       Temizlik;       maddî ve manevî           temizlik,   baka     bir ifadeyle kalp te-

       mizlii ve       belirli     organlarn temizlenmesi olmak üzere ikiye                       ay-

       rlr.    Manevî     temizlik, nefsi kötü ve yerilmi huylardan,                        akl   ise

       kötü    düünce      ve      kuku    kirlerinden temizlemektir.           Srrn        temiz-
       lii    ise,   bakalarna bakmaktan temizlenmektir. Her organn
       manevî        bir temizlii vardr.         Maddî     temizlik    ise,doal ve
                                                                              nefsin

       alkanlk         olarak tiksindii pis         eylerden temizlenmektir. Bu iki
       temizlik farz      klnmtr.
       Suyun         pislii giderdii kesindir.             Dinî temizlik        ise    'eytann
       pisliini giderir. Allah'n isimlerinden biri 'el-Mü'min'dir.                                Bu
       isimle ahlâklanan kimse, hiç               kukusuz      ki kalbini     temizlemi de-
       mektir.

       Özel anlamda temizlik, baz organlar                     ykamak         ve meshetmek-

       le    snrl     olan abdest demektir.          Bu    temizlik bilinen       makamlara
       ve deerli tecellîlere dikkat çekmektir.                  Bunlarn arasnda kuv-
       vet, söz, nefesler,         doruluk, tevazu, haya, semâ ve sebat bulunur.
       Bunlar abdest organlardr ve Allah'a yaklamada sonuçlar olan
       deerli duraklardr.

       Bu                                          srrnn temizlen-
             ruhsal temizlik iki eyle yaplr: Ya, hayat
       mesi veya unsurdan olumu kozalams yapnn temizlenmesi-
       dir. Hayat srryla abdest, el-Hay ve el-Kayyûm'u müahede et-

       mek demektir.
       Su,    hayatn srrdr. Kendiliinde                      ruhtur.     Çünkü         o,    kendi
       zâtndan hayat           verir.

       Su    iki   ksma    ayrlr.       Biri,   son derece duru ve arlkla seyrelmi,
       damtlm           sudur.      Bu yamur        suyudur.    Bu   su, (simgesel olarak)

       er'î-ledünnî ilim demektir.               Çünkü bu     ilim riyazet,     mücâhede ve
       arnmadan meydana gelmitir. Sen de onunla                        (su ve ilim)     Rabbine


159    Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.381.
                                                                                    BAKARA
                                                                                            95



münâcât etmek         için   zâtn    temizle!     Dier      su   ise latiflikte     bu   dere-

ceye ulamam sudur. Bu ksm, nehir ve pnarlarn suyudur. Bu
su, doduu ve üzerinden akt yere göre, (baka eylerle) kar-

m   olarak ortaya çkar ve bu nedenle tad deiir: Bir ksm tatl,

bir ksm acdr. Bu ksm tatsz, tuzsuz, ac ve zehirdir.


Yamur suyu tek bir hâldedir: temiz, duru, serin, içimi ho bir su.
Bu, (simgesel olarak)          doru akl       ve fikirlerin bilgileridir.            Çünkü
düünceden         (fikir)   kazanlm akl ilimleri bakalaarak kirlenir.
Çünkü      onlar,   düünen akl          sahiplerinin     mizacna baldr. Akl-
c, ancak duyulur maddeleri, (bunlardan soyutlayarak da) hayal-
de bulunan eyleri            inceler.   Kantlar da benzer eylere dayanr.
Böylelikle                      ey hakkndaki yarglar fark-
                akl sahiplerinin tek        bir

llat gibi, bir kiinin farkl zamanlarda tek bir eydeki hükmü
de deiir.       Bu hüküm deiiminin nedeni                        ise,   mizaçlarn ve ya-
radlta bulunan          karm ve unsurlarn (zaman içinde) deime-
sidir.   Böylelikle   aklclarn          tek bir   ey hakkndaki yarglar                   birbi-

rinden farkl        olduu     gibi   ayrntlar dayandrdklar                       esaslar hak-

kndaki yarglar da farkllamtr.

lahi-ledünni ilmin tek bir tad vardr.                  Alnan            tatlar   deise     bile

temizlii        deimez:       temizdir, bir       ksm       ise     daha temizdir. Bu
ilim,    durudur ve ona        kir   karmamtr. Çünkü                      o,   doal mizaç
hükmünden olduu               gibi   (doduu) kaynaklarn                  etkisinden arn-

mtr. Bu          nedenle peygamberler,            velîler   ve Allah'tan haber ve-

renler,    Allah hakkndaki bilgilerinde hemfikir olmutur. Art-
maz, eksilmez ve deimez. Onlar birbirini dorular. Nitekim
yaarken         göün    suyu da farkllamaz.

itimâdn ve kalbindeki temizliin bu                    bilgi gibi olsun!             Bu   bilgi,

yamur       suyuna benzeyen eriat             bilgisidir.        Böyle davranmazsan
kendine     kar     samîmi      davranmam            olursun. Ayrca,              zâtnda ve
temizliinde bu suyun kendisinden                    çkt yer gibi olursun.
Ey      dost!   eriat       ilimlerini     olduu      gibi        riyazetler,      halvetler,

mücâhedeler, lüzumsuz ihtiyaç ve gereksiz düüncelerden uzak-
lamakla Allah'tan             bilgi alan velîlerin       ve aklllarn ilimlerini
Ayet   3

96



       elde    etmeye çal! Bu sulan ayrt edemezsen, kötü mizaç sahibi
       olduunu       bilmelisin.      Karmlardan              biri    sana hâkim olmutur.
       Senin sorununu giderecek bir            çözümümüz yok.              Fakat Allah sana
       merhamet      ederse (o baka!).

       El,    güç ve yönetme organdr. ki                el,   (ayn zamanda) cimrilik ve
       eli   skln bir gerei olarak tutma ve engelleme yeridir.                         Bu   ne-

       denle, cömertlik, ihsan ve         ba yaparak açma ve infâk eylemiyle
       onlar temizlemelisin. Gece uykusu, kendi gayb âlemini bilmek-
       ten gaflet hâlidir.          Gündüz uykusu         ise,    ahadet âlemini bilmek-
       ten gaflet hâlindir.         te bu,   (Hakka)          izafe   edilmi en güzel    isim-

       lerden gayb ve       ahadet alemiyle özdelemenin ve ahlâklanmann
       ta kendisidir.


       Baknz! Az          bir suya pislik    bulatnda onu               etkiler ve   artk o su
       kullanlmaz. Su da, pisliin üzerine döküldüünde onun hük-
       münü      ortadan kaldrr.        Tpk bunun gibi, kukular, zayf imanl
       ve düünceli kalplere geldiinde, onlara etki eder. Pislik, bir der-

       yaya    dütüünde onda silinip            gittii gibi bilgiyle ve Ruhu'1-kuds

       ile    desteklenmi güçlü kalplere kukular                      dütüünde       de böyle-
       dir.   nsan   ve cin eytanlar, ilâhî ilimden nasiplenmi birine                        bu
       kukular       getirdiklerinde söz       konusu kii, kukularn                d varl-
       n deitirir.        Bu   insan, Allah'n kendisine ihsan ettii ilâhî rah-

       metin inayetinden elde ettii ledünni                     bilgi iksiriyle,   kuku     kur-

       unlarn altna, deersiz eyleri gümüe nasl çevirebileceini bi-
       lir. Bunun yan sra, söz konusu eylerin hangi yönden doru ol-


       duunu ve (onlardan etkilenmek bir yana) onlara tesir eder. te,
       ruhsal istincann (necasetten, pislikten temizlenme)                         srr budur.

       Çirkin zikrin ortadan kaybolmas                  için,                azna su ver!
                                                                 güzel zikirle

       Çirkin    zikir,    kovuculuk, dedikodu, kötü sözü                 aça vurmak de-
       mektir.    Azna         su   vermen   tilavet,    Allah' zikretmek, aralar dü-
       zeltmek, iyilii       emretmek ve kötülükten sakndrmak olmaldr.
       Allah öyle buyurur: "Allah kötü sözün açktan                        olmasn sevmez"
       (Nisa, 148).    Baka bir âyette ise öyle buyurur: "Kovuculuk yapan"
       (Kalem,    11). Baka bir âyette ise öyle buyurur: "Onlarn sözlerinin
                                                                                 BAKARA
                                                                                         97



büyük    bir   ksmnda hayr yoktur.            Bir sadaka veya     iyilik   emreden veya
insanlarn      arasn       düzelten kimse müstesna" (Nisa, 114).

te azn         temizlii budur. Sana             kapy açtm.         Sen de abdestin-
de,    guslünde ve         teyemmümünde         böyle   devam      et.   Bunu senden
Hakk     istemektedir.

Bu temizlii sorumlu bütün organlarnda                        eksiksiz olarak uygu-

la!   Çünkü sorumlu          her uzuv, bütün ibâdetlerle sorumludur.                    Bu
ibâdetler temizlik,         namaz,    zekât, oruç, hac ve cihat vb. dince be-

lirlenmi amellerdir. Sen de sorumlu her uzvu kendi hakikatinin
gerektirdii tarzda bu ibâdetlere yönlendirirsin. "Allah verdiin-
den bakasyla kimseyi sorumlu tutmaz" (Talak,                      7).    Allah her eye
yaradln          vermi, sonra yolu göstermitir.                   Baka      bir ifadeyle

verdii eyi nasl kullanacan                    açklamtr.

nsann       sorumlu organlar, sekiz             tanedir.   Bunlarn says artma-
sa    da baz ahslarda           azalabilir.   Bunlar göz, kulak,           dil, el,   mide,
cinsel organ,         ayak ve   kalptir.


Organlar, bedeni yönetmekle sorumlu ve (eriatn hitabyla)                               mu-
hatap olan nefsin araçlar gibidir. Sen de, kendilerinde adaleti
uygulamakla sorumlusun.

Bilmelisin      ki,   Allah insann bütününe hitap etmi, onun zahirini
bâtnndan      ayrmad gibi bâtnn da zahirinden ayrmam-
tr. Belli bir aznln dnda, insanlarn büyük ksmnn amac,

eriatn      zâhirleriyle ilgili      hükümlerini bilmeye yönelmi, dînin
bâtnlaryla        ilgili   belirledii hükümleri bilmekten habersiz kal-

mlardr. Bu aznlk, Allah yolunun                    ehlidir.'     Çünkü onlar,         zahir

ve    bâtn düzeyinde bu meseleyi aratrmtr. Zahirlerinde kabul
ettikleri   her dînî       hükmün bâtnlarna da             bir   uzantsnn olduu-
nu görmü, eriatn bütün hükümlerini böyle                          ele   alm,     zahir ve

bâtnda Allah'n sorumlu tuttuu eylerle ibâdet etmi, çoun-
luun     hüsrana       urad yerde onlar kurtulua ermitir. Tam an-
lamyla mutluluk, zahir ve bâtn birletiren gruba                            aittir.    Onlar
Allah' ve Allah'n hükümlerini bilen kimselerdir.
Ayet   3

98



       Namazn bâtn               Hakk ile karlkl konumadr. Kul
                                  ve ruhu,

       bir davrannda Rabbiyle karlkl konumak isterse, kendisi-

       ni Rabbiyle konumaktan alkoyan her türlü eyden kalbini te-

       mizlemesi gerekir. Hakk ile konuma esnasnda böyle bir temiz-
       lie sahip     olmadnda              ise, Hakka münâcât etmemi ve sayg-
       sz     davranm olur.            Böyle bir insan, (konumak yerine) kovulma-

       y hak eder.
       Temizlik akllya farzdr. Akll, Allah'n emir ve yasaklarn biz-
       zat Allah'tan       örendii        gibi allah'n       srrna aktard               eyleri   öre-
       nen (akleden) kiidir. Bunun                 yan      sra akll insan, kalbine gelen
       düüncelerin hangisinin Allah'tan, hangisinin nefsinden veya
       melek veya eytan güruhundan geldiini ayrt edebilen kiidir.
       te      (kâmil) insan budur.

       Gözün bâtn           temizlii, söz gelii,            eyaya    ibret gözüyle ve        deer-
       lendirmesiyle        bakmaktr. Böyle              bir insan    gözünü anlamsz yere
       kullanmaz. Böyle bir              davran      ise,   dince belirlenmi temizlii               il-


       gili   yerlerde    tam olarak kullanabilen kimse                yapabilir.        Allah öy-
       le   buyurur: "Bunda göz sahipleri için ibret vardr" (Âl-u                            mran,
       13)     burada     ibreti gözlerin fiili          yapmtr.      tibar      ise,   kalp gözle-
       rinin eylemidir. Allah âyette                ba    gözünü     zikretti.     Çünkü         onlar,

       kalp gözünün            fiili   olan itibar yapabilecei veriyi bâtna ulat-

       ran araçlardr. Bütün organlar böyle ele                   alnmaldr.

       Bizim     görüümüz udur: Mü'min,                     kâfir,   münafk, ksaca bütün
       insanlar, dînin fer'î meseleleriyle ve asllaryla                          muhatap ve        so-

       rumludur. Onlar,                kyamet günü eriatn             asl konularyla oldu-

       u      gibi fer'î meselelerinden           dolay da hesaba          çekilecektir.     Bu    ne-

       denle     münafk 'Cehennemin                 en derin yerinde olacaktr'. Buras
       atein     içidir   ve   münafk       'kalplere erien'         ate   ile   azap görecektir.
       Çünkü münafk, dünyada                      dinî   hükmün      biçimsel      yapsn          yeri-

       ne getirmiti. Bunlara örnek olarak kelime-i ahadeti telaffuz                                 et-

       mek, peygamberi açktan dorulamak ve                           zahirî amelleri        yapma-
       y    verebiliriz.    Ancak onlarn            kalplerinde      îmânn        zerresi    bulun-
                                                                            BAKARA
                                                                                   99



maz. Bu kadaryla onlar, kâfirlerden ayrlr ve kendilerine onlar
iki yüzlülerdir' denilir.


Mümin,        itaatle    karmayan        günah kesinlikle ilemez.
                                         saf bir

Günahtaki       itaat,   onun günah olduuna inanmasdr. Mümin,
'sâlih    ameli ve kötü ameli kartran' kimselerdir. Allah öyle bu-
yurur: "Belki Allah onlarn tevbelerini kabul eder." (Tevbe, 102)
Tevbe,     dönmek demektir.        Kastedilen ey, Allah'n rahmet etmek
üzere kullarna dönmesidir.              Çünkü      Allah âyeti "Allah       bala-
yan   ve rahmet edendir" (Tevbe, 102) ifadesiyle genelletirdi.                 îmân
gönlün ve     için temizliidir.


Münafk       ise,   kalbiyle   bunlarn     farz   olduuna inanmaz          ve inan-
mad hâlde namaz klar, temizlenir veya bu                     gibi ibâdetleri ken-

disine farz   klan peygamberin sözü nedeniyle yapmaz.

Temizliin artlarndan             biri niyettir.    Niyet, iin    banda Allah'a
yaklamak amacyla temizlii yapmaya                    yönelmektir.

Eli   ykamak, ârî'nin          terk edilmesini emrettii         davranlarla       eli

temizlemektir. Bize göre, Allah farz               kld' demek       ile   'vâcib kl-

d' demek arasnda fark yoktur. Terki vâcib olan                  fiil,   ilendiinde
eriatn gasp, hrszlk veya hainlik yaplm olacana hükmetti-
i   bir   eyden     elin çekilmesidir.    Ksaca, eriatn        elin     kullanmn
uygun görmedii her             ey bu kapsama       girer.


Tevik edilmi         temizlik   ise,   elde   bulunup tutulmas          serbest bra-
klm dünyaln terkidir. eriat, Allah katndakini arzulayarak
böyle bir    maln     eldençkarlmasn tevik etmitir. te zühd bu-
dur ve o bir    ticarettir. Çünkü sahip olunan mal elden çkarma-

nn karlnda Allah katnda bir bedeli vardr. Terk etmek, elde
tutmaktan daha üstündür.

El temizliinde müstehab                görüe    gelince,    bu görü,      elinin te-

miz olup     olmadndan kuku duyan                  insann, sahip        olduu mal
elinden    çkarmasdr. Bunun             nedeni,    maln     helâlliini zedeleyen
  kukunun malda bulunmasdr. Bu durumda mal elinde tut-
bir

mas uygun deildir. Bu ise zühd deil, verâdr (kukulu eylerden
uzak durmak). Malda haram kukusu bulunsa                       bile,    onun   helâle
Ayet 3
100



      dönük bir yönü de vardr. Müstehab                olan, böyle bir   maln       mutla-

      ka terk edilmesidir.      Çünkü haram dikkate almak, (helâli dikka-
      te   almaktan)      daha üstündür. Çünkü insan, üpheli bir eyi elin-
      de tuttuunda sorumluyken, kendisine göre maldaki                         kuku     ne-

      deniyle   onu elinden         çkardnda ise sorumlu          deildir. Hatta bu

      davran karsnda                insan, ödüllendirilmeye      daha yakndr.

      Aza     su   çekmede        farz olan, 'Allah'tan   baka    ilâh yoktur'u söy-

      lemektir.   Bu kelimeyi söylemekle dil ve gönül irkten temizle-
      nir. Çünkü bu cümlenin harfleri göüs (sadr, gönül) ve dil harfle-

      ridir. nsan bâtnnda azna su verirse (temizlerse), hiç kukusuz,

      bir iyilik elde etmi ve hayr söylemi olur. Hayr söylemek ve di-

      lindoruluu, yalandan temizlenmektir. yi sözü söylemek, kötü
      sözü söylemekten arnmak demektir. 'Zulüm eden ise...' (Nisa,
      148) âyetinegöre bir          karlk olsa bile, bu konuda susmak daha üs-
      tündür. yilii         emretmek ve kötülükten alkoymak, o               ikisinin   zd-
      d     olan eylerden temizlenmektir. Böyle bir ey,             aza       su   almann
      farz ve sünnetidir.         Ayn ey,   burna su çekmek      için   de   geçerlidir.


      Bâtnda burna               su çekmeyi   anlamak     için   unu     bilmek gere-
      kir.   Arap örfünde burun,            izzet ve    büyüklük organdr. Arap
      beddualarnda Allah burnunu sürtsün 'burnu topraa sürtünse
      bile' derler.       Burada    'toprak' denmitir.     Bunun anlam, Allah'n
      (beddua edilen insan) büyüklük ve izzetinden horluk ve küçük-
      lüe düürsün demektir. Bu küçültme 'toprak' kelimesiyle anla-
      tld. Çünkü Allah yeri mübalaa kalbnda 'çok zelil' (hor, ha-
      kir) diye isimlendirdi. Çünkü en zelil ey, bir zelilin aya ile çi-

      neyebildii eydir. Kullar zelil yaratklar olduu hâlde üzerinde
      yürüyerek yeryüzünü çiner. Bu nedenle Kur'ân, yeryüzünü mü-
      balaa kalbyla isimlendirmitir.

      nsann        içindeki büyüklük, kulluk, horluk, zillet ve                muhtaçlk
      hükümlerini uygulamadan ortadan kalkmaz ve silinmez. Bu ne-
      denle burna su verirken           sümkürmek gerekti. Kiiye öyle denilir:
      Burnuna su          çek,   sonra sümkür! Burada su, kul olduunu bilinen-
      dir.   Büyüklüünün            temsil eden   organnda (burun) onu             kullan-

      dnda         ise,   büyüklük o yerden çkar, 'sümkürme' budur. Bunun
                                                                             BAKARA
                                                                                  101



bir   ksm farzdr.         Bu   ksmn bâtnda kullanlmas ise, hiç kuku-
suz ki farzdr.      Sümkürmenin sünnet olmasnn anlam, onu yap-
madnda
l       ise
                  abdestinin geçerli olabilmesidir. Bu noktadaki kar-
               udur: Kölene veya emrinin altnda bulunan kimselere
(âmir olarak) veya elinin altnda bulunan kimseye tevâzuyla dav-
ranmay         terk edip   ârî Teâlâ'nn sana mubah                kld bir gerekçe
nedeniyle üstünlüünü,                 bakanln          göstererek     davranrsn -ki
burada (kölenin efendiye söyledii) 'Efendi! Bana falan eyi                       ver'

ifadesinin içerdii bir          sr vardr-. Bu durumda (mubah               bir gerek-

çe nedeniyle) tevâzuyu terk etmeye                 ramen,     tevazu   yapmadan   te-

mizlenme gerçeklemi                  olur.   Bununla   birlikte,    tevazünün göste-
rilmesi   daha üstün          bir   davrantr.       te   bu   da,   burna su çekme-
nin (bâtnda) farz olmaktan                   çkt balamdr.
Bu nedenle 'burna su çekmek bazen sünnet, bazen farzdr' de-
dik. Çünkü biliyoruz ki, bir ehir halk tek bir sünneti terk et-

mede görü birliine varrsa, onlarla savamak farz olur; fakat bir
kii sünneti terk ederse öldürülmez. Hz. Peygamber 'gece vak-
ti   ulat       bir    ehre sabah oluncaya kadar sava açmazd. Sabah
olduunda         ise   ezan   sesi   duyarsa durur, yoksa saldrya geçerdi.'
Ezan    sesi   duymadnda              ise    "Öyle bir topluluun bölgesine girdik
ki!   Korkutulanlarn sabah ne kötüdür" âyetini okurdu.

eriatn        farz,   sünnet ve müstehablarndan her                 hükmün bâtnda
bir   karl        veya kula o konuda açlan eylere göre birden çok
hükmü     vardr.        Çünkü       zahir    bâtna nüfuz      eder.   Bâtnda   zahire
sirayet   eden    meru
                bir emir yoktur. Bâtnda olan kendisinde s-

nrldr. Çünkü bâtn, bütünüyle anlamlardr. Zahir ise, duyu-
lur fiillerdir.        duyulur olandan mânâya geçerken anlamdan du-
yuya geçmez.

Yüz    ykamann          bâtndaki hükmü, murakabe                 (kontrol, gözetleme)

ve Allah'tan her        durumda utanmaktr. Bu              ise   Allah'n   snrlarn
amamakla         gerçekleir.

Genel anlamda yüzün             ykanmasnn bir ksm farz iken bir ks-
m     farz deildir. Farz        olan ksm, yasaklad yerde seni görüp
Ayet 3
102



      emrettii yerde seni          bulmaynda Allah'tan                utanmaktr. Bu ko-
      nuda sünnet olan utanma, yalnz basnayken ayp                               yerlerini aç-

      maktan utanmaktr. Her parçan gördüünü bildiin hâlde
      Allah'tan       utanmak daha        yerindedir.

      nsan         zahir ve   bâtn olarak       fiillerini   ve   fiillerini terki   gözettii
      gibi   Rabbinin, kalbindeki eserlerini de gözetir.                   Çünkü     kalbinin
      'yüzü' muteberdir.          nsann ve       her bir     eyin yüzü, onun         hakikati,

      zât ve kendisidir.          'Bir   eyin   vechi', 'meselenin vechi',           'hükmün
      vechi' denilir ve       onunla sözü edilen eyin hakikati, kendi ve zât
      kastedilir.      Allah Teâlâ öyle buyurur: "O gün yüzler vardr parl-
      dar, Rablerine bakarlar.            O gün yüzler vardr,          kararmtr. Kendi-
      lerinin, bel kemiklerini           kran     bir felâkete      uratlacan         sezecek-

      lerdir."      (Kyamet, 22-25) Öyleyse insanlarn önündeki                         yüzler,

      zanlarla nitelenmez.          Zan insann        hakikatine       aittir.   Binaenaleyh
      'haya bütünüyle hayrdr', 'haya                îmândandr' ve 'haya ancak             iyi-

      lik getirir.'


      Allah'n yasaklarna bakmamak, hayann                            bir   parçasdr. Allah
      peygamberine öyle hitap               eder:    "Müminlere        söyle,    gözlerini ha-

      ramdan uzak         tutsunlar. " (Nur, 30)       "Mü 'min kadnlara da gözleri-
      ni    saknmalarn         söyle."   (Nur, 31) bu iki âyetin batini           anlamnda
      kast edilenler, nefis ve akldr.               nsann         iitilmesi helâl    olmayan
      eyi duymaktan da utanmas                   gerekir.    Örnek     olarak dedikoduyu

      ve bir       insann söylemesi veya duymas uygun olmayan kötü sözü
      dinlemeyi        verebiliriz.


      ki     eli   ve iki kolu -ki o      ikisi bilektir-     kerem, cömertlik, ihsan,
      bakasn tercih, balar, emanetleri sahiplerine vermek fiiliy-
      le ykamak gerekir. Ayn zamanda, dirseklere dayanmakla on-

      lar dirseklerle beraber tevekkül ve snma duygusuyla ykamak
      gerekir.      Çünkü mü 'min         'kardeiyle çoktur'. Hz. Peygamber ab-

      destte dirseklerini         ykadnda,          pazularna kadar ykard. Bu ve
      benzeri eyler ellere ait özelliklerdendir.

      Bâtnda         dirsekler,   kulun yararland ve nefsini               altrd sebep-
      ler   demektir.     Çünkü       insan,   özünde    'aceleci    yaratlmtr'.       Müm-
                                                                                        "



                                                                             BAKARA
                                                                                  103



kün    bir   varlk olmasbakmndan, hakikatinin verdii yoksun-
luktan korkar. Bu nedenle, dayanaca ve meyledecei eye yöne-
lir. Abdestte dirsekleri ykamaya katmann farz olduunu düü-


nen kimse, kendisinden bir hikmet olarak Allah'n yaratt ey-
lere sebepleri yerletirdiini gören kiidir. Çünkü Allah, yaratk-

larnn inançlarndaki             zayfl      bilir.    (Dirsekleri     ykamann      bir

parças yapmakla) Böylelikle, sebeplere güvenerek Allah'n hik-
metinin ilevsiz        kalmamasn        ister.   Çünkü    böyle bir ey, insann

Allah'a itimâdna zarar verir.

Dirsekleri     ykamann          farz   olmadn         düünüp         nefsin sebeple-

re   yöneldiini gören kimse, nefsin sebeplere itimat edip sebepleri
görmekle hâl olarak Allah'a güvenmenin tam anlamyla gerçek-
lemediini görmü demektir.

Ba, bakanlktan             gelir.   Bakanlk         yükseklik ve üstünlük de-

mektir. Gözle         bakldnda         ba, bedendeki en         üst taraf     olduu
ve bütün beden         onun altnda bulunduu              için 'ba' diye isimlen-

dirildi.     Bakan    yönetilenden mertebe           bakmndan          üstündür ve
üst   yön ona   aittir.   Allah, eref sahibi        olmas   nedeniyle, kendisini

üstte   olmakla nitelemitir: "Üstlerindeki Rablerinden korkarlar.
(Nahl, 50)     Baka bir      âyette ise   öyle buyurur: "O kullarnn üze-
rinde hâkimdir." (En'âm, 18) Böylelikle                 ba,   üst    yön   ilikisi ne-

deniyle bedende        Hakka en yakn organdr.

Ban        bedenin bütün parçalarn yönetmesini salayan                          baka
bir   üstünlüü daha vardr.             O   da    ban     duyulur -akledilir ve
manevî bütün          güçleri   tayan     ve toplayan bir yer        olmasdr.     Ba
bu yönden       de,   bu üstünlüe sahip olduu                 için   ba    diye isim-

lendirildi.    Allah insandaki en erefli              ey yapt akln            bulun-
duu yeri       de   ban    en üst taraf  yapmtr. Buras ban üst ta-
rafdr. Allah onu üst            yöne bakan yer yapmtr. Ba, zahirî ve
bâtnî tüm güçler          için bir yerdir.       Her gücün     bir otoritesi,    hük-
mü     ve övüncü vardr ki bunlar bir güç için                  dier     güçlere kar-

     üstünlük salar.       Bu durum, hükümdarn saraynn çardaki
dier evlerden yüksek olmasna                 benzer. Allah, o güçlerin           ba-
Ayet 3
104



      taki yerlerini farkl farkl          yapm,       böylelikle üstü, önü, ortas ve

      sonuyla     ban     tümünü kaplamlardr. Her gücün kendiliin-
      de bir    izzeti, otoritesi,      bakanl vardr. Bu ne-
                                     büyüklüü          ve

      denle ban tümünün tevazu ve Allah'a boyun eme duygusuy-
      la   mesh edilmesi     gerekir.     Bu yorum,       farkl mekânlara            yerlemi
      bu    güçleri   tamas bakmndan                 bütününe yaylan bu bakan-
      lk nedeniyle       ban    bütününün meshinin                    farz   olduunu düü-
      nen insann görüüdür. Mesh bütüne                        yayldnda,            her gücün

      kendi iddiasyla ilikili özel bir mesh gerçekleir. Böylece                              in-

      san,   ban      her parçasna özgü            mesh     ile   o parçay kendisine         ait

      taknlktan          alkoyar. Böylelikle insan, meshi bütün                    baa yayar
      (bütün parçalar        taknlktan            alkoyar).

      Valilerin ileri     hükümdara döndüü gibi, banda üstünde bir ba
      olduu      düünülebilir.       Hükümdar valileri            yöneten kiidir. Böyle-

      ce her vali, üzerinde kendisinden               daha üstün ve kendi              otoritesi

      üzerinde otoritesi olan bir yönetici             bulunduunu             görür. Söz ge-

      limi musavvire (nefsin         iç   duyularndan         biri,    tasvirgücü)    gücünün
      hayal gücü üzerinde bir otoritesi vardr.                    Dolaysyla     o,   hayal gü-

      cünün bakandr. Bununla                    birlikte hayal     gücünün de        bir   baka-
      n vardr.        Bilginlerden böyle         düünen      kimseler,       ban     bir   ksm-
      nn     mesh edilmesi gerektii görüüne varmtr. Bu da                             ban en
      üst    tarafn mesh etmektir.

      Arkadalarmz, (ban                   bir    ksmn       meshi kabul ederken) bu
      ksmn snr            üzerinde        görü ayrlna dümütür. Her                          arif,

      Allah'n bu güçlerin mertebesi hakknda kendisine verdii alg-
      ya göre konuur. Dolaysyla,                 gördüü ve        dikkate     ald eye göre
      hareket ederek bu ibâdette meshi kabul etmitir.                          Mesh    zelil ol-

      mak, büyüklüü ve hameti, kulluk ve tevâzuyla gidermek de-
      mektir. Arif, ibâdet temizliinde, Rabbine            kavumak ister. Çün-
      kü namaz klan          kii, Rabbiyle          karlkl konuma makamnda
      bulunur.      Bu konuma         ise,      temizlenmeyle amaçlanan              kavuma-
      dr     (vuslat).
                                                                                              BAKARA
                                                                                                       105



    zzetli     bakan, bu            izzeti   ve   bakanl            kendisine veren (bü-

   yük)      bakann huzuruna                 girdiinde,          bakanlk konumundan
   aa        iner,     huzuruna girdii kimsenin-                   ki o kendisini yaratan

   efendisidir- izzeti          karsnda           hor ve     zelil olur.         Onun         önünde,

    (ibâdetleri        karsnda)       ücret talebiyle kendilerini                 yabanc konu-
    muna yerletiren dier kullar gibi durur. Bu kul, orada gev-
    ek (marma, naz) bir ekilde deil, horluk makamnda du-
    rur. Güçlerinden birinin dierine üstün olduu fikri kendisine

    hâkim olan         insan,   bu    ibâdetle talep ettii vuslat nedeniyle o ta-

    raf mesh etmesi gerekir.

    Bu      nedenle      teyemmümde            ban         mesh edilmesi               farz    olmad.
    Çünkü baa           toprak sürmek, ayrlk belirtisidir ve büyük musibet

    (ölüm) demektir.           Çünkü ölümle           sevdiini kaybedeb insan                       ba-
    na toprak         saçar.   Bu    ibâdetle     ayrlk deil kavumak                       istenildii

    için,    teyemmümde baa mesh                    farz   olmamtr. Artk                   zikrettii-

    miz ve dikkatini çektiimiz tarzda                      ban mesh              et!



    Kulaklar meshin             bâtn hükmü udur:                 Kulak, temizlenirken su-

    yun yenilenmesi gereken müstakil                       bir   organdr.         Bu     nedenle ab-

    dest alan kii, en güzel sözü                  duyurmak        suretiyle        kulan           mesh
    eder    ki,   bu   gereklidir.    En     güzel sözde derecelenme                   meydana         ge-

    lir.   Güzel      var,   daha güzel      var,    en güzel olan          ise        Allah Kur'ân

    ile    zikretmektir. Böylece insan iki güzeli birletirir.                            Her sadece
    Allah' gösterdii gibi Allah'n zikrini Kur'ândan dinlemekten
    daha üstün         bir zikir    de yoktur.

    Ayaklar       ykamann bâtn hükmüne                           gelince bilmelisin ki, ce-

    maatlere      komak,        mescitlere çokça gitmek, zor               günde direnç gös-
    termek, ayaklar temizleyen eylerdendir. Öyleyse sen de ayakla-

    rn zikrettiimiz eylerle ve benzerleriyle temizle! nsanlarn ara-
    snda dedikoduyu yaymak                    için   dolama. 'Yeryüzünde büyükle-
                                                                           160
    nerek yürüme!            Yürüyüünde vakar              sahibi   ol.'




160 Îbnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,                  c.III, s. 53-91 ara-

    s   özetlenerek   alnmtr.
Ayet   3

106



       Namaz/Salât


       Namaz       kelimesinin Arapças olan                salât,      "Ve onlar için duâ et"

       (Tevbe, 103) âyetinde geçtii üzere bazan "dua", "Allah ve me-
       lekleri,    (peygambere salât ederler) peygamberi yüceltirler" âyetinde
       geçtii gibi bazan "övgü"                anlamna            gelir.    Bundan baka           keli-

       me, "Namazda           sesini fazla yükseltme'' (srâ, 110)
                                                              '
                                                                                âyetinde oldu-

       u    gibi   "kraat" (okuma), "ite Rablerinin rahmeti onlarn üze-
       rinedir" (Bakara, 157) âyetinde               olduu           gibi   "rahmet" anlamn-
       dadr.

       eriat dilinde        ise salât: Belirli fiil,        hareket ve dualaryla                kln-
       mas      farz olan   namazdr. Çünkü bu ibâdetin                       kyamnda          (ayakta

       durmak) kraat (Kur' ân okumak), kuûdunda (namazda oturmak)
                                                                                                        161
       sena (methetmek) ve duâ,             namaz klan kimseye rahmet vardr.

       Hz. Peygamber öyle buyurur: "Namaz nurdur. " Nur sayesin-
       de yol bulunur. Salât (namaz), musallî kelimesinden türemitir.
       Musallî,yarmada birincinin ardndan gelen (ikinci) demektir.
                                                            162
       Bu nedenle vuslat olmu ve onu nûr âleminden saymtr.


       Aksama girerken, sabaha çkarken Allah tebih                            edin.

       Yerde ve semâlarda,           hamd Allah'a     mahsustur.

       Gündüzün sonunda, ölen                  vaktine erdiinizde Allah'a                hamd edin
       (tebih edin).      (Rûm,       17-18)

       Bu    âyet-i   Kerîmenin        ifade ettii   mânâ, daha açk             bir    ekilde öy-

       le   anlatlabilir:

       "Akam ettiiniz zaman, akam ve yats namazn klnz."
       "Sabaha        çktnz zaman, sabah namazn klnz."
       "Akama doru ikindi namazn klnz."
       "Ölen zaman da, ölen namazn klnz."
       Ayet-i Kerîmelere           devam    edelim:

161    smail    Hakk   Bursevî,   Muhtasar Ruhu l-Beyân   Tefsiri,   stanbul, 2004,   c.I, s. 62-63.


162 bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,                                  c.II,

       s.103.
                    "                                                   .




                                                                                             BAKARA
                                                                                                  107



"Namaz, müminlere,                   vakitleri belli bir ekildefarz              klnd."        (Nisa,

103)

"Gündüzün               iki   tarafnda, gecenin de           yakn           saatlerinde     dosdoru

namaz     kl." (Hûd, 114)

"Günein kaymaya balamasndan; kararmasna kadar güzelce na-
maz    kl.    "   (srâ, 78)

Yani:   Hem zeval vakti hem                  de   güne       batarken.


Âyet-i Kerîmelere               devam      edelim.

"Günein domasndan                        evvel,   batmasndan önce                Rabbn hamd-
le   tesbîh   et.


"Gecenin bir            ksmnda, gündüz etrafnda dahi                         tesbîh   et.   Bu yoldan
rzâya     kavuacan umulur"                    (Tâ-hâ, 130)


Güne domadan evvel klnacak namaz, sabah namazdr.
Güne batmadan evvel klnacak namaz, ikindi namazdr.
Gecenin bir ksmnda klnacak namaz, akam ve yats namazdr.
Etrafnda klnacak namaz, ölen namazdr.

Gelelim namaz üzerine hadîs-i eriflere                          .   .




bnü'l Abbas              (r.a.)   Resûlullah      (s.a.s.)   efendimizin öyle buyurdu-

unu anlatmtr:
Cibril    (a.s.)        Kabe'de      imam     oldu.    Güne             zevale   yüz tuttuu        za-

man, bana ölen                 namazn kldrd. Günein ortadan batya kay-
ma miktar,              bir   maln       kay kadard. Sonra bana ikindi namaz-
n kldrd.                Bu    vakitte, her   eyin     gölgesi bir misli            artmt. Son-
ra,    bana       akam namazn kldrd. Bu vakit de, oruçlunun if-
tar vakti         idi. Sonra, bana yats namazn kldrd. Bu vakitte de,

günden kalan beyazlk kaybolmutu. Sonra bana sabah namaz-
n kldrd. Bu vakit oruç tutan kimse için bir ey yemenin ha-
ram olduu               vakit     idi.

 Bundan sonra bana öyle                     bir   namaz kldrd:
 Her eyin                   artt zaman ölen namazn kldrd.
                    gölgesi bir misli

 Her eyin gölgesi iki misli artt zaman ikindi namazn kldrd.
 Oruçlunun iftar ettii zaman, bana akam namazn kldrd.
                                         :




Ayet 3
108



      Gecenin      ilk üçte biri       geçtii zaman, bana yats                    namazn kldrd.
      Bir yolcunun, sabaha             doru yola çkaca zaman                          dahi, sabah na-

      mazn kldrd.
      Sonra Cibril bana dönüp öyle dedi:
            Yâ Muhammed, bu                   ikinci olarak         klnan namaz                     vakitleri,

      senden önceki peygamberlerin namaz kldklar vakitlerdir.
      Esas   namaz    vakitleri,       bu     iki     vaktin ortasdr.

      Bu    hadîs-i erif,        namaz          vakitlerinde esas tutulan bir hadîs-i

      eriftir.

      Bu mânâda, anlatlacak çokça                       hadîs-i erifler          vardr        ki;   bunlarn
      hemen      hepsi de,    bu mânâya çkar.
      Namazlar       ilk    klanlar
      Burada Resûlullah            (s. a. s.)   efendimizden evvel bu namazlar                             ilk

      klanlar anlatlacaktr.
      Baz    haberlerde öyle anlatld:

      Ansardan      biri,   Resûlullah          (s.a.s.)   efendimize sordu:
      -    Sabah   namazn          ilk   kim kld?
      Resullulah     (s.a.s.)    efendimiz öyle buyurmutur:
      -      namazn ilk klan Âdem (a.s.)'dr.
           Sabah
      Ölen namazn ilk klan brahim (a.s.)'dr.                                     Bunu, Allah Teâlâ
      Nemrud'un ateinden kurtardktan sonra kld.
      kindi      namazn          ilk   klan Ya'kub           (a.s.)       idi.   Cebrail, kendisine

      olu    Yusuf'u haber verdii                zaman kld.
      Akam namazn                ilk olarak,          Dâvud      (a.s.)   klmt            .   Allah Teâlâ,
      onun    tevbesini kabul          buyurunca bu namaz kld.
      Yats    namazn         ilk olarak,            Yûnus   b.    Mettâ          (a.s.)   kld.        Baln
      karnndan kanatsz             bir       ku yavrusu çkmt;                    bu namaz kld.
      Sonra Cibril      (a.s.)   geldi ve       Yûnus peygamber öyle                      dedi:

      -    Allah Teâlâ sana selâm eder ve öyle buyurur:
      -    Ben, senden utanyorum.                      Dünya hayatnda,                sana nasl azab

      ettim! Acaba,         bu durumda, sen benden raz                           msn?
      Bunun      üzerine,     Yûnus          (a.s.)   kalkt; iki rekât            namaz kld. Son-
      ra   öyle dedi    :
                                  :                                                        .




                                                                                                  BAKARA
                                                                                                        109


                                                                                                163
            Ben, Rabbimden               razym; ben Rabbimden razym.


•      Suhb namaz
       -    Fecr       namaz
       -    Salât- gadât (Gadât                 namaz.     .
                                                               .)


        "Sabah         (fecir,   subh)      namazn         kl; zira sabah             namaz     ahitlidir"

       (srâ, 78)

       Sabah namaznda, gece ve gündüz melekleri hazr bulunurlar.
       O    saatte,      gece melekleri sayfalarn toplarlar; gündüz melekleri

       de yeni sayfalarn                açarlar.    Onlara selâm olsun.                .




       En    faziletlisi,        sabah   namazn karanlk açlmadan klmaktr. An-
       cak   mam- Âzam Ebû Hanîfe, bu görüte deildir.
       Bizim       :




       -    En   faziletlisi,         sabah     namazn karanlk açlmadan klmaktr.
        Dememiz Hz. Âie'den                      (r.a.)   gelen      u rivayete dayanmaktadr.
       -    Resûlullah           (s.a.s.)   efendimizin             zamannda kadnlar da               sabah

        namaz klmaya çkarlard.
        Resûlullah           (s.a.s.)    efendimizle birlikte             namazlarn kldktan
        sonra evlerine örtülerine                 bürünmü            olarak dönerlerdi.

        Ortalk karanlk olduundan, onlarn kim olduunu tanyan
        olmazd. 164


                       Karanlk, tevhid demektir.                      Tevhid     annda         cinsiyet far-

                       k   kalkar.       Dolaysyla         cinsiyet     fark kalkt zamandaki
                       namaz; yani tevhid anndaki namaz en ahitli en doru
                       namazdr. 165


•          Ölen Namaz
           "Ölen namazn                 serine getiriniz. Zîrâ          ar scak, cehennem ye-
                                        "16<s
        lindendir (rüzgar).


163 Abdülkâdir Geylânî, Gunyet'üt Talibin, stanbul, 1991,                 s    .886-888.
    164 Abdülkâdir Geylânî, Gunyet'üt Talibin, stanbul, 1991,             s.   890.
    165 Derleyenin Notu.
    166 Abdülkâdir Geylânî, Gunyet'üt Talibin, stanbul, 1991,             s    .892.
Ayet   3

110



       Âdem'in çocukluk hâli sabah namazna ve bulu                                  ça öle nama-
       zna      benzer. Yiitlik hâli ikindi               namazna            benzer,      kralk     hâli
                                                                                                      16/
       akam namazna benzer ve kocalk hâli yats namazna benzer.

       "Muhakkak          ki   namaz         kötü ve irenç leylerden vazgeçirir.              "   (Anke-

       bût, 45)

       Namazn           klan kimsenin hayatta en                az dört          kazanc vardr:
       Birincisi temizlik;

       ikincisi kalp kuvveti;

       üçüncüsü vakitlerin intizam;
                                     168
       dördüncüsü toplumsal düzelme.


       unu       bil ki   öle namaz             nurlu, ikindi  namaz ateli, akam                     na-

       maz      sulu,   yats    namaz          toprakl,   sabah namaz da havâidir.

       Namaz kaps              bir   kimseyekapand takdirde,                       bütün ibâdet ka-
       plar da o kimseye                kapanm olur. Bu Hakk                       Teâlâ tarafndan

       insana yöneltilen en             ar ve kudsî bir teklifdir.
       Hakk Teâlâ'nn                 insanlara    yükümlü        kld             namaz    ve vakitleri

       betir.     Çünkü        insan    yapsnn kök birleimi                      betir.


       Hakk Teâlâ insan                iki   âlemde    iki ilmi elde         etmesi ve iki hâkime

       bavurmas            için      ikiye     ayrmtr. Bunlardan                     birincisini    akla

       tahsis etmitir.           Bu da        niyetten sonra duyulan huzur, hazrlk,

       okuyaca eyi düünmektir. Dier                              ikinci          ksmn      da insann

       hissine,    duygusuna           tahsis    etmitir ki ancak niyetin içinden ba-

       ka   bir   eyde bulunmayan okuma, namazlardaki                                hareket ve dav-

       ranlardr.

       ki hükme           gelince:      Bu      iki   hükümden            biri    olan akln       hükmü
       köye yönelir. (His) yani duygu                     hükmü           de Kabe'ye yönelir. Bir


167    Musa  b. eyh Tahir Tokad, smail Hakk Bursevî, Hac Bekta Velî, Muhammed

       Nuru'l Arabî, Gayb Bahçelerinden Sesleniler, haz.Tahir Hafzaliolu, stanbul, 2003,
       s.199.

168    Elmall M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur' ân             Dili, c.   I,   stanbul, 1992, s.176.
                                                                               BAKARA
                                                                                        111




karkla ve aknla yol açmamas ve topluluun danklk-
tan daha       faziletli   olmas    için her iki    hükmün yönelme          istikâmeti

birletirilerek bir         yöne yaplmas zorunluluu                çkmtr.          Yukar-
da     açkladmz            iki   ilme gelince:     Bu   ilimlerden biri akla tahsis

edilmitir ki bu ilim de yukar âlemden indirilen ilimlerdir. Di-
er     ilim    ise   duyguya     tahsis edilmitir ki,         bu da   tecellîler ilmi-

dir yani      aikârlk ve görme            ilmidir.      ki âleme    gelince: Bunlar-

dan    biri   gayb âlemi dieri de           ek ve üpheden          uzak her yönüyle
kudsî görülen âlemdir ki buna da ahadet âlemi demekteyiz.                               ki
hâkime        gelince:   bunlardan       biri zahiri ad,     dieri de batini addr.

Öle namaz ilim' den çkt için Aklîdir. Akla hitap eder. Isnn
en çok ve güçlü          olduu     bir vakte      rastlad    ve   bunu gerçek olarak
duyurduundan               hissidir.   Yani hisse hitap eder.

ikindi   namazna gelince, kii bu namaz aklî hüner ve marifetiyle
aklla birletirerek           tadndan           aklîdir.   Namaz       klanla      birlikte

akldan hüküm dallarna                  tayp       eklediinden      hissidir.   Günein
varlnda, batp kaybolmasnda                        bir fark   üstünlüü      varsa;   dier
yönden ikindi           namaznn         hisdeki     üstünlüü de akldan              ald
hüküm dallarn namaza eklemi olmasdr.
Akam namazna gelince,                  fikri iz   ve iaretlerle   örtülmü olmasn-
dan    aklidir.      Keyfi hareketlerden       örtülmü olmasndan            hissidir.


Yats namazna gelince, topluluun imeklerinden                                bir   ime-
in aydnl              kendisine belirmesiyle tabiatn çok karanlk olma-

s   basiret    gözünü      kapam olduundan,               kendini iitme sultanna
teslim ettiinden aklidir. Gözle görülenlerin ve görüleceklerin

koyu karanlklarla örtülmü olmasndan da                         hissidir.


Sabah namazna              gelince, gizlilik denizlerinin          parlayp patlama-
s   akli olup, görecek gözler denizinin               parlayp patlamas da           hissi-

dir.   Duyguya        hitap eder.

unu bil ki, farz olan namazlar genellikle güne ve günein b-
rakt izlerle tümü gündüz içindir. Bunlardan yalnz yats na-
Ayet 3
112



      maznn         gündüz ve gece nûrlaryla ortakl vardr.                        te      bura-
      da hayret edilecek          bir gizlilik   bulunduu    gibi   anlalmas            zor bir

      anlam tamaktadr.

      u yön      iyice bilinmeli ki     namaz insana yöneltilen           ve   tanmas bu-
      yurulan      ar bir yüktür.        çi yorgunluklar, meakkatlerle doludur.
      Bunlar akl ve his yönünden gece hariç, gündüz                      iki sfat   tar.

      Hakk      Teâlâ gündüzü insann geçimini               salamas            için,   uykuyu
      da insan vücûdunun dinlenmesi ve rahat                      için    verdii       gibi, ge-

      ceyi de kendilerini örtüp gizlemeleri için insana bir elbise olarak

      giydirmitir. lâhî teklifteki hikmetin bu tart ve ölçüsüne bak!

      u var      ki Berzahî       namaz    akam namazdr. Hakk Teâlâ bu na-
      maz      insanlara çift ve       tek olarak farz klmtr. Çiftinde yüksek

      sesle   okuma     vardr; tekinde       gizlilik ve sessizlik       vardr    ki    okuna-
      cak     ey   sessiz    okunur.   Onun      için aklîdir.    Berzaha gelince, kul
      ile   Rabbi arasnda kulun gücü ölçüsünde olan makul ve                                do-
      ru bir itir. Zîrâ kul geceleri             bal   olarak askdadr. Rabbi                  ise

      Allah'n günei           na bal         olup,   duygu yönünden de açklk ve
      gizlilik     arasnda bulunmaktadr.             Ac   ve tuzlu suyunu azar azar
      çkarmakta, tatl ve saf              sularla   ortal tarmaktadr. Çünkü
      ayn göü,        denizi kaplayan gökten          daha geni ve büyüktür. Çift
      yani efi      ile gizlilik      arasnda sonuçlanan         bir farzdr. Çift olan

      (mahlûkâta) yaratlanlara,            gizlilik ise (tek)    olana verilmitir. Zîrâ
      yaratlan oluup           çkt m,      gerçek gizlenip        kaybolmu          olur.    Bu-
      nun     içindir ki    öle   ve ikindi vakitlerinin farz olan             namazlarnda
      okunacak sûre ve          âyetler sessizce gizli olarak okunur.             Sabah na-
      maznda günein            aydnl belirdiinden tilavet sesli olarak yani
      cehren okunur, zîrâ sabah,             öle    vaktinin destekleyici gücüdür.
      Fecir vakti     yaratld günden bu yana               Fatiha    ile      anlap     birlee-

      memitir. Sabahlar insanlar gece                karanlnn             gizlemi olduu
      güzellikleri gördüklerinden           Rabbine hamide bulunurlar.                  Akam
      namaznda         ise   ahid     bir nesneyi    görmek      için    çknca, görenin
      görgü     sfatn yok etmek           için   Akam      Fatiha       ile   birlemi       olur.

      Hiçbir     zaman       Fatiha   namazdan ayrlp        tek   bana         kalmaz, yeter
                                                                                                 BAKARA
                                                                                                          113



      ki     gizlenmemi          olsun.     Çünkü Ahadiyyet           yani tek olma keyfiye-
      ti   bu yap üzerine kurulmutur.

      Fecir vakti, gövdeli ve                youn        olan cisimler         için,   Öle       ve kin-
      di ise girilmesi zor bir yere                  girmek veya nüfuz etmek                    için,    Ak-
      am ve Yats vakitleri de, incelik ve kudsîyyetle kurtulua erien-
                       169
      ler içindir.



•     Namazn            esrarna           (sr)    nihayet      yoktur.       Namaz, müminin
      miracdr.          Namazn            esrar,    bütün tarikatn, erîatin, hakikatin
      ve marifetin esrardr.                  aarm         o kimselere ki     namazn kadri-
      ni bilemez,        namaz klmazlar. Resûlullah                    efendimiz: Gözümün
      nuru namazdadr, buyurmutur.
      Yani    mü 'minin namaz,                   ilâhî vuslata   yaklamasdr. Namaz                       öyle

      büyük      bir    eydir         ki, tefsir    etmeye kalklsa kitaplar                    dolar. çi-

      ne nüfuz edildikçe hayretlere gark olunur. Ufuk gibi sonsuz ve
      nihayetsizdir.          Namaz, Allah'n             meleklere, "Adem'e secde ediniz"
      dedii srdr.
      Namazn           faziletine        son yoktur. Bizim söylediklerimiz, ancak o
                                           170
      deryadan      bir katredir.



•     Namazdaki              faziletler    o kadar büyüktür            ki,     söylemekle tüken-
      mez.     Namaz,          sadece yatp          kalkmadan       ibaret      saymak çok              abes-
      tir.   Zîrâ nice hakikatler                namazn       içindedir.   Alemin ve Adem'in
      yaratl      sebebi        ile   ilmullah hep orada gösterilmitir.                   Namaz hil-
      katin    bandan zamanmza                       kadar olan bütün devirleri              (nsan
      en erefli olarak yarattk sonra onu                        esfel-i sâfiline,      aalarn             en
      aasna indirdik)                  gösterir.    O,   bir   Kitâb- mübîndir             ki    okumak
                   11
      lâzmdr.


•     Namazdan baka                   hiç bir ibâdet, kulu         Hakka yakn               varlklarn
      makamna eklemlemez.                        Söz konusu makam, melek, peygamber,
      nebi, velî ve          müminler        gibi    Allah'n     velîlerinin      en üstün maka-

169 bnü'l-Arabî, Meleklerin           Ruh Âleminden Madde Âlemine     îni§i,   stanbul,   s.   80-83.
170   Kenan   Rifâî, Sohbetler,       stanbul, 2000, s.554.
171   Kenan   Rifâî, Sohbetler,       stanbul, 2000, s.485.
Ayet 3
114



      mdr.      Allah öyle buyurdu: "Secde             et,   yakla" (Alak,         19)   Çünkü
      Allah bu hâldeyken kuluyla kendisine                   yakn       meleklere      kar övü-
      nür.   Bu övünme,       onlara öyle demesidir:

      "Ben      sizi    ameliniz   olmakszn yaklatrdm                     ve meleklerimin
      seçkinlerinden        yaptm.     u      ise   kulumdur. Kendisiyle yaknlk
      makam            arasnda pek çok perde ve nefsin arzular, maddî                         is-

      tekler, aile      geçindirmek, mal, çocuk, hizmetçi, arkada gibi bü-
      yük    engeller ve çetin      skntlar koydum.                 O   ise   bunlarn     hepsi-

      niat ve secde edip yaklancaya kadar geyret gösterdi ve ya-
      kn kimselerden oldu. Ey meleklerim! Sizi bu engeller ile dene-
      mediim           ve onlarn güçsüzlüklerine             sizi   maruz     brakmadm
      hâlde, size tahsis       ettiim yüce makama bakp bu kulun ky-
      metini biliniz ve benim              urumda katland sknt                         nedeniyle
      hakkn        gözetiniz."

      Bunun      üzerine melekler öyle der: "Ey Rabbimiz! Biz cennetler
      ile   nîmetlenenlerden olsaydk ve cennetler bizim yerleeceimiz
      mekânlar olsayd, bizim               için   orada amellerimizin gerektirecei
      menziller belirlemez miydin? Rabbimiz! Senden o menzilleri bu
      kula ihsan etmeni istiyoruz."
      Bunun      üzerine Allah, meleklerin kendisi için istedikleri eyi ku-
      luna   verir.


      Namazn           ne kadar kymetli bir ibâdet              olduuna baknz! Na-
      mazdaki en kymetli            ey     ise,   sözler   arasnda Allah' zikretmek,
      fiiller   arasnda en kymetli          ey ise,   secde etmektir.           Namazn söz-
      lerinden en üstünü, "Allah kendisini öveni iitti" ifadesidir. Bura-
      da kul     Hakk adna bunlar             söyledii     için,    bu   vekillik      kulun na-
      mazdaki en deerli            hâlidir.   Çünkü        Allah kulunun          diliyle, "Al-

      lah kendisini öveni iitti" demitir. Allah                 öyle     der:   "Namaz kötü-
      lükleri ve       taknlklar                   Bunun nedeni, na-
                                    engeller" (Ankebût, 45)

      mazn       kendisinin    dndaki görünen davranlar yasaklamas-
      dr. "Allah' zikretmek          ise   en büyüktür" (Tevbe, 122) Yani nama-
                                                                                 172
      zn    içindeki fiilerin en     büyüü Allah'            zikretmektir.


172   bnül-Arabî, Futhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,                        c.II,

      s.287-288.
                                                                                       BAKARA
                                                                                                115




  Namaz Hakk'n             vahdaniyetinden              ibarettir.

  Namaz           ikâme     etmek;           sair      esma ve       sfatlara   bürünerek,
                                                                                 173
  vahdaniyet kanununun                  hükmünü         yerine getirmektir.



  Fatihann         ilk âyeti,   BismillahirRahmânirrâhim&h. Besmele'deki

  B     harfi,   Allah'n isim ve sfatlarnn Peygamberin vücûdunda
  tecellî etmesidir.        B vücuttur          ve zulmânî harftir.     Eer B'den               ge-

  çersek,     Hz. Peygambere                (s.a.s.)   âyette   dendii gibi "Attn               za-

   man     sen   atmadn ama           Allah attf (Enfâl, 17) hitab söylenecek

   kadar maddî           varlmzdan              temizlenirsek, B'nin altndaki nok-

   ta oluruz.          Bu Hz. Nokta Bismillahn mânâsn                         bize idrâk et-

   tiren Ali makamdr. te Fatiha sûresinde bu makama hamd
   ediyoruz. Bu makam öreticidir, bizi tefekküre götürür. Allah

   peygamberi ile Rahmet yamuru ve Râhîm tecellîsi ile Bir olur.
   Rahim tecellîsi Peygamber'in ahlâk ile ahlâklanp o mânânn
   içinde    korunmaktr. Bu korunma, sanki dünya içinde                                 âhirette

   yaamak gibidir.
   Elhamdülillahi Rabbi' lâlemin: Fatihann srlarndan bir tanesi

   bu üç kelimenin          içindedir. Öncelikle Âlemlerin                   Rabbine hamd,

   ile    balyor        i. Yani   aslnda burada bana hamdi öret diye                             bir

   niyaz var.

   Hamdda          çok önemli        hamd ükrün daha üstün-
                                      iki   nokta var;

   de bir makamdr. Hamd ac, sknt, belâ, ne olursa Allah'tan
   her gelenden memnun olma hâlidir. Ben her gelenden memnun
   oldum, ey Sevgilim diyoruz Allah'a. Allah'n Rab sfatna hi-
   tap var. Hamd kelimesi Allah'tan Allah'a olduu için, Allah'n

   mânâs          Rab sfat arasndadr. Çünkü hamd bizim nefsimiz-
                 ile

   le     becerebileceimiz bir hâl deildir. nsann ac ve sknty gön-
    lü ile   ho    görmesi, hatta           bunu       sknt     ve   ac   olarak hissetmeme-

    si,   ancak Allah'n o insanda               tecellî   etmesiyle       mümkün       olabilir.

    Meselâ hastalna              ac bir ilac içmek Rahman tecellîsi,
                                iyi   gelecek

    fakat    bundaki acy hissetmemek veya "ifam için lâzmdr" de-


173 Abdülkerîm b.îbrahim     el-Cîlî,   însân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa,      c.II,   s.422.
Ayet 3
116



      mek Rahîm          tecellîsidir.   kisinin birleimi           ise   hamddr.      O    yüz-
      den burada        hamdn     kendinden kendine olduunu, bu hâle eri-
      menin      ise   Adem'e yani insân- kâmile secdeden geçtiini                           bize

      öretir.     Bu    secde, kâmilin, yani nefsinden               yok olann rengine
      boyanmak, onun          haliyle    hallenmek demektir.

      bnü'l Arabî diyor          ki;   Ayakta klnan namazda bütün duvarla-
      rn, aaçlarn         sevabn alrsn çünkü               onlar da halleriyle         namaz
      klarlar.     Rukûya vardnda dört ayakl hayvanlarn                            ibâdetinin
      mânâs,      yere   kapandnda          ise   sürüngenlerin ve nebatlarn,                bit-

      kilerin ibâdetinin       mânâs       sende zuhur eder ve bütün onlarn                   se-

      vabn       bütün hâlin ibâdetini yüklenirsin.'               O hâlde Rahman ite
      bu sfattr. Hereyin ibâdet ettii, hereyin ona çekildii, Allah'n
      mânâsn        idrâktir ki   buna ahitlik          denir.

      Makro       ve mikro bütün âlemde             Rahman        tecellîsi,   ak    ve cezbe
      vardr. Biz ilimde buna afinite, çekim gücü diyoruz.                            Demirle
      oksijenin birbirine çekilmesi de             Rahman         tecellîsidir.   Bu   çekili-

      ten,   aslnda sadece hareketten             ibaret olan     bu âlem zuhur        ediyor.

      Ve Rahîm ortaya çkyor. Rahmân'la                     ak zuhur eder.         Allah,     ak-
      la   yarattn, dünya ve           âlemi    Rahîm      sfatyla koruma altna alr.
      Ama     bu sfattaki koruma           hissini      yalnz hamd        edenler, 'ben ko-

      runuyorum' diye         hissederler.      Onun     için   rahim hamdedenler            için

      özel bir ayrcalktr,           çok yüce      bir sfattr.      Rahîm, Allah'n            bize

      açt ana kucadr, akn kucadr. Onun için,                                'O    Rahman ve
      Rahîm'dir' diye Allah kendine               ait   ve Peygamberinde          tecellî   eden
      bu   iki   hakikati bize hatrlatyor. Fatiha öyle bir sûredir ki                       yars
      Allah'n azndan, yars kulun                    azndan         söylenir. Allah'la ku-

      lun paylatklar bir sûredir.

      Din gününün           sahibi       olan   Allah,      hangi         günün    sahibidir?

      Kyametin         sahibidir.  Kyam, ayaa kalktmz andr, huzura
      durduumuz          andr.    Kyam, Allah'n mânâsnn bizde zuhur et-
      tii andr. "Kendinden zannetme,                    onun     sahibi   benim" diyor Al-
      lah, bizi    uyaryor.    Çok önemli         bir   noktadr. Bize soracak; "sana
      el   ve ayak verdim,      vücûdunda         ziraat   yaptn     m, mânâ        zuhur     et-
                                                                             BAKARA
                                                                                     117



tirdin mi,    mânâ     cevherini ortaya     çkardn        m? O      günün       sahibi-

yim ben"     diyor.    Ama o     gün hangi gündür.         O gün insann "Ben
hiçmiim herey           Oymu"        dedii gündür.        "te      o ancak benim
lûtfumla olur" diyor Allah. Burada iddetle bize kendi                      mânâsn
hatrlatmas      var.


Fatihann      içinde eriat, tarikat ve hakikat              bu cümlelerde          giz-

li.   Yalnz sana kulluk ederim,         âyeti erîattir, yani bir          ben    varm
bir   de sen varsn, Allah'm ben nefsimle sana ibâdet ediyorum,
"benden" zannederek, "ben" olarak ibâdet ediyorum                          ama    'Sen-

den    yardm     isterim.'   Buras     ise tarikat   ya da tasavvuf yoludur.
"Ben tek     bana       hiçbir   ey deilmiim,            Senden yardm            gelirse

ancak ben o kulluu yapabilirim" diyoruz.                   Namazn         bu noktas
bize kendimizi hatrlatma            noktasdr Burada kâmil                 insanlar   tir

tir   titrermi. Allah o kula "Ey dil         benim huzurumda olduunu
söylüyorsun, benden imdat istiyorsun, bana ibâdet ettiini söylü-

yorsun. Hâlbuki seni vekil eden âzâlar             iftira ediyorlar,       onlar ben-

den    gafildirler; sen,   ancak sana ibâdet        ederiz,      ancak senden      yar-

dm isteriz diye bana yalan söylüyorsun" diye namazmz yüzü-
müze vurulursa         diye ârifibillâh   bu noktaya geldiinde              tir tir tit-

rermi kendilerini toplayp ihdinassrâtelmüstakime                      geçebilirler-

se kendilerini    çok bahtiyar addederlermi.

Hz. Muhiddin-i Arabi bununla, dilin namazda göze, kulaa,                             el,


ayaa, karna, kalbe ve bütün vücûda tercüman olduunu                               belir-

tiyor. Arifler    bu sebeple namazn bu devresini son derece                       tehli-

keli olarak   addediyorlar ve insan        namazn bu          devresinde huzurlu

ise   bütün mevcudiyeti      ile   Rabbine döner,        dilin   dedii    gibi   bütün
varlyla ona       yönelirse o      zaman namaz mü'min              için   mîrâc olur
diyorlar.   Aksi hâlde bütün azann tercüman olan                    dil   hakikatten

uzak kalr,     iftirada    bulunmu       olur.   Srât- müstakime,           gelince o

zaman     zâten   müstakim sratta olan            bizi   devralyor ve       i    kolaya

doru     yönleniyor, mîrâc da o demek.

Beni sratnda müstakim              eyle^ âyeti   hakikattir.      Srât- müstakim
herhangi bir srat deildir, müstakim,               devam eden        srattr.      Dün-
Ayet   3

118



       ya hayatna bakarsak insann srât- müstakim üzre                           olmas ancak
       müridinin, peygamberinin ahlakyla ahlâklanmasyla                              mümkün-
       dür. kincisi, sabit     kadem olmaktr.              Yani; vazgeçmemek,                 adam
       olamadm ben        vazgeçeyim,     yapamyorum dememek,                         gayret      k-
       lcn   elden brakmamak... stikrar mucizedir diyor                             arifler...    Bu
       srât- müstakimdir ve sonu tevhiddir.                      O    yüzden Peygamber'in
       srât- müstakimi tevhiddir. Allah bunu nasip                        etsin!


       Ve sonra Fatiha     sûresi; 'kendilerine          nimet verilenlerin yoluna               ilet,


      yanlmlarn yoluna deil' diye Allah'a rica ediyor. Burada dallin
      Hristiyanlk makamdr. Yani insan tevhide ulaamadan yal-
      nz akta kalrsa, ilmi bir kenara brakrsa ekli putlatrr. Ya da
      Musevî makam gibi sadece ilme dönüp aksz ilimde taklr ka-
      lr ki bu da madûbin dr (gazaba uram olanlar.)
                                                        174




               Et-tehiyyâtü: "Allah için ve cemâl-i Resûlullah için hür-

                metler olsun" demektir. Peygamberimizin sidreyi                         amas       ve

               yanmaya raz oluudur.
                Cenâb- Hakk: "Yâ Habibiml Selâm                         senin üzerine olsun"

                diye hitaba geçiyor.

                Hz. Peygamber:        "ilâhî,   selâmn ümmetimle beraber olsun"
                diye buyuruyor.

                Eer kul bu mânânn          nda heryerden                    gelen   sesi   Hakk 'in
                sesi   olarak bilirse râziye ve merdiyye               makamna        eriyor.

                Cenâb- Hakk' dan bu             sefer:    "Ey kulum! Râziye ve merdiy-

               ye olduun hâlde bana râci ol (bana gel) hitab                         gelir.

                Kul yine çalmaya devam                   eder.   Ef'âl mertebesine eriir.
                Yani kendinden zuhur eden bütün                      i ve sözler Allah 'in olur.
                Ve bütün mevcudat         Hakk 'in sfatna ayna                 bilir.   Fakat bu
                aynada     kabiliyet ve istidatlara göre Allah '               müahede        eder.

                (Sfat    tecellîsi)

                Yine    çalr zât tecellîsine       erer.    Cenâb- Hakk 'tan               kendisi-

                ne: "Ettehiyyatü vessalavatü ve't-taybât" (Ey                       kulum! Ben


174    Cemalnûr Sargut, "Namaz Hakknda Mülâkardan alnt, www. cemalnûr. org
                                                                                              .




                                                                                    BAKARA
                                                                                         119



                 senden   razym,          sen de benden    raz   msn? Sana artk kor-
                 ku ve hüzün yoktur) buyurulur. Kul               ise   "Bana lâzm olan
                                                                             175
                 kulluktur" diyerek eskisinden daha çok çalr.



    (Namazda)
    Tekbîr getirince kurbanlk koç gibi âlemden çktlar.
    Ey   ulu, tekbîrin       mânâs udur: Yâ            Rabbî, huzurunda kurbanz.
    Koyun     keserken "Allâhu ekber" dersin ya, o geberesi nefsi de ke-
    serken bu söz söylenir.

    Allâhu ekber de de o            om nefsin ban kes. Kes de can, mahvol-
    maktan kurtulsun.
    Ten smail'e        benzer, can Halil'e...           Can bu semiz      bedeni yatrd
    da tekbîr      getirdi   mi?
    Ten   kesilir,   ehvetlerden hrslardan kurtulur. Besmeleyle                       kesil-

    mi temiz bir kurban              hâline   gelir.

    Kyamette olduu                 gibi   Hakk huzurunda          saf durulur, hesaba,

    Tanr     ile   konuup görümeye             giriilir.

    Tanr huzurunda, gözyalar dökerek                        ayakta durmak,          kyamet
    gününde kabirden kalkp maher yerinde dikilmeye                           benzer.

    Hakk, "Sana bunca zamandr mühlet verdim, bana ne                               getirdin?

    Ömrünü         neyle bitirdin,         verdiim gday, ihsan            (lütuf,   bala-
    mak) ettiim kuvveti ne                uruna      mahvettin.
    Gözünün nurunu              nerelerde tükettin,       be duygunu nerelerde yp-
    rattn?
    Gözünü, kulan, akln, ara                    ait    bütün cevherlerini harcadn.        .




    fer (yeryüzü) âleminden bunlara                   karlk   ne satn aldn?
    Sana kazma        gibi   el,   ayak verdim. Onlar sana bizzat ben               bala-
    mtm, ne yaptn onlar?" der.
    Hakk'tan buna benzer, seni                dertlere    uratan yüzbinlerce haber-
    ler gelir.

    Kyamdayken (namazda                    ayakta durmak) kula gelen bu haberler-
    den kul utanr,        iki      büklüm    olur,   rükûa (huzuru ilâhîde eilmek)
    varr.

175 Derleyenin Notu.
Ayet   3

120



       Utanmadan           ayakta durmaya kudreti kalmaz, rükûda                          Tanry
       tesbîh eder.

       Tanr'dan       "Ban kaldr,               rükûdan kyama dön de             Tanrnn         sor-

       gularna       birer birer     cevap ver" ferman             gelir.

       O     utanan   kul,     rükûdan (huzur-u             ilâhîde eilmek)       ban       kald-
       rr. Fakat      olgun bir        i yapamam olduundan bu                    sefer    yüz üstü
       düer.
       Yine emir      gelir:    "Ban kaldr,              secdeden kalk da yaptklarndan
       haber ver!"
       Tekrar utana utana              ban kaldrr ama yine ylan                    gibi   yüzüstü
       düüverir!
       Tanr, tekrar        "Ban kaldr da söyle. Kldan kla bütün yaptkla-
       rn aratrmak istiyorum"                    der.

       Artk ayakta durmaya kuvveti kalmadndan, Tanrnn                                      heybet-

       li   hitab,   canna      tesir    etmi olduundan,
       O ar yükün altnda, yere oturur. Tanr,                          "Söyle bana...

       Sana nimet verdim, nasl ükretttin? Sermaye verdim, hadi, gös-
       terkazandn!" der.
       Kul sana dönüp peygamberlere,                        o ululara selâm      verir;

       "Padiahlar, bu kötü kiiye efaat edin...                       ayam da balçkta kal-
       d, kilimim de"           der.

       Peygamberler,"Çareye bavuracak gün                           geçti.   O, orda yaplacak
       bir eydi, elde âlet           oradayd, orada kald!
       A    bahtsz kii,        git   oradan sen vakitsiz öten               bir horozsun.    Brak
       bizi,   kanmza         bulama!"          der.

       Bunun     üzerine sol tarafa             ba     çevrilir,   hsmndan, akrabasndan
       yardm      ister.   Onlar da "Sus Tanrya kendin cevap
                                                  !                                ver.   Biz   kim
       oluyoruz ki? Bizden              el   çek!" derler.

       Ne bu yandan            bir çare olur,          ne oyandan.      O    biçarenin     can da
       yüz parça      olur!

       Herkesten       umudunu               keser de ellerini açar, duaya balar:                Yâ
       Rabbî, herkesten          ümidim          kesildi.    Evvel de Sensin, âhir de Sen;

       Sen' den      baka     önü, sonu olmayan yok, diye niyaza koyulur.
                                                                                                  BAKARA
                                                                                                         121



   Namazdaki bu             ho    iaretleri gör de            bunun eninde sonunda böy-
   leolacan bil!
   Namaz yumurtasndan                      civcivi       çkaragör, yerden tane toplayan

   yolsuz      yordamsz         ku   gibi yere          bavurup durma!             176




   Biri:    "Tanrya namazdan daha yakn olan                                  bir   ey       var   mdr?"
   diye sordu.          O   :   "Hem namaz                      ama namaz yalnz bu
                                                           vardr;
   suretten ibaret deildir. Bu,                        namazn kalbdr. Çünkü bu na-
   mazn ba,             sonu    bellidir ve vardr.            Ba ve sonu olan her ey ise
   kalptr. Tekbîr           namazn ba,                   selâm   ise   onun sonudur. Bunun
   gibi    ahadet de yalnz             dilleriyle söyledikleri               ey    deildir.        Onun
   da   ba ve sonu vardr. Sesle, sözle söylenebilir.                           Sonu ve        ba olan
   her     ey    suret ve       kalptan          ibaret olur. Onun ruhu benzersiz ve
   sonsuzdur,       ba sonu yoktur.                    Bu namaz nebiler bulmulardr ve
    bunu       ortaya   çkaran nebî          :    "Benim Tanr          ile   baz    vakitlerim olur

    ki o   zaman, oraya ne           bir   Tanr tarafndan gönderilmi Peygamber
    ve ne de      Tanrya en yakn bulunan                       bir melek      sar. " buyuruyor.
    O   hâldenamazn ruhunun yalnz bu suretinden ibaret olmayp,
    belki istirak, kendinden geçi olduunu bilmi olduk. Çünkü

    bütün suretler darda kalp oraya smazlar. Katksz, srf mânâ
                                  177
    olan Cebrail bile oraya smaz.


    Kalb huzuru olmadan                klnan namaz, namaz olmaz                              buyruldu-
    u    gibi   namaz da        içtedir.    Fakat sen onu mutlaka ekillere sokar-
    sn.    Görünüte rükû             (eilmek), secde             etmek (kapanmak)                  ile   ona
    bir suret    vermek lâzmdr. Bunlar                      yaptn zaman ondan nasibi-
    ni alr,     muradna         erersin.


    Onlar namazlarna devam                            ederler (Meâric, 23) âyetindeki na-

    maz, ruhun namazdr. Sûreten, eklen                                 klnan namaz                 geçici-

    dir,   devaml olmaz. Çünkü ruh deniz                            âlemidir.        Sonsuzdur           ci-




176 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi              ,
                                                      çev.Abdülbaki Gölpnarl,      c.III,   stanbul, 1988,
   s.174-177, beyit. 2141-2175.
177 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi          Mâ     Fih, çev.Meliha   Ülker Tarkahya, stanbul, 1985,
    s.19-20.
Ayet   3

122



       sim    ise   deniz   kys vesnrl ve ölçülüdür. te bu yüz-
                                          karadr;
       den devaml namaz ruhun olabilir. Ruhun da eilmesi, kapan-
       mas      (secde etmesi) vard; fakat               bunlar açkça         ekillerle göster-
                                                                                  178
       mek lâzmdr.           kisi bir     olmadkça fayda            vermezler.



       Namazn hakikatini bilen için zahirde de namaz klmak lâzmdr.
       Zahirde namaz klmayan hakikatte de klamaz.

       Namaz; huzur,           huu       {kendi hiçliini hissetme),           murakabe            {ken-

       di kendini hesaba çekme) ve                 müahede                   kln-
                                                                     (ahit olma))          ile

       maldr.Yoksa dünyay arkaya                       atmadan klnan namaz, namaz
       olmaz. 179


       Bir    zümre sandlar            ki, surette     gönül       holuuna       erenlerin        artk
       namaza        ihtiyaçlar yoktur.         Onlar dediler         ki:    "Maksat hâsl           ol-

       duktan sonra artk ona ermek                     için sebep    aramak      yersizdir."      On-
       larn sandklar            gibi     bunu   bir    an   için   doru     farzedelim; onlara

       hakikat tamamiyle yüz göstermi ve onlarda                            velilik,    gönül     ho-
       luu, kalp huzuru             ba    göstermi diyelim. Bütün bununla bera-
       ber,     namazn      zahirde terk edilmi             olmas onun        için bir eksiklik-

       tir.   Sana gelen bu kemâl ve olgunluk                  hâli   önce    Tanr       resulü Hz.

       Muhammed             (s.a.s.)'e   de gelmiti. Her kim, "Böyle deildir" der-
       se,    onun boynunu          vurur, öldürürler. "Evet          bu gönül          holuu      Hz.
       Peygamber' de de hâsl oldu" diyene sorarm:                           "O   hâlde niçin ulu

       Peygambere uymuyorsun?                   O      büyük kerem          sahibi, müjdeleyici

       ve korku verici esiz Peygamber'in, o parlak hakikat
                                                18 °
                                                                                    nn            izin-

       den niçin yürümüyorsun?"


       Birbirlerini sevenlerin yekdierlerine (bir                     bakas)       verdikleri he-

       diyeler, sadece sevgi ve            sayglar deildir. Bu sayg ve alaka,                       in-

       sanlar birbirlerine maddî hediyeler vermeye de sevkeder.



178 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi           Mâ Fih,    çev.Meliha Ülker Tarkahya, stanbul, 1985,
       s.222.
179    Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.621.
180 ems-i Tebrîzî, Makâlât, çev.Mehmet Nuri Gençosman, stanbul, 2006,                    s. 86.
                                                                                                 BAKARA
                                                                                                         123



      ki gönül arasnda ak bu yoldan                           olunca, en          büyük    sevgiliye gö-

      nülden vurgun kulun, Allah'na bir                       takm ekle ait hediyeler ver-
      mesinden daha            tabii   ne vardr?           nsann vücûdunu namaza, oru-
      ca, hacca,        zekâta sevkederek ibâdete ekil çizgileri ilemek birer
                         181     1
      gönül hediyesidir.


      Malum olsun ki, namaz öyle bir ibâdettir ki,                                mürîdler ve     talipler,

      batan sona kadar Hakk'n yolunu onda                                        bulurlar,   makamlar
      orada kefolunûr. öyle                  ki:     Abdest, mürîdler için tevbe yerin-

      dedir. Bir pîre taalluk ve                 onun eteine sarlmak,                     isabetle     kble-

      ye yönelmek yerindedir. Nefs mücâhedesi                               ile    uramak, namaz-
      daki    kyam        yerindedir.        Daimî         zikir,   namazdaki kraat yerinde-
      dir.   Tevazu rükû yerindedir. Nefsi         tanma ve onun hakknda
      marifet sahibi           olmak sücûd yerindedir. Teehhüd (Namazdaki
      ahadet miktar oturmak                     ve "Et-tahiyyât" okumak),                  üns yerinde-
      dir.   Selâm, dünyadan tefrid ve ayrlma,                         makamlarn kaydndan
      çkma yerindedir. Bundan dolaydr                               ki Resûlullah         (s.a.s.),    bütün
      mereplerden kesildii                vakit, hayretin             kemâli mahallinde evke

      talip olur,       merebe       taalluk (alâkal olu,             ballk)            eder ve o     zaman
                                                                                           182
      "Yâ    Bilâl,     ezan ve namazla bizi rahâtlandrr derdi.


      bnü'l-Arabî Kur'ân- Kerîm'in ortaya                            koyduu             salâtn   iki   yönü-

      nü dikkate alr           ki,   bu   iki    yön       Tanrnn      ve yaratklarn salandr.

      Bazen bu           iki   yönü önceki slâmî düüncenin kolaylkla ka-
      bul edebilecei ekilde                yorumladn görürken, bazen de on-
      lar kendi teorilerine               bal anlamla snrladn görmekteyiz.
      Bu     nedenle salâtn           anlamn           bnü'l- Arabi'de              iki   ksma    ayraca-

      z. Hakk'n             salât,     Hakk'n kuluna merhameti; kulun                            salât ise

      Hakk' müahede                  etmesidir.

             Allah'n salât rahmet demektir.
             Hz. Peygamber öyle buyurur: "Gözümün nuru namaz
      (salât)    klnmtr.               Bu,      sevenin gözlerini                aydnlatan        sevilenin



181   Kenan    Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.382.
182 Hucviri, Kefu'l-mahcublHakikat              Bilgisi,   stanbul, 1996,   s.   437.
Ayet 3
124



      müâhedesidir. "      Bu nedenle Hz. Peygamber namazda                     bir   yöne
      yönelmeyi yasaklamtr; çünkü yönelmek,              eytann namazdan
      çalddr.        Böylece kulu sevdiini       müahededen mahrum brakr.

             Âdemolu! Yalan söylememen,            oruçtur; kötülüklerden uzak

      durman, sadakadr; yaratklardan ümit kesmen                     salâttr.

      Metinden       unu    çkartabiliriz:      Kulun   salât,   Hakka tam            anla-

      myla     erebilmek    için,   yaratklardan yüz çevirmesidir. Buna göre
      salât,   "bakaya" her çeit yöneliten uzak, kul                 ile   Rabbi arasn-
      daki bir iliki veyakavumadan ibarettir. bnü'l-Arabî kendi dü-
      ünce balamnda, Hakk'n ve kulun salâtn her ikisini de yu-
      salli {namaz klar) fiiliyle ilikilendirerek açklamtr. Fiilin öz-

      nesi    namaz klan anlamndaki             musallî'dir. Musallî, birinci an-

      lamndaki       mücellî'nin     kart    olarak   yarta   birinciden sonra ge-

      len,    yani ikinci demektir.       Bu balamda hak             musallîdir, halk

      da musallîdir; fakat farkl          iki   yönden.    Hakk      musallîdir, yani

      Hakk'n      bilinmesi   yaratn bilinmesinden sonradr.                 O hâlde söz
      konusu sonralk, bilinmedeki sonralktr. Halk                     musallîdir, yani

      mertebesi Rabbinin mertebesinden sonra                gelir.   Buradaki sonra-
      lk mertebe sonraldr.

             Kukusuz     Allah kendisi için        salât   etmemizi emretmi ve
      Onun      da bizim   admza salât ettiini          bildirmitir.       O hâlde salât
      bizden ve ondandr.Bu durumda Hakk musallî olduunda, hiç
      kukusuz Âhir ismiyle musallî olur. Bu durumda kulun varl-
      nn     ardnda    kalr. Burada söz         konusu olan Hakk, kulun kendi
      fikri    düüncesiyle veya (bakasn)           taklit etmesiyle         kalbinde ya-

      ratt Hakk'n          kendisidir.   O ilâh- mûtekaddr. Çünkü musallî,
      yarta     birincinin   ardndan      gelen demektir. Allah öyle buyurur:

      "Herkes salâtn ve tespihini bilmitir". Yani Rabbine ibâdet edi-

      te   sonradan gelen kendi mertebesini bilmitir.

             Allah   salât eder.    Böylece kendisini zikirde kulun zikrinden
      sonra gelme özelliiyle nitelemitir.

             Hakk    kullar üzerinde kendi rubûbiyetinden                  (terbiye eden)

      sonra gelmeyi vâcib           klmtr. Bu      nedenle kulu, kendisini geri-
                                                                                    BAKARA
                                                                                               125



    de kalan anlamndaki musallî diye isimlendirebilmek                             için,       na-

    maz      farz    klmtr.         Kul Rabbinin mertebesinden sonra gelen-
    dir.   Ayrca Hakk,            salât kendisine nispet etmitir.         Bunun           nede-

    ni hakikatin         unu gerektirmi olmasndandr: Hakka dair mey-
                                                                                               183
    dana gelmi           bilgi,   mahlûka     dair   yaratlm     bilgiden sonradr.



    Hz. Peygamber, kendisinden aktarlan sahih (doru,                         geçerli) bir

    hadîste öyle         buyurmutur: "Kulun             ilk   baklacak   ibâdeti        namaz-
    dr. Allah öyle der:             Kulumun namazna baknz, onu tam                             m
    yapm yoksa eksik               mi brakmtr. Namaz tam ise, onun adna
    tam olarak yazlr. Namazdan           ey eksik ise, Allah öyle bu-
                                                  bir

    yurur:        Baknz kulumun nafile namaz var mdr? Nafile namaz
    var    ise,   öyle   der:   Kulumun       farz   namazndan eksii       nafile        nama-
    zndan tamamlaynz. Sonra                    ameller bu tarzda ele alnr."

    badetlerin nitelikleri hakkndaki bir                      baka   sahih hadîste              ise

    Hz.Peygamber'in öyle söyledii bildirilmitir: "Namaz nurdur,
    sadaka burhandr, sabr (oruç ve hac) aydnlktr, Kur'ân lehin-
    de veya aleyhinde             delildir.   Sabahlayan herkes nefsini satn alr;
    ya onu azat eder ya da köleletirir." Böylece nuru namaza, bur-
    han      sadakaya -ki kasdedilen zekâttr-,                 aydnl      oruç ve hacca
                          184
    izafe etmitir.



    Allah, namaz klan kiinin kendisine yakardn bildirmitir.
    Namaz nurdur. Dolaysyla kul Allah'a baka bir isimden deil,
    en-Nûr isminden yakarr. Nûr bütün karanlklar uzaklatrd
    gibi namaz da, bütün meguliyetleri keser. Dier ameller ise böy-

    le deildir. Çünkü onlar namaz gibi kendilerinin dndaki her

    eyi brakmay içermez. Bu nedenle namaz nûr olmutur. Allah,
    kulu kendisine en-Nûr isminden yakardnda, onunla babaa
    kalp yakarnda Hakk' müahede etmesiyle de bütün varlkla-
    rn silineceiyle müjdelemitir. 185

183 Suad El-Hakîm, bnü'l-Arabî Sözlüü, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2005,           s.   544-546.
184 bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,      c.II,   s.   285.
185 bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,      c.II,   s.   286.
Ayet   3

126



       Namazda Rabbime balanrm, "Namaz gözümün nurudur"'srr
       zuhur eder, bu, benim huyumdur. Can pencerem zevk ve evkle
       açktr.     Tanrnn           lutfu oraya          vastasz     gelir.   Tanrnn         lutfu, rah-

       meti,   nuru madenimden, hakikatimden                           gelir,   penceremden                 evi-

       me    girer.    Penceresi         olmayan ev cehennemdir. Ey kul dînin asl
                                  186
       pencere     açmtr.

       Peygamber, "rükû ve secde varlk halkasn Tanr kapsna vur-
       maktr," dedi.
       Kim o kapnn halkasn döverse elbette ona devlet ba gösterir.                                           18




       Adam,      bir    rükû (Huzur-u              ilâhîde eilmek), yahut             sücûd          (secde-

       ye varmak)        etti    mi onun rükû ve sücûdu, öbür âlemde ba, bah-
                   188
       çe olur.


       Bir   ksm         insanlar selâm vererek               namazdan          çkarlar. Bir           ksm
       ise   selâm vererek 'dâimi salata dâhil                   olurlar.    Bu daimî        salât için-

       de bulunanlara, Musa'ya                   olduu       gibi   münâcâat       (Allah a yalvar-

       ma)    aac        bir   ateten fanus olur ki bu atee yaklanca: Sen be-
       nim Rabbimsin, demek mânâs zuhur                              eder ve     aaçtan         da:     Mu-
       kaddes vadidesin, dünya ve âhiret pabuçlarn çkar, nidasn du-
                   189
       yar olur.


       Namaz klp namaznn                        kendisinden         baka     her eyi uzaklatra-

       mad kul (gerçekte) namaz klmad                                 gibi   namaz da onun                  için
                           190
       nûr deildir.


       Asl o Tanr mülk ve                   saltanat sahibindir. Kendisine              ba eene bu
       topraktan yaratlan dünya öyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce
       saltanat ihsan eder.


186 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi                ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl,    c.III,   stanbul, 1988,
       s.195, beyit.   2401-2404    .




187 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî                ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl,    c.III,   stanbul, 1988,
       s.168, beyit.   2048-2049.
188 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî                ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl,    c.III,   stanbul, 1988,
       s.282, beyit. 3457.
189    Kenan   Rifâî, Sohbetler,        stanbul, 2000, s.405.
190 bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,                   c.II,   s.   286.
                                                                                                    BAKARA
                                                                                                           127



      Fakat     Tanr tapsnda                  bir secde,    sana   iki   yüz devlet ve              saltanat-

      tan daha       ho    gelir.

      Ben ne mal           isterim,      ne mülk... ne devlet isterim, ne                         saltanat...

      bana o secde devletini ihsan                      et, yeter!    diye       alayp szlanmaya
                     191
      balarsn.


      Namaz        seni günahtan, suç ilemekten, kötülükten,                                     noksan ve
      kusurlardan ve isyandan korur, temizler.                           te senin             bunlar yap-
      mam          olman ve bunlardan temizlenmi bulunman                                           ameldir.

      Eer      kendini bunlardan                 kurtarmamsan, namaz                          klmam        sa-

      ylrsn. Bunun              için    Peygamber O'na selâm olsun namaz                              klm
      olan bir kimseye:"Namaz klmadn, kalk namaz kl" diye bu-
      yurdu. Bunun üzerine o adam kalkp namaz kld. Tekrar: "Kalk
      namaz kl, namaz klmadn" buyurdu. O adam yine kalkt ve
      namaz kld. Peygamber bu defa da: "namaz klmadn" dedi ve
      sonunda: "Kalb huzuru olmadan, namaz klmak doru deil-
      dir"    buyurdu.

      O      hâlde ortaya       koymu           olduklar bu rükû, sücûd ve                       kyam      ye-

      rine getirmekle, gerçek                  amel    yaplm         olmaz. Yani dinde ortaya
      konulan bu           dla       ilgili   hareketleri     yapmakla amel yerine                    getiril-

      mi olamaz.
      Hakîkî amel,             içi    deitirmektir. Nitekim insan tohumu, ana
      rahminde ekilden                 sekile girer.      Alaka (kan phts) ve mudga                       (bir

      çinem        et) olur.    Nihayet insan eklini               alr, canlanr,              dünyaya ge-
      lir,   büyür ve      bir insan olur.


      te      bu   türlü   deimek,             aa derecelerden yukar derecelere çk-
      mak, ameldir. Peygamber Hazretleri                           (s. a. s.):     iki    günü       bir olan
                                                           192
      kimse aldanmstr" buyurmutur.


      Allah'n rahmeti onun üzerine olsun, bir defasnda Bâyezîd
      Bestâmî'ye bir           adam      gelmiti. Bir ara bu kii, Bestâmî'nin huzu-


191   Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi             ,
                                                       çev.Abdülbaki Gölpnarl,          c.III,   stanbul, 1988,
      s.54-55, beyit.   664-666.
192 Sultan Veled, Maârif,        çev.Meliha Anbarcolu, Konya, 2002,               s.   4-5.
Ayet 3
128



      runda dururken saa                sola   baknmaya balad. Onun                           böyle     saa
      sola     bakndn gören Bâyezîd kendisine sordu:
      -Ne      var?

      Adam        dedi;

      -Namaz klacak temiz               bir yer   aryorum!
      Onun bu         sözü üzerine, Bestâmî de kendisine                           unlar      söyledi:
                                                                                     193
      -Kalbini temizle de          namaz        dilediin yerde kl!


      Ben, Rabbime sordum:
      -Ey Rabbim! Hangi namaz sana daha çok yakndr?
      Rabbim buyurdu:
      -u namaz          ki,   içinde    Benden bakas bulunmaz ve namaz klan
      da,     kld o namazdan gâib bulunur.                        194




      Gavs Âzam           diyor   ki:

      -Rabbimden Mîrâc hakknda sordum. Rabbim buyurdu                                             ki:

      -Mîrâc, Benden            baka    her    eyden syrlp               yükselmektir. Böyle bir

      miracn kemâli yükselme ve huzurda saa-sola                                   iltifat   etmemekdir.

      Ve sonra Rabbim öyle devam                    etti:

      -Ey     Gavs Âzam! Benim katmda mirac olmayan kimsenin                                             na-

      maz namaz           saylmaz.       Namazdan mahrum                           olan kimse,    Benim
                                                            195
      yanmda mîrâcdan              da mahrumdur.


      u namaz, bütün gün kyamda,                        rükûda, secdede durman için
      konmamtr.               Maksat, namazda sende beliren hâlin, dâima sen-
      de olmasdr. Uykuda, uyanklkta, bir                    ey yazarken, bir ey
      okurken, hâsl bütün hâllerde                   Tanry antan ayrlmamalsn
      ki     "Onlar namazlarn daimî klarlar" srrna                                  eresin,   buna    eren-
                          196
      lere    kanlasn.


193   Ahmed      Kayhan, Abdülkâdir-i Geylânî, Ankara, 1998,            s.101.

194   Ahmed      Kayhan, Abdülkâdir-i Geylânî, Ankara, 1998,            s.   18.

195   Ahmed      Kayhan, Abdülkâdir-i Geylânî, Ankara, 1998,            s. 20.


196 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi         Mâ Fih,   çev.Meliha Ülker Tarkahya, stanbul, 1985,
      s.   267-268.
                                                                                          BAKARA
                                                                                             129



      "Bende   ey yok lütuf ve inayet sendendir Allah'm" diyeni
                  bir

      Cenâb- Hakk mahrum brakmaz ve o kimse be vakit namaz-
                                                          197
      dan baka dâimi              salâtta demektir.



      nsân- kâmilin           ak       ile   dolu olan âklar, sade         be    vakitte deil,
                                             198
      daimî    salât içindedirler.



      Salâtn birkaç        mânâs        vardr:
      Birincisi:    Duâ     demektir. Tevbe sûresi 103. âyette bu mânâyadr.

      "Sen onlar için duâ et" demektir.
      ikincisi:    Senadr. Ahzâb              sûresi 56. âyet      bu mânâyadr. "Muhak-
      kak    ki Allah ve melekleri           Peygamber      (s.a.s)a salât,   yani sena etmek-
      tedir" demektir.

      Üçüncüsü: Kraatdir. srâ                  sûresi 110. âyetde       bu mânâyadr. "Na-
      mazda Kraatini fazla açktan yapma!" demektir.
      Dördüncüsü: Rahmettir. Bakara sûresi                      157.   âyetde bu mânâyadr.
      "Onlara Rablerinden rahmetler vardr." demektir.

      ibadet olarak, kendine mahsus hareket ve zikirlerle yaplan amel-

      dir.   Kyamnda          kraat,         kuûdunda sena ve duâ ve           failine    rahmet
      vardr.     Bu   âyet-i celîlede salât,        be     vakit   namaz      içine alan ism-i

      cinstir.    Namaz           ikâme demek, âdâb ve erkânna                   riâyet ederek

      dosdoru klmak               ve   ömrünün sonuna kadar klmaya devam                      et-

      mektir.

      Rivayet olunur         ki,   büyük zâhidlerden Hâtem-i Esamm rahime-
      tullah   Asm bin Yûsuf'u ziyarete gitti. Asm ona:
      -Ey Hâtem!         Namaz          güzel klar        msn?      diye suâl     etti.   Hâtem
      "evet" dedikde        Asm nasl kldn sordu.                       Hâtem    dedi   ki:

      -Namaz      vakti    yaklat            zaman, abdest azalarm tamamnca y-
      kayarak güzel bir abdest alrm. Sonra                         gelir   namaz    klacam
      yerde dururum.          Her      bir    uzvum   karar ve sükûnet bulur. Kabe'yi
      iki    kam      arasnda,         makam       sadrmda, Allah' üzerimde kabul


197   Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.218.
198   Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.188.
Ayet   3

130



       ederim.     O kalbimde ne varsa bilmektedir.                  Sonra ayaklarm srat
       üzerinde, cennet         samda, cehennem solumda, ölüm melei de
       arkamda        farz   ederim ve bu namazma sanki son namazmm
       gibi niyet ederim.          Sonra ihsan üzere, yani Allah' görürcesine
       bir tekbîr     alrm. Kraatimi (okuma)                  tefekkürle   yaparm, rükûyu
       tevâzuyla,     sücûdu     (secde     etmek) tazarrû (yalvarma,         yakar)   ile   ya-

       parm. Bunlar tam             yapm olarak otururum.                Recâ (ümit)   üzeri-

       ne teehhüd (namazda oturma) ederim, sünnet üzere selâm                            veri-

       rim, sonra da         namazm          ihlâsla teslim ederim.        Sonra havf    (kor-

       ku) ve recâ (ümit) arasnda             yaarm, namaz            böyle   klmaa sabr-
       la   devam ederim.

       Bunlar dikkatle dinleyen               Asm dedi ki:
       -Ey Hâtem! Sen her           namaz       böyle    mi klarsn? Hâtem:
       -Evet, otuz seneden beri böyle              klarm.
       Bu cevab      Asm alad ve dedi ki:
                      üzere

       -Ben imdiye kadar hiçbir namazm böyle klmadm.
       Mukâtil de öyle demitir: Nebî                   (a. s.),   Mekke'de iken sabah        ak-

       am     iki rekât      namaz klard. Mîrâc               hâdisesi   vuku bulunca be
       vakit namazla emrolundu. Mîrâc, vakitlerin en ereflisi, hâllerin

       en   faziletlisi   ve   münâcâtn en          azîzi     bulunduundan, namaz bu
       gecede farz        klnmtr. Namaz,                     îmândan sonra      taatlerin    en
       faziletlisi,   kulluk vazifelerinin de en güzelidir.
       Binaenaleyh ibâdetlerin en             faziletlisi,   vakitlerin en deerlisinde farz

       klnd.       Mîrâc, kulun Rabbine           kavumas ve ona yaklamasdr.

      Âyet-i celîledeki lafz (söz) cemi' (bütün, hepsi) sigasyla (kip, fiil

       çekim    sekli)       namazn cemaatle edasna iaret vardr.
                          olmakla
       Hadîs-i erifte beyân olunduu veçhile cemaatle klnan namaz,

       yalnz bana klnan namazdan yirmibe yahud yirmiyedi dere-
       ce   daha   efdaldir.

       Nebiy-yi       Ekrem    (s. a. s.)   Mîrâc gecesinde semâvâtn melekûtunu
       ve sâkinlerinin ibâdetlerini                müahede          ettii esnada, onlarn
       hâllerine      gbta edip Allah'tan bunlar ümmeti                    için talebetti. Al-
                                                                                    BAKARA
                                                                                          131



lah da   bütün meleklerin         ibâdetlerini      be vakit namazda cem edip
Onun ümmetine verdi. Çünkü onlardan                          kimisi      kyamda, kimi-
si   rükû'da, kimisi secdede, kimisi          hamd etmekte, kimisi tesbîh
etmekte       idiler.   Allah Teâlâ,    bu ümmete de be vakit namazlar-
n    dosdoru kldklar             takdirde bu melaikenin ecirlerini (kar-

lk) vereceini vaad etmitir.

Be vakit namaz, bizden evvelki ümmetlerde parça parça mevcûd
idi.   Allah Teâlâ bunlar son nebisine ve ümmetine                          cem     etti, zîrâ

dünyevî ve uhrevî fezâilin            (faziletler)    cümlesini peygamberimiz-

de toplamtr.            Ümmeti        de dier ümmetler arasnda                    ayn    du-
rumdadr.

Sabah  namazn ilk klan Âdem, öle namazn ilk klan brahim,
ikindi namazn ilk klan Yûnus, akam namazn ilk klan Isa,

yats namazn ilk klan Mûsâ peygamberdir.
Bu meyanda denilmitir ki: Be vakit namaz ilk klan Âdem
(a.s.)'dr.     Sonra bunlar peygamberler arasnda                        dalmtr.          Vitr

namazn          ilk   klan   Resûl-i   Ekrem     (s.a.s.)     efendimizdir.          Bu hu-
susda:   "Rabbim bana           bir   namaz   da ziyâde           ile   vermitir" buyur-
mulardr.

Namazn         bidayeti (balangç) ikâmedir, nihayeti idâmedir.

Namazn         ikâmesi, her bir       namaz   kendi vaktinde rükû, sücûd ve
hududunu zahiren ve bâtnen muhafaza ederek klmaktr,
idâmesi       ise,    devâm- murakabe         (iç    âlemine dalma)           ile    namaz-
da gizlenen eltâf- rubûbiyete (rabln lütuflar) nail olmak                                için

tahsîs-i   nazar eylemektir.
Hadîs-i erîfde:           "yaadnz          günlerde Allah'n nice nefehât
(esintiler,    kokular) vardr.        Gözünüzü açn           ve   onu yakalamaa           ça-

ln!" buyurulmutur.
Namazn         bir ekli, bir      de ruhu vardr        ki,   her bir      artn       ve rük-
nünü     yerine getirmekle        ruhuna    erilir.

Meselâ     namazn artlarndan               birisi abdesttir.            Abdestin her bir
farznda, sünnetinde, edebinde               namazn dosdoru klnmasna
insan hazrlayan           bir   sr ve iaret vardr.
Ayet 3
132



      Meselâ     elleri   ykamak, onlar dünyann levsiyyâtndan                          (kirli

      ve pis eyler) ve nefsi mâsiyetlerden (isyan,                günah) temizleme-
      e,   kalbi   hayvan        ve eytanî sfatlardan tasfiye        etmee      iarettir.

      lk vahiyden         sonra evine gelerek bürünüp sarnan peygambere:
      "Elbiseni temizler (Müddessir, 4)                 buyurulmutur. Ki bu "Kal-
      bini temiz tut" diye de tabir edilmitir.                   Yüzü ykamak, him-
      met yüzünü, dünya muhabbetinin necasetinden                          (pislik)   yka-
      yp temizlemee          iarettir.      Çünkü dünya muhabbeti            her bir gü-

      nahn badr.
      Namazn        artlarndan           biri   Kbleye     yönelmektir. Bundaki sr

      Hakk      Teâlâ'y arzu etmekten             baka     her   eyden yüz çevirmek
      ve kurbiyyet (yaknlk) ve münâcât (duâ, yalvarma) arzusuyla
      Hazret-i rubûbiyyete teveccüh etmektir.

      Elleri   kaldrman, himmet             ellerini   dünya ve ahretten çekmektir.

      Namazdaki        tekbîr:    Kulun kalbine         isteme, sevgi,   azamet ve     izzet

      bakmndan Hakk,               her   eyden daha büyük         diyerek onu yücelt-

      mektir.

      Namazda iftitah tekbîrinin (namaza baslarken alnan tekbîr) he-
      men niyeti izlemesi, Allah'tan bir ey isterken niyetin samîmi
      oluunun, hakk tekbîr "Allahu ekber" demek ve tazim (ululama,
      sayg gösterme)       ile   gösterilmesi gerektiine iarettir. Zîrâ Allah'

      deil de      bakasn        taleb eden,     O     matlûbu tekbîr ve tazim etmi
      olur.    Allahu ekber diyerek, Allah' büyüklemeden namaz sureta
      caiz    olmad gibi hakikatte de caiz deildir.
      Sa elini sol elinin         üzerine koyarak ikisini beraber          gösüne       koy-

      makta da yaratc huzurunda, kulluun eklini                          ifadeye ve kalbi

      mâsivânn muhabbetinden korumaya iaret vardr.

      Namazda kraâta "yöneldim"                   diye    balanmasnda, Hakk'tan
      bakasn        taleb    etme irkinden uzak olarak, hakka yönelie
      iaret vardr. Fatihann kraati vacib                      oluu   ve Fâtihasz na-
      mazn      caiz   olmaynda            öyle bir hakikate iaret         vardr      ki,   bu
      hakikat kulu,        hamd     ü sena, Rabb'ül-âlemine          ükür ve     hidâyet
                                                                                           BAKARA
                                                                                                133



      talebiyle,   rabbani lutuflarn güzel kokularna hedef klar.
      Sözü edilen hidâyet öyle           ilâhî cezbelerdir ki, her biri ins                      ü
      ameline (nsan ve ameline) denktir ve Allah                       ile        kul arasnda

      ikiye   ayrlm     olan     namaz   ile   kulu Allah'a yaklatrr.                      Kyam,
      rükû ve sucûd       (secde),   kulun âlem-i ervaha ve gayb yurduna
      dönüüne      iarettir.

      Secdeden sonra teehhüde (namazda oturma) enâniyet                                    (benlik)

      perdelerinden kurtulmaya iaret             olduu         gibi rabbânî cezbelerle

      hakkn     cemâlini görmeye vâsl olma iareti de vardr. Sonra                               te-

      hiyyatta ("Et-tehiyâtü" duas) kullarn, meliklerin huzuruna var-
      ndaki ekillerini gözetler. Saa, sola selâm verite iki dâre selâm
      vermeye iaret bulunduu gibi, sadan cennet nimetlerine, sol-
      dan da    lezzet ve ehvetlere davet       eden her cahil davetçiye selâma
      iaret vardr.

      Böyle bir kul, icabet ve münâcât              makamlar           içerisinde bulun-

      duu      hâlde keramet denizlerine         dalm,          ilâhî cezbelerin            bay-
      la   baldr. Nitekim Cenâb- Allah öyle buyuruyor: "Rahman                                   ve

      Rahim     olan Allah'n kullar yeryüzünde tevazu ve vakar                         ile yürür-

      ler.   Cahiller, kendilerine laf atp       satatklar zaman aldrmadan:
      "selâmetle" deyip geçerler. " (Furkân, 63)

      ekilciler    namaz edadan selâmla çkarlar. Hakikat ehli ise
      selâmla    namaz devam ettirmeye girerler. Nitekim Allah Teâlâ
      "Onlar namazlarna devam ederler" (Meâric, 23) buyurmaktadr.
      Namaz klan       bir      kavmi namazlar korur. Cenâb- Allah öyle
      buyuruyor: "Ey      Muhammed, sana vahyolunan kitab oku. Nama-
      z dosdoru kl.       üphesiz namaz insan fuhu ve kötü eylerden al-
      koyar" (Ankebût, 45)

      Namaz klan o müminler,             gayba îmân ederler ve kendilerine                     ver-

      diklerimizden infâk ederler. Hadîs-i kudsî'de:
      "Salih    kullarm   için, hiçbir   gözün görmedii, hiçbir                    kulan      duy-

      mad        ve hiçbir beerin      aklna gelmeyen nimetler hazrladm"
                          199
      buyurmaktadr.

199   Ramazanolu Mahmud Sami, Bakara sûresi      Tefsiri,   stanbul, 1985,   s.   21-29.
Ayet 3
134



      Sabah    namaz       iki rekâttr; cisimle               cana     iarettir.    Öle namaz
      döret rekâttr; dört tabiat kuvvetine iarettir, ikindi                          namaz        dört

      rekâttr dört unsura iarettir. Yats                  namaz            dört rekâttr; cemâd,

      nebat,   hayvan ve insana            iarettir. Yahut, nutfe, aleka,                 mudga     ve

      insana iarettir.

      Namazn       vasflar hesaba gelmez derecede büyüktür. Fakat                                  ak
      çemesinden abdest alp dört                       tekbîri       bir     etmeyince canann
                                                 200
      cemâline yüz döndürülemez.


      Hasat    zaman       güzel ahlâk zahiresini toplayabilmek                          için,   insan

      vücud toprana rzâ tohumunu ekecek                                olursa, evvela nefsinin

      fena ve çürük        mallarn gözden çkaracaktr. Çünkü                                o, nefsa-

      ni   duygu ve arzular vermekte cömert davranmay ve kendi                                     is-

      teklerini Sahib'in arzusu ve               emri     uruna            harcetmeyi secdenin
                                                   zo
      hakikatinden        örenmi         oluyor.
                                                   2(




                Sradan insanlarn               hidâyeti teslim         ile   islâm'da,

                Seçkin insanlarn hidâyeti                 îmân      ve ihsanla olur.

                Daha      seçkin insanlarn hidâyeti ise her                     eyin olduu gibi
                görülebilmesi, engellerin              almas         ile   gerçekleir,

                îmân, eriat dilinde kalp                ile   inanmak, dil         ile   söylemek ve

                azalar      ile   gereini yapmaktr.
                Her îmân          islâm'dr.     Ama her islâm              îmân   deildir.

                Salât; 1-duâ; 2- övgü;                 3-okuma; 4- rahmet mânâlarn
                içerir.

                eriat dilinde          salât   namazdr. Çünkü bu dört mânâ da
                namazda vardr.
                Namaz        kabul etmeyenler; Ebû Cehil gibidir.
                Namaz            kabul edip klmayanlar; kitap                   ehli olup    mânây
                anlamamlardr.
                Namaz klmay                isteyip tembellikten,               üenmekten klma-
                yanlar; gaflette olanlardr.

200 Kenan    Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.441.
201   Mekûre   Sargut, Gönülden Gönüle, stanbul, 1994,         s.   125-126.
                                                                    BAKARA
                                                                          135



Namaz     kabul edip klanlar hakîkî Müslümanlardr.

îmân    kalple;   namaz       bedenle; infâk malla olur.          Bunlarn
toplam    ibâdeti oluturur.

Bedenin zekât, namaz,               maln              âktr.
                                             zekât, inf

Hz. Aye'nin           infâk Allah indinde en                makbul olan
infâklardan biridir         ki,   kendi mezar yerini     bile   Hz. Ömer'e

vermitir.

Gaflette olan kiinin iaretleri: Allah'a                  îmân eder ama
ibâdet etmez.     Rzk verenin Allah olduunu                 bilir   ama ya-
rnki    rzk    için endielenir.            Dünyann     geçiciliini bildii

hâlde hiç geçmeyecekmi gibi dünyaya saplanr. Vârislerinin

ona    düman olacan               bildii hâlde     mal toplar.
Nefse, dünyaya,           eytana    kar      zafer elde edersen kurtulur-

sun.

'Rzktan paylarlar' âyeti kendi                   mânâmz koruyup kalan
her eyimizi paylaabilmektir.

Namaz ile gayb îmân   'a           edilir,

îttikâ; bilinçteki        k; nefse verilen görevdir.
Namaz      ve infâk zevk hâline getirmek gerekir.


Namazdaki ekillerin               esrar:

Kyam
Furkân    olarak,     yani fark hâlinde Kur           ânn   idrâki için ve

Allah önünde kulluumuzu isbat için ayakta dururuz.                         Bu
                      "
hâlde "ben" ve            kul" olarak Allah'n önüne çkarz.

Rükû
çimiz    ve   dmz arasndaki berzah âleminin                         tecellîsini

idrâk ederiz. Ve ancak bu             makamda hamd edebiliriz.
Rükûdan       sonra   dorulma
Rükû 'da duyduumuz huzur ile sarslarak                    bamz kald-
rrz. Ve       "Hamd Allah'a          aittir. "   (Rabbena ve leke'l-hamd)
nidasyla secdeye kapanrz.
Ayet 3
136



              Secde

              Vehimlerin tahakkümünden                 (hükmü altnda olmak) kur-
              tulunan makamdr. Rabbin                  tecellîsinin   en   iyi   hissedildii

              makamdr.
              1. secde;   gayba îmândr.
              2. secde;   Allah'n nurunu görüp secde etmektir.
              Secdede eytan kahrolduundan eytandan o an kurtul-

              mu olursun.        Secdeye varana eytan           ahadet edecek demek-
              tir.   Secdeden kalktaki gizli          mânâ      budur. Gaffar, Rahim,

              Hâdî, Rezzâk, Cebbar, Afüv isimleri gerçekleir.

              Secdeden sonra oturma

              Secdenin zevkini idrâk için otururuz ve 'Et-tehiyâtü oku-                 '




              ruz.     Bu makam,         Allah ', Peygamberini, onlar arasndaki

              birlii idrâk ve         îmân makamdr.
              Saa sola selâm
              Saa ve sola yani eyaya              ve hakikatine selâm veririz.

              Nefis bizim kimlik          kartmzdr.
              Nefsin    his,   cehalet ve   gururundan          çamzn en            büyük   so-

              runlarndan         stres   oluur.     Çünkü bu üç durum,              korku, gü-

              vensizlik ve ihtiras oluturur.

              Allah beni koruyor dersek korkular gider, ihtiras kaybo-

              lur.

              Bunlar namazda gerçekleir. Çünkü namazda                               Muham-
              med srr          olan huzur, zevk        almann        gerçek ekli vardr.

              Bundan       sonra      arnma srr balar           ki   bu da Mustafa sr-
              rdr.
              Akl, kyaslar         sistemidir.      Zdd   ile   ayns    ile   mukayese      ile

              anlar. Allah       bu   sistemle   anlalmaz. Çünkü           ei, benzeri ol-

              madndan            mukayese     ile   idrâk edilemez.

              Akl-     küll;   kazadr     (fikir.)

                                                                              202
              Nefs-i küll; kaderdir (fikrin hâle dönümesi).


202 Derleyenin Notu.
                                                                                     BAKARA
                                                                                          137



   SMAL HAKKI BURSEVÎ'NN ECVBE- HAKKIYYE'S                                              »CT203




   Bu risale, Hz. eyh Abdurrahmân efendinin (Allah srrn takdis
   etsin) sorularna, eyh Abdulhak smail Hakknn (günahlar

   mafur          olsun) cevaplardr.

    (Heft suâlim var sana ey ârif-i esrâr-               Hak)
   Ey hakkn srlarn                    bilen,   sana yedi suâlim var.

   -       Yedi   says
   Aslnda          nihayetsiz olmakla beraber, sorular yedi olarak ksal-

    tld. Bu da arzn deil, yedi                   göün    melekûtuna        iarettir. Gerçi

    keif sahibi           arif,   her ikisinin melekûtuna muttali saylr.                Çün-
    kü böyle        bir   ttla     (bilgi,   haberli olma)   olmakszn        vel söz    konu-

    su olmaz.       u      âyet-i   kerîme buna iarettir: "brahim'e göklerin ve
   yerin melekûtunu                 (hükümranln)         öylece gösteririz." (En'âm,

    75).       Buradaki "gösteririz" den maksat, her              iki   melekûtun srla-
    rna ve        hakikatlerine muttali' (haberli) klarz, demektir.                    Ayrca
    Allah,        u âyetinde, insanî ruhu ve baka eyleri "melekût" ola-
    rak ifâde etmitir: "Herseyin melekûtu elinde olan Allah münez-
    zehtir." (Yâ-Sîn, 83).            Burada melekût, ruh demektir. Çünkü                  ce-

       sede göre ruh,        mülke göre melekût mertebesindedir. Bunlardan
       biri,   duyularla hissedilir, gösterilebilir; ikincisi              ise,   ancak teba-
       iyyet (tâbi olma)           ile gösterilebilir.   Çünkü     birincisine         lâzmn
       melzûma (lüzumlu)              taalluku (münasebet,        ilgili   olma) gibi    ba-
       ldr. Bütün kevnî (yaratlanlarla                ilgili)   hakikatler, suretleri       ile


       birlikte    bu hâl     üzeredir.

       Ad geçen ksaltmay esmâ-y seb'ann                      (yedi isim)   srrn açklay-
       c   olarak ele almak da          mümkündür. Hakk           tarikat     erbab arasn-
       da bunlar,     esmann anas             ve asllar olarak kabul         edilir.   Burada
                                204
       onlar saymaya gerek yok.


203 smail Hakk Bursevî, Ecvibe-i Hakkyye, çev.Mehmet Demirci, Tasavvuf lmî Aratr-
    ma Ve Tasavvuf Dergisi, Ankara, 2003, Say 10, s.9-43. (204-279 nolu dipnotlar ara-
    snda araya farkl alntlar da girmekle beraber bu yaz yer almaktadr.)
204 Esmâ-i seb'a: a) Lâilâhe illallah, b) Allah, c)Hû, d) Hak, e) Hay, f) Kayyum, g)
       Kahhâr.
Ayet 3
138



      Yedi says,        ayn zamanda                ilâhî   hakikatin sureti olan yedi sfata
      da   iarettir.     Nitekim Hz.           Muhammed                (a. s.)   buyurur: "üphesiz
                                                                            205
      Allah Adem'i kendi sureti üzere yaratmtr \
      Yedi rakam, saylarn analarndan olunca marifet ehli onu açklar-
      ken bu durumu göz önünde bulunduracaktr. Zîrâ mükâefe maka-
      m hikmetli davranmay               gerektirir.         Muvaffak klacak olan Allah'tr.

      "Peygamber, rükû ve secde, varlk halkasn,                                  Tanr kapsna vur-
      maktr"      der.

      Melekût;         Ruh     demektir.        Çünkü            cesede göre ruh mülke göre
      melekût demektir. Yani dünya âleminden (mülk âlemi) önceki
      âlem,     mânâ âlemiydi. Bizim ruhumuz vücûdumuza hâkim                                        oldu-

      u anda bizde melekût âlemi hâsl                             oluyor.   Onun        için   kâmil   in-

      sanlar hep       mânâ âleminde yaarlar. Onlarn ruhlar vücud mem-
      leketlerinin sultan             olmutur.

      7 isim 7 sfatla desteklenmitir:
      l.Lâ ilahe illallah (Nefs-i Emmâre):                         Bundan geçebilmek             için bi-

      zim hiçliimizi ve ancak                      tecellî   edenin Allah          olduunu ilmen
      bilmek     gerekir.

      2.Allah (Nefs-i Levvâme):                     Bundan geçebilmek                  için tevhide er-

      mek   gerektir, ikilikten, "ben"i                 görmekten geçmek lâzmdr.
      3.   Hû   (Mülhime): Kendi hiçliimizi görmek                           için tenzih ediyoruz.

      4.Hakk      (Nefs-i      Mutmainne): Kendimizdeki Allah'n hakikatini,
      isim ve sfatlarn idrâk ederiz.                       (Güne)
      5.Hayy      (Nefs-i Râdiye): idrâkin                       zuhur bulduu           dirili, ve her

      olandan raz olma                makam.
      6.Kayyûm          (Nefs-i Merdiyye):            Artk "Gören            gözün, iiten       kulan
      ben olurum" hadîsi gerçekleir. Kii Hakk'la                             söyler,    Hakk'la      iitir.

      ZKahhâr          (Nefs-i Safiye): Beka. (Ay)



                  Sfatlar:       1.   Hayy     2.     Alîm        3.   Mürîd      4.   Kadir    5.   Semi
                                                           206
                  6.   Basîr     7.   Mütekellim




205 Müslim,     Birr, 32;   Buhârî, Enbiyâ,   1.

206 Derleyenin Notu.
                                                                                                         BAKARA
                                                                                                                 139



    Birinci soru:

    Cumada            ön, tydda sonra hutbe                    okunmak        nedir?

    Hutbenin cuma namazndan önce, bayram namaznda                                                                ise

    sonra        okunmasnn hikmeti nedir?

    CEVAP:
    Bil ki, asl olan,                 bayram ve cuma hutbelerinin her                            ikisinin de na-

    mazdan sonra                 îrâd (söyleme, dile getirme) edilmesidir.                             Baz   anla-

    yl kimseler de buna iaret eder. Ancak, Cuma sûresinde zikri
    geçen        dalma hâdisesi vuku bulduunda Cuma namaznn hut-
    besi      öne    alnd 207 bayram    ,
                                                         hutbesi   ise   asl üzere kald.

    O     gün ashâb               (r.a.),       üzerlerine borç          olan yerine               getirdiklerini

    zannetmilerdi                     ki,     bu da hutbeden önce klnan                          Cumann          far-


    z     idi.      Olay üzerine, bundan sonra,                          dalp         gitmeyerek           namaz
    beklemeleri            için,            hutbenin namazdan önceye                       alnmas deiik-
    lii yapld.



                     Bayram             ve     Cuma       hutbelerinin her ikisinin de                     namaz-
                     dan sonra gerçeklemesi                    gerekir.     Cuma namaznn hutbe-
                     sinin önce               okunmasnn         sebebi,     Cuma dan sonra insanla-
                     rn dalmasdr.,208



207 Vakt-i saadette       bir   ktlk esnasnda am'dan             bir kervan   gelmi,        durum     davul çalnarak

    ilan edilmiti.        O     srada cemaat mescidde Peygamberimiz                  ise   minberde bulunuyordu.
    Günlerden        Cuma       idi   ve    Cuma namaz klnyordu.           Davul   sesini iitenler,       dar    frla-

    d,       içeride sadece 12         kii kald. Bu olay üzerine         Cuma   sûresinin 11. âyeti nazil oldu:

    "Ey  Muhammed, onlar bir kazanç veya elence gördüklerinde seni ayakta brakarak oraya
    yönelirler. De ki: Allah katnda olan, elenceden de kazançtan da hayrldr. Allah, fi-

    zik verenlerin en      iyisidir.

    Bir rivayete göre, o          zamana kadar cuma            hutbesi   bayram hutbelerinde olduu           gibi na-

    mazdan sonra okunuyordu.                     O   srada cuma namaz      klnm;           ashab,    namaz eda   edil-

    dii      için   dar   çkmakta             bir beis   olmadn    zannetmilerdi,          -i   kerîmenin indirilmesi

     üzerine     Cuma hutbeleri namazdan                 önceye alnd,     bayram   hutbeleri ise      namazdan   son-

     ra   okunmaya devam              etti.   Bu konuda bkz:   Tâhiru'l-Mevlevî,       Müslümanlkta badet          Ta-

     rihi,     59,    stanbul, 1963; Müslim, K. Cuma; Celâlüddîn es-Suyûtî, Esbâbü'n-Nüzûl,
     169, Kahire,      1382     h.;     Tecrîd-i Sarih tere.   Cuma   bahsi, elli,    (Hadis no:508).
208 Derleyenin Notu.
                                                                                             O
Ayet   3

140



       Bunda birtakm             iaretler vardr:

             Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki Bi-
       rinci iaret:



       Hutbe;      fark,    irâd, da'vet ve Beka      makamna iarettir; bunlar na-
       mazda mevzû- bahs olan cem'                   ve fena makamndan sonra ge-

       lirler.    Çünkü namaz,          Hazret-i Ahadiyyete vahdanî bir teveccüh,

       uhûd        (ahit olma, görme) denizine gark olmak; orada                  zât, sfat-

       lar   ve   fiiller için   tamamen      helak olmaktr.      O hâlde makam, na-
       maz        hutbeden öne almay          gerektirir.




                    Namaz; cem         ve fena   makamdr. Burada            iki secde   vardr.

                    Birincisi    Allah'n emri diye       Ademe    secde edi, ikincisi        ise

                    ondaki nuru gördükten sonra secde editir.

                    insann       bir   mürid     bulup   iradna   girmesi birinci secde,

                    onun rengine boyanmas, huyuyla huylanmas                      ikinci sec-

                    dedir.    Bu   secde   insan Hakk'da fâni klar. Hutbe; fark,
                    irâd, davet ve beka demektir. Fena dan sonra                        kesret'e

                    hürmet        etmektir,   insann vücûdu memleketinde                 tevhi-

                    de ve birlie ulatktan sonra kesrete dönerek herkeste ve
                    her eyde       Hakk' müahede          etmesi ve   hürmet      etmesidir.

                    Bu     Islâmîyettir.    Fark görüp hürmet      edersek,      irada açk
                    oluruz,      irad kabul edersek,        davet edilirken davet eden,
                    âkken mauk             oluruz.   Bu da namazda, fena makamn-
                    dan sonra oluur. Çünkü namaz ahadettir                       ve Allah'n

                    zât, sfatlar ve fiilleri içinde yok olmaktr.               Namaz, Hz.
                    Ahadiyyete bir teveccühtür. Yani, tek giri, tek yöneli-
                    tir.   Hereyi brakp, namazda Allah'n mânâsna                         girin-

                    ce,    ahadet açlr. Allah'n sonsuzluunda yok                   oluruz.
                                                                      209
                    hâlde    namaz hutbeden          önce olmaldr.




209 Derleyenin Notu.
                                                                                         BAKARA
                                                                                               141



     TECELLÎ
    Bu     sebebledir ki, irâd için         kim vusulden (kavuma) önce                   aynü'l-

    cem'a heves ederse             muhakkak       helak olur.       Çünkü iin       ba      ilim,

    sonra ayn      (göz),    sonra haktr.        lmî    tecellî   her ne kadar      baz     keif-

    ler verirse    de bu uzak bir eydir.                Bu durum baz dalarn                 tepe-

    sinden Kabe'yi gören kimsenin hâli gibidir. Allah öyle bir eyle
    müerref klmtr              fakat ikisinin arasnda bir                günlük mesafe       var-

    dr. Her ne kadar bu              umûmî       bir   keif ise    de,    uzaktan bir görü-
    tür.    Burada     bir   çok   sâliklerin    aya kayd da, bunu vüsûl zannet-
    tiler   ve tarîkte uzak dütüler.             Onlarn       hâli,      meyhanenin kaps-
    na varp da daha içmeden                arabn kokusu            ile   sarho olan kimseye
    benzer.     arabn        kendisini içmek nerede,              kokusundan sarho             ol-

    mak     nerede! Bilhassa,         mukarrebûnun (yakn                 olanlar)   durumun-
    da   olduu        üzere, tecellîyât- zâtiyye (zatî            tecellî)   kadehlerinin     içi-

    liindeki gibi        katksz saf arap               olursa!



                Namaz        klmadan, Allah'n emir                ve yasaklarna      uymadan
                önce her eyin hakikatini görmeye                   çalmak       helak olmak-

                tr.     Biliyoruz ki yolun         ba     ilim, ortas        görmek, sonu da
                Hakktr. ilmî         tecellîde   keif eksik olduu gibi insan                benli-

               e düürür.           Onlarn    hâli      meyhanenin kapsna gelip de              iç-

                meden,       arabn     kokusu     ile   sarho olmaya benzer. Hâlbuki
                Zât    tecellîsi   arap    gibidir. Ayne'l-yakîn mertebesindekiler

                de irâd etmeye balar ancak gavs olan zât irki ilemeyen-
                dir.   Yani kesrette vahdeti vahdette kesreti                 müahede       eden,
                                                                                     2I
                                                                                      210
                her eyi yerli yerine koyan ve hürmet eden kiidir.


    Tecellî-i aynîye gelince,              bunun       ehli   irâd kutbudur. Zîrâ bu,
    Kabe'yi yakîn harîminden (herkesin girmesi yasak yer, harem),
    hatta harîmine girdikten sonra                görmek         gibidir.

    Tecellî-i    Hakkinin          ehli,   vücûd kutbudur. Fakat her müridin
    Gavs olmas îcab etmez;                 olabilir     de olmayabilir de.          Bu   azîz ve

    alîm olan Allah'n takdiridir.

210 Derleyenin Notu.
Ayet   3

142



       Bu    tecellînin      üstünde Peygamber               (a.s.)'e ait   baka   bir tecellî var-

       dr.     O da,   hakîkatü hakka' 1-yakîndir. Peygamberimizin                          u sözü
       buna     iarettir:    "Benim Allah 'la          öyle bir    vaktim var ki, benimle          bir-

               oraya ne bir mukarreb melek ne de bir mürsel nebi smaz?
                                                                       211
       likte




                  Görerek yakîn olmak                  seviyesi   Kabe'yiyakn hariminden
                  hatta harimine girdikten sonra                   görmek gibidir. Bu seviye
                  mürsid seviyesidir.

                  Tecelli-i     Hakk'ta (Hakkal-Yakîn) Kutbûl Aktâb                          tecellîsi

                  vardr.      Bunun      üstünde Peygambere ait              tecellîler   vardr.   Bu
                  Hakka' l yakînin hakikati gibidir                   ki Peygamberle       Allah'n
                  arasna hiçbir aracnn hatta melein                         bile girmedii     andr,
                                                       212
                  makâm- mahmûddur.

       Eer      kulun hakla irtibat sarih (açk)                    ise,   mümkinât (mümkün
       varlklar) silsilesinin        vastal             söz konusu olmayacaktr. Lâkin

       o hâlin, bu vakt-i celîlde bir kimseye mutlak olarak müyesser
       (kolaylkla olan)        olmadna iaret etmelidir. Bu durum,                           âhirette

       sûreten    olmasna        vesîle olarak,         dünyada manen gerçeklemitir.
       Bu hususu anladnsa, bayram gününde namazn hutbeden önce
       olmasnn srrn               elde ettin demektir. Böylece cemaat cem' de

       icmâlen (toplu olarak) sevinir, çünkü onlar                           imama uymu            du-
       rumdadrlar.           mam     da     tafsîlen      (ayrntl         olarak) sevinir. Tafsîl

       mertebesi cemaat          için,   hutbeden sonra ve fark- evvel                    makamn-
       dan cem-i evvel         makamna          irâddan           itibaren gerçekleir.




                  Müridin vücûdundan                   tecellî    edenin     Hakk olduunu gör-
                  meye       baladmz           anda, bu idrâk               tam yerletii zaman
                  herkesteki      Hakk' görmeye              baslarz.       Bu   hâl peygamberde
                  daim       bizlerde ise muvakkattir (geçici).                  Bütün bu anlat-
                  lanlar     Bayram      namaznn             Hutbeden önce olmasnn             sebe-

                  bidir.


211   Kefü'l-Hafâ,     II,   244; Kueyrî,    Risale,    Telvîn-Temkîn Bahsi.
212 Derleyenin Notu.
                                                                                     BAKARA
                                                                                          143



                imama uyan kii onun vesile olmas ile bayrama                           eriir,

                imam ise kendi birliinde tafsilin kendisine uymu                       olma-
                                              213
              sndan dolay          sevinir.



    CMÂL-TAFSÎL
    Cuma günü hutbenin namazdan                      önce olmas da ona iarettir           ki,

    yukarda zikredildii            üzere,   cemaat fark 'ta icmâlen            (toplu olarak)

    sevinirken,     imam       tafsîlen   (ayrntl      olarak) sevinir.        Çünkü mür-
    id, mürîdlerinden herbirinin mertebesine inmedikçe, kendisin-
    den irâd hâsl olmaz.           Onun       'fark'taki tenezzülü        (muhatabn dü-
    zeyine inme) müridlerinden hepsinin kendisine tenezzülü gibi-

    dir. Tafsil,    icmal gibi deildir. Ehl-i fark 'tan gözü kapal olan-
    lar icmâlî     ve taklidi olarak, ehl-i cem' den birine                    uymann    kâfi

    olduunu        zannettiler. Allah,        onlar sülükte      doru          yola getirmek
    suretiyle    bu kötü zanlarndan döndürsün. Kendilerinin eriat
    mertebeleri     ile ilgiyi    kesmemeleri ve evlere             kapsndan        girenler-

    den olmalar        için,   önce   fark, ikinci olarak      da    tafsili   ve tahkiki bi-
    çimde cem' lâzmdr. Yani böylece hakikatin balangcna eriat
    kapsndan girmi              olurlar; tâbi       olma erefine ermek,           vesile sev-

    gisinin feyzini elde        etmek     için   irâd sahiplerine hizmet           ederler.




              Cuma günü cemaat fark 'ta toplam olarak sevinirken,
              imam (mürsid) tek tek onlarn seviyesine inerek sevinir.
              Müridin          her bir müridine tenezzülü mürîdlerden hepsi-
              nin kendi hakikatlerine tenezzülü gibidir.                       Müridin    te-

              nazzülü bizim kendimizi                 anlamamza         sebep olur.    Mür-
              sid bize ayna olur ve içimizdeki bize gayb olan gizlilikle-

              ri   aikâr   eder.   Bir    imama eklen uymann doru olduu-
              nu zanneden zan           ehlidir.    Mürid bize tenezzül edip           bizde
              tecelli   ettii   zaman     birlik     zuhur   eder.   Hakikate eriat ka-
             psndan girilir. Bütün               ilimlerden garaz bir insân- kâmil

              bulup önünde secde etmektir.              Tpk     Niyazi Msri'nin bü-


213 Derleyenin Notu.
Ayet   3

144



                   tün ilimleri örendikten sonra             Ümmû         Sinan'a   mürid olu-
                   u veya Hz.      Mevlânâ 'nn irâd makamnda olduu hâlde
                   ems gelince irâd edilen,           secde eden     olmas gibi.

                   Müridfena' dan sonra             bekâ'ya geçer,       irâd etmek    için kes-

                   rete teveccüh ve tenezzül eder.           ilimden sonra       ak     elde et-

                   mek   için   asl yaratln feyziyle feyizlenmek                için   irâd sa-
                                                             214
                   hiplerine hizmet etmek gerekir.



       Mürid, önce         yükselici sonra          aa     inici    durumdadr. Bayram
       namaznda ve hutbesinde buna iaret vardr. Müride nisbetle bu
       namaz, hakikatte          bilfiil,   müride nisbetle        ise   bilkuvve (henüz dü-
      ünce   hâlinde, fiiliyata       çkmam) bir mertebedir.
       Mürîd, önce       aa inme sonra yükselme durumundadr. Cuma
       hutbesi ve        namaz buna               iaret eder.      Bu, müride nisbetle,
       hakikatte     bilfiil    (fiilen) bir      mertebe,       müride     nisbetle ise bil-

       kuvve (henüz düünce hâlinde)                    bir mertebedir.         Çünkü onun
       aynü'l-cem'deki          srr   fark'taki     olu   hâlidir.       "Ey Muhammedi Se-
       nin gönlünü       açmadk m?" (inirah,               1),   âyet-i   kerîmesi buna ia-
       ret eder.   Ancak    bu, mutlak cem' ve cem-i salât (namazdaki cem)
       arasnda      bir farktr.     Namaz, husûsî          bir tecellî için     emrolundu.
      Onun için Peygamberimiz arkasn görür o vakit ilâhî huzurun
      karsnda namaz klard. Bu huzur, vech-i mahz'dan (hereyin
      asl) baka bir ey deildir, bunun için dâr- Hakk 'tandr. Onu
       bütün varlyla görürdü                  bir cüz' ünü deil.            Aksi hâlde tak-
      yid (snrlama) gerekirdi               ki,   Allah bundan münezzehtir (tenzih
       edilmi, uzak.)           Bu mutlak olua            tavafta iaret vardr. Tavaf,

       Kabe'nin etrafnda herhangi bir cihet   kayd olmakszn dön-
      mektir. Tavafn suretiyle, namazn mânâs tek bir srrn sembo-
      lüdür. Bunun için Cenâb- Hakk buyurur: "Nereye dönerseniz

      Allah'n vechi oradadr.' '(Bakara, 115). Yüzün suretinin meselâ
      altn olua yönelmesi, namazn görünüünü bu cihetle kaytla-
       m  olur. Yüzün hakikat ve bâtnna gelince, o mutlak kalp yü-

       züdür,   onun     özel bir     lâkab       (hareketi) yoktur.


214 Derleyenin Notu.
                                            "


                                                                              BAKARA
                                                                                       145



              Bayram namaznda önce namaz klnp, sonra hutbe
              okunmasnn           sebebi,       müridin namazda önce ceme yük-
              selmesi sonra hutbede halka inmesidir.            Mürsid bunu yasar,
              Mürîd ise ona        uyar.    Mürid uyarak      önce iner sonra   müri-
              din    mânâs       ile yükselir.    Allah 'in vechini görmek için na-
              maz      bize   Hakk kapsdr.

              Namazn madde yönü                  Kabe'ye dönükken,   mânâ yönü         ta-

              vafta    olduu gibi      hiçbir eyle    kaytlanmaz Kabe'nin içinde
              ne yöne teveccüh etsen kbledir.           Cuma hutbe ve namaznn
                                     215
              mânâs      budur...



    O hâlde namazn mânâ yönü,                    tavafn suretinde   olduu     gibi asla

    herhangi bir eyle kaytlanmaz.                  Bunun   içindir ki,   namaza ba-
    larken ve intikâller srasnda, Allah'n               büyüklüünü yükseltmek
    için husûsî      ekilde tekbîr konmutur. üphesiz yüce Allah                      vâsi'

    ve alimdir.      Onun       için asla hasr (mahsus        klma, kayt) yoktur.
    Hasr ancak       suretler,    mazharlar (zuhur yeri, ortaya          çkp görünme
    yeri) ve meclâlar         (görünme yeri,     çkma yeri)   için söz   konusudur.



              Tavaf: "Kabe'nin etrafnda her hangi bir cihet                 kayd     koy-

              makszn          dönmektir.

              Namaz tavaf anlayabilmek için bir admdr. Tavafn
              mânâsn idrâk etmek için Kabe'ye mürsidle gidilir.
              Namazn mânâ yönü: Hakîkî namazda kayt yoktur.                          "Bü-
             yük bayram Allah'a mülâkî olmaktr". Bu dünya                    kalp     ma-
              kamndadr. Avam               havas'sa tabî olarak,   yön   seçer yani   na-
              mazda      Kabe'yi kble edinmek, Allah'a benim                 müridim
              var,   müridimin yönünden sana duruyorum                   demektir.

              Cuma günü bize lutfolan bir gündür. Önce mürid-i
              kâmilin mânâsn buldurmu sonra namaz kldrmtr 216


215 Derleyenin Notu.
216 Derleyenin Notu.
Ayet   3

146



       Bayram günü, bayram olarak                   tahsis edildi,    bunun     aksi vârid de-

       ildir.     Büyük bayram             Allah'a mülâki       olmaktr (kavuma).           Sa-

       hih haberlerde geldii üzere bu, dünyada kalp                          makamndadr,
       âhirette ise     çok yaknlk makamndadr.                    Avam        olanlar, örtülü-

       dürler,    bu hususta havassa          (seçkinler) tabidirler,        sonra beerî fark
       makamna döndürülürler.
       Cuma günü de ayn ekilde, baka deil,                        ancak kendi mânâsna
       tahsis edildi.        Çünkü        o çoalma, artma günüdür.                  Artma   an-
       cak, terakki için üzerine ilave               yaplacak    bir   eyden sonra        olabi-

       lir.   Hicâb    ehli (perdeli, örtülü olanlar),          sülük ve teveccühte,         ilk

       hâllerine ilave bir          ey    hâsl etmek suretiyle          art    salar.     Bu da
       hicâbtan sonra kef, fark 'tan sonra cem', ayrlktan sonra vus-
       lattr.



       FARK- CEM'
       Hutbenin       fark 'a,     namazn     cem'a iaret       olduunu       söyledik.   Çün-
       kü hatibin yüzü halka kardr; halkn yönü                         kesret ve fark     yönü-
       dür.    Namaz klan          Kabe'ye    kar     durur.    Kabe   ise   Zât- Ahadiyyet
       srrna      iarettir.    O    hâlde    onun yüzü, Hakka           tâbi olan yönedir.

       Hakk'n yönü           ise   vahdet ve cem' yönüdür.
       Fark ve cem'in bir            takm     mertebeleri vardr. Berzah, hicap ve

       gaflet ehli olanlar fark- evveldedirler (cemden önceki fark). Bu,

       halk Hak'sz görmektir. Bunun                    neticesi iki    vücud kabul etmek-
       tir:   Mümkinü'l-vücûd, vâcibü'l-vücûd (mümkün varlk, zorun-
       lu varlk).      Bunu        böyle kabul edenin hâli           ikiciliktir,   bu   irktir,

       hakîkî tevhîde münâfîdir (aykr).                   Bu    irki izâle (giderme) için
       Lâ     ilahe illallah     konmutur. Lâ          ilahe illallah, nefy (olumsuzla-

       ma) edat       ile   mevhum        (vehmolunan, kuruntuya dayanan) vücûdu
       nefy    (yok) eder, isbat      edat    ile   de vücûd- hakîkîyi isbat eder. Fa-
       kat hakikat ehline göre              vücûd     birdir,   baka    deil. Onlara göre
       nefy,    varl        olmayan       mevhum     bir eydir.    O   hâlde, asli    yokluu
       üzere    devam eden          bir   eyi nefyetmenin manâs yoktur.
                                                                                     BAKARA
                                                                                           147



             Hakkn yönü              vahdet ve cem yönüdür.

              Hutbe cemden sonraki fark anlatr.                        Mürid    halka    iner.

              Biz      ise   namazda müride çkyoruz. Çünkü 'Hatibin yüzü
              halka         kardr" Konuan            halka   kar      konuur.

              Fark ve cemin mertebeleri vardr. Berzahta kalanlar                          (hi-

              cap ve gaflet ehli) Allah'n                   mânâsndan       örtülü olanlar

             fark-           evveldir.   Yani bunlar Allah' ve         eyay ayr görürler.
              Bu      halk, haksz görmektir.

              Eer bir           görüyorsak, yok edecek vücûdu            kalmam demek-
                      217
               tir.




   Fark- evvelden sonra, cem'-i evvel ve                         fenâ-i evvel gelir.      Bu,

   Hakk' halksz görmek                    ve vahdet âleminde kesretsiz durmaktr.

   Bu cem'      ve     ühud        erbab, tevhîd-i aynî ehlidir. "Ahirete de yal-
   nz onlar kesinlikle inanrlar. " (Bakara,                   4) âyet-i kerîmesi     ona ia-
   ret eder.


   Tevhîd, ancak nisbet ve                  izafetleri   kaldrmakla hâsl           olur, hatta

   tevhidi kendine nisbet etmeyi de                      kaldrmak       gerekir.   Bunu   için

    Cenâb- Hakk,               "Bil ki Allah'tan      baka    ilâh yoktur"   buyurduktan
    sonra    "Günahnn balanmasn dile" (Muhammed, 19), bu-
   yurur.    Buradaki günahn mânâsna dikkat et, oldukça incedir;
   Allah'n      "...   fakat Allah att" (Enfâl, 17) sözüyle mukabildir.

    Bu cem' den         sonra cemu'1-cem', fenâ-i sânînin (ikinci fena)                   ba-
    langc ve      bekâ-i evvel           gelir.   Bu cem'   ve farkn    mecmûunun         (top-

    lam) cem'i; abdiyyet (kulluk)                   mertebesinde, Allah'n zât; sfat-

    lar ve   fiilleri ile       perdelenme olmakszn, zât, sfatlar ve                    fiilleri


    tahsil etmektir.


    Daha     sonra bekâ-i sânî (ikinci beka)                 gelir.   Bu, temkinin (huzur

    ve sükûn     makam)           nihayeti, belki de        makbul     telvîndeki temkinin

    son noktasdr. Onunla, vâsl, mâlûm-mechûl hâle girer ve mut-
    lak garîb olur. Gariblere ne mutlu!                  u kudsî hadîs buna          iarettir:


217 Derleyenin Notu.
Ayet 3
148



      "Kubbelerimin altnda benden                  baka kimsenin bilmedii             velîlerim
                 218
      vardr"           Yani gayriyyet mertebesinde kalanlar onlar tanmaz-
      lar.   "Kubbeler" ifadesi de onlarn gizliliini temsil                  içindir.


      Buradan hareketle demilerdir                  ki,   insân- kâmili tanmak,             Hakk
      Teâlâ'y tanmaktan daha zordur. Zîrâ Hakk, devaml tenzihle
      birliktedir,      insân- kâmil       ise   tebihte kâimdir. Müteâbihleri an-
      cak Allah        bilir.    limde   râsih (bilgide derinlik sahibi) olanlar, on-

      lara   îmân      ettik, derler,    yani apaçk, hakîkî, sapmasz ve meyilsiz
      bir    îmânla inandklarn             belirtirler.     Çünkü     onlar merâtib (mer-
      tebeler, rütbeler) sahibidirler.           Kim      merâtib üzere yürürse tehlike-
      den emin         olur. "Ey basiret sahipleri ibret        alnz" (Har,         2).




                 Fark- evvelden sonra cem-i                 evvel   ya da fenay evvel ge-
                 lir.Bu da Hakk' halksz görmektir. Her eyde Allah tecellî
                 eder. Halkn hatasn hiç görmemek, her ey çok mübarek

                 demek hatadr, farkn gerekliliine hürmet etmemektir.
                 Adam       olabilmek için fark gereklidir. Celâl ve cemâl cem
                 olmadan kemâl zuhur etmez. Bu ekilde olmazsa Rab 'lk
                 tecellî   etmez.

                  "Yâ Dâvûd, benim affediciliimi, kendi                  günahndan kü-
                 çük görene         krlrm        ve affetmem" diyor Allah.

                  Cem     den evvel fenâ-i evvel sonra tevhidle cem                geldi,   daha
                 sonra cemü' l-cem fenâ-i sâni'nin              balangc       ve bekâ-i ev-

                          Cemü 'l-cem tefrike hürmet etmek yani her ey-
                 vel gelir.

                 de Allah' gördüü hâlde tefrike hürmet (her yaratlmn
                 sebebini idrâk) edip,            onun     ayrmnda       bulunabiliyorsak,

                 yani bu da Allah 'in bir           mânâs ama barsak           veya göz me-
                 sabesinde gibi         ayrm yapabiliyorsak          ve göz veya gönül       me-
                 sabesinde olana yanaaym diyorsak bu                   cemü 'l-cem maka-
                 mdr.           Yahut fenâ-i sâni denir. Sonra bekâ-i sâni gelir.


218 Benzeri bir hadis    için bk. Ali  Yardm, ihâb'ül-Abbâr Tercümesi, s. 202, Damla ya-
      ynevi,   stanbul,     1999.   Yukardaki hadisin deerlendirilmesi için bk. Ahmet Yld-
      rm,    Tasavvufun Temel Öretilerinin Hadislerdeki Dayanaklar,      s/ 148,    T. Diyanet V.
      yaynlar,   Ankara,        2000.
                                                                                         BAKARA
                                                                                                149



                insan      cemül ceme         geldikten sonra bekaya döner, burada

                hem cem hem de fark             birlikte idrâk edilir, bu kulluk               mer-
                tebesidir,   Allah 'in zât; sfatlar ve fiilleri             ile   perdelenme
                olmakszn, zât, sfatlar               ve fiilleri tahsil etmektir.          Daha
                sonra   bekann sonuna gelinir, malum meçhul hâle girer,                          ve
                mutlak garib olur

                Önce birlie        eritik, sonra      çoklua hürmet         ettik.       Bu ma-
                kam     "Kubbelerimin altnda sadece benim bildiim                               velî

                kullarm vardr" makamdr.

                "Kubbelerimin altnda benden                   baka kimsenin               bilme-
                dii    velîlerim vardr. "         Bu yüzden insân-           kâmili tan-
                mak Hakk       Teâlâ'y        tanmaktan daha         zordur. Zîrâ          Hakk
                devaml       tenzihle birliktedir.        însân- kâmil            ise   tebihte-
                dir.
                       m

    -   Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki ikin-
    ci iaret:



    Bayram günü hutbe sona braklr. Çünkü bayram, geçmi üm-
    metlerle    imdiki merhamete lâyk ümmet arasnda müterektir.
    Nitekim Yüce Allah, hikaye yoluyla öyle buyurur: "Bize                               ve biz-

    den sonra geleceklere bayram olsun." (Mâide,                    114).   Yine buyurur:
     "Sizinle   karlamamz zînet (bayram) günüdür" (Ta-hâ,                               59).   Bu-
    rada kastedilen,   Msrllarn bayramdr. Ayrca brahim (a.s.)'in
    kssas,      kavminin putlarn krmas da buna delâlet eder ki,
    hâdise bayramlar için            çktklar srada cereyan             etmitir.
    üphesiz geçmi ümmetler, daha sonra gelen Peygamberi-
    miz    (a.s.)'den       feyz   aldlar.      Onlar,     peygamberleri            de    bizim
    Peygamber'imiz           (a.s.)'n    kandilinden feyz almlardr.                     Geçmi
    bir nebi veya velî       yoktur     ki,   Nebî   (a.s.)'nin   suretlerinden bir suret
    olmasn. Bu hususu              tafsilatl bir     ekilde Mecîul-Beîr isimli                  ki-

    tabmda açkladm.

219 Derleyenin Notu.
Ayet 3
150



      üphesiz        hariçteki      vaka uygun      olarak, hutbe        namazdan sonra
      okunur.     Cumada         önce okunmas, bu           faziletli   ümmete mahsus-
      tur ve    bu ümmetin          adetidir,   önce buümmet            icra etmitir.   Nebî
      (a.s.)   ilimde ve ayn-i haricîde         onlarn badr.



                 Peygamber efendimizin mânâs                    önce, sekli sonra gelir.   Bu
                 nedenle       Bayramda önce namaz sonra hutbe okunur.

                 islâm ümmetinin              Cumasnda          hutbenin önce okunmas-
                 nn sebebi ise bu ümmetin madde ile mânây birlikte görüp
                                                                 220
                 sonra tekrar       mânâya dönmesidir.


      AHMED-MUHAMMED
      Eskilere nisbetle Peygamber'imiz                   Ahmed'dir çünkü onlar onu
      övmütür        ve peygamberleri vâstas              ile   ondan kendilerine ihsan
      ulamtr.         Sonrakilere nisbetle         ise   Muhammed'dir. Çünkü on-
      lar,   kendisinden vastasz olarak feyze nail olmalar ve ahlâk-
      celîlesinin (sonsuz        büyüklük sahibi Allah 'in ahlâk) maddî ekilde
      zuhuru sebebiyle onu övmülerdir.

      Ahmed, mahmûd manasnadr                       ve evvelki ümmetlere bildiril-
      mitir, îsâ      (a.s.)   kendisinden sonra gelecek, ismi               Ahmed      olan
                                                   221
      bir    peygamberi müjdelemitir.                    Keza Tevrat'ta bu isim an-
      lr.    Peygamberimiz          (a.s.),   ruhlar âleminde iken, mücerred               (so-

      yut) ruh için         uygun olan az lafzdr ve onlar nezdinde böy-
      le                 Ruh diliyle hâmid olmas
             isimlendirilmitir.                                                  itibariyle,

      hâmid (hamdeden) mânâs da caizdir. O, ezelen                              ve ebeden

      hâmid     ve   mahmûddur. Maddî              olarak zuhurundan itibaren de
      ebedîyyen Muhammed'dir. Maddî vücûdun zuhuru, güzel
      vasf ve ahlâkn görünmesi üzerine;                         insan, cin ve   melek onu
      tekrar tekrar övüyor.   Çünkü dînî ve uhrevî bakmdan ondan
      herkes     faydalanmaktadr. Onun için Cenâb- Hakk buyurur:


220 Derleyenin Notu.
221   Bkz. Saf sûresi, 6.   Ayrca   bk.   Mehmet Aydn,    "Beâiru'n-nübüvve",   DIA, V, 549.
                                                                                      BAKARA
                                                                                              151




   "Seni ancak, âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiyâ, 107).

  Yani âlemlerin hepsine. Hatta bir cihetten ona eytan                                      bile

   hamdeder, çünkü onun                     için   de rahmettir.         Rahmet olu, ey-
   tann kaytlardan                ve silsilelerden           kurtulmas yoluyladr;             ni-
                                                                                   222
   tekim Süleyman                (a. s.)   zamannda vuku bulmutur.                       eyta-
   nn    dalâlete sürükleyici,              Nebi     (a.s)'n hidâyete eritirici          olma-

   s dolaysyla           o,   Peygamber            (a.s.)   ile   kar karyadr. Bu           du-

   rum onun         için gazaptr,           Peygamber onunla ve               tâbîleriyle   id-

   detle     mücâdele etmitir. Onlar, geçmi ümmetlerin hilâfna,
   basiretlerinin          açlmas          ve istidatlarnn kuvvetlenmesi için,

   bu ümmeti            dalâlet ve vesveseye                düürmeye çalmaktan              geri

   kalmamlardr.                  Eski milletlerden           biri,   yakînlerinin     zayfl
   dolaysyla,           saptrc eytana kolaylkla uyar                         ve yoluna girer-

   di,   o   saptrc da çounluundan                          vaz geçerdi. Allah muhafa-

   za buyursun.



               Peygamberimiz Ahmed 'dir (övülmü); çünkü Hz. brahim
               ve Hz. Isa         Onun geleceini            haber vermi, Hz.      Musa müj-
               delemitir.          Vesilesi ile    Allah a varmakta Peygamberi Ah-

               med kabul           ediyorlar       ama vardktan          sonra   yaknlk     kur-

               makta mânâsna varmakta                       Muhammed oluyor. Muham-
               med, hutbe,          Ahmed namaz gibi               oluyor.

               Onu       idrâk etmeden önceki her                  makamda Mahmûd'dur
              yani övülmesi gereken kiidir.

               Eer Peygamber in mânâsn,                      Hakîkat-i Muhammediyyeyi

               görmeye balarsak, o zaman bizim vücudumuzdaki melek
               olan bütün melekeler, bizdeki cin                     makamndaki görünme-
               yen kudret ve kuvvetler ve bütün maddî ve mânevi kuvvet-
               lerimiz        hamd edici      oluyorlar.          Vâsl olduklar   için   üzüntü

               ve   sknt kalkyor, îmân ediyorlar.                     "Bir cihetten   eytan   bile

               hamdeder çünkü onun                  için    de rahmettir". (Enbiyâ, 120)


222 Bk. Sâd   sûresi,   36-38.
Ayet 3
152



                 eytan     ve   peygamber   tek     kiide     tecellî   ettii     zaman, yani
                 eytan kendinden          bir   mânây         insân- kâmilde bulduu
                 zaman, kendini rahat             hisseder.    Peygamber eytana ayna
                 olur ve   onun     dalâlet ehli      olduunu aikâr               eder.     eytan
                 peygamberin       varl     ile    aikâr      olur,    bu   cihetten    eytann
                                                                223
                 da biat ettii nokta peygamberdir.


      -   Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki
      Üçüncü iaret:


      Münasebetleri        itibariyle lafzlardan,           baz mânâlar           çkarlabilir:

      Cuma       "cem"' kökündendir. Bu, fark 'tan sonraki cem'e iaret

      eder.   O, ancak vücûd-i halk (halkn varl)                         ile    mevcûddur ve
      Hakk'n      vechine (yüz) perdedir.          Ne var      ki o,    Rab Teâlâ'nn ken-
      dilerine her vecihten        gizlenmedii        bir   snftandr.           O     hâlde urûc

      (yükselme)      yönünden, seyrde fark daha önde                  gelir.   "O, evveldir ve

      âhirdir" (Hadîd,      3),   âyetindeki el-Âhir ismi             buna      iarettir.


      Iyd (bayram) kelimesi 'ûd'dandr.              Üd ise ilk hâle dönütür. Bu da
      el-Evvel isminin      mânâs     olan cem' den sonraki fark 'a iaret eder.

      Çünkü      Allah, seyr-i urûcînin (yükseli seyri) sonu ve                       müntehâs
      (en son)   olduu     gibi, seyr-i   nüzûlînin (ini         seyri)     mebdeidir (ba-
      langç).    Bayramda hutbe, lafzndan geldii                      'ûd'a (dönüe) delâlet

      etmesi için sonraya         braklmtr.         Allah srlar hazinesidir, diledi-
      ine     cimrilik etmeksizin, kâfî ölçüde verir.



                 Bu   sebeple   Cumada     hutbe     ile iyiyi   kötüden ayrmak, yani

                 fark söz konusudur. Bayram            namaznda             ise ilk   hâle   dönü
                 olmas   hasebiyle    cemden sonra farka dönü vardr.                         Cuma
                                                                                          224
                 namaz     mîrâc'dr, Bayram           ise   mîrâcdan dönütür.



223 Derleyenin Notu.
224 Derleyenin Notu.
                                                                                BAKARA
                                                                                     153



-    Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki Dör-
düncü iaret:


NEFS-RUH
Hutbe; ruhun, sr âleminden, hatta gaybü'1-gayb (gaybn gayb)
ve gayb- ahfâ (çok gizli gay b) olan srru's-sr âleminden döndük-

ten sonraki hâline iarettir. Âlem-i nâsuttan dönmesi ve ruhla

birlikte âlem-i lâhûta girmesi için nefse hitab eder. Nefs; karan-

lk, siyah,       emmâre        olan ilk   makamnda         durmaktadr. Oradan
ayrlp, kalb        makamna          hareket ettii vakit,        mükâefe        denizine

girecektir, fakat ilk fark          makamna yaknlndan                  dolay     telvin-

den     hâlî   kalmaz.   Ruh     tarafna   yürüdüü vakit müahede denizi-
ne düecek,        ayn güneden          k al       gibi,   ruhun nuru     ile    aydnla-

nacaktr. Çünkü, o vakit nefs, kandine ay diye iaret edilen kalb-

le   beraber deveran eder. Fakat nurunun                  kaybolmasndan ve          -
nn batmasndan emin                   deildir.   Çünkü, vücûd-          zahirî    dalar
arasnda uzak dümütür. Sr ve srru's-sr                      makamna yükseldii
vakit,    doma       batma nisbetinden, telvin-temkîn                 ilgisinden kur-

tulacak ve göklerin ve yerin nuru olan Allah'n nuru                       ile   mafur
(affedilen)      ve mestur       (setrolunmu,     örtülü) olacaktr.        Bu     hâlde

onun zulmânî (karanlk) yaratklar                   asla    görmez; ancak dünya
ehli,    hakikatini bilmedikleri hâlde,           güne     ve   ayn   tesirlerini gör-

düü gibi,        onun da baz            Güne ve ay, dünya in-
                                    eserleri görülür.

sanlarna göre bazen doar, bazen batar. Ama kendi yönlerinden,
onlar herhangi           bir   ey   perdelemez.   Bunun      için   insân- kâmilin
nuru     asla    kaybolmaz.

Nefs,     bu yüksek tabakaya              ulat     vakit hâli       bayrama döner,
bunu      bil.   Ayn   ekilde       bâtn   kuvveler itibariyle nefisler merte-

besinde cevap        çkm oldu. Nefsâni            tâbîî   kuvveler gibi, ehl-i fark

bu kuvvelerdendir. Rûhânî kuvveler                 gibi ehl-i   cem' de olanlardr.
Bunlardan hangisi ötekine uyarsa, onun boyasna boyanr, onun
hükmü          ve icab üzere hareket eder.
Ayet   3

154



                Nefs   Emmâre       halindeyken, kalb           makamna doru            hareket

                ettiinde keif denizine girecektir fakat hâlâ farka                       yakn-
                lndan         dolay     yaradlnn              tesirinden    kurtulamamtr.
                Ruh tarafna yürüdüünde                  ise   ahit olacaktr. ahadet de-
                nizine girecektir.        ahadet annda artk                tereddüt ve vesvese

                kalmaz       ve insan     mutmain      olur.


                Ayn     güneten       k al         gibi       ruhun nuru      ile   aydnlanr,
                kalb   ile   beraber deveran eder. (Hz. Yûsuf'un                makam gibi)
                ama nurun kaybolmasndan                   korkar (sevgilimi üzmeyeyim
                korkusu).      Sr    ve   srrü 7 sr      makamna           yükseldii     zaman
                korku kalmaz. Göklerin ve yerin nuru olan Allah'n nuru
                ile   mesut olacaktr.        Bu   hâle gelen insan          zulmânî yaratk-
                lar görmez.       Dünya     ehli ise   onlar baz hâllerinde deerlen-
                dirirler,    hakikatini göremezler.            Tpk güne ve ay gibi.           Gü-
                ne ve ay insanlara göre doar ve batar, hakikatte                        ise   do-
                mak ve batmak yoktur. Bu hâl bayram gibidir.

                Nefsani kuvvetler ehl-i farktaki kuvvetlerdir. Ruhanî kuv-
                vetler ehl-i cemdedir.         Hangisi dierinin rengine boyanrsa
                                                          225
                onun hükmü          ile   hareket eder.


       -    Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki Be-
       inci iaret:


       MEKKE-MEDÎNE
       Cumann farzyyeti             Mekke'de gerçekleti. Çünkü, Kabe'nin,
       Zât- Ahadiyyete sembol olmas dolaysyla Mekke,                                bir cihetten

       makâm-     cem'dir. Fakat,          cuma namaznn klnmas Medine'de
       yerine geldi.   Mekke'de balamas dolaysyla, davet daha önce                             ol-

       duundan, cumada hutbenin tekaddüm                           etmesi (öne geçme) uy-

       gun düer.

       Peygamber      (a.s.)'in   hicret   zamanndaki           hâli cem'-i sânîdir; (ikin-

       ci   cem) bayram      namaznn vücûbu             (vâcib olma, zorunlu olma)             da

225 Derleyenin Notu.
                                                                                              BAKARA
                                                                                                        155



    o srada gerçekletiinden, bayramda                              namazn          önce     klnmas
    münâsip      olur.    Bu hususa          u âyet-i Kerîme de delâlet eder:                     "Seni,
                                                                                            226
   yardm         ve    müminlerle destekleyen O' dur" (Enfâl,                        62).         Ayette

    söz konusu olan          yardmlardan              birisi,   vastasz mutlak yardmdr.
    kincisi     ise,    mü'minlerinki           ile   kaytl yardmdr. Bu yardm ve
    teyide,     irâd    makamna döndükten                   sonra ihtiyaç duyulur.



                Mekke makâm-              makâm- fena dr, Zât- Ahadiyyete
                                             cem,

                semboldür.      Medine bekadr. Cumann farz olusu Mekke' de
                gerçekleti.     Fakat Cuma namaznn klnmas Medine'de
                yerine geldi. Mekke'de                balamas          dolaysyla, davet daha

                önce olduundan,               cumada hutbenin önce okunmas uygun
                düer.

                Bayaram namaz                 hicrette    meydana          geldi, hicret ise        cem-

                dir.    O    yüzden önce namaz klnr.                             "Seni   yardm           ve

                mu minlerle destekleyen                O' dur"     (Enfâl, 62)       buradaki yar-

                dm      vastasz yardmdr,                 mü 'minlerle        desteklemek          ise   ka-
                                        227
                ytl yardmdr.


    "Muhacirler"            (hicret    edenler)        rûhânî kuvvelere iarettir, on-
    lar   zât   makamndan               sfatlar     makamna göç ettiler.                      "Ensâr"

    (Medine'li sahabeler)             ise,    nefsten mümin ve mutmain                       kuvvele-

    re iarettir.       Onlar ruha, yani insani                  nefislerin       iradnda yardm
    ve muavenette (yardmlar) bulundular.                              Bunun        içindir ki Pey-

    gamber      (a.s.)'in    eytan Müslüman                oldu, yani teslim oldu ve zev-

    celeri itaatte      ona    yardm          ettiler.   Görülüyor          ki   iradn      hakikati,

    Medine'de ortaya çkt. Çünkü                          dile   klç        isnâd edilmesi ancak

    Medine'de vuku buldu. Peygamber                             (a. s.),   Mekke'ye       fetih sene-

    sinde   dönmütür           ki bu, cem'a iarettir.               Nitekim Cenâb- Hakk
    öyle buyurur: "Kur' ân sana farz klan Allah,                              seni   dönecein yere
    döndürecektir" (Kasas, 85). Yani, sana cem'i farz                             kld     ki, seni      bu

226 Bu âyet öyle de anlalabilmektedir: "Seni ve müminleri yardm ile destekleyen
    Odur". Bursevî, metin içinde verdiimiz mealdeki anlay benimsemi görünüyor.
227 Derleyenin Notu.
Ayet   3

156



       cem'den sonra                ilk   meâde döndürsün. Oradaki                hâlin     ise   cemu'l-

       cem' olur da; kesretten vahdet, ve vahdetten kesret perdesinin
       kalkmas          suretiyle          gösün       inirah (açlma, genileme) bulur,                  se-

       nin için telvinde temkin gerçekleir.
       Peygamber              (a. s.)     Medine'de defnedilmitir, çünkü onun srr
       beka      idi,   Medine'de defnedilmesi uygundu. Mekke                             ile     Medine
       arasndaki mesafe on konaktr. Felekler dokuzdur, onun üstün-
       de Levh-i Mahfuz mertebesi vardr, onunla "on"                                    tamam       olur.

       Onun        üstünde, cem' itibariyle peygamberimiz                            (a.s.)'in    vücûdu
       olan Kalem-i Â'lâ'dan                      baka   bir   ey yoktur.    O hâlde onun nefsi-
       nin fark         ile   ruhunun cem'i arasnda on mertebe vardr. Her ne
       kadar      ikisi   arasnda            asla bir fark     bulunmamas dolaysyla                 cem'i
       farknda, fark da cem'i içinde yer almakta                            ise   de   durum       böyle-

       dir.   Keza onun gözü öylesine keskindir                       ki,   gökleri     melekûtunun
       mükâefesinde (srlarn açlmas) bulunur ve yer yüzünde bulun-
       duu hâlde,             bir   anda         arn ötesine     nazar ederdi.


       -   Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki Al-
       tnc iaret:

       Devr-i ademî müddeti olan Sünbüle 228 devri, yedi bin senedir.
       Bu     sebeple günlerden hafta tekil                      olunmutur. Çünkü Allah'n
       buyurduu           gibi, ilâhî            gün bin   senedir: "Rabbin          katnda       bir   gün
       bin yl gibidir" (Hacc, 47).                    Hafâ devrinin müddeti alt bin                 sene-

      ye yakndr, bu da                     geçmi       milletlerin müddetidir.          O     devirlerde

       ancak "Lâ lahe                   illallah"    srr görünüp, Hakîkat-i Muhamme-
       diyye zahir olmamtr. Onun için eski ümmetlerin ekserî hâli,
       brahim (a. s.) zaman hariç, tafsîlsiz icmalle birlikte sübûtî s-
       fatlar,      Zât- lâhiye                  iltibastan tenzih    eklinde olmutur. Aksi
       hâlde o son olurdu. Vakta ki yedinci bine                             yakn       bir   zamanda
       Peygamber'imiz                   (a.s.)   cismâni olarak zuhur        etti,     hafâ devri zail



228   On   iki   burçtan dokuzuncusu,             Baak burcu, 22 Austos-21 Eylül aras. Baz eski halk
      inançlarna göre bu burçta doanlar akll,                düzenli ve souk kanl olurlar. Bkz. Mey-
      dan Larouse.
                                                                                          BAKARA
                                                                                                   157



   oldu    (son   bulmak) ve ism-i            azamn       tafsilden îcab ettirdii üzere,

   zuhur devri bütün kemâlatyla gelmi oldu. Böylece bu                   ümme-
   tin hâli, topluca tenzih              ve isbat oldu. Bundan dolay cuma na-

   maz bakalarna deil,                   onlara farz klnd. Zîrâ isimler toplulu-

   u, onlarn hakikatlerinin                    gerçeklemesi, hükümleri ve                     eserleri

   ile   zuhuru, ancak onlar için vuku buldu. Yine bu sebepledir                                   ki,

   cuma günü namaz                istiva      (günein tepeye gelmesi) vaktinde kl-
   nr.    Çünkü bu        vakit,    cuma gününün en açk ve                      parlak vaktidir.

   Bu ümmete mahsus olmas                         dolaysyla, toplanma (cemyyet)
   hafâ-i farkî devrinden               gecikmi olunca, cumann namaz hutbe-
   den sonraya brakld; bunlar da geçmi ümmetlerden sonradr.
   Evvelce iaret edildii üzere,                  erbabnn tekaddümü                     (öne geçme)

   dolaysyla bayram              namaz öne alnd.
   "Allah'    anmaya koun" (Cuma,                       9),   âyet-i    Kerîmesi mucibince
   akll kimseye cuma günü, hicabn terakümüne                                    yol açacak      me-
   guliyetlerden uzak            durmak düer. Allah'n              zikrine       kotuu vakit,
   zikredilene       komu          olur.      Çünkü      zikrin hakikati, zikredilende

   fâni   olmak ve        sürûrla (sevinç, nee)           onun huzurunda bulunmak-
   tr.    Namazdan murâd                budur. Nitekim Peygamber                    (a. s.)   "Bilâl,
                     229
   bizi rahatlat"          buyurur. Bütün srlar en                 iyi   bilen Allah'tr.



              Peygamber          devri, devr-i       Ademi       olup,   sümbüle devri ad-
              n    alr ve 7000            senedir,      7 günü     sembolize eder.            Çünkü
             Allah 'in      buyurduu           gibi "Rabbin        katnda        bir   gün bin yl
             gibidir" (Hacc, 47)

              Peygamber          öncesi devir        6000      seneye    yakndr. Bu 6000
              sene hafi devrinin müddetidir,                     "lâ ilahe illallah " devri-

              dir.   Bu sr cem makamnn                        hakikatidir ve zât- ilâhîyi

              idrâkten dolay tenzih seklinde zuhur eder. Peygamberi-

              mizin gelii         ile   ümmetin      hâli topluca tenzih ve tebih oldu.

              Bundan dolay Cuma namaz                         sadece islâm a farz oldu.           Bu

229EbûDâvûd,      Edeb,    86;   Ahmed   b.   Hanbel,    Müsned,   V,    371.
Ayet   3

158



                   yüzden de önce hutbe okundu, sonra namaz klnd. Bay-
                   ram namaz       ise   bütün ümmetlere farz olunduundan, önce
                   namaz     klnd sonra hutbe okundu.
                   Zikrin hakikati zikredilende fânî olmak ve onun huzurun-
                                                                                 230
                   da bulunmaktr.         Namazn       hakikati budur.


       -   Bayram namaznda hutbenin sonra okunmasndaki                                             Ye-
       dinci iaret:


       HÎTAP-ÎTME- GÖRME
       Bayram       sevinç vesîlelerindendir. Kalbin huzur üzere olmasyla

       sevinç hâsl olur.        Hazr olduu           vakit hitap (hutbe)               gelir,    o da
      Allah'n, kulun kalbine hitaplar                demek        olan ilâhî varidattr (ha-
       tra   gelen, içe     doan   eyler).     Kul   tefrika (fark,         ayrlk) üzerinde
       olduu       vakit, cem'iyyeti elde etmesi için                  namaza çarlr. Bu-
       rada, hitap         makamnn Mûsâ            (a.s.)'nmakam olduuna dâir
       lâtif bir   iaret vardr.     Onun için o       "Kelîm" oldu. Rü'yet makam
       Peygamber'imiz          (a.s.)'n makamdr. Bunun                  için,    "Gözünün gör-
       düünü gönlü yalanlamad                 '(Necm,       11)   buyrulur.

       iitme makam, sralamada görme                         makamndan             önce olunca,
       Mûsâ      (a.s.),   Peygamber'imiz        (a.s.)'a    tekaddüm etmi (öne                   geç-

       me)   olur. Biz     de tefrikay külliyen       izâle (giderme,           yok etme) etmi
       olmak      için,    cuma günü hutbe makamndan namaz makamna
       ineriz.    Aslnda sâdece iitme, susuzluu gidermez. Bunun                                   için

       Mûsâ      (a.s.)    "Rabbim, bana kendini            göster,    Sana bakaym"             (A'râf,

       143), demitir.

      Tefrika ve cem'iyyetten ne varsa, hepsi sâliklerin hâllerinden ol-

       duu       içindir ki,   cuma      ve   bayramdan her           birinde, onlardan bir

       eye    iaret edilmitir: Zât'n kenz-i mahfîdeki                            (gizli    hazine)

       sükûnuna iaret olan geceye, zaman                      yaknlndan                dolay bay-
       ramda namaz öne alnmtr. nsanlarn                               fazl (lütuf)     ve nâiliyet
       (erime)     peinde koup yaylmalar zamannda edâ edildii                                     için



230 Derleyenin Notu.
                                                                                                 BAKARA
                                                                                                      159



     de   cuma namaznda hutbe öne alnmtr.                                  in    gerçeini idrâk
     etmek    için tevfîk Allah'tandr.

     Bunlar,        yedi    suâlden      birine       verilmi yedi              cevaptr.         Ancak
     (Allah'a)      dönen    öüt      kabul eder.


                  Huzura çkann huzurlu olmas lâzmdr                              ki hitap tesir et-

                  sin.   O yüzden önce kiinin hiçliini bilmesi gerekir.
                  Cuma namazndaki                   hâl iitmenin görmeden önce oldu-

                  unun      izah gibidir çünkü Allah'la konuma                              lutfu    Hz.
                  Musa'ya, görmenin hakikati de Hz.                        Muhammed e               ihsan

                  olmutur.      Bu yüzden Cuma namaznda Mûsâ makamn-
                  dan    Muhammed makamna yükselii                         anlatmak          için önce
                                                                     231
                  hutbe okunup sonra               namaz klnr.


    MÎRÂC
    Sonra içime sekizinci                bir       iaret     dodu: Bayram,                ilk    ruhanî
    tecellîye iarettir.        Ondaki namaz öne alnmtr. Nitekim mîrâc
    gecesinde        Cenâb- Hakk "Dur yâ Muhammed, Rabbin                                   salât edi-

    yor",   buyurmutur. Mîrâc meâd-i                         evveliye      (ilk son)       dönütür.
    Mîrâcda hakîkat-i Hakkyyenin zuhuru vardr. Orada Peygam-
    ber   (a.s.),   hitabede       bulunmu           ve    dier peygamberlerin ruhlar-
    nn huzurunda nübüvvetini bilfiil haber vermitir.                                   Nitekim öy-
    le   buyuruyor: ''Adem, balçkla su arasnda iken Ben nebi idim" 152
    Yani    bilfiil (fiilen)       nebî idim,       u farkla ki onunla bakas arasn-
    da fark hâsl           olmamt. Bu              da hitap ve teblii icab               ettirir.   Me-
    mur, emrin tebliini               belirsiz bir     müddete       tehir etmez.



                  Bayram     ilk   rûhânî     tecellîdir     onun   için   namaz öne alnm-
                  tr.    Nitekim Mîrâc gecesinde Cenâb- Hakk "Dur yâ                                Mu-
                  hammed, Rabbin namaz klyor" nidas gelmitir.


231 Derleyenin Notu.
232 Biraz farkl   rivayet için bkz:   Ahmed   b.   Hanbel,   Müsned,    c.IV,    s.   127-128.
Ayet 3
160



                    Mîrâc Hakk'n hakikatinin zuhuru demektir ve Hz.
                   Muhammed'in bütün Peygamberlerin ruhlarnn huzu-
                    runda nübüvvetini            açklad           zamandr. "Adem, balçkla
                                                                    " 233
                   su   arasnda iken Ben nebi idim.


      ikinci Soru:
      Leyle-i      Mirâc da pençâh vakt salâtfarz oluben
      Ba'de tenzilin aceb         be     vakte hasr olmak nedir?

      -Mîrâc gecesinde            elli   vakit     namaz          farz   olduu        hâlde, indik-
      ten sonra         be vakte inhisar etmesinin hikmeti nedir?

      CEVAP:
      Bil ki,      bu yüce   makam         da ksa akln girmedii                      bir yerdir, bel-

      ki   oras     için kalb-i   hâzr      gereklidir.      Nitekim Yüce Allah, "Bura-
      da kalbi olana       ders   vardr" (Kâf,        37), buyurur.               Huzûr-u kalbiden
      maksadm, Hakk Teâlâ                  ile   huzurdur, halk             ile   deil; fikir plann-
      da ve ayara (Allah 'tan bakalar) göre de deildir.

      Bu bizim       ilmîmiz, ''kefi ve zevki" olup, elde etme gayreti olmak-
      szn     ilâhî hazretten gelmedir.             Bu    sebeple      onun        zevki,   erbab nez-
      dinde tadlr.         Bu     ilme ancak        hisleri       zayflam            olan dil uzatr,
      onu ancak         vesveseci    eytann         eliyle   kandrlm                olan    itip   kakar.

      Biz, her      zaman insanlarn ve cinnin eytanndan                               Allah'a      sn-
      rz.    Snma         (istiâze),     halktan     Hakka yükselme                  sebeplerinden-
      dir.   Ben, Allah'tan       yardm          dileyerek,       bozguncunun dedikodula-
      rndan ve sû-i        isti'mâlcinin (kötüye kullanan) ihtilasndan (çalma)

      ona    snarak derim            ki:




      DEHR/ZAMAN
      Hadîs-i erifte öyle buyruluyor: "Dehre sövmeyiniz. Zira dehr,
      Allah'tr.? 25 * Dehr,          ân- dâimdir             ki    o da hazreti ilâhiyyenin
      imtidâddr          (süre,   uzama), o         ise   zamann             iç   yüzüdür. Ezel ve
      ebed onunla yenilenir. "O, her an kâinata tasarruf etmektedir."

233 Derleyenin Notu.
234   Ahmed   b.   Hanbel, Müsned,   c.V, s.311.
                                                                                    BAKARA
                                                                                           161



(Rahman,          29), âyeti      buna iaret        eder.   Asl, bölünmeyen tek za-
mandr. Bütün             asrlara    siri       itibaryla    zamann      mertebeleri var-

dr.   An   ile    dakikalar, dakikalarla dereceler, derecelerle saatler, sa-

atlerle   de gün hazrlanr. Böylece            ânn yaylmasndan, gecesi ile
yirmi dört saati içine alan            gün ortaya çkar. Günün yaylmasn-
dan dört haftalk            ay,   ayn yaylmasndan 360 günlük                       sene mey-

dana     gelir.   Bu saynn tamamlanmas                      ile felek-i atlas   devri tama-

ma erer.     Senenin yaylmas             ile,    bin yl olan ilâhî      gün çkar. Buna
göre seyrânî âlemlerin             says 360          bindir.     Onun      ötesinde ancak

hayret ve     kuûd vardr.

lâhî gün         ile   mîrâc günü ve kyamet günü zuhur eder.                       O da    elli

bin senedir. yi bir ekilde sabret ki onu                         krk   senede      yürümen
mümkün olsun. Krk sene, seyr u sülük sahiplerinin makamla-
rnn sonuna ve derecelerinin nihayetine erimede âdet-i ilâhîdir.
Gece ve gündüzden her               biri, itidâl-i rebîî       (dünyann güne etrafn-
daki yörüngesi üzerinde             20     Mart'ta       bulunduu      nokta)      hesabnca
on    iki saat    olarak takdir edildii ve her bir vaktin evveliyet (ön-

celik)   ve âhiriyyeti (sonralk) göz               önünde bulundurulduu                vakit,

onlardan her birinin says yirmi dörde ular.                            Bu     yirmi dörtten
her birinin teklii itibaryla, her birinin                      toplam yirmi be          olur.

ki toplam          birbirine ilave edildii vakit               elli olur.     te   bu Mîrâc
gecesinde namazlarn               saysnn          elli   olmasnn srrdr.


            "Dehre sövmeyiniz zîrâ dehr Allah 'tr.                     O    her an kâinata

            tasarruf etmektedir".. Biz o tasarrufu hissettiimiz an ya-
            syoruz. Allah 'in bizdeki ismini hissettiimiz her an bizim

            için "an" oluyor ve o an, ezel ve                ebed   oluyor,   imân balad
            m,     o   an   dâimi olarak yayoruz.

            12 saat gece ve 12 saat gündüzden her birinin                          bir evveli

            (öncesi) ve bir âhiri (sonras) var. Böylece                 her birinin says

            24 olur.     Bir de    yaadmz an var.
            25 gece+25 gündüz              =   50 eder. Yani      her vakte 1      namaz   ve-

            rilmitir.       Her anna           bir secde verilmitir.          Bizim Allah'a
Ayet 3
162



                     biat ettiimiz her            an namaz        kabul      ediyor.    Bu dünya
                     âleminde         ikilik   olduu   için   mîrâc yaanyor ve birlie gi-
                                235
                     diliyor.




      MEKKE /KABE
      Bu     namazlar, dünyada                 klnacak      ve her vaktin bir    snr       buluna-
      cak,    balay        ve biti itibaryla özel             namaz    olacaktr.       Onlar kim
      edâ etmezse, her namaz                    için bin senelik ceza görür.           Bunun     için

      kyamet günü            kâfire, elli bin sene olacaktr.             Bu yüce sr        sebebiy-

      ledir ki,      Mekke-i Mükerreme'nin minareleri                     ilk   zamanlarda        elli

      tane    idi,   Mekke'nin etrafnda her yüksek mevki üzerine                           bir   ezan
      yeri   yaplmt.            Bilâhere bunlar        ykld ve hâlen, fena üzerine dö-
      nen esmâ-i         seb'a (Allah'n yedi ismi: Lâilâhe illallah, Allah,                      Hû,
      Hakk,          Hayy,      Kayyûm,          Kahhâr) saysnca yedi minare kald.
      Çünkü Kabe, Zât-                  Ahâdiyyet'e iarettir.          Ona   ancak     fenâ-i    tam
      yoluyla ulalabilir.               Bundan dolaydr          ki,   Mîkat'ta sureti      mânâya
      uydurmak          için     ihram giymek art olmutur. Allah, Mekke'nin
      etrafndaki bölgelerin                çounu,       sâliklerin    mihneti iddetli olsun
      diye çöllük arazi hâlinde                  klmtr. Her           ne olursa olsun matlûb
      (talep edilen, istenen),            çok deerlidir. Sfatlar da söz konusu olma-
      dndan srf zât olmas dolaysyla ona kavumak fevkalâde lez-
      zet verici olur.

      Bütün     eserler,        ancak isim ve sfatlarn           tecellîlerindendir.        Bunun
      için   cem-i evveldeki fenas srasnda, Allah'ta fâni olan için zevk
      yoktur. Zîrâ zevk, sfatlar âleminde bakî                          olann anndandr.
      Fânî    ise,    sfat ve fiillerinden fazla olarak               zâtndan    fânidir.    Onun
      için   nasl zevk sahibi             olabilir?    Bu   sebeple diyoruz ki, cennet ehli

      nîmet     ehlidir. Zîrâ onlar,             nikahlanr, giyinir, yer         içerler   ve ben-

      zeri   eylere sahiptirler. Onlar sfat ehlidirler.

      Cehennem mensuplarna                       gelince, onlar için asla        nîmet yoktur.
      Onlarn          nefisleri       dünyadaki fânî nefislerinin ekli üzeredir. Bu-
      rada söz derindir.              Alnan      ahit dolaysyla       susmak    icap eder.


235 Derleyenin Notu.
                                                                                    BAKARA
                                                                                              163



Medine-i Münevvere'ye gelince, vakitler saysnca, onun                               be    mi-
naresi vardr.         Çünkü Medine            "Beka" bölgesidir. Beka bölgesin-
de hâkim olan isimler, ehli zevk nezdinde                         malum olduu             üze-

re,    betir.

Muttali (meseleyi          bilen, haberli)  olduum üzere, Mekke'nin zahiri
fenâ'dr.        Bunun      alâmeti   yedidir. Bâtn ise beka dr. Bunun ia-

reti   betir.    Ben Mekke'nin dört            bir   yannda mücavir (komu, yur-
dunu     terkedip     zamann         Haremeyn-i erîfeyn'de ibâdetle geçiren)
bulundum.         Be    minaresinin seslendii üzere, Medine'nin zahiri
beka,   bâtn ise fenâ'dr. Çünkü onun bâtn                          Mekke'dir. Medine
ve    Mekke bazen toplanr, bazen ayrlrlar.


           Kabe Zât- Ahadiyyete               iarettir.

           Mekke; Kabe; Fenâfillah; iareti                    7'dir.

           Medine; Bekâbillah; iareti                5'tir.

           Mekke insann kendinden fena bulup Allah la hayat                               bul-

            mak, Allah'la kudret sahibi olmak, Allah'la görmek,
           Allah'la iitmek,           konumak, Allah'n                 ilmiyle   donanmak,
           Allah'la irade etmek yeridir. Mekke'den maksat kâmil in-

           sandr. Bir insân- kâmil'e                 el verirsek       ulaacamz          nokta
           Mekke' dir; yani kâmildir.
           Bu makam            sfatlarda yok olma             makamdr. Bu makama
            ulatktan sonra           isimleri anlayabileceiz (7' den 5'e döne-

           ceiz).

           Hayatmzda bu              elli   rekât hissedersek yani geçmii,               an    ve

           gelecei teslimiyetle yaarsak bize bu                 tecellî olur.    Mekke'deki
            tecellî   bu   ellinin sonucudur.

           insan bu        tecellîleri   idrâk etmek için nefsinden soyunmal-

           dr.

            Tâif'de     talanmadan Medine'ye girilmez. Baka                        bir deyi-

            le   skntlara katlanmadan Medine'ye girilmez.
           Burada bütün          yaradln             sebebi ortaya çkyor. Evvel' de

           Allah 'ta fânî       idik.    Cem    ve kesreti bilmeden              fena maka-
            mnda       idik.   Dünyaya gelmekten kast                  kesreti   görüp   birli-
Ayet   3

164



                   i idrâk etmek, ac ve zdraptan etkilenmemeye balamak,
                  fena bulmak ve daha sonra ceme geçmek ve Allah'la bakî
                   olmak seviyesine ermektir, ite bu zevki yaamak                      için insan

                   yaratlm. Allah kendinden kendine bu zevkin yaanmas
                   için   cümle mevcudat yaratyor.          Bu dünya gönül gözü açk
                   olanlar için bir zevk diyar, dierleri için              ise   bir   mihnet ve
                   sknt       mahallidir.

                   Cennet Allah'n sfatlardr, cemâli ve zât deildir. Çünkü
                   Zât'ta duyulacak, hissedilecek bir zevk kalmyor.

                   Cennet     ehli sfat ehlidir.   Cehennem        ehli için ise asla      nimet
                   yoktur.     Onlarn    nefisleri   dünyada fâni          nefislerinin ekli

                   üzerinedir.

                   Mekke'nin zahiri fenadr bunun alâmeti                   7'dir.      Bâtn   ise

                   bekadr, alâmeti 5'dir. Medine'nin               ise   zahiri beka,     bâtn
                   ise fenadr,    çünkü onun       bâtn Mekke'dir.
                   Mekke'nin      d    fenadr bu fenann              neticesinde Allah'n

                   mânâsna erimek           vardr.
                   Mekke, mürid-i kâmil; Medine              ise   Hz. Muhammed'dir.
                   "Bir toplanr bir         ayrlr" denmesinin            sebebi budur.       Hz.
                   Cîlî; "ikisini   birliyorum     ama zamana hürmetimden mür-
                                                                    236
                   idime      ismiyle hitap ediyorum" diyor.



       SEKR       (kendinden geçme, mânevi sarholuk hâli)
       Ariflerin sultan         Ebû    Yezîd el-Bistâmî      (k.s.),      yeri   göü     bilmez
       hâlde sarho gibi         krk gün kald. Bu,         zât tecellîlerinin üzerinde-

       ki galebesinden         dolay   idi.   Vâhid ü Kahhâr olan Allah'tan vak-
       tin lisân ile farz       namazlar edâ edebilecek kadar ayklk verme-
       sini   niyaz   etti.   Çünkü namazn klnmas srasnda, namaz k-
       lan    kimsede sfatlarn bakî olmas               gerekir. Elliden, esmâ-i           ham-
       se   (be   isim)   saysnca   geriye    be kald ve ötekiler          nesh (kaldrma)
       olundu.

       Namaz; vücûdu, bütün                 kuvveleriyle slâh etmekten ibarettir.
       Vücûdun en önemli            kuvveleri      be   olup öyle sralanr: Tabiat-


236 Derleyenin Notu.
                                                                                          BAKARA
                                                                                                 165



    sâfile    (düük     tabiat/ dr ki düzeltilmesi, eriat hükümlerinin

    tatbikine       baldr.      Nefs-i nazile (inici nefs/ dr ki,                   slâh ahlâkn
    deitirilmesine            baldr. Hakk'tan               câhil olan ruhtur ki, slâh,

    marifet tahsiline         baldr. Hakk'tan gayrna                         meyilli olan    srdr
    ki   slâh, hece harflerinden               "elif" gibi         tam tecerrüd         (soyutlan-

    ma, ayrlma) ve her eyden kesilme                        ile olur.    Çünkü        elif ekseri-

    yetle    ayr yazlr.       O hâlde enfüsî          (iç   âleme     ait)   hikmetler,    ad   ge-

    çen kuvveler saysnca vakitlerin                     be    olarak devretmesini îcab

    ettirdi.



               Vücûdun slâh edilmesi gereken en önemli                          kuvveleri:

               1.    Tabiat-    Sâfile:   (düük        tabiat) eriatla düzelir.

               2. Nefs-i Nazile: (inici nefis)              slâh ahlâkn             düzeltilmesiy-

                    ledir.

               3.   Hakk'tan cahil olan ruh: Islâh marifet                          tahsiline   ba-
                    ldr
               4.   Nursuz      kalp: Allah     'in   tecellisine     baldr.
               5.   Hakk 'tan gayrna           meyilli olan sr' dr: Islâh elifgibi her

                    eyden kesilme      ile olur.

               O hâlde enfüsî hikmetler (iç hikmetler) ad geçen                          kuvveler

               saysnca        vakitleri 5'e    indirmi        olur.

               Merepler,        nefis, kalp, ruh,       sr;    bunlar slâh etmek             için   5
                                                                              237
               vakit   namazda Allah 'tan yardm                    istenir.




    VAKT'NAMAZIARI
    Sabah     namaz "srr"n paydr. Çünkü                       o,   gecenin      karanlna ya-
    kn bulunmas              dolaysyla, öteki namazlara göre "gayb"dr. Ni-
    tekim sr da âir kuvvetlere göre gaybdr.


               Sabah    namaznn           1.   rekât celâl (karanlkta olu), 2. rekât
               cemâl    (celâlin   karanlktan          aydnla geçii) 'dir.             Böylece iki

               rekâtn toplam kemâl-i zâtiyeye                      iarettir.


237 Derleyenin Notu.
Ayet   3

166



                    Sabah  namaz srrn paydr. Allah 'in bizdeki ismi tecellî
                    eder, çünkü gecenin karanlna yakn bulunmas dolay-

                    syla gaybdr. Kiinin srrn ancak gayb bilen mürid-i
                                        238
                    kâmil    bilir.




       Öle namaz            "ruh'un paydr. Çünkü, onda ruhun zuhuru mik-
       tarnca tam zahir olu vardr.                        Ruh      âlem-i halktandr. Zîrâ her ne

       kadar bizzat görülmezse de, uzuvlar ve kuvvetlerdeki tezahürleri
       cihetiyle eserleri         müahede                edilir.    Peygamber         (a.s.)'n tenezzü-

       lü    (muhatabn düzeyine inme,                           alçalma),   zuhuru ve     itidali dola-

       ysyla, ruh mertebesinde                       olmu        ve zuhûr-i hâriciye      (dta görün-
       me)    mutabk        (uygun) olmutur. Zîrâ ism-i                       âzam hükümlerinin
       zuhurunun balangc, yedinci binin balarndan                                       itibaren   Meh-
       di (r.a)'nin       zamann          sona ermesine kadardr; yani o vakte                      doru
       zuhur iddetlenir, sonra, dolunay gecesinden itibaren ayn yava
       yava gizlenmesi           gibi         bâtna döner.


                    Öle namaznn 4 rekât (zât, esma, sfat ve fiil).
                    Öle namaz ruhun paydr. Bu Allah'n zâtyla                                       tecellî

                    andr,         kiideki              Hakk'n         tam     zuhurudur,          insann
                    vücûdunun da en                   kuvvetli     olduu zamandr.          12'nin sebe-

                    bi:   Peygamberin tenezzülü, ortaya                     çk        ve ortada, denge-

                    de olmas            dolaysyla ruh mertebesinde                    olmu   ve   zuhuru
                    da uygun olmutur.                    23S>




       ikindi   namaz         "kalb'in paydr.                     Çünkü o     orta    namazdr. Nite-
       kim    kalb de uzuvlarn ve kuvvetlerin ortasdr.                                 Bunun      içindir

       ki,   kalb   iyi   olduu         vakit bütün ceset iyi olur, o                 bozulduu     vakit

       bütün    ceset bozulur.
                                          240
                                                    Kalb, ruh ve ceset arasndan               domu
       olduundan dolay,                       tasfiye (temizlenme)             zamannda gayb          ve
       ahadet âlemlerinin kemâlâtn göstererek                                    geldi.   Çünkü,     ço-



238 Derleyenin Notu.
239 Derleyenin Notu.
240 Buhârî, îmân, 39        (c. I, s.   19)   ;   Müslim, Müsakat, 20   (c.V, s.50)
                                                                                         BAKARA
                                                                                                    167



   cuk anne babann srrdr. Yine bu sebeple kalb haml-i emânet
   (emanetin yüklendii yer) ve mazhar- hilâfettir (hilâfetin zuhur
   yeri).



                 kindinin 4 rekât kevn-i cemâle (cemâlin                        hissediliri       deil
             yaratlmasna) iaret                 eder.

                 kindi namaz kalbin paydr. Çünkü kalp ortadr. Kalp
                 iyi    olduu zaman bütün vücud                       iyi   olur,   bozulduun-
                 da     ise   bütün vücud bozulur. Kalp ruh ve                      nefis    arasn-

                 da srât- müstakimdir. Nefis halk edilmi, ruh                               ise    emir
                                       241
                 âlemindendir.



   Akam namaz                  kendisinde nurun batmas dolaysyla                             nefs'in

   paydr.         Nefs,        emmâre mertebesinde karanlk                          ve      siyahtr.

   Levvâmede karanl                 hafifler.     Mülhemeye           intikâl ettii vakit ay-

   dnlanmaya balar. Nihayet mutmainne olunca hâli, günein do-
   uu srasndaki insann hâline benzer.
                 Akam namaz              sabahn     aksinedir.        Çünkü onda gizli             olan

                 bunda açktr.             1.   rekât    celâl,   2.   rekât cemâl, 3.sü              ise


                 kemâl-i camiadr (tefrikin bütünü).

                 Sabah namaznda                birlik   aikâr    olur.      Allah sabah nama-

                 znda Zâtyla           bize tecelli eder.        Akam namaznda                    tekrar

                 karanla dönüldüünde                    bizi farkllklardan birlie ileti-

                 yor.

                 Akam          namaz, kendisinde ruhun batmasndan dolay
                                       242
                 nefsin       paydr.


    Yats    namaz         "tabiat"n paydr.             Çünkü     yats, tabiatn vasflarn-

    dan olan uyku             vaktidir.

    Kim     ki   bu kuvvelerin slâhn arzu                  ederse,      be    vakit   namaz k-
    lacaktr.      Kim bunlar            yerine getirmezse, nefislerini hüsrana                      u-
241 Derleyenin Notu.
242 Derleyenin Notu.
Ayet 3




    Tatmlardan          olur ve   mü'min saylmaz. Zîrâ îmân, ya gaybî ya da
    ühûdî      dâhit olarak, görerek) olur.                ühûdî îmân         sahipleri   namaz-
    larna dikkat         ederler; hatta onlar,             daimî namazdadrlar. Bilhassa
    kâmil olanlar böyledir; onlar devamllktan dolay istirak                                    (içine

    batma, kendinden geçip dünyay unutma) sahibidirler.
    Namazn        esas       mânâs    teveccüh (yönelme), istirak,                    yaknlk         ve

    huzur demektir. Ancak               be     vakitte        onun      özel ekli de istenir.

    Zîrâ     ühûdî     tecellîler   vücûdî     tecellîlere        baldr.


                Namazda önce yaknlk                   ve   huzur sonra yok olma, fena           var-
                       243
                di-
                 lr.




    Gaybî îmân sahiplerine gelince                    onlar,    önünde      bekledikleri       kap-
    y    cevap almak için çalan kimselerdir. Cevap gelmeyince vazge-
    çen,     muhtaç deildir. Bu takdirde ev sahibi onunla ilgilenmez, o
    da      namaz   terk eder. Böylesi her ne kadar zahirde                         mü'min     ise   de
    bâtnen      kâfirdir.     Nitekim Peygamberimiz                     (s.a.s.)   öyle buyurur:
                                                                244
    "Bilerek    namaz         terk eden kâfir olur.."                 Ölen de ancak namaz-
    n terk ettiinden dolay ölür. Çünkü namaz, rûhânî bir gdadr.
    Rzk bittii zaman ecel gelir.                  Bundan dolay              âsîlerin amellerin-

    de bereket yoktur ve onlar uursuzluk perdesi                              kuatmtr.
    Burada,      ad    geçen srrn beyânnda,                   baka      bir vecih     daha vardr.
    Akl- küll'den hayvan mertebesine kadar hikmet-i                                    ilâhî îcâb,

    24 mertebe vardr. Onlarn                   bir         ksm,       ruhanî aklî      iler,   bazs
    cismanî mahsûs ilerdir.              Bu 24         ,   ahadiyyeti itibariyle yirmi           be-
    tir.    Bu yirmi be de        zahir va    bâtn         itibariyle ellidir.      Makule      (akla

     uygun) ve mahsûsenin (hissedilebilen) her birinin, kuvve ve                                     fiil


    hasebiyle, zahir ve          bâtnlar vardr. Zîrâ emr-i                   icâdî; zât, sfat        ve

     fiil   üzere devreder.     u    âyet-i   Kerîme buna iaret etmektedir:                      "Bir

    eyi diledii zaman             Onun buyruu                sadece o     eye      ol demektir, he-

     men     olur" (Yâ-Sîn, 82).



243 Derleyenin Notu.
244 Süyûti, el-Câmiü's-Saîr, 1402,    c.II, s. 175,   Kahire.
                                                                                           BAKARA
                                                                                                169



                  Akl-      küll'den hayvan mertebesine kadar hikmet-i ilâhî

                  icâb     24   mertebe vardr.               Bir    ksm    nûrânî bir        ksm
                  zulmânîdir.         24 ahadiyyet itibariyle 25'dir. Bu 25' de zahir
                  ve   bâtn   itibariyle 50'dir.
                                                       245
                  An, zâttr, zâti        tecellîdir.




   Allah'n         ulvî     sfatlarndan         bir     sfat ve esmâ-i hüsnâsndan
    (Allah \n güzel isimleri) bir ismi                 ile tecellîsi    muhaldir (imkânsz)',
    mertebeleri itibariyle onlar için zuhur yoktur.                       O hâlde tecellînin
    mânâs         zuhurdur.

    Allah'n isimlerinden Evvel, Âhir, Zahir ve Bâtn'                                 ele   alalm:
    ey, üstündekine             nisbetle zahir, altndakine nisbetle                  bâtn     olur.

    Zîrâ üstündeki            gaybdr ve        nisbî de olsa           ahadet mertebesinde
    olacaktr.          ahadetin hükmü, zuhurdur. Altndaki                      ise   ahadettir

    ve izafi de olsa gayb mertebesinde olacaktr,                          gaybn hükmü bü-
    tün (zuhurun zdd)'dür.

    Bunun         içindir ki    yüksek ruhlar           için "ruhlar", yani "akllar" de-

    nir.   Keza altndakine              nisbetle "nefisler" denir. Üstündekileri de

    sen    bil.   (Veya altndakiler ve üstündekilere nisbetle nefisler de-
    nir,   bunu böyle         bil.)




    SEYR
    Ad      geçen mertebeleri Mîrâc gecesinde at, unsurlar ve tabiat-
    lar    âleminden ve onlarn üstünden                       bir   mertebede kalmad, öyle
    ki    ayan         onlarn üzerine koydu. Çünkü vacibin (zorunlu)                           sey-

    ri    mümkinin          seyrinin     tamamlanmasna baldr. Buna yükse-
    len azdr.          O   hâlde sâliklerin     çou          seyr-i   ekvânda (kevn;       âlemler,

    olular)       kalmlardr. Aktan zâhidlik etmek gibi, bu lüzumlu                              bir

    seyirdir ve ikisi         arasnda uzak         bir       mesafe vardr.    Hakk yannda
    halkn kymeti olmaz. Bunun                     içindir ki onlar,        Süleyman         (a.s.)'n

    mülküne deil de daha büyüüne baktlar.                               Ad geçen seyre "dü-
    ümledikten sonra çözmek"                     (et-tahlîl ba'de't-ta'kyd) denir.             Bu-


245 Derleyenin Notu.
Ayet 3
170



      nunla Kur'ân'da belirtildii             gibi,   emâneti ehline verme ii hâsl
      olur. Zîrâ     insann en yüksek mahalden en                   aa yere inii sra-
      sndaki       hâli,   düümlenmedir; mevcudat mertebelerinden                         küllî

      veya cüz'î bir mertebeye             geçmi      olmaz. Ancak, oradan bu mer-
      tebelerin     srr olan emaneti alr ve kendisine balar, sonra                        indi-

      i     yere iner.     lk dönü   yerine rücû' (geri        dönü) hâlinde            -ki,   bu
      fenâ-i evveldir-        bütün emânetleri sahiplerine             verir.     Ariyet ola-
      rak    bakalarndan    ald bütün libaslardan soyunur, nihayet ilk
      mebdee       (balangç) ulam olur. Bu, o halettir ki; Allah, bütün
      esma     ,   sfat ve kemâlâtyla üzerine tecellî elbisesini giydirmi

      olur.    Vücûd toprana          inii srasnda, artk            onun    elinde hilâfet

      menuru        (ferman,      Sultann emri) vardr; her konakta bütün                       el-

      biselerini giymitir, kendisi için bunlar,               Allah'n    asla     soyulup ç-
      karlamayacak olan ikram ve ihsandr.

      Ad      geçen bu mertebeler, insan srrna bir dâiredir. Onlardan
      her birinde, insan için         Hakk       Teâlâ'ya, özel bir vecih ve esmâî

      (isimlere ait) bir      teveccüh (yönelme) vardr. Böylece             ilâhî    hikmet,
      teveccüh-i ilâhîden her birinin nasibini                 almas     için,    Mîrâc na-
      mazlarnn        mertebeler saysnca            elli   olmasn    icab ettirdi.

      Gökler Allah'n sanda,                yerler   solunda dürülü vaziyettedir, as-
      lnda her      iki eli   de mübarektir. Nur-i ma'kûlenin               çounun             ha-

      riçte izi    olmaz; kürsî, ar, levh-i mahfuz, kalem-i                a'la   ve onlarn
      ahadiyyetinden          baka   bir   ey    bakî kalmaz. lâhî feyz insana on-
      lar   vastasyla      ulam olur.
      Elliden      krk be     dürüldü, geriye       be     kald.   O en büyük mertebe-
      dir.   Bunun       için Allah, elli vakit       namaz be       vakte soktu. Nite-
      kim     u husus bunu gösterir: Kürsî ki o göüstür; ruh ki o levh-i
      mahfuzdur;         levh-i   mahfuz    ki   o kalbdir. Kalem-i A'lâ          ki,   her in-
      sanda     hissesi    Hakîkat-i Muhammediyye'dir.                Onun        ahadiyyeti
      de ism-i a'zâm srrdr.          Tan ve       faydalan!

      Secdeden hâsl olan fena üzerine bir tembih: Ariflerin kyameti
      daimîdir.      Bunun dndakilerin,               fena dairesine dâhil         olduun-
      da    üphe    yoktur, nitekim        buna zmnen          (gizli olarak)       iaret      et-
                                                                                       BAKARA
                                                                                             171




   tim. Bakî olan ancak Allah'dr ve                    O'nun      âfâkî (hariçte,      dmz-
   da   olanlar) ve enfüsî        (iç   âlemimize      ait)   olarak mevcudattan suret

   ve hakikatlerini bakî          kldklardr.


             Süleyman'n mülkü                 seyr-i    mülk       oluyor.    Düümlenmek
             hakikatimizin ortaya              çk, düümden                  sonra tekrar çöz-

             mek halka dönü              oluyor. Teke gitmeliyiz ve            halka dönme-

             liyiz.    Peygamber efendimiz Miraca                   teklikten   balad,      çok-

             lua gitti       ve sonra tekrar teke döndü.               Ondan       sonra tekten

             yine çoklua yani kesrete döndü. Teklikten sonra kesrete dö-

             nüü       ulûhiyettir.      Önce kendi      mânâsn düümlemek; sabit
             klmak,       sabit   kldn sunarken halka açklamak...
             Biz       emaneti sahibine gönderiyoruz,          arlklarmzdan
             kurtuluyoruz. Sonra              Bekadan ulûhiyete döndüümüz za-
             man       elimizde hilâfet oluyor. Bütün elbiseleri (miraca ç-

             karken      soyunduumuz bütün                    elbiseleri)   yeniden giyiniyo-

             ruz. Fiil, sfat ve zât tevhidinden sonra                       bekada tekrar    so-

             yunduumuz             bu   hâlleri geri    alyoruz inallah...
             Sülük      24   ini,   24 çk,          bir de kendisi      ile   25   ediyor. Gayb

             âlemi     sanda madde âlemi solundadr. Ama onun sa da
             solu     da mübarektir. Allah'n zâtnn celâli tecellîsi onun
             kuvvet ve kudreti           ile tecellî   etmesidir.

              Seyir:    Ruh    levh-i     mahfuzdur. Levh-i mahfuz ki                   kalptir.

             Kalem-i alâ ki her insandaki srdr, Hakîkat-i                              Muham-
              mediyyedir.      Onun       ahadiyyeti de ism-i          âzam srrdr. Dör-
                                                                        246
              dünün      birlii de       be   oluyor (ahadiyyet).



    HAZARÂT-I HAMS
    sterseniz   mezkûr        (evvelce zikredilmi, bahsi              geçmi) sayya         indi-

    riin srr    hakknda konuaym:                    Bu, hazarât-        hams       itibariyledir.

    Hazarât- hams; âlem-i zât                 (zât âlemi), âlem-i sfat, âlem-i ef'âl

    (fiiller âlemi),    âlem-i âsâr      (eserler   âlemi) ve âlem-i insandr. Bunla-


246 Derleyenin Notu.
Ayet 3
172



      ra hazret-i lâhût, hazret-i ceberut, hazret-i melekût, hazret-i                     mülk
      ve hazret-i nâsût da denir. Onlar avâlim-i külliye (külli âlemler)

      ve hazarât- icmâliyyedir (tafsîlatsz, toplu olarak). Cüz'iyyât için

      nihayet yoktur ve külliyeye dâhildir.                   Bu   âlemler   vücûd- Hakk'n
      tamamdr. Nitekim            Allah buyurur: "Biz gökleri yeri ve her                  ikisi

      arasnda bulunanlar ancak hak olarak yarattk"                           (Hicr, 85). Yani

      onlarn hepsi Hakk',          Onun vücûdunu                   isim ve sfatlarn giyin-

      mitir. Yine    Hakk Teâlâ buyurur:                "Onlar      için   hak olduu meyda-
      na çkncaya kadar"          (Fussilet, 53).        Fakat insanlar Rableriyle kar-
      lama konusunda üphelidirler, Onu ancak ma'dûm                                   (yok olan)

      hâldeki halk canibinde         (taraf, yön) görürler.


      Allah "O'ndan baka her               ey yok      olacaktr" (Kasas, 88), buyur-
      mutur. Yani "Hakk' takip eden                    cihetten       baka" demektir,       zîrâ

      o,   ebedîyyen yok olmaz. Gökler ve yer dümdüz olup cisimler ve
      ruhlardan fena     bulmadk hiçbir ey kalmaz; Hakk'n vücûdu ise
      zahirde ve bâtnda         bulunmak         gibi farkl        durumlar arz ederse      de,

      ebedîyyen fena bulmaz.

      Ad     geçen indiri      (tenzil)   Mûsâ      (a. s.)   sebebiyle olup, peygamber-

      lerden    ondan bakas         için deildir.             O,   be   ülü'1-azm (azim sa-
      hipler)   peygamberden        biridir.       Bu peygamberler Nûh, brahim,
      Mûsâ,     îsâ ve   Muhammed               (a.s.)'dir.    Onunla        konumann       sr-

      r    "kelîm" (konuulan kimse) olmasdr. Tevrat kitab ve kitab-
      mz Kur'ân,                                  ahkâm (hükümler)
                     öteki kitaplarn hilâfna, çeitli

      ihtiva etmeleri dolaysyla iki hakîkî kitaptrlar. Namaz zahiri

      itibariyle ahkâmdan olunca, bakasnn deil Musa'nn, onun

      peine dümesi uygun            olur.


      stersen    unu     da söyleyeyim: Gaybî, ruhanî,                       tabiî,   unsurî ve
      hepsinin     birlemesi        eklindeki            nikâh        itibariyle,     namazda
      nikâhn     ve vuslatn        srr vardr. erâi-i slâmn be olmasn
      namazla kyas       et!


      Kur'ân- Kerîm'de bildirildii                  gibi, bir       i on kat karlk          gö-
      rür.   Beten   her biri on          ile   muamele görürse              karln       topla-
                                                                                      BAKARA
                                                                                              173



  m       elli olur.     Demek            ki   namaz, sayda eksik olmakla beraber
  sevapta tamdr. Bu, derecelerin en                           azdr      ve kalbin derecesi-

  dir. Ihlâsta         (katksz samimiyet) ilerledii                    vakit, bir   amel     için

  yüz sevap vardr. Daha yükseine çkarsa,                                bir iyilie bin kar-

  lk        olur ve hesapsz                devam     eder. Kötülüklerin           karl         ise

  birer birerdir.

  Kalbin      iyilikleri     onar onar, ruhun               iyilikleri yüzer,     srrn   iyilik-

  leri    biner, srru's-srrn iyilikleri                  u âyetin ifade ettii ekildedir:
   "Allah,    dilediini hesapsz ekilde                      rz klandrir"        (Bakara, 212).

   Sidretü'l-Müntehâ'da son bulan ameller, meleklerin                               tad ve
   bildiidir.        Bunun da üstünde                faziletli      ameller vardr    ki, birbi-

   rinden farkldr ve melekler onlar bilmezler, o hâlde nasl tan-
   snlar? Bunlar ahassü'l-havâssn (seçkinlerin seçkini) amelleridir.

   Onlarn       ihlâslar Allah Teâlâ'nn srlar cümlesindendir.                            Amel-
   leri   Sidretü'l-Müntehâ'y aar; ara, hatta âlem-i ervaha (ruhlar
   âlemi) ular. Bunlara gizli ameller (amâl-i hafiyye) denir. Pey-

   gamber      (a.s.)'in    u      sözü buna iarettir: "Zikrin en hayrls giz-
                                                              247
   li   olandr.      O   meleklere bile gizli olur."                Srra mahsus oluunda-
   ki   iddetinden dolay böyledir. Melekler sr kuvvetinde                            ileri   gide-

   mezler, aksi hâlde sr ehli olurlard ve böylece, ya Adem'den üstün

   veya ona müsavi           (eit)        olmu olurlard. Her ikisi de u âyete aykr
   olur: "Allah isimleri            Âdem'e öretti." (Bakara,             31).   Yani meleklere

   deil de Âdem'e. Melekler bu isimlerin                         tamâmn deil, baz has-
   salarn      (özellikler) bilirler.            Onlar da        bizzat deil,     Adem'in     ö-
   retmesi     ile   elde ettiler.         Âdem'e    gelince, o       emâneti yüklendi. Bu
   emânet, isimlerin toplam                      itibariyle, Allah'la kendisi       arasndaki
   irtibatn kemâli için vastasz feyzdir.

   Buradan anlalyor                  ki melekler,          insann ne olduunu ve       srrn
   bilmezler. Allah,             insann         hâlini   ak   üzerine bina       klmtr. Ak
   da, celâl 'i gösteren belâlara mübtenîdir (bina edilmi).                         Melek     için

   tek kanat vardr, o da cemâl'dir.                        üphesiz     iki kanatllar, bir      tek

   kanad olandan daha                      faziletlidir.   Yeryüzü sakini olduu hâlde,


247Ahmedb.     Hanbel,    c.I,   s.172.
Ayet   3

174



       insann mîrâcta       olduu ey,
                              nail                  gökte   bulunmasna ramen me-
       lek için   hâsl olmamtr.

       nsan,      tafsil   üzere hazarât-        hams (be        hazret,         yaradln be
       mertebesi) ehli        olduu     için,   Allah Teâlâ ona             be    kanat vermi-
       tir,   gece gündüz onlarla âlem-i kudse (kutsal âlem) uçar. Melek-
       ler    bunun     dnda     olduundan, Allah onlarn kanatlarn                             tavsif

       ederken öyle buyurur:            "...ikier, üçer, dörder..." (Nisa., 3).




                  Alem-i Zât: Ahadiyyet (Lâhût)
                  Alem-i Sfat: Vahdaniyet (Ceberut)
                  Alem-i Ef'âl: Ruhlar âlemi, fiiller (Melekût)
                  Alem-i Asar:       Eserler,   dünya âlemi (Mülk)
                  Alem-i Insân: Kâmil insan (Nâsût)
                  Nâsut, âlemlerin toplamdr.               Kim    ki   bu âlemlerin         hepsi-

                  ni kendi içinde      aikâr eder      o insân- kâmildir.            Bu    âlemler
                  herkesin içinde        vardr ama gaybdadr, aikâr deildir.
                  Herkesin merebi onda            olduu hâlde          o yine de kendi bü-

                  tünlüü      içinde kalr.      Ondaki bütün       aklî melekelerin biat

                  ettiini görüyoruz.          Ondan   sonra da dünyevî haz ve istekle-

                  ri   görüyoruz.    Mülk âlemi       de onda diyoruz. Bunlarn hep-
                  sinden farkl       ama   hepsini de içinde var eden bir insan var

                  ortada...

                   Cüz ve küllün toplam, vücûd-u Hakk'n tamamdr,                               insa-

                  nn kendi içindeki hakikati ortaya çkarmas için baka bir
                  cihete yönelmemesi gerekiyor,            bu sadece vakit kayb            oluyor.

                  Bein     bir   mânâs da        ulu'l-i   azm   peygamberlerdir (Nûh,
                  ibrahim, Mûsâ,        Isâ,    Muhammed).
                  Mûsâ eriat         temsil ediyor. Allah'a         varmann           yolu önce

                  fenadan sonra bekadan             geçiyor.    Musa'da           aklî kuvvetler

                  hâkim olduu          için    bu kuvvetlerini fenaya             erdiriyor.    Na-
                  mazda nikahn          ve vuslatn    srr    vardr.     .   .   Sâmiha Ayverdi,
                  namaz Allah 'la nikah gibidir. Nikahsz da sevgi                      olur     ama
                  o    zaman kabul görmez. eriatla             vuslata      erilir, der.

                  Kötülüklerin       karl bire birdir. Kalbin iyiliklerine                  ise   on
                                                                                   BAKARA
                                                                                             175



                 kat sevap vardr.          Ruhun       iyiliklerine ise   100 kat sevap      ve-

                 rilmitir.    Srrn       iyiliklerine    (Hakk aikâr etmek) 1000 kat
                 sevap,   srrn srrnda            ise   karlk,   "Allah dilediini hesapsz

                 rzklandrr" âyetiyle açklanmtr.
                 Kalbin iyiliinden kast udur: Kalb aydnlannca bir                            iyi-

                 lik   yapma    ihtiyac duyulur, ihtiyaçtan dolay iyilik yapa-

                 rz, on kat sevap alrz.                Bu   hareketi Allah için   yapmaya
                 balarsak ruhun iyilii olur ki 100 kat sevap vardr.                  Bu ha-
                 reketlerle   kendimizdeki Hakk'              aça       çkarrz,; bu srdr.
                                                              24s
                 Artk     bizden     i gören Hakk 'tr.



    Üçüncü soru:
    ki,    üç,   dört rek'aden      bî ü kem olmayub            salât

    Her    birin bir vakte tahsis eyleyüb              klmak    nedir?

    -Namazlarn her birini bir vakte tahsis ederek iki, üç ve dört
    rekâttan fazla ve eksik                olmakszn klmann hikmeti nedir?

    Burada       iki   cevap vardr,       biri   ötekinden daha incedir.

    REKÂT-KANAT
    Birincisi:

    Rekâtlarn says, meleklerin kanatlarnn saysna benzer. On-
    lar,   sahip olduklar ikier, üçer, dörder kanatla suret âleminde

    uçarlar.     Keza namaz klanlarn da bunun                       gibi,   rekâtlardan ka-

    natlar vardr, onlarla                mânâ âleminde        uçarlar.    Bu uygunluk        in-

    sanla    melei eit klmaz. Zîrâ                 suretle   manâ arasnda büyük fark
    vardr. nsan, suret ve                  manânn           hepsini hâmildir (tamak).

    Sûrî (surete ait) ve           mânevi yürüyüle seyredip                  feleklere   yük-
    selenler insanlardr, oysa melek,                     bundan     âcizdir. drîs, îsâ ve

    Peygamberimiz             (a. s.),   bu yükselii gerçekletirmitir. lk                    iki-

    si,    baz   feleklerde     mekân tutmularsa da Peygamber                     (a. s.),   ce-


248 Derleyenin Notu.
Ayet   3

176



       sedi    ile   terkîb âleminin zirvesine            çkm,         sonra da ruhu ve sr-
       ryla,    mekânn         olmad          yere gitmitir. Bununla, melek ve in-

       sanlarn hepsinden üstün                  klnmtr.             Üstelik,    Mîrâc gecesin-
       de,     Mescid-i Aksâ'da peygamberlere; Sidretü'l-Müntehâ'da
       (âlemdeki varlklarn bilgilerinin ulaabilecei son nokta) melek-

       lere    imam olmas           ile   de önde bulunmutur. üphesiz imam,
       ona uyanlardan daha                faziletlidir.


       Cesedi        ile    göklere yükselmeye gücü yetmeyen için, manevî

       mîrâc     tahsil      etmek üzere namaz konulmutur. Böylece melekût;
       zahiri   ile,   mükâefe       (gizliyi   aça çkarma,           kesif) sahibi için      görü-

       nür, o    da oraya kadar           çkann gördüü             gibi   onu müahede (ahit
       olma, görme) eder.

       Manevî kanat, maddî kanattan daha güçlüdür.                                         Rekâtlar,

       uzuvlarn hareketine muhtaç bulunmak                                itibariyle her     ne ka-
       dar maddî bir           i   ise de,    srlar ve onlarla hâsl olan kuvveleri
       manevîdir. Meleklerin;               kyamda, rükûda, secdede               ve ka'de (na-

       mazda oturma) de bulunur olmalar da onlar beerle müsâvî
       (eit,    ayn) klmaz. Farz              klnm namazn ekli, beerden ba-
       kas     için deildir, hattâ            Müslüman        olsalar dahi       bu ümmetten
       bakas         için bile deildir.


       Meleklerin manevî miraçlarndan hâsl olan ey, ekseriyetle
       tenzihtir (her çeit noksandan                uzak saymak). Nitekim, tesbîh ve
       takdisleri          (mukaddes bilmek) bunu            gösterir;       Âdem     (a.s.)'a   sec-

       de etmeleri de buna delâlet eder. Onlar, tenzih yerini bilin-
       ce,   Adem'e secde          ettiler;   bunun     için secdede beklemediler. Be-

       erin bu mi'râcndan hâsl olan ey,                           asla vasfedilemez.         Melek-
       lerin,   namazlarnda beere uyduklar vâriddir                            (duyulan, gelen),

       aksi iseduyulmamtr. Cebrail'in Kabe kapsnn yanndaki
       imametine gelince, namazn                    klnn
                                           öretme bâbndadr. 249
       Böyle olunca Peygamber (a.s.)'n namaz nerede, onun nama-
       z   nerede?.


249 Cebrail'in Hz. Peygambere         namaz    tâlimi için bkz.   Müslim, Mesâcid,   31.
                                                                                   BAKARA
                                                                                           177



    ikincisi:

    Namazda          asl olan, Allah'n cemâl ve celâline iaret olmak üze-
    re, iki   rekât   klnmasdr. Sonra bu                 iki   üzerine bir veya iki rekât

    ilâve edilmitir.        Allah Teâlâ, sabah             namazn       iki rekât   olarak

    emretmitir. Öyle bir vakitte                  ki:   Bir taraf gecedir; gece zât

    Celâl mertebesi olan "Lâ-Taayyün" (aikâr olma, ortaya                            çkma
    öncesi)   mertebesine iaret eder. Bir taraf gündüzdür; gündüz
    vücûdî ve hakîkî cemâl mertebesi olan "Taayyün" mertebesi-
    ne iaret eder.


               Hz.     îdrîs,   Hz.   Isa,   ve Hz.     Muhammed,       yükselerek mîrâc

               yapmlardr. Peygamber                   cesedi ile (nefsi ve merepleriy-

               le)   terkip âleminin zirvesine           çkt. Sonra ruhu ve srr            ile

               mekânn       olmad yere gitti. Bu yüzden                 her varlktan üs-

               tündür.

               Sidre-i    Müntehâ 'da          meleklere, Mescid-i      Aksa 'da    ise   pey-

               gamberlere       imam     oldu.

               Kendi içinde bütün            terkib   olunmu makamlar geçti, daha
               sonra terkib       olunmam makamlara                  girdi bütün gayba

               imam      oldu.   Biz gayb görüp îmân edince onun imaml-
               n       kabul ediyoruz.        Maddî      olarak   aldmzda,       ekli ola-
               rak    imamlk yapyor, mânâ               olarak    aldmzda mânâ ola-
               rak    imamlk ediyor,          ikisini   birletirdiimiz zaman da bize
               miracmz yaptrm oluyor.
               Akl ile klnan namaz sadece namazn                        eklini   örenmek
                      Madde ve mânâ ile klnan namaz
               içindir.                                                      nerede?      Srf
               madde ile klnan namaz nerede?50


    REKÂTIAR-CEIÂI I CEMÂI
    Sabah namaznn birinci rekât,                      celâl mertebesine, ikinci      rekât
    cemâl mertebesine           iarettir,     bu remzin (kapal        söyleyi) aksi vârid

    deildir. Böylece iki rekâtn                 toplamnn          birlii, kendisinde       bu
    iki   mertebenin      topland            kemâl-i zâtiye iarettir.

250 Derleyenin Notu.
Ayet 3
178



      Akam       namaz, sabah namaznn                         aksidir.   Çünkü        ahadiyyet-i

      camiadan onda            gizli   olan bunda açktr. Birinci rekât celâle,
      ikincisi cemâle,       üçüncüsü        ise    kemâl-i câmi'a (âlemin kemâli) ia-
      rettir.


      Yats    namaz     dört rekâtyla, Lâ-Taayyün'e ve gecenin vücûdu için
      bilkuvve (tasavvurda, fiil mertebesine varmadan) celâl mertebe-
      sinde; zât, esma, sfat ve ef'âl               (fiil)   olarak dört taayyüne iarettir.

      Öle namaz,         dört rekât          ile,   gündüzün vücûdu              için bilfiil (fii-

      li   olarak) cemâl-i ilâhî mertebesinde                 ayn    dört taayyüne iarettir.

      ikindi    namaz, dört rekât              ile,   bu     vakitte   bakalama            (teayyür)
      olduu      için bilfiil cemâl-i        kevnîye (yaradla ait cemâl) iarettir.

      Bu     takrirden, vakitlerin belirlenme                 srr da     anlalm            oldu; ge-

      çen beyitte    baka      ve latif bir ekilde zikrettim, hatrla.

      Farzlar hakkânî vücûda, vacipler en seçkin halk vücûduna, sün-

      netler seçkin halk         vücûduna, müstehaplar (yaplmas sevapl i)
      umûmî      halk vücûduna iarettir.                Vücûd da ya vücûd-i                vacip (zo-

      runlu varlk), ya da vücûd-i               mümkindir (mümkün                   varlk). Farz-

      lar   kendisine    ükür        olsun   için, birinci       vücûda mukabele olarak
      farz   klnd.      Nafileler, ikinci           vücûd     karlnda,            ona ükür       ola-

      rak konuldu. Zîrâ onlarn her                   biri    nîmet   içre nimettir.



                 Sabah   namaznn ilk rekât lâ-taayyün yani ahadiyyet,                            bir-

                 lik, celâl,   gece demektir, ikinci rekât               ise,   taayyün,     gündüz
                 ve cemâl demektir.            Bu     iki    rekâtn birlii zâttaki kemâle
                 iarettir.

                 Akam namaznn                  birinci rekât cemâle,              ikincisi celâle,

                 üçüncüsü      ise   toplu kemâle iarettir (kemâl-i camia).

                 Yats    namaz,        dört rekâtyla la-tayyüne,                 celâle,   geceye ve

                 celâl mertebesinde zât, isim, sfat ve fiil                     olmak üzere dört
                 tayyüne iaret eder.
                 Öle namaz cemâl-i ilâhî içinde dört tayyüne iarettir,
                 ikindi namaz dört rekât ile yaradln cemâline iarettir.
                                                                                                    BAKARA
                                                                                                        179



                    Farzlar Hakkânî vücûda, sünnetler seçkin halk vücûduna,
                    müstehablar (sevilmi, sevap                       olduu      bilinen      is)   umûmî
                                                              251
                    halk vücûduna iarettir.


      NAFLE NAMAZLAR
      Kim      nafileleri         çoaltmay             bilirse,      halk vücûdlar       için nihayet

      yoktur,       çünkü halk                    kesret ksmndandr. Hakk ise vahdet
      kabîlindendir.          Bu         sebeple     nafilelerin aksine farzlar, snrl olarak

      geldi.   Kim      ki nafileleri dar tutarsa,                   kendine cahillik etmi            olur.

      Zîrâ o, kendi vücûd-i imkânîsini ve daireyi geniletmesi icab                                       et-

                   snrl tutmazd. Nitekim Peygamber (a.s.) s-
      tiini bilseydi, ii
      nrl tutmamtr. O, baz nafileleri tayin etmi; bazlarnn
      tâyinini de, Allah                 katndaki mertebelerine iaret olarak ve tazim
      (sayg gösterme, ikram etme) için, halîfelerine                             brakmtr.             Nite-

      kim öyle buyurur: "Benim sünnetime                                   ve benden sonra hulafâ-i
                                                                                       "252
      râidînin        (ilk   dört halîfe) sünnetine dikkat ediniz.                            Bunlardan
      bazs da mutlaka                     ashâb (sahabeler)           içindir.   Nitekim öyle bu-
      yurur:  "Ashabm yldzlar                          gibidir,      hangisine uyarsanz hidâyete

      eriirsiniz." ^ Bir ksm da                                                               müminler
                  2
                                                      âhir    zamana kadar       gelecek

      içindir.      Peygamber'imiz                  (a.s.)   öyle buyurmutur: "Müslümanla-
      rn güzel gördüü                    ey, Allah      katnda da güzeldir." 254 smini                bildi-

      in ve     bilmediin bütün                     nafileler       buna   dâhildir.


      Regâib, Bereât, Kadir gecesi                           namaz,    vb. gibi bilinenleri ele ala-

      lm. Bunlar en azndan meâyih-i kibarn (büyük                                       eyhler, pirler)

      iyi   gördükleri, benimseyip yapageldikleri eylerdir.                                   bunlar yan-

      l olsayd,         îkaz edilirlerdi. Onlar zâhirci müctehidden (Lctihâd

      eden, ihtiyaç          hâsl olduunda ve hadislerden hüküm çkaranbüyük
      slâm     âlimleri)          daha      aa deildirler. Müctehid                ekseriya,        yanlan
      akln rehberliinde hareket ettii                               hâlde, galip ihtimalle hatâya

      dümemektedir. Dâima                            isabetli bir     kefin rehberliinde yürü-

251   Derleyenin Notu.
252 Tirmizî, Ilm,     16.

253 Kefü'1-Hafa,       c. I, s.   147.

254   Ahmed    b.   Hanbel,   c.I,       s.379.
Ayet   3

180



       yen bâtn müctehidini ne zannediyorsun! Bizim sözümüz, ba-
       kalarnn deil,         kâmillerin kefi    (gizli   olan ortaya çkarma) hak-
       kndadr. Bunun           için biz haber-i   mütekaddimde slâm', kâmil
       slâm'a ilhak ediyoruz. Kâmil Müslümanlk; zahiri eriat,                         bâtn
       hakikat olan Müslümanlktr.             Bu zümrenin görüü, kefe                  daya-
       nan   bir   görütür, Allah'tan vastasz olarak            alnmtr;           Allah ka-
       tnda ve bu keif sahibine mülâki            (yüz yüze gelen, buluan, kavu-

      an)     olanlar nezdinde, sahih keifte olsun, sahih îtikadda olsun,

       güzel   bulunmutur.

       Hadîs     imamlarnn durumu            tuhaftr. Dediklerine göre, isnâd

       ricalinden (Peygamberimiz          (s.a.s.)'in   sözlerini   sras    ile   kimlerden
       nakledildiini bildirenler) hiçbir râvî (hadîs nakleden) yoktur                     ki,

       bir   hatâs   mümkün        olmasn. Bu durumda, müsned                 (bir hadîsin

      senedinin hiçbir kopukluk olmadan Hz. Peygambere                        ulamas) ve
       merfû    (bir hadîsin senedinin tabiînden olan râvisinin                Sahabeden
      olan râvîyi atlayarak          dorudan Hz. Peygamber den                    rivayet et-

       mesi)   da olsa nakledilen eye nasl güvenilir?                      keif konusu-
      na     döndüü       vakit; onlar,   Allah'dan vastasz olarak                 al    ka-

      bul ediyorlar, aksi hâlde felsefecilerden olurlard.                      Buna ra-
      men, kâmil kullar üzerine, Allah'n geni rahmetini menet-
      mek      istiyorlar ve   kendi koyduklar zahirî eylere muhalif olan
      bütün hâllerinde onlarn hatal olduklarn                         ileri   sürüyorlar.

      Maamâfîh, hakikatte muhalefet de söz konusu deildir. Zîrâ
      eriatn reddettii her hakikat, ilhâd                (dinsizlik,       imanszlk) ve
      zndklktr            (irk).   Ümmetin ulularn, bu              gibi   korkunç hâle
      nisbet etmeleri onlara nasl         yakr?         Onlar   ki,   ar omuzlarnda
      ve srtlarnda tarlar, seleflerinden (önceki) kendilerine bir mi-

      ras    olmak      üzere, Levh-i   mahfuzu       okurlar ve ii ona göre mua-
      yene ederler (aikâre görmek),           sâri'   (Allah) üzerine yalan isnâd

      ve nisbetinden korkarlar.

      Biz,   onlarn hayatlar boyunca aldklarn almaktan                        geri   kalma-
      yacaz        ve   yaptklarn ilemekte        tereddüt etmeyeceiz. Onlar,
                                                                              BAKARA
                                                                                      181



Allah'n kendilerine merhamet edecei kimselerdir. Onlarn ka-
plarnn eiine             tutunan ve hayrl takipçilerinden olmaya ça-
lan da rahmet            bulur. Onlar, rical          (ileri gelenler)   ve dayanak-
trlar.   Onlar zuhurda,          felek     güneinin zuhuru         gibidirler.   Parl-
t ve siyahlk âlemine             giren her ey,       onlarn     ilimleri ile ayakta-

dr. Allah'm, bizi dünya ve âhirette onlarla birlikte cem'                      et!   On-
larn zahir ve bâtn bereketlerinden bize bol bol                     ver!   Sancaklar
yükseldii gün          bizi   onlarn ecirlerinden (karlk)           mahrum etme.
Bizi onlarla     karlamaya muvaffak kl! Onlar rzâ sahibidirler ve
kabul    edicidirler.



NAMAZ VAKTLER
Vakit, ya sevgi vakti veya          buz      (nefret) vakti olur.    Birincinin sa-
hipleri, ezelî   ve ebedî olarak namazlarna              devam     edenlerdir. Ezelî

olarak, dedim,         çünkü vücûdî        tecellî   sahasnn nuru amâ-i ehadî
(ahadiyyet)     karanlndan doup,                 esmâ-i ilâhîyye "Küntü ken-
zen mahfiyyen" (Ben gizli bir hazine idim...) mertebesinden fetk
ve retk (yarlp bitime) teneffüs edince onlar, Hakîkat-i                              Mu-
hammediyye mescidinde                âlem-i ervâhda (ruhlar âlemi) sabah

namazn        kldlar. Hazret-i Ahadiyyete müteveccih olarak                          (yö-

nelerek),    bu nuru âlem-i misâlde parlak                bir   ekilde dodurun-
caya kadar      namaz klmaya devam              ederler de      öle namazn           ora-

da edâ      ederler.   Çünkü      onlar bu âlemde, daha önce zuhur                    et-

medikleri garip bir           tecellî suretiyle      zuhur etmilerdir. Keza           te-

neffüsleri    ziyâdelemi, parlaklklar                artm     ve üzerlerinde sfât-
ilâhîyye libâs (elbise)         görünmütür. Bu           elbise   onlarn süsüdür.
Nitekim Hakk Teâlâ "Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gi-
din.' '(A'râf, 31), buyurur.


Onlarn namazdaki               elbisesi,   âlem-i ervâhda zât libas, âlem-i

misâlde sfatlar libasdr. Nefsin                tuza      ve   eytann       vesvesesin-
den emin olarak, cisimler âleminde beerin ikindi vakti                           girin-

ceye kadar namazlarna              devam      ederler.    Orada    ikindi    namaz-
n   klarlar ve fena âlemine girmeye balarlar.                     Çünkü     ikindi    ile
Ayet   3

182



       akam       arasnda         vakit,    deime          ve zahirin         bâtna inklâb etme
       (bir    hâlden bir hâle geçme)             zamandr. Namazlarna akam                          vakti

       girinceye kadar            devam     ederler.      Akam,        ebed zamanlarnn               ba
       ve ebedîn ezelle            karlamasdr. Aksi yönden akam,                                 onlardan
       fena tecellîsinin batmas, beka ve                          istitâr    (örtünme) tecellîsinin

       zuhurudur.            O   vakitte   akam namazn                 klarlar,      bu    ilk   bekadr.
       Bu     hâl üzre yatsya kadar                devam      ederler. Yats, ikinci               beka ve
       zahmet perdesine deil                de,    rahmet perdesine gizlenmenin vuku
       bulmas          vaktidir.    Zahmet         ise   vâsl olmayan içindir.               O    vakitte

       yats    namazn klarlar; vücûd üzüntüsünü,                             urûc (çk, yükselme)
       ve nüzul (ini) meakkatini (zahmet) geride                             brakp         rahata kavu-

       urlar. Allah 'dan ve           onun müahedesinden                      gayriye gözlerini ka-

       payp, daimî ve ebedî            bir    uykuya       dalarlar.        Her ne kadar halk gö-
       rürlerse    de bekalarnda temkin üzeredirler.                          Halk da Hakk           ola-

       rak görürler ki buras tahkîk'in (hakikatin                             delilleriyle bilinmesi)

       gerçeklemesinden önce ayak kaydracak                                  bir   durumdur. Artk
       Rab     onlara ebedîyyen gizli deildir. Onlar, bazen zât güneinin

       nuru     ile,   bazen de sfatlar ay 'inin                      ile birliktedirler.         ki nûr
       arasnda gidip gelmeye devam                        ederler.    Onlar, "Ev Ednâ" gerçe-

       inde "Kabe Kavseyn"                 ehlidirler.


       Buna "Daimî               Tecellî mertebesi de denir.                 Öyle    ki,   ondan son-
       ra asla perde yoktur; belki cem'                    makamna ve              ebedlerin ebedîne

       kadar tavrdan tavra inkiâfn                       (gizli   srlarn blinmesi) artmas söz
       konusudur. Allah'm,                 bizi   hakîkî beka hayat sahiplerinden kl!

       Onlarn          kabirlerde cesedleri         kokmaz          ve kötü kimselerde            olduu
       gibi,   bedenleri bozulup            dalmaz. Çünkü                   kudsî   ruhlarnn        bere-

       keti bedenlerine sir eder. Böylece, ruhlar gibi bedenler                               de bozul-
       ma ve kokuma kabul etmez hâle gelir. Ruhlar ve bedenlerinde
       onlarn anlarn yücelten ve bulunduklar her yerde derecelerini
       yüksek klan Allah' tesbîh ederim.

       Buz       (nefret, sevgisizlik)            ehline gelince;            kahr    celâl ve      gazap
       tortusu         ile   sarholuklarndan dolay                     vakitleri bilemezler ve
                                                                                             "


                                                                                BAKARA
                                                                                       183



   maddî har gününde Allah                 kendilerini      uyandrncaya kadar
   bu hâl üzre devam        ederler. Böyleleri için, bir        gün    elli   sene gibi

   olur.   Bunun srrn         evvelki bahisleri hatrlayan              bilir.    Onlar,

   bu hâl üzere devam        ederler ve cehennemdedirler. Kendilerine

       ânn yaylmas zahir olur. Cennet ehline lutfî ânn ya-
   kahrî
   ylmas da böyledir. Onun için "Onlar orada ebedîdirler '(Ba-
   kara, 39), buyurur. Allah'dan, gazap ve celâlinden                         emin k-
   lnmasn       dileriz.



             Namazn        daimîsi makbuldür.          Vücûdî     tecellînin      nuru,

             ahadiyyet     karanlndan doup yaradlta                   ilâhî sfatlarla

             ortaya    çktnda Hz. Muhammed'in                 hakikatinde, âlem-i

             ervahta (ruhlar âlemi) sabah           namaz klnr.               Ve bu na-

             maz, Hakîkat-i Muhammedi'nin tam                    tecellîsi      olan   ö-
             len     namazna kadar devam            eder.   ite bu anda insanlar

             Allah 'in ilâhî sfatlarnn elbiselerine          bürünmü olarak gö-
             rünürler.     "Her mescide güzel       elbiselerinizi giyerek gidin.

             (A 'râf 31)   Bu   elbise,   âlemi ervah 'ta zât, âlem-i misâlde s-

             fatlar olarak   zuhur eder ve      bizi nefis ve eytandan          uzak   tu-

             tar.Bu namaz ikindi namazna kadar devam eder ve fena
             âlemine girmeye balanr. Bu yokluk,     içe tekamülüdn
             hâli    akam namazna             kadar devam     eder.   Akam        nama-
             znda, fena, yokluk,          hiçlik tecellîsinin   batp beka        kulluk,

              (Allah 'la var olmak ve tekrar        kullua dönü)         tecellîsi     ba-
              lar.   Bu da yatsya kadar devam         eder

              kinci beka olan yats, rahmet perdesiyle gizlenmeyi an-
              latr Allah 'tan gayrya          kar   uykuya dalnr. Böylece, zât
             güneinin nuru ya da sfatlar               aynn              ile    aydnla-
              nan    insan, "kâbe kavseyn" (iki yay kadar;            Peygamberimi-

              zin mîracda Allah'a          yaknlnn          ifadesi) ehlidir.      Buna
                                        255
              daimî    tecellî denir.




255 Derleyenin Notu.
Ayet   3




       Dördüncü          soru:
       Her salât kim           rek'ati   üç ola yahut dört ola
       Ol salât içre      iki kerre      bu oturmak nedir?
       -Üç ve dört rekâtl namazlarda                            iki defa     oturmann hikme-
       ti   nedir?


       CEVAP:
       Evvelce belirtildii              gibi,    namazda asl          olan, celâl ve cemâle ia-

       ret    olmak üzere          iki   defa iki rekât           klmaktr. Peygamber               (a. s.)

                                                                     256
       bir rekât olarak          klmay yasaklamtr.                         Çünkü namaz,         sfatlar

       âleminin hükümlerindendir.                         Bu   sebeple Hz.       Peygamber        (a.s.),

                                                                     257
       "Bana dünyanzdan üç ey                       sevdirildi."           derken, bu     üçün     içine

       namaz da koymutur. Namaz, huzur-u kalb (kalp huzuru) ve te-
       veccühe (yönelme) olduu kadar, uzuvlarn hareketine de muh-
       taç olan bir ibâdettir.            u
                               hâlde o, iki tarafldr. Sfatlarn manâs
       budur. Çünkü sfat, zât ile kâimdir. tibâr olarak onlar ikidir.
       Görmez         misin, çekirdek yerin altna gömülünce,                          çkarld            va-

       kit    ancak    iki   parçal olarak çkarlyor.                   Bu   parçalardan      biri zâta,

       öteki sfata iarettir. Sonra, fiillere ve eserlere iaret                           olmak üze-
       re dallar      hâsl      olur,    daha sonra          neticeler ve maksatlara iâreten

       meyve meydâna               gelir;      nihayet ebedîn ezele, zahirin bâtna, so-
       nun     evvele     dönmesine uygun olarak i, balangca döner. ki
       rekât da, neticede bir oluyorsa da ekil olarak, zikredildii gibi

       takdir      olunmutur.


       NAMAZIN RÜKÛLARI
       nsan        ruhu, unsur ve              madde âlemi olan             tâbîî     âleme iniinde
       önce nebat, sonra hayvan, sonra da insan srr                             ile   deveran etmi-
          Namaz ilk mebde (balangç) ve aslî meâda (varlacak yer)
       tir.

       dönü ve urûctur (yükselme). Taayyün-i insanînin (insann mey-
       dana çkmas)             izâlesine (ortadan              kaldrmak) iaret olarak evvelâ


256 Buna "büteyra"       denir. Bkz: bnü'1-Esir,          en-Nihaye fi Garibi' l-Hadis, Kahire, 1965,   c.I,

      s.93;   bn    Mâce, kâmetü's-Salâh,        s.116.

257   Ahmed    b.    Hanbel,   c.III, s.128,    199; Nesâî, Sünen, c.VII, s.58-60.
                                                                                     BAKARA
                                                                                          185



kyam      farz   klnd. O, daha sonra belirlenmekle                       beraber yükse-

lite öncedir. Taayyün-i hayvaninin izâlesine iaret                             olmak üze-
re,    rükû    ikinci   srada   farz    klnd.           Taayyün-i nebatînin           (bitki-

nin meydana          çkmas)     izâlesine iaret            olmak     üzere, secde üçün-

cü srada        farz oldu.     Bu arada namaz klann,                    Allah'la kendi-

si   arasndaki perdelerin en                büyüü        olan taayyünât- kevniyye-

den (olusun âlemlerin meydana çkmas) fena bulmas gerçekle-
mi     olur.    Sonra onun ruhu basit unsurlar ve tabiat âlemi olan
âlem-i latife yükselir. Sonra daha da lâtif olana                            ki,   oras ruh-
lar âlemidir.        Daha    sonra     srr        ile   ondan da     lâtif   olarak yükse-

lir.   Oras da       ilim ve   uûn     âlemidir.         Bu   âlem, taayyünât eklin-

de âlem-i nâsutta son buluncaya kadar inite özel cismâni                                  ta-

ayyünü srasnda balangç                      yeridir. Seyir,       bu gayeye        ulat ve
yükseli bu sona           vard        vakit, Bistâmî (k.s.) gibi               bazlar bu-
rada kalr. Bazlar da geri döner, böylesi daha mükemmeldir.
Çünkü dönüü,             kendi nefsini kemâle erdirmek içinse bunda
gerekli bir fayda vardr.             ayet bakasn kemâle erdirmek                        için-

se,    bunda müteaddit          (birçok)      hayr vardr. Bütün peygamberler
ve evliyann kâmilleri             (a. s.)    bu   hâl üzeredirler.      Bu dönüe,       fena

duranda durmakla                fayda hâsl etmedii vakit bekaya                       dönü
denir.    Buras, eydâ (tutkun, dîvâne), yüce nefislerin idaresi                            ile

ilgisi   olmayan meleklerin mertebesidir.


              Tekâmül edebilmek             için önce     kyamda olmak lâzm.            Yani

              ikilik gerekiyor.    Huzurda vücûdumuzla ayaktayz.
              Hayvani sfatlarmz yok etmek                     için   rükûda duruyoruz.
              Önce mânâmzla vardk, sonra vücud giydik. Allah'n hu-
              zuruna duruta önce insan taayyün                     ediyor,   fakat insann
              içinde hayvani vasflar var.                Bu hayvani vasflar          hissetti-

              imiz anda        onlardan kurtulabilmek için rükûya varyo-
              ruz.   Nebatî sfatlar her eyleri             ile   Allah a biat etmelerine
              ramen     içimizde fazlalk oluturan sfatlardr. Nebati s-

           fatlar vücûda        bal         isteklerdir.   Allah bunu haram klma-
              m,     bir edebsizlik,        saygszlk yok. Meselâ vücud               kendili-
Ayet 3
186



                  inden çalyor, yemek yiyor,             tuvalete gidiyoruz.                 Bunlarn
                  hükmü     bile bizi Allah'tan       uzaklatryor. Secde bu vasfla-
                  r da yok etme hâlidir.
                  Rükû: Vücûdumuz içinde harama temayülü olan hayvani
                  vasflardr.
                  Ayaktayken bütün vücûdumuz, isteklerimiz ve hayvani va-
                  sflarmzla varz. Rükûda hayvani vasflarmz                                   teslim et-

                  tik,   secdede   ise   "yaradlmzla           ilgili   her türlü           kaydmz
                  sana    doru     yönlendiriyoruz" dedik. Fena bulduk. Ruhu-

                  muz aikâr oldu,            gayba yükseldi.
                  Kendi içinde      yaradln          tersine   yükselme             var.    Secde ede-

                  rek    mânâ âlemine          yükseldik, insân- kâmil hep secdede-

                  dir.   Buradan ruhlar âlemine oradan da srra                             latifin lati-

              fine yükseldik. Vahdaniyete yükseldik ve ikilik kalkt. Bu-
                  ras ilim âlemidir. Çokluu            gördüümüz               hâlde çokluktaki

                  birlii de görüyoruz.           Geldiimiz son nokta bizim balan-
                  gcmz oluyor.           "Kabe kavseyn" gibi yani yayn                     iki   ucunun
                  yaklamas gibi.
                  Bâyezîd Bestâmî burada kalr demek;                     f'
                                                                              "ndi     srrna       erii-

                  yor yani, fena demektir.           Ama srrn srrna                   geçemiyor ki

                  bu bekadr. Bir insann gelebilecei en yüksek nokta ken-
                  di içinde Allah        /   bulmak deil mi?        Bazs            kendi içindeki
                                                                              258
                  Allah 'tan Allah 'in sonsuzluuna geçiyor.


      FENÂ-BEKÂ
      Bekann        bir   takm      mertebeleri vardr. Birinci ka'de (namazda

      oturu), ilk bekaya iaret eder. Sabah                 namaznn                  ki bir tanedir.

      Çünkü bu namaz,              makamnda celâl âlemine iaret olan gece-
                                 zât

      ye bitiiktir. Yani       geceye yaknl, bu ka denin bir olmasn ge-

      rektirir.   Çünkü bekann               ilk anlar, fena ile    karmaktan                    hâlî ol-

      maz. aret yoluyla ihtiyaç                olmamas maksadyla                    orada        bekann
      kuvvet ve temkini bulunmaz.

258 Derleyenin Notu.
                                                                                                        "


                                                                                                BAKARA
                                                                                                      187



    Fena âleminden her uzaklata, beka kuvvet ve iddet bulur.
    Bekada tam             bir   ekilde yerleme                olduu       ve zâtn "Ev           Ednâ"
    (..yahut    daha yakn..) srr, sfatlarn "Kabe Kavseyn"i                                (iki yay   ka-

    dar...)    suretinde zuhur ettii vakit, böylesinin hâli ikinci beka

    olur.     Bundan dolaydr                  ki,     gündüzün zuhuru, iddetli ve s-
    fatlar     âleminin        eserleri kuvvetli          olduundan öle namaz                       dört

    rekât ve iki ka'deli olarak farz                      klnmtr.             Onlardan          birincisi

    ilk    bekaya, ikincisi ikinci bekaya iarettir.                       Akam namaznda da
    iki    ka'de emredilmitir.            Çünkü akam sabahn tafsilidir, ondaki
    kemâl kuvveti            bilfiil   (fiilen) akam namaznda zahir olur. Ayr-

    ca üç rekât, kendilerine                 sabahn       iki   rekâtnda iaret edilen               celâl

    ve cemâl'in          topland             kemâle     iarettir.        Bu   taaddüt, mertebeler

    arasndaki imtiyazn (dierlerinden ayrlmak)                                  tafsili içindir.     Aksi
    hâlde kalb, içine ancak bir teveccüh alabilirdi.                                Bunun   için   Yüce
    Allah öyle buyurur:                 "Allah,       insann     içine iki kalb        koymamtr.
    (Ahzâb,        4).   Eer insann            iki kalbi       olsayd, bir rekâtl         namazdan
    men      edilmezdi.        Çünkü         o takdirde, her bir kalb için               biri    ötekine

    eklensin veya eklenmesin, birer rekât olurdu.

    Kuûd       ve beka       tamamland                vakit, fânî-bâkî olan            imam      iki ye-

    rin ehline       selâm       verir.   Yani, cennet ehline beka ve selâmeti bil-

    dirir,    cehennem ehline de fenay ve orada selâmete                                 ereceklerini

    bildirir.      Cennet ehlinin selâmeti ruh ve cisimle                            birliktedir.    Ce-
    hennem         ehlinin selâmeti, sadece ruh ve sr                     iledir.    Onlar, cismânî,
    hatta rûhânî olarak ebedîyyen azab görürler. Zîrâ cisim ve                                    ruhun
    her    ikisi   de mahlûktur.             Cehennem          ehlinin cisimleri için ve ruh-

    lar için selâmet yoktur.             Bu husus ayaklarn kayd yerlerden-
    dir,    anlalmas           ve   tadlmas, ancak doru, açk ve kuvvetli ke-
    if ile    mümkün           olur.   in       nihayeti       u   ki,   mutlaka ancak Allah'a
    döneceklerdir. Allah Teâlâ                  ise   selâmete kavuturucudur. Allah'n
    "Rahmetim gazabm geçti"                     259
                                                      sözü buna iarettir.            Gazabn       taallu-

    ku (ballk, alakal olu) arzî                        (zâti   olmayp sonradan zuhur eden,
    geçici),    rahmetin taaluku               zâtidir.    Zatî olan, arzî            ile zail   olmaz.



259 Buhârî, Tevhid,      15, c.VIII, s.18;   Müslim, Tevbe,     4, c. VIII, s.95.
Ayet 3




    Her ne kadar Allah'n sfatlarnn kendisine takdim ve                        tehiri söz

    konusu olmazsa         da, burada    rahmet önce zikredilmitir. yi anla
    ve senin için ezel       srrnn      ebed aynasnda           celâl suretinde    deil,
    fakat cemâl suretinde zahir          olmasna çal. Aksi hâlde              hâlin yl-

    larca   kahr olup     kalr.



              Sabah     namaznm kullua dönüü ilk beka olarak adland-
              rlr.   Bu    beka, fenaya yakn bir beka hatta fena           ile   karm
              bir beka     olmasndan dolay          ilk   beka   adn   alr.   Beka eer
             fenadan uzaklamsa ve "kâbe kavseyn ev ednâ " srryla
              tecellî   etmise ikinci beka olur        ki,    öle namaz bu mânâya
              iarettir.

              Ancak     akam namaznda da ikinci                beka vardr.Çünkü sa-
              bah    namaznda         bilkuvve olan kemâl,         akam namaznda
              bilfiil   olarak zahir olur.

               "Allah    insann    içine iki kalp      koymamtr".
              Kalp birden fazla olsayd, bu kalp birinci bekay an-
              lamak      için,    bu kalp     ikinci      bekay anlamak       için gibi

              tafsîllendirecektik.     Ama     kalp tek olunca idrâki de           tektir.

              Biz ancak namazda hereyi idrâk edebilecek seviyeye çkar-
              sak, kalp     namaz tam manâsyla                klarsa, her eyin idrâki

              onda      geliebilir.    Kalp nedir? Kalp, Allah'n vücuttaki
              zuhur ettii yerdir. Çünkü Ruh Allah 'in emridir, kalp                    ise

              kendi hakikatimizi bilmek için Allah'n nurla                    tecellîsiyle

              tenezzül ettii ve kendi         mânâsn aikâr ettii yerdir,            idrâk

              kalptir.    Kalbi idrâk vardr.       Kim       ki aklî idrâke kalkar yan-

              la gider. Eer kalp            nûrlanmadan önce idrâke kalkarsa             o

              da yanla gider. Kalbi daha nurlu birine yani müride                      so-

              ruyoruz.

              imdi selâm faslna geldik. Fenadan                  bekaya erdik eer hep

              fenada kalsak secdede kalrdk.               Ama secde sonrasnda        otu-

              ruyoruz. Bekaya yani ikilie döndük.                  Bu dönüte       bizden

              okuyan Allah        oluyor.    Bu   ikilik içerisinde    imam      iki yerin

              ehline selâm verir demek, zâta              da sfata da selâm       veriyor
                                                                                                     BAKARA
                                                                                                           189



               demektir.          Cehennem            ehline       dönüp       "bir    an önce       nefsinin

               kötü       huylarn            ver,   fenaya   er,    cennete    kavuf diyoruz. Cen-
               net ehline; fenadaki kiiye                     ise   diyoruz ki "sen burada kal-
                                                                                      2<S0
               ma       bekaya geç", ki o da halka hizmettir.


   AKATEÎ
    Ben cehennem ateini iddetli olarak                                  tavsif    (vasflandrma)             et-

    tim. O, dünyadaki                  akn          suretidir.      Akn        kuvvetli        olduu       her

    durumda yanma                 ziyâdeleir ve matlûba (talep edilen)                            ulatran
    külli fena       hâsl      olur.   Dünyada bu            akn ateiyle yanan kimse için
    âhirette       cehennem ateiyle yanmaya                         ihtiyaç yoktur. Zîrâ             ak ate-
    i cehennem ateinden                       iddetlidir.          Bu   sebeple,       ayet cehennem
    azablandrlacak olsayd, muhabbet ve                                  ak     ateiyle azab edilirdi.

    Fakat    ak insana mahsus olduu                          için,   böyle bir azablandrma ol-

    maz. Buradan da insann ve melein kemâlinin son noktas an-
    lalm olur. nsan topraktan yaratp da, sevgililerin en deerli-
    si   klan Allah' tebih ederim.

    Namazn            selâmlarnda,              baka     bir iaret            vardr:         Namaz     klan,
    vuslat ve cem'in              ancak tevhîd            ile      olacana        iaret       olmak üze-
    re,   namaza          tekbîrle girer;            ayrlk ve           fark 'in ikilikle         olacana
    iâreten        namazdan            iki   selâmla çkar. Tevhide girdii vakit, vus-

    lat   âlemine girmi              olur.      Buradan,        namazn maddî                  ekli   ile   elde

    edilen    manevî mîrâcn deeri                       anlalm                olur.   Bunun       için Pey-

    gamber         (a. s.),   daimî mîrâcda olmasna ramen, "Bizi rahatlat ey
             261
    Bilâl"          buyurmutur.
    Lâkin mîrâcdan mîrâca fark vardr. Nitekim mutlak                                                   tecellî

    ile   mukayyed             (kaytl,        snrl)     ve husûsî tecellî arasnda da fark

    bulunur. Allah'n, Hz.                      Ebû Bekir           (r.a.)'a   özel olarak tecellî et-

    tii söylenir. O, bu durumdaki müminlerin                                           ilkidir.   Bununla
    rü'yetin {görme)             balangcna ulatran                       ilâhî   marifet (Allah' ta-

    nma,      bilme)          kaps     açlr.



260 Derleyenin Notu.
261 Ebû Dâvud, Edeb, 86.
Ayet   3

190



                   Peygamberin dâimi namazda iken yine de                            "bizi   namaza
                   çar ey Bilâl!" demesi, namaz sekliyle klabilmek için tek-
                   likten ikilie dönebilmesidir.

                   Namaz       dosdoru klarsak her namaz mîrâc ama mutlak
                   deil, dâimi        namaza kavuana kadar                 sadece her         namaz
                   mîrâcdr.
                   Allah ve peygamber mîrâcda bir olursa, görmek                         için ikin-

                   ci bir   kii gerekir ki o kiinin kyameti kopsun. Mîrâc
                   hâdisesinde bu rol Hz.          Ebû Bekir'indir. Yani o kyamdadr
                   ve görendir.      Bu yüzden Hz. Ebû           Bekir birçok mutasavvfa
                                                                         262
                   göre; "kul huvallâhü           ahad" görendir.


       MÎRÂC
       Burada baka büyük                 bir srr     daha vardr: Peygamber                      (a.s.)>

       mîrâcta     iki defa      ka'dede bulundu.             Birisi,    Rabbinin "Ey           Mu-
       hammed       dur,    Rabbin      salât ediyor"        dedii sradaki urûc                (çk)
       haletidir. Yani,      yürümei brak,           hareketten kesilip otur, zîrâ ilâhî

       hikmet inii icap         ediyor.

       Öteki,      Mûsâ     (a.s.)'n:    Ey Muhammedi Dur, Rabbine dön ve
       Ondan       hafifletmesini        iste,   demesiyle Hz. Musa'ya                dönüü      sra-

       sndaki nüzul         haletidir.


       Birincisi fena       kuûdü,    ikincisi    de beka kuûdüdür. Birinci ikinciye
       eklendi de teaddüt (kol kola girme, birbirini arkalama) hâsl oldu.

       Namaz,      iki   kuûdün srrn             içine alr   durumdadr. Makam,                   biri-

       nin ötekine tatbiki suretiyle ikisinin de suretinin husulünü ge-
       rektirir.   Mânâsz        lafz   olmad         gibi;    herhangi bir suret yoktur
       ki, bir   hakikati    bulunmam             olsun.   En azndan, bunlar                 birbirini

       te'kid (pekitirme, kuvvetlendirme) eder.

       Peygamber         (a.s.)'i,   altnc semâda Hz. Mûsâ                     ile   karlamas,
                  (mekânn yukarda
       tenezzülât'tan                                      aaya         nakletmek) geri kala-
       nn be olduunu gösterir. Hatrla                   ve ganimet bil (faydalan).



262 Derleyenin Notu.
                                                                                           BAKARA
                                                                                                   191




                Allah in tenezzülü namazdr. Biz                    namaz klmazsak Allah
                bizde tenezzül etmiyor. Allah insana                    namazda        hakikatini

                açar.   Hz. Peygamber mîrâc'da fenaya erdikten sonrai-
                ki bekaya    ulat             için   namazda     iki kere oturulur. Birin-

                cisinde, Hadis'te        buyrulduu          gibi    Mîrâc annda melekle-
                rin "Ey   Muhammed               bekle   Rab bin      sala t ediyor"       buyurdu-

                u    hakikattir. Bu,          Hz.     Muhammed 'in         kendi hakikatinin

                kendi vücûduna          doru         iniini (tenezzülünü) anlatr.                Artk
                Allah 'la beraber hareket etmektedir. kilik kalkmtr. On-
                dan sonra bu zevki tam manâsyla idrâk                           için 6.    makam-
                daki Hz.     Mûsâ       ile   karlamas         ve Musa'ya         dönü annda-
                ki   ini (aklna ve ilmine geri dönüp idrâk etmeye çalma-
                sndaki ini)       ise   ikinci        oturmann        temsilidir.     Bu makam-
                dan sonras da iniin              5.    makamdaki        tecellîsidir yani        yara-

                dltr. 263


    KA'DE
    Bu makamn esrarndandr                        ki:    nsan, ömrü boyunca                  iki defa

    oturur. Birisi,       vukuf    yana ulat                  vakit sûreten olur. ikinci

    oturu, kemâlinin son noktasnda vukufu srasnda manen                                          olur.

    Nitekim Yüce Allah buyurur: "Bildikten sonra                                bir   ey   bilmesin,

    diye" (Nahl, 70).
                           264
                                 Yani kemâl           bakmndan          erzel-i      ömre (bunak-
    lk)    ulat vakit, orada durur,                   ilmi bilgisizlik hâlini alr, çocuk-

    lua benzer bir hâle          döner.        Her balangç ve           son, ekilce birbirine

    benzer.     Görmüyor musun, Allah Teâlâ beerin babas Adem'i,
    babasz olarak yaratt? Adem'in çocuklar kemâl                                 cihetiyle îsâ      ile


    son buldu;        ayn ekilde o da babaszdr. Keza                            i,    Muhammed
    (a.s.)    ile   balad,   Muhammed el-Mehdî                     (r.a.) ile   son buldu.


                Her eyi bilmek Adem'in                 cennetteki ilk hâli, dünyaya inip

                de hiçbir ey bilmiyorum demek ikinci hâlidir. Her eyi                              bil-


263 Derleyenin Notu.
264 Ayetin   tamamnn    meali öyledir: "Allah        sizi yaratmtr,    sonra öldürecektir,   içinizden
                                                                                             "
    bir   ksm da ömrünün en fena zamanna ulatrlr ki,             bilirken bilmez olurlar.
Ayet 3
192



                 mek   birinci oturu, bildiin hiçbir             ey     olmadn          bilmek
                 ikinci oturutur.

                 Tekâmülün      tamamland           nokta Hz. isa'dr, ilk babasz
                 doan      Hz. Adem'dir. Tekrar zuhuru Hz. isa'dr, (beerin
                 kemâli tam mîrâc'dr). Kâmil zuhuru Hz. Isâ 'dr. Bura-
                 da âlem    biter.

                 Peygamberin Hz. isa'dan fark,                     vücûdî    tecellîde     Hz.
                 Isâ 'da   görünen bütün makamlarn bekada aikâr olmas-
                                                                                  265
                 dr.   Bu âikârlk insân- kâmil ile devam                  eder.



      KIYAM
      Bu makamn            srlarndan    biri     de udur: Her           kyam meakkat-
      li   (zahmetli) olur.   Bunun    için   Allah gündüzü istek (ibtiâ) zama-
      n klmtr.          Her kuûd       (oturu)' Az rahatlk vardr.                 Bunun    için

      Allah, geceyi dinlenmeye tahsis etmitir. Kâmillerin                         bâtn     için

      olan     hariç insana,    dünyada rahatlk yoktur. Onlar, kalb ve ka-
      lp    itibaryla âhirette rahat ederler.       nsân-          kâmil, nüzul (ini) ve

      bekasndan dolay,          zahiri itibaryla        avamn        (halktan ilmi irfan

      kt    olan) belâlarna     mâruzdur. Bu, onun ayardan (yabanclar)
      gizlenme sebeplerinden          biridir.   Onun      hâli,   dünyâda mâkullerin
      (akledilir) hâline tâbidir.      Cennette     ise, hâlleri     kendilerine tâbidir.

      Ta    ki hastalanmasnlar, ihtiyarlamasnlar,                   dünya insanlarnn
      belâlar gibisine        mâruz kalmasnlar. Çünkü insân- kâmil                         ora-

      da, zahiren ve        bâtnen mahfuzdur (hfzolunmu, saklanm) ve
      selâmettedir. Gerisini         ona göre kyas       et.   Bu durum, Allah'n           faz-

      l ve   nimetidir, yüce     ann tazim içindir.
      Ehl-i dünya,     dünyada iken      Onun yüce sânn                 bilseler,   O'na   hiz-

      metten     fazla olarak   kulluk ederlerdi. Fakat Allah,             sânn gizlemi
      ve müteâbihlerden          (Mânas açk olmayan                ve   Kur'ân- Kerîmin
      ve hadîslerin mecazî       mânalara gelen         ifadeleri)    klmtr. Bunu           da
      tevillerin hakikatlerine ve          müteâbihlerin srlarna ulancaya
      kadar muhkemlerle         çalmalar         için   yapmtr.

265 Derleyenin Notu.
                                                                                    BAKARA
                                                                                        193



                 Insân- kâmilin hakikatine kadar gidersek ki o hakikat
                Allah 'tr,     iste    o   zaman   kulluk baslar ki o kulluk Allah a
                 edilmi     olur.

                  "Hem gidilen yol, hem varlacak nokta O' dur". Bunu an-
                 larsak Allah'n         onda   tecellî   ettiini anlarz.     Ama sadece gi-
                dilecek yol olarak görürsek              hizmet   ederiz.    Varlacak nokta
                                                                266
                 olduunu görürsek            kulluk ederiz.




    Beinci soru:
    Gündüz       ihfâ ile    olmuken kraat fi s-salât
    Cuma       ve lydin sala ti içre        olmamak      nedir?

    -Namazlarda kraat gündüz                gizli olduu hâlde, Cuma                      ve
    bayramlarda cehri               olmasnn hikmeti nedir?

    CEVAP:
    üphesizdir           ki, ariflere      göre Kur'ân Allah Teâlâ'nn            kelâmdr,
    kelâm da sfatlarndandr. Sfatlarn sân                          gizlilik   deil zuhurdur.
    Zîrâ     gizlilik,   sfatlarn deil zâtn özelliidir. Aksi hâlde, isim ve
    sfatlarn      tecellîleri,      yüce    eserleri ile   zuhur etmezdi. Bu yüzden,
    slâm'n       ilk   zamanlarnda, gece ve gündüz Kur'ân' cehri (yüksek
    sesli)                       Kurey kâfirleri, iittikleri zaman
             olarak okurlard. Fakat,
    Kur'ân hakknda ileri geri konuur olunca, müminler gündüz
    okumaktan men edildi. Geceleyin asl üzere cehri okuma devam
    etti. Zîrâ, dümanlar gece uyuyorlard, onlardan müminlere bir

    zarar gelmiyordu. Bu, o                konuda   er'î bir sebeptir.



    GÜNDÜZ VE GECE
    Zevkî hikmete gelince: Gece, Zât                 srrnn mazhar olmas dola-
    ysyla; sevenin, münâcât ve                 Allah'la birlikte konumak için or-
    taya     çkma zamandr.                 Gece, her ne kadar hakikatte gizliliin
    mazhar (zuhur yeri)               ise de, ariflere     vâkî tecellîlere nisbet edilin-
    ce   zuhurun mazhardr.                 Onun    için    srâ hâdisesi geceleyin vuku
    bulmutur.

266 Derleyenin Notu.
Ayet   3

194



       Cinsî münasebette asl olan, geceleyin yaplmaktr.                       Bunun          için-

       dir ki, vuslat     srrnn zuhuru ve ayrlk libâs                (elbise) ile   gizlenme-

       nin son bulmasna iaret olmak üzere, her                       kadn kocas        ile    an-

       cak gece    zifafta bulunur.      Gecede      bir gizlilik ve nice    zuhur vardr.

       Gündüze      gelince, gerçi o, hakikatte          zuhur    yeridir. Fakat, sfatlar

       perdesine nisbetle gizliliin             mazhardr. Bunun           için   Allah fazl-
       n ve uzun bir gölge gibi kâinata yaylan geni rahmetini istemek
       için,   gündüzleri hareket hâlinde            olmay     emretti.    Buradan hare-
       ketle,    gündüz, nûrânî hicaba           (örtüye) iaret oldu.     Bu, zulmânî ör-

       tüden sonra     gelir.   Zîrâ gündüz, geceden sonradr. Hadîs-i erifte
                                           267
       "Hicâb nurdur' buyrulur.                   Bu, birinci örtüye iarettir.          Baka
                                                       268
       bir rivayette "Hicâb atetir", denir.                  Bu da   ikinci örtüye iaret-

       tir.   Bunun   tafsili   yetmi     bindir. Sâlik için örtüsüz olarak                  mut-
       lak zâta    ulancaya      kadar, hepsini kat          etmek   icab eder. Tabiat ör-

       tüsünün, örtülerin en           büyüü olduu           bilinir.   Nur Hz. Adem'in,
       ate Hz. Havva'nn mertebesidir. Havva,                     tabiat mertebesine ia-

       rettir,   ate de   böyledir.    Adem'e      nisbetle   zuhurun iddetinden do-
       lay,    Havva ate olarak         tabir    olunmutur. Ate, nura            nisbetle     id-
       detlidir.   Atein asl nurdur,             fakat atete    bulunan     fazla bir vasf,

       ikisini    ayrmtr.       Ellerin    dönü       yeri   kürek kemii ve kask               ol-

       duu gibi,      atein dönecei yer de nurdur.               Artk buradan anlal-
       mtr ki, gece için uygun düen cehr (açktan ve yüksek                           sesle   oku-

       mak), gündüz için         ise   ihfâ (gizlemek) 'dr.

       Evvelce iaret ettiimiz             gibi;    bayram ve cuma, cem' ve              vuslat

       âleminden haber vermekte bulunduundan, bu namazlarda
       cehri     okumak vazolundu. Bu               ikisi,   insanlarn toplanmas için
       cennetteki cem'       makamna benzerler. Bu yüce makamda toplan-
       malar, izdivaç vaktine iaret olduundan, gelinlerin                        yapt gibi,
       yeni elbiselerle süslenmek sünnet olmutur.

       Bütün bunlar havâssa             (seçkinler) nisbetledir,        dersen cevab öyle

       olur:     Her durumda Allah'n             kendilerine gizli      olmad daha seç-

267 bn Mâce, Mukaddime,         13.

268 Müslim, îmân, 79.
                                                                                                  BAKARA
                                                                                                         195



     kinlere (ehass) gelince; cehr ve ihfâ                      (açklk ve gizlilik) onlar               için

     müsavidir. Zîrâ onlar,                 kelâm-    nefsi    mertebesinde cehr ve ihfânn
     mebdeine (balangç) ulamlardr.


                     Gece beer        için gaflet, arif için vuslattr.              Onun          için îsrâ

                     gece gerçeklemitir.             Gündüz sfatlarn aikâr                     olup   zâtn
                     gizlendii zamandr. Allah 'in                    fazln     rahmetini istemek
                     için hareket hâlinde         olmamz gerekir,
                     iki türlü hicap vardr:            1.   Nûrânî hicap       2.   Zulmâni           hicap,

                     insan Allah 'in        zâtna ulancaya kadar iki hicab da tanr.
                     Hz. Adem'in            makam      nur     ise   Hz. Havva'da           tecellî    eden
                     nûr,    ate gibi yakc oldu ve gündüzü temsil                         etti.   Gece   ise

                     nurun        temsilidir.   Ancak Cuma             ve   Bayram namazlarn-
                     da gece gibi cem ve vuslat olduundan açk olarak okumak
                     emrolunmutur. Allah \n                 sevgilileri için ise     açklk         ve giz-
                     lilik   eittir   çünkü onlar       için gece      gündüz fark kalmam-
                           269
                     tr.



    SLSLE-Î MERÂTB
     Ben derim             ki, silsile-i     merâtibe (mertebeler zinciri)                ri   lâzmdr,
    çünkü intizam böyle salanr. Nitekim, hakikatte avam                                           havâssa,
    havas da daha haslara tabidirler. Birinci                           durum cennet              ehlinin
    hâli, ikincisi ise              dünya ehlinin           hâlidir.    Nitekim, evvelce buna
    iaret      etmi          ve öyle demitik: Hâslar, bütün zamanlara nisbet-
    le   bir   makamda beklemezler.                  Kendilerine vâki          tecellî     zamanlar-
    nn en        deerlisi, gecenin fecre              yakn ksm,             sonra   ilk   kuluk vak-
    tine   kadar olan süredir. Bilâhare, inkiafta                            (ilerleme, gizli srla-

    rn   bilinmesi)           baz zayflamalar balar                  ve genelde, ikindiye           yakn
    zamana kadar                 gizlilik   husule   gelir.   Daha      sonra yatsya kadar hâl
    yenilenir. Bilâhare               yatsdan sonra          gizlilik (istitar) yenilenir.


    Bunlar gün içerisindeki farkllklardr. Aylardaki                                 farkll buna
    kyas       et.   Yani bir günün çeitli bölümleri,                   tecellî   ve istitarda nasl


269 Derleyenin Notu.
Ayet 3
196



      farkllk arzediyorsa, keza haftann günlerinin birbirine                               nisbeti,

      bir    günün   vakitlerinin birbirine nisbeti gibidir. Aylar da böyle-

      dir, ehli    olan anlar.     Bu azz      ve alîm olan Allah'n takdiridir.

      Zamanlar farkl olduu                 gibi,   mekânlar da farkldr. Üç mescid 270
      ve benzerleri, yeryüzünün               baka     bölgeleri gibi deildir. Hâllerin

      farklln         da buna benzetebilirsin.              Namaz        hâli, tecellîde     baka
      hâllerden daha kuvvetlidir. Peygamber (a.s.)'n "Bilâl bizi rahat-

      lat"   sözü buna       delildir.     Yani     biz,   namaz    dnda          beerî    meak-
      katler ve kevnî gizlilikle denenmekteyiz.                         Bizim    için    ancak na-
      maz    içinde rahatlk vardr.            Namazn         manevî mîrâc olmas dola-
      ysyla, gözlerden kevnî örtüler kalkar ve                      ilâhî   âlemde tam inki-
      af hâsl      olur.   Bunun      için    namaz, gözün nuru ve sevinci kln-
      mtr.        Zîrâ insan, sevgiliyi        gördüü       vakit üzüntüsü kalkar, kal-

      binde anlatlmaz  nee ve ferahlk hâsl olur. Ey arkada, eer sen
      cem'a ve fenasna ulamsan, Kur'ân' cehrî olarak okuyabilirsin,
      bunun künhünü           (asl, öz)      de ancak beyân ehli olan açklayabilir.
      Çünkü       o Allah kelâmdr, Allah               kelâm kula         nisbet edilmez.      Ne
      de olsa o kuldur, kul          ise   yorgundur.


      ENE'L-HAK
      Kim "Ene'1-Hakk"             (Ben    Hakk'm) derse,          o,   hüviyet mertebesinde

      Hakk'tr. ayet hüviyete iaret ederek                    "O Hakk'tr" derse Müs-
      lüman olmu           olur. Sonra,      vahyi sana     ulamadan Kur'ân hakkn-
      da acele etme! hfâ           (gizlilik)   makamnda cehr olmaz. Kalb hâli
      ve hakikat mertebesi olan                ihfâ tamamland vakit cehr gelir.

      Cehr, lisânn hâlidir ve eriat mertebesidir.

      Bayramlarda cehrî            ol {cehr yap,      açk   ol),   onlar fena ve beka bay-

      ramdr. Ebû Yezîd              ve benzeri cehrî oldu (açk                  etti).   ayet ba-
      kas ii açk       etseydi, parça parça dorarlard...                    Cumada         da böy-
      le   yap.   Cuma,     özel   harda kuvvelerin kalb makamnda                          toplan-

      masdr. "Bugün hükümranlk kimindir? Gücü                               her eye yeten tek
      Allah'ndr" (Gafir,           16), âyeti ile     cumada da cehr yaplr (açk edi-

270 Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa.
                                                                                    BAKARA
                                                                                          197



    lir).   Bu, ihfânn kendisindeki cehr ve ibtânn (gizlemenin) kendi-
    sindeki izhardr.


                Bir insann "Ene' l-Hakk" demesi, eer gündüz vakti yani
               farkta   ise   günah, vuslatta      ise   sevaptr. Bayramlar          ise fena

                ve beka   olduu    için vuslat     andr. Cuma          ise   kyamette vus-
                lat anlatr... 271


    CUMA-BAYRAM
    Cuma       haftada bir kerre      gelir.     Hafta     ile   murâd   edilen,    Sünbüle
    burcunun deverandr. Cuma, yukarda geçtii                             gibi yedinci bin-

    dedir.    Bayram, senede       iki kerre gelir.        Zîrâ oruçlu için iki ferah-

    lk vardr.      Bir ferahlk, iftar srasnda, bir ferahlk Rabbine ka-

    vutuu sradadr.             Seneden kastedilen, mutlak olarak ömrün                    se-

    nesidir.   ftarn ferahlna             ilk   bayramla iaret olunur. Bu,             tabia-

    tn ferahlk duymasdr. Bu,                riyâzat ehlinin yolu olan             daimî im-
    sak için hayatta bir defa olan ferahlktr.

    Kavuma ferahlna              ikinci    bayram        ile   iaret olunur. Bu, ruhun
    ferahlk duymasdr. Her ne kadar                   tecellîler çeitli ise de,        bu da
    ühûd       (ahit olma, görme) ehlinin yolu olan tecellîlerin                     devam
    için bir defa olan ferahlktr.            Bunun srr bayramn maddî yönü
    ile   ilgilenenler için, ikinci        bayramn         zahirinin     haccn tamam-
    lanmasna ve Kabe'nin            ziyaretine     bal         bulunmasdr. Bâtn           ise,

    bayramn manevî yönü             ile   ilgilenenler için, kalbî niyetin          tamam-
    lanmasna,      bir olana    ruhen teveccühe (yönelme), srrî olarak Zât a
    meyletmeye ve fenann son noktasna Ev'in sahibini                              ziyaret et-

    meye baldr.

    Ömür boyu oruç             tutan bir tek defa iftar eder;                o,   maddî   fe-

    rahln sebebidir.           Sonra onun         ii, fena       srasnda, tabiattan ve
    onun     formalitelerinden,       manevî       ferahlnn          sebebi olan lika-i

    Rabbanisine (Rabbine kavuma) havale olunur.



271 Derleyenin Notu.
Ayet 3
198



      Buradan anlalr              ki sâlik, tabiat   makamnda zikri açk yapar,
      bu    ilk cehrdir.    Sonra hakikat         makamnda teblii açk yapar, bu
      ikinci cehrdir.      nsanlarn bayramda                bir araya gelmeleri;        peygam-
      berlerden sonra Allah'a herhangi bir hüccet                     (delil)   olmamas     için

      Kur'ân' ve      ahkâm           (hükümler) dinlemeleri bu hususa delâlet

      eder.   Bunun    içindir ki       Cenâb- Hakk "Sana buyrulan açkça                     or-

      taya koy!"(Hcr, 94), buyurur. Yani onu, asla bir kimseye benze-

      meyecek ekilde apaçk               bir tarzda ortaya koy, demektir.


      Bayramlarn           belirlenmesi,          onlardaki         açk    (cehri)      okuma,
      Medine'de vuku buldu. Zîrâ Medine,                       açkl       îcab ettiren beka

      makamdr. Cuma da böyledir. Peygamber (a.s.), cumay ilk ola-
      rak Kubâ yaknnda Benî Salim' de klmtr. Burada fenas ve

      bekas olmayann, sürûru olmayacana                             bir iaret vardr.       Böy-

      lesinin sürûru, arzî bir               iten dolay arzî        bir sürürdür,    yakn    za-

      manda yok      olur gider.

      Fena ve beka sahiplerinin sürûruna                    (ne§e, sevinç) gelince, zatî bir

      sebeple bizzat sürürdür. Herhangi bir hâlle                    deimez. Bu yüzden,
      havâss için    teselli     ancak Allah Teâlâ'ya vuslattan sonra hâsl                olur.


      Burada baka          bir   sr daha vardr: Cem'iyyet (toplanma) üçtür;                  fi-


      iller   makamnda           kalbin toplanmas, sfatlar             makamnda ruhun
      toplanmas ve      makamnda srrn toplanmas. Bunlarn says,
                           zât

      iki   bayramda cumann says kadardr. Srrn cehri, rûhânî kuv-
      vetlerin iitmesi içindir.              Ruhun    cehri, kalbî kuvvelerin iitmesi

      içindir.   Kalbin cehri, nefsânî kuvvelerin iitmesi                   içindir.


      Nefs mertebesinde cehr yoktur. Nefs fark zümresinden olma-
      s dolaysyla       münferiddir. Münferid (yalnz, tek) olan, cehr                        ile


      ihfâ (gizlilik)   arasnda muhayyer                  (seçilmesi serbest olan)      olmakla
      beraber, gece içindir. Fakat              gündüze      ait   münferid böyle deildir.
      Bayramlar ve Cuma, ancak cemaat içindir ve cehr sadece onlara
      mahsustur. Allah'tan ihfâ                ile dili   köreltmesini, cehr      ile   uzatma-
      sn      niyaz ederiz.      yi   bil!
                                                                                        BAKARA
                                                                                                199



                Cuma, Cuma dan Cuma'ya yedi                           tecellîsi     olduu      için

                Peygamberin        tecellîsidir.    Bayram       ise    senede iki kere ge-

                lir.   ftarn ferahl       ilk   Bayram dr. Tabiatn ferahl                      de-

                mektir.      kinci Bayram ruhun ferahldr ki                        nefsin   kurban
                edilmesidir.     Ayn zamanda haccn yaplmasna ve Kabe zi-
              yaretine de       baldr.     Yani,    zât tavaf          evin sahibini ziyaret

                demektir.      Buradan da anlalyor ki             tabiat      makamnda zi-
                kir açk yaplr.         Hakikat makamnda               ise   tebli açk yaplr.

                Bayram namazlar           ve    Cuma namaz ilk                defa Medine'de

                klnmtr. Medine de               beka makamdr.
                Srrn okumas,            kendindeki ruhanî kuvvetlerin iitmesi

                içindir      Ruhun okumas,         kalbi kuvvetlerin iitmesi içindir,

                kalbin       okumas    nefsani kuvvetlerin iitmesi içindir. Nefs

                okuyamaz. Fark          makamnda olduu                için tektir.
                                                                272
                Cehr (okuma) cemaat içinde              olur.




   Altnc soru:
    Çün yakn           ola   kyamet maribî       olup   ems
    Kenz-i garba girip andan yine               domak nedir?
    -Kyamet yaklat vakit, günein batya geçip yine oradan
    domasnn hikmeti nedir?

    CEVAP:
    Bu   söz,    kendinden önceki ve sonraki sorulara                        -ilgi   d      olmas
    dolaysyla- yabancdr. Zikre konu olmas, bahsi geçen namaz-
    larn vaktini belirleyen            güne     dolaysyladr, denebilir.


    KIYAMETLER
    Bil ki   kyamet ya küçüktür, ya büyüktür. Büyük kyamet,                                  ölenin

    görünüüyle           (suretiyle)   yok olmasdr.       Onun         da    bir   takm      artla-

    r vardr. Günein batdan                 domas         bunlardandr. Bu, brahim


272 Derleyenin Notu.
Ayet 3
200


      (a.s.)'i     Nemrud'a Onu batdan dodur" (Bakara,                              258),    sözünü
      tasdik içindir. Allah'n,               günei batdan da doudan da getirme-
      ye gücü yeter.

      Küçük kyamete                    gelince; tabiatn ehvetlerinden kesilmeyi; nef-

      sin,    arzularndan; kalbin, ahlâkndan; ruhun, ilimlerinden; sr-
      rn, meyillerinden fânî olmasdr.                      Ona küçük kyamet denmitir.
      Çünkü görünüte küçük âlem                        olan insanda         vuku    bulur.     Onun
      da     bir   takm         artlar vardr. Bundan öncekinin aksine, ruh gü-
      neinin cesed maribinden                       domas      gibi.   Bundan önceki           kalb-i

      a'lâ    ufkunda           idi.   Günein nuru        gibi,    onun da nuru vardr.            Fa-

      kat,    günein nuru               gibi o   da kaybolan cinstendir.           Onun      nezdin-
      de bulunan külli fenaya yaklanca, nûr ve zulmet (karanlk) eit
      olur, belki         de nûr zulmete döner. Peygamber                     (a.s.)     öyle buyu-
                                                                                   175
      rur:    "üphesiz Allah halk zulmet içinde yaratt..."                                Yani onla-
      r Âdem         (yokluk) zulmetinde takdir                etti,   sonra üzerlerine kendi
      nurundan         serpti.         O, vücûd nurudur, günein nuruna hayat                    verir

      de   güne doar; aslnda güne kszdr.

                    Cesed maribinden (bat)                 dousu     ile   kastedilen sudur: Ce-

                   sed,    bat tarafgibi zulmânidir (karanlk), nitekim ruh da
                   dou gibi            nûrânîdir.   "Dou      ve   bat Allah'ndr" (Bakara,
                    115), âyeti ile        buna iaret vardr. Güne,                ksz kalp,       ce-

                   sedin        zulmâni taayyününden (aikâr olma, ortaya çkmak)
                   fâni olmas gibi nûrânî taayyününden fânî klnnca,                               ilk

                   hâline döner ki o ilk hâlinde Allah,                 günei zulmette yarat-
                    mtr,         kendisi ne parlt ne de siyahlk olmayan âlemdedir.

                   Allah,       günee zât        olarak   tecellî etti, böylece o        nârla doldu,

                   sonra ondan kuvvelere, sonra uzuvlara tat, nihayet varl-

                   n      bütün parçalar nurla doldu.              u       buna   iarettir: "Yeryü-

                   zü Rabbinin nuruyla aydnlanr. " (Zümer,                         69).   Peygamber
                                                                2                  275
                    (a.s.)   da "Allah'm beni nûr           kl!" ^     buyurur.

273 Tirmizî, îmân,        18.

274 Müslim,        Salâtü'l-Müsâfirîn, Hadis No: 187.
275 Derleyenin Notu.
                                                                                                             BAKARA
                                                                                                                  201



    ÂDEM'E TECELLÎ
     lâhî    tecellî ile birlikte              ruhun         hâli,   kendisine ilk üfleniinde cese-

     din ruhla birlikteki hâli gibi                          olur.   Hz. Peygamber                (a. s.)   öyle bu-
                                                                                         276
     yurur: "Allah Adem i yaratt ve ona                               tecellî etti."           Yani ona       ilk ola-

     rak ruh suretinde, sonra bütün isim ve sfatlar                                            ile   hattâ    zâtnn
     nuru    ile tecellî etti.            Böylece        Âdem, baka varlklarn                          aksine bü-

     tün bu        tecellîlerin          mazhar              oldu. Tecellî           menbandan              (kaynak)
                                                 277
     herkes içecei yeri bildi.                         Keza insanlardan                  gayrisi     mutlaka ruh
     menban          bildi.           Çünkü ruhun              bir sureti, bir            de hakikati vardr.
     Sureti, zahir ehlinin                 anlad              taraf, hakikati ise hakikat ehlinin

     anlad          tarafdr. Allah Teâlâ'nn                           u sözü buna iarettir:                    "Onu
     hamd      ile tesbîh         etmeyen hiçbir               ey yoktur. "          (srâ, 44).Açktr ki,
    Yüce Allah           celâli tecellîsinin sureti ile,                            ruha kahr ile muame-
     le   etmi      ve taayyünü (ortaya                        çkma, aikâr olma)                      izâle   etmi-
     tir.   Böylece      o,    cesed       maribinden doar olmutur. Onun vücud
     âlemini aydnlatacak                               yoktur. Allah Teâlâ'nn "tek ve kahre-

     dici" {Gafa, 16) sözü                 buna        iarettir.       Bu konuda düünürsen,                     sana
    onun açk srr kef olunur.


     GECE-GÜNE
     Bu hususta baka                   bir cevap         daha vardr: Gece, zulmânî hicabn
     (perde)   taayyününe                (ortaya       çkma, aikâr olma) iaret olduu                            gibi;

    güne       de nûrânî hicabn taayyününe iarettir. Dâbbetü'1-arz,
    süflî ve       hayvânî tabiatn suretine; Deccal, nefsânî taayyünün
    misâline iarettir.                  Kyamet yaklat                          srada, zulmânî hicabn
    galebesi       ile   durum deiir. Âlem,                          gece gibi iyice zulmânî (karan-
    lk) olur. Tabiî süflî hâllerin zuhuru                                     ile   de insanlar, hayvanlar
    gibi olur.      Keza nefsânî                 gailelerin (düünce, dert,                     sknt) hücumu
    ile,    bu zamann eriat ve hakikat nurundan uzak olmas                                                      dola-

    ysyla, bedenlerin ruhlardan ayrlmasndan sonra                                                    bakalamas
    gibi,    her   ey      bilinen ekillerinden                      baka       hâle     gelir.   "Küçük fena"
276 Bursevî bu ifâdeye Kitabün 'n-Netîcede de yer                    verir.    Bkz.Ali   Naml-mdat Yava          neri,
    stanbul,    1997,    c.   I, s.   351 ve   c.II, s.97,   102, 308.
277 Bkz. Bakara,     60.
Ayet 3
202



      saylan     tabiî   ölümün vukuu srasnda tevbenin kabul olmamas
      gibi,   o vakitte tevbe kabul olmaz.

      Bu ümmetin ömrü, çounlukla 60                     ile   70 arasndadr.       Onun   için

      bu hususa iâreten tevbe bab (kap)                  senesiz olarak        meydana çk-
      t.   Bu   bâb,   günein batdan           doma      srasna, yani ruhun cesed-
      den ayrlma zamanna            talik edilmitir,           kabul ve ikbal (teveccüh,
      yönelme, kabul)       zaman    son buldu.

      Bu      makamn         tahkiki:       doudan domas, Hz.
                                          Günein
      Muhammed'in erîatinin zahiri ve bâtn ile bekasna iarettir.
      O, idare edici ilâhî ruhun suretidir. Günein batdan doma-
      s, erîatin hükmünün son bulmasna iarettir. Bu ise, bedenle-

      ri   idare eden hayvânî     ruhun        suretidir, özellii         beden maribin-
      den domaktr. Velhâsl, hayvânî ruh beden maribinden (bat
      tarafndan)       doduu     vakit, kuvveleri ve                hükmü altna
                                                                 uzuvlar
      alr ve insanlar, hayvanlar gibi           olur.    Günein batdan domasn-
      da da buna iaret vardr.           O srada hâl tersine döner,              iler deiir,

      zahirden bâtna intikâl eder. Mushaflar kalkar, kalplerden ilim
      yok     olur.   Geride sadece cehalet ve hayvânî sfatlar kalr. Allah
      bizi    bundan korusun.




      Yedinci soru:
      Ziyâde     tekbîrleri tydin nedir   hem     idicek

      Her     birinde ellerini abdî   kaldrmak          nedir?

      -Bayram namazndaki ziyâde                    tekbîrlerin ve o             srada   elleri

      kaldrmann hikmeti             nedir?


      CEVAP:
      nsanlarn Resûlullah           (a.s.)'a   kar      korku ve sayglar büyüktü.
      Çünkü      o, ism-i   â'zam'n (Allah'n en büyük             ismi.       Onunla yaplan
      her dua kabul olur) hakîkî olarak            mazhar         idi.   Nitekim insanlar
      sultana     kar    da korku ve sayg duyarlar. Zîrâ                 o,   bu toplayc   is-

      min     sûretâ   mazhardr. Bunun            için "Sultan       Allah 'in gölgesidir"
                                                                                  BAKARA
                                                                                        203



denmitir. Yani hakîkat-i ilâhiyyenin gölgesi demektir. Heybet
ve celâl       bakmndan         gölge,   bu mevkide         olursa, gölgenin sahibi

hakknda         fikrin nedir?



BAYRAM TEKBÎRNN HKMET
Devr-i saadette insanlar, bayramlarda çeitli kabilelerden                          saysz
ekilde toplanrlar ve Peygamber                  (a.s.)'i   görmek    için   tehacümde
(birbirine      hücum    etmek,     üümek)      bulunurlard.       Ona kar         olduk-

ça ta'zimkâr (hürmetkar) davranrlar, büyüklük ve                         ululuu ken-
disine yöneltirlerdi.          te     bayram    namazn        ziyâde tekbîrlerle kl-

mak Peygamber             (a.s.)'in   emridir. Tekbîrlerin her           biri,    ululuu
kendi nefsinden nefyedip (yok               edip),   Allah Teâlâ'ya yöneltmeye
iarettir.      Bunun     için   Hz. Peygamber         (a. s.),   srâ gecesinde Aha-
diyyet     makamna ulap,              Allah'a   manen mülaki (kavuan)               oldu-

u   vakit,     kulluu     seçti;   kdemi    (öncesi   olmayan) hudûstan            (hadîs,

sonradan olan)         ayrd     ve "Ben kulum, Allah'tan             baka        ilâh yok-

tur", dedi.      Burada    arifler için   büyük      bir tedip (edeplenme) vardr.


Ziyâde tekbîrler konusunda farkl rivayetler bulunmaktadr
ve her birinin bir yönü vardr: Onlar peygamberin kalbinin

itminan (kalpten ve gönülden inanma) bulmas                          içindir.      Ziyâde
alt tekbîrle itminan bulup, orada durabilirdi. Bazen de                          makam,
bundan fazlasn            icab ettirir ve       itminan hâsl oluncaya kadar
ilâveye    devam       eder; her birinde nefyi tahkîk ve                 manây      tatbik

için elleri     kaldrrd.

Elleri   kaldrmak Lâ           ilahe yerinde, "Allâh-u        Ekber"     ise illallah   ye-

rindedir.      Önce    eller    kaldrlr, sonra tekbîr alnr. Zîrâ kelime-i
ahadette nefy (Lâ ilahe             sözü), isbattan   önce yer alr.       in hakikati
udur:      Sa    el   âhiretten, sol el    dünyadan          ibarettir; elleri     kaldr-
mak      ise   dünya ve   âhireti elden     çkarp          arka tarafa   atmak ve her
ikisinde de      büyüklenmeyi yok etmekten                  ibarettir.


"Allâh-u Ekber" sözü; Azîz ve                  Hakîm       olan, göklerde ve yerde

ululuk kendine mahsus olan Allah                     için,    ululuu      isbat   etmek-
Ayet   3

204


       tir.   Keza gözler de       iki   dünyaya      iarettir. Sâlik her ikisine               gözü-
       nü yumarsa, gayb tarafna                  basireti   açlr ve körlükten sonra gö-
       rür hâle      gelir.


      Artk bu         kadarla son verelim. lahî srlar                     snrszsa       da, vaktin

       bundan fazlasna tahammülü                    yoktur.       Snrsz olan snrlamak
       cidden imkânszdr, fakat arif olana iaret kâfidir. Zîrâ arife nis-
       betle her kelime,          manâlar        mecmuas          ve hakikatler         ambardr.
       Hakk        Teâlâ öyle buyurur: "De             ki,    Rabbimin          sözlerini     yazmak
       için denizler      mürekkep       olsa,   Rabbimin        sözleri     tükenmeden deniz-
       ler tükenirdi."        (Kehf, 109). Yani       Rabbimin            kelimeleri tükenmez,

       onlar       Onun malûmat           ve takdiri dâhilinde olan eylerdir.                       De-
       nizler      geni ve ihatal (kuatc) da            olsalar,        sonlu bir mürekkeb           ol-

       duklar       için tükenirler.



       Bu     satrlar takdir edilen gün, ay ve senede                    Yüce   Varln,         satrla-

      rn      en   aasna indirdii bir kalemle, mebrûr (makbul)                                Hac   için

      Ev'in        yaplmasna yardm eden                (Ismâil)'nin eliyle ortaya               çkt.
                                                                                                     278
      Ve      lillâhi'l-hamdü alâ abdihî ve's-salâtü alâ bed'ihî ve avdihî.




      "Kendilerine verdiimiz                     rzktan bakalarna yardm                             için

      verirler."



      n fak:
      "nfâk",        maln elden çkarlmas, harç ve sarf edilmesi demektir. 279

      Arapça'da "infâk" ve "infâd" kelimeleri                            e   anlamldr. Ancak
      "infâd" kelimesinde farkl olarak, elinde var olan eyi tümüy-

      le   harcamak ve         hiçbir    ey brakmamak anlam                     vardr. Hâlbuki
      "infâk" kelimesinde böyle bir                 anlam yoktur. Buradaki infâktan

278 Bu     çalmann ilk yaymland yer: Tasavvuf lmî ve Akademik Aratrma Dergisi, An-
      kara, 2003, say: 10, s.9-43.
279 Elmalk M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur'ân             Dili,   c. I,   stanbul, 1992, s.180.
                                                                                        BAKARA
                                                                                                   205



    maksat, farz olsun nafile olsun,                   tüm hayr yollarna yaplan                   har-
                  28ü
        d
    camac r.


    nfâk,     farz ve nafile olarak iki              ksma   ayrlr. Farz olanna zekât,

    nafile    olanna da sadaka             denir. Nafilenin farz              olan da bulun-
    maktadr.
    Bil ki;   nfâk'n         farz    olann     yani zekât edâ etmekle, cimrilikten

    kurtulursun. Nafileyi yani sadakay edâ etmekle de, yüce dere-
    celere    ulaarak kerem mertebesine hâiz olursun. Öyle                            ise;   önce-
                                               281
    likle    cimri olmaktan kaçn!


    Farz     ksm        Allah'n       snflarn          belirledii ve belirli bir           zaman
    ve ölçüye göre düzenledii iken, gönüllü olan, herhangi bir                                    eye
    bal      deildir.      Çünkü       gönüllü vermek, rubûbiyetin vergisidir ve
    dolaysyla snrlanmaz. Farz                    ise   kulluun       vergisidir ve    dolaysy-
                                                                    2*
                                                                    J82
    la   efendisinin belirledii            eye   göre    verilir.




    Ebu'1-Leys         (r.a.),   Tefsîr'inde der ki:

    Yakîn üç mertebedir: Yakîn-i yân, yakîn-i haber, yakîn-i                               delâlet.


     Yakîn-i yân: Bir            eyi görüp o     ey hakknda her türlü ekk ve üp-
    heyi izâle eden yakîndir.              Görmekle temin              edilir.


     Yakîn-i     delâlet'.       stidlal (delil getirmek)        ile   elde edilen yakîndir.

    Meselâ uzakta            bir yerde     duman       çktn görüp orada bir atein
    bulunduuna             dair elde edilen yakîndir.            Burada atei görme yok,
    dumanndan             istidlal    vardr.

     Yakîn-i haber.           Bir    eye   dair haberle yakîn elde edilmesidir.

    Meselâ dünyada                Badad    diye bir ehrin           bulunduundan              bahis

    olunur     ki,   kii oraya gidip görmese              bile   oray      bilenlerin verdikle-

    ri   haber   ile    mevcudiyetine yakîn hâsl eder.



280 smail    Hakk      Bursevî,    Muhtasar Ruhu l-Beyân     Tefsiri,     stanbul, 2004,   c.I, s. 66.

281 bnü'l-Arabî, Kitab'ul-Vesâyâ, çev.Abdullah Tâhâ Feraizolu, stanbul, 1999,          c. 1, s.   213.

282 bnü'l-Atabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ektem Demirli, stanbul, 2006, c.IV,
    s.426.
Ayet   3

206


       Âyet-i celîlenin        bu beyân müahede mertebesinde olmayanlar
       için    yakîn haberdir. Bundan sonra yakîn-i delâlet                   gelir.   Âhiretin
       hak olduunu yakînen görünce de haber ve                            delâlet,   yân     (bel-

       li,   açk) ve müahedeye           (bir   eyi gözle görme, ahit olma) yükselir.

       eriatn          zahirini bilmek ilme'l-yakîn, bildiini halisane ve ihlâs

       üzere     yaamak        ayne'l-yakîn,          müahedeye ermek de Hakka' 1-
       yakîn mertebesidir.

       lmel-yakîn,         isabetli bir fikir ve istidlal (delil getirme) ile              idrâk-
       bâtn (bâtnn,            görünmeyenin idrâki) vastasyla hâsl olan ilim-
       dir.    Bu, gayba yakînen inanan âlimlerin bulunduklar mertebe-
       dir.    Bu mertebe       ilim ervâh- kudsiyye (kutsal ruhlar)                 ile   müna-
       sebet     kurulmakszn ziyâdelemez. lim aynen                        yani gözle göre-
       rek tahakkuk etmise               bunun mertebesi          ayne'l-yakîndir.         Bu da
       malumun müahedesi                 ile    hâsl    olur.   Bu mertebenin          bir üstü-

       ne     ikilik   hicab   (perde)   aradan        kalkmakszn varlmaz. Bundan
       sonra Hakka'l-yakîn mertebesi                   gelir.   Bu mertebede artk           hicâb
       diye bir        ey kalmamtr. Bu                mertebenin aynel-yakîni evliyaya,
       Hakka'l-yakîni          ise   enbiyâya mahsustur.

       Bu     derece ve mertebeler ancak               müahede     ile    hâsl   olur.   Her   za-

       man      abdestli    bulunmak, az yemek, semâvât ve arzn Allah                       tara-

       fndan      idaresi    hakknda      tefekkür,       lüzumsuz eylerle meguliyet-
       ten    kaçnmak,       farzlar sünnetleriyle beraber edâ,              Hakk'dan        gay-

       rilerden, yani       mâsivâdan tecerrüd (soyutlanma), Allah'a vâsl                      ol-

       maktan baka her               türlü arzuyu terk, az         uyumak, Allah'a arz-
       ubudiyet (kulluunu arz etmek) etmek, haramdan kaçnmak,
       helâl    yemek, sözünde ve iinde doru olmak, kalbiyle murakabeye
       (kendi iç âlemine bakma,                dalp kendinden geçme) her an devam
       etmek     gibi    mücâhedelere devam etmek ki bunlar                  yân     (âyân, bel-

       li,   açk) ve müahedenin                (bir   eyi gözle görme, ahit olma) anah-
       tarlardr.

       On zümre vardr ki              bunlar aklanmlardr.
        1.    Haliknn        (Yaratc) Allah           olduunu     bilip   de O'na kulluk       et-

              meyen,
                                                                              BAKARA
                                                                                     207


 2.    Râzknn (Rzk                veren) Allah         olduunu    bilip   de huzur ve
       itminan (tatmin olma) içinde bulunmayan,
 3.    Dünyann        zail    olduunu         bildii hâlde ona îtimâd eden, yani
       her türlü iinde         onu    esas kabul eden,

4.     Vârislerinin, kendinin           düman olduklarn bildii hâlde on-
       lar için   mal     biriktiren,

 5.    Ölümün       bir   gün muhakkak geleceini bildii hâlde ona                   ha-
       zrlanmayan,
6.     Kabrin menzili olduunu                 bilip    de oras için tedarikli bulun-
       mayan,
7.     Kendisini hesaba çekecek olann Allah                     olduunu      ve    Onu
       aldatmann imkân                bulunmadn             bildii hâlde sahih bir
       hüccete     {delil)   dayanmayan,
8.     Cennete ulamak            için srattan geçileceini bildii hâlde ora-

       dan dümekten korkmayan,
9.     Atein      fâcirlere   me'vâ (yuva)       olduunu       bildii hâlde ondan
       ürpermeyen,
10.    Cennetin ebrârn yurdu olduunu bildii hâlde oraya                             gir-

       mek   için   amel etmeyen kimse aldanmtr.

Zü'n-Nûn-i Msrî              (k.s.)   demitir    ki:

Yakîne eren         tûl-i    emeli (uzun emel) terk eder. Tûl-i emeli terk
eden zühde, zühd hikmete, hikmet de her iin sonunu                            düün-
meye götürür          ki âhiret       îmân bu îmân           ve tefekkürün kemâl
hâlidir.


Büyük      arifler   demilerdir         ki:   Vücûd hicabnda kalmann              zille-

tinden kurtulan, uhrevî ilerde yakîne ermenin izzetini (üstün-
lük,   saygnlk) tadar. Gözlerinden hicâb (perde) kalkncaya ka-
dar îmân eder, hicâb kalktktan sonra yakîne                       erer.   Bu mânâda
Hz. Ali "Perdeler             açlm      bile olsa       yakînim artmaz,     zîrâ   ben
devaml yakîn içindeyim" demitir. Çünkü vücûd hicabndan
kurtulan, uhrevî              (âhiretle ilgili) ileri       müahededen dünya-
nn     cismâni hicaplar perdeleyemez. Hicâblarn açlmasyla
Ayet 3
208


      îmân mertebesinden îkân               (kesin bili)           mertebesine           ererler.   te
      Kur'ân hidâyetiyle hidâyete erip gayba îmân edenler, namaz-
      larn dosdoru           klanlar, kendilerine verilenlerden infâk eden-

      ler,   Hz.   Muhammed           (a.s.)'e    ve    Ondan          evvelkilere inzal olu-

      nanlara îmân edenler; âhirete yakînen îmân edenlerin tâ ken-
      dileridir.   Bunlar gerek dünyada gerekse âhirette, dünya ilerin-
      de âhireti, âhiret ilerinde          dünyay             iç içe   ve yakînen          müahede
      ederler. Âhireti      dünyadan ayr ve uzak görmedikleri                             için ahrete

      îmân mertebesinden îkân mertebesine                           yükselirler.        Allah Teâlâ
      bu hususta:
      "imdi senden         perdeyi kaldrdk.            Artk bu gün gözün                  çok keskin-
                                                 283
      dir. "   (Kâf, 22)   buyurmutur.


•     Nafile sadaka vermekle yüce mertebeler istemezsen, bari farz-

      la   amel edip zekât vermekle kendini cimrilik dairesinden çkar.

      Zekâttan baka, senin üzerine bir farz daha vardr. Meselâ
      mümin        kardeinin muhtaç olduunu gördüünde ayet muh-
      taç    olduu eyi malndaki           fazlalktan vermediin takdirde helak

      olacaksa,    ona ya hibe veya borç yoluyla muhtaç olduu eyi                                   ver-

      men      sana vâcib   olur.   te bu ekilde onun ihtiyacn gidermen sa-
      dakadr... Farzdr.

      Zekât farzdr. Muhtaç olanlarn zaruretinin giderilmesi                                         için

      zekât    dnda sadaka vermek de farzdr.                        nsan sadakay vermek-
      le   nefsine galebe eder.

      Sadaka vermek niçin nefsine zor                  gelir?

      nsan, hrsna dükün, sabr kt,                       bir    kötülük geldiinde feryad
      basan ve ona bir       iyilik   dokununca            cimrilikle      vasflanm              olarak

      yaratlmtr. Bu yaratlta olan varlk                            tabi ki   sadakay vermek-
      te   zorlanr.

      Allah Resulü Aleyhisselâm'a            ;




283 Ramazanolu      Mahmud    Sami, Bakara sûresi      Tefsiri,   stanbul, 1985,   s.   32-35.
                                                                             BAKARA
                                                                                     209



-"Hangi sadaka daha hayrldr?" diye sorulduunda Allah
Resulü    ;



-"Shhatli           olduu     hâlde hayat   düünerek veya        fakirlii    düüne-
rek nefsin seni cimrilik           yapmaya zorlad zaman, verdiin                   sada-

ka hayrl sadakadr." Cevap buyurmutur.
Allah Teâlâ, sadakann              faziletini   öyle beyân etmitir.
"Kim     nefsinin (mala olan)           hrsndan      ve cimriliinden korunursa

iste   muratlarna        erenler   onlarn    tâ kendileridir. "   (Har,      9).   Öyle
ise;   kurtulua erenler onlardr.

nsan uzun            emelli     olduu   için elindeki      maln kayp olmasn-
dan ve        fakirlikten korkar.       te      bu uzun    emeli, fakirlik korku-

su ve mala olan hrs, onu, elinde bulunan malda cimrilik etme-

ye yani Allah'n ona verdii nimetlerden muhtaçlara vermemeye
sevk eder. Böylece de o kimse, habire dünya hazinesini doldur-
maya çalr. nfâkta bulunmaz. Hatta                         üzerine farz olan zekât

bile   vermemezlik yapar. Nihâyetinde de                   o, âhirette   srtna      ar
bir    yük olarak cehennemin            kzgn       ateleri içine atlr.

nfâk'n zorluundan dolay muhtaca                        verilen   eye sadaka den-
mitir.

Sadaka lugatta;          zor,   iddet ve salamlk mânâlarna gelmektedir.

Allah Resulü Aleyhisselâm cömert ve cimri kiiler                    hakknda öy-
le   bir misâl vererek         açklamada bulunmutur.
-Cimri        ile   cömert kimsenin örnei           u iki adamn meseli gibidir
ki,    bunlarn üzerinde, memelerinden köprücük kemiklerine ka-
dar demirden zrhlar vardr.
imdi, cömert kimse, sadaka                 verir   vermez üzerindeki demirden
zrh geniler           uzar,    vücûdunu tamamyla           kaplar, öyle ki    parmak
uçlarn dahi           örter.    Günah   izlerini siler.


Cimriye           gelince; o bir   ey   infâk etmek dilediinde derhâl o zr-

hn      her halkas kendi yerine           skr kalr.         Cimri adam bu          zrh
geniletmeye           urasa da zrh        genilemez. (Buhar, Müslim)
Cimrilik yapmaktan sakn! Zîrâ, cimrilik seni dünya ve âhirette
helak olacak yerlere götürür.
Ayet 3
210


      Kesin olarak           bil   ki!    Cömertlik yapmaya da ancak her eyin
      hakikatine       ulamaya            vesile olan ilim     sevk edebilir. Cimrilikten
      kurtulmaya        vesile     olacak ilmi öyle tasavvur etmek              mümkündür.
      Sen,    rzkn        senden         bakasnn       yiyemeyeceini onu kendisine
      azk edinemeyeceini                   ve onunla hayatdar        olamayacan                bildi-

      in zaman,        -velev ki yer ve        gök   ehli hepsi     toplanp senle        rzknn
      arasna engel olmaya kalksalar                     ki   buna   güçleri yetmez- senin

      gönlüne, muhtaç olan kimseye sadaka vermek vârid                            (gelen, ula-

      an)    olur olmaz, ona infâkta bulun ki cömertlerden ve güzel öv-

      gülere   mazhar olanlardan olasn.

      Senin mâlik         olduun malda bakasnn onunla                       hayatdar      olaca
      ve   gdasn       temin edecei            rzk olduunu          bildiin zaman,-velev
      ki yer ve     gök   ehli senin        mülkünde olan rzklaryla onlar arasn-
      da engel olmaya kalksalar ki buna fakatlar yetmez-onlara mül-
      künde olan haklarn öyle tasavvur ederek                        ver!

      Yani:

      'Ben bir emanetçiyim, benim hakîkaten hiçbir                           eyim    yok. Al-
      lah,   onlarn rzklarn bana emaneten verdii eylere balamak-
      la   beni imtihan ediyor' de!
      te,    böyle bilmek ve tasavvur etmekle, onlara infâk etmen nefsi-

      ne kolay      gelir.   Böylece sen kerem          (izzet,   eref) ehline   katlrsn ve
      infâk edicilerden            olduun      yazlr.
      ayet böyle düünmeyip de sadakay                        kibirlilikle ve tereddütle ve-

      rirsen ve      o sadakay vermekle benlik hissine kaplrsan, rahata
      ulatrdn           o kimsenin          faziletlerini    kendinden örtmü olursun.
      Hiçbir kimseyi bilmemezlikten gelme ve                        sakn    cehaletle {bilgi-
                                             284
      sizlik) bir    ey      infâk etme!



      Her eyin Hakka                bir   yönü ve    ilikisi   olduu    gibi,ayn zaman-
      da yaratlma dönük                    bir ilikisi ve    yönü de    vardr. Bu neden-
      le   Allah,   onu infâk yaparak öyle demitir:                    'Size   verdiimiz r-
      zklardan infâk ediniz' (Yâ-Sîn,                47).    Baka    bir âyette ise,          'Rzk-


284 bnü'l-Arabî,     Kitab'ul-Vesâyâ, çev.Abdullah   Tâhâ Feraizolu, stanbul,    1999,   s.   213-220.
                                                                                      BAKARA
                                                                                             211



    landrdmz eylerden                     infâk ederler (Bakara, 3) buyurur. Allah,

    bu   âyette bilginlerin büyüklerini dikkate                  almtr, çünkü            onlar,

    (Hakka         ve   yaratlma          ait olan) iki    nispet   tarzn da         bildikleri

    için,   infâk      oluu bakmndan ihsann kendisine                    ait   olduu kim-
    selerdir.      nfâk, tavan       maaras anlamndaki 'nafak' kelimesin-
    den türetilmitir ve             bu maara 'nâfika diye isimlendirilir. ki
    kaps vardr. Bir kapdan avlanmak istenirse, dierinden kaçar.
    Bu durum, yoruma açk söze benzer. Söz sahibini bir yorumla s-
    nrladnda, sözün                tad
                             anlamlardan baka bir yönü kastet-
    tiini söyleyebilir.

    Verme eyleminin Hakka                    ve zenginlie        dönük   bir     yönü oldu-
    u kadar yaratlmlara ve muhtaçla dönük yönü de oldu-              bir

    u Allah yönlü) bu eylemi
         için,             (iki        diye isimlendirdi. O
                                                          'infâk'

    hâlde bilgin kiiler,           iki    açdan infâk     ederler: Verdikleri        eyde   ve-

    ren ve alan olarak            Hakk'      görürler, kendi ellerini ise,           verme ve
    almann         kendisinde      göründüü            araçlar olarak görürler. Bunlar-

    dan     biri   dierini perdelemez. Dolaysyla onlar, sadece hak sahi-
    bini görürler. Binaenaleyh (bir sadakay) alan herkes,                         hak ederek
    almtr ve            hak etmeseydi       verileni    kabul edemezdi. Mutlak yok-
    sulluk Allah için         imkânsz olduu              gibi   mutlak zenginlik de          in-
                                    285
    san için imkânszdr.


    Bu namaz, oruç ve sava da inana tanktr.
    Bu zekât, hediye, bu hasedi brakma da kendi srrndan haber
    vermedir.
    hsanda bulunmak, doyurmak, konuk                            davet etmek; ey ulular,
    biz sizinleyiz, size          doru     bir özle    inandk    demektir.
    Hediyeler armaanlar, sunulan eyler, ben seninleyim; seni sevi-
    yorum      diye     tanklktan         ibarettir.

    Kim,     bir    mal veya afsun          için   çalr, urarsa bu ne demektir?
    çimde        bir   gevherim var demektir;
    Tanr'dan çekinmemden, yahut cömertliimden                                  bir   gevherim
    var ki    bu zekâtla oruç        ikisine de ahittir.


285 bnüi-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,            c.IV, s.427-428.
Ayet 3
212



      Oruç der         ki:   Bu, helâlden çekindi,             bil ki   harama ulamasna                     ar-

      tk imkân           yok.

      Zekât, der         ki:    Kendi       maln      bile veriyor,     artk, kendisiyle                   ayn
      dinde,       ayn   yolda olandan nasl çalar?
      Fakat bu ileri riya ve tezvirle (yalan dolan, ara bozma) yaparsa o
      iki    tank Tanrnn              adalet    mahkemesine kabul edilmez. 286


      Burhann sadaka                  ile   bitimesinin sebebi, Allah'n insan hrs
      özelliiyle        yaratm olmasdr.                Allah öyle buyurur. "nsan                      acele-

      ci   yaratlmtr." (Meâric,                 19)   Yani asl     itibariyle   bu     özellikte ya-

      ratlmtr. "Kötülük ona temas ettiinde                          korkar, iyilik       ulatnda
      cimrilesir. "      (Meâric, 20-21)         Baka         bir âyette ise, "Nefsinin cimri-

      liinden        korunmu          kimse" (Har, 9) diyerek, cimrilii insan nef-
      sine nispet etmitir.              Bunun esas udur: Kul               varln Allah'tan
      kazanmtr.              O   hâlde kulun hakikati, sadaka vermeyi gerektir-

      mez. Kul sadaka verdiinde, onun sadakas Allah'n kendisin-
      de    yaratm olduu               nefsinin cimriliinden             korunmu olduuna
      kanttr. Bu nedenle Allah kutsi hadîste öyle buyurur: "Sadaka
      burhandr" 287


      Allah öyle buyurur: "Sevdiklerinizden infâk edinceye kadar                                       iyili-

      e ulaamazsnz.               "   (Alu   mran,      92)

      nsan         için sevimli olan         ey, onun         nefsidir. Nefsini      Allah yolun-
      da infâk ederse, onun                 karln ve bedelini elde eder, çünkü bir
      eyi yok eden kimsenin yok ettii eyin deerini ödemesi                                             gere-

      kir.    Hakk, kulun             nefsini   yok etmesini istemitir, çünkü insana
      sevdii eyleri infâk etmeyi emretmitir. O'nun yannda                                           ise nef-

      se bedel olarak            cennetten      baka     bir   ey yoktur. Bu         nedenle,              ba-
      ka     bir   ey bulamadnda,                Allah' bulursun, çünkü Allah, ken-
      dilerine       boyun eilen eya            bulunmadnda bulunabilir. nsann
      nefsi ise,     bütün eyadr ve o yok olmutur. Öyleyse, nefsin bedeli

286 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî              ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl,   c.V,    stanbul, 1988,
      s.19, beyir.   183-191.
287 bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,                  c.II,   s.   286.
                                                                                      BAKARA
                                                                                                 213



     zikrettiimiz eydir (Allah).                   Sadakann deerinin ne kadar yük-
                                        288
     sek     olduuna baknz!


    Arifler      mal     Allah'a      ödünç vermelerinde sadakann Rahmân'n
     eline     dütüünü            görürler ve o        ödünç   vesilesiyle    Rahmân'n          kul-
                                                                                      289
     larna      mal sunma           vuslat     (sevgiliye   kavuma)     gerçekleir.



     Resûlullah:         "Sadaka önce              Rahmann       avucuna, sonra da              sâil

     (dilenci)'in       avucuna       ^zü/^r. "    Buyurmulardr. Zira nasl            öyle ol-

     masn       ki    Sddîk Ekber         (r.a.)      "Ben herhangi bir eyde önce Allah'
    görürüm sonra             o   /^//'"buyurmutur. 290


    Allah'n kullarndan                birisi,     senden yiyecek veyahut içecek         bir      ey
     istediinde istedii ey, gücünün yettii bir eyse ona yedir ve
     içir.   Zîrâ senin hiçbir eref ve                makamn olmasa da, yemek ve içe-
    cek talep eden            ahsn, senden yemek               ve içecek istemesiyle, seni,

    kullarn yediren ve               içiren    Hakk'n       mertebesine çkarmas, senin
     için    büyük      bir   makam      ve ereftir.

     Hâlbuki böyle idrâk edenler maalesef çok azdr.
     Hâl     diliyle,

    -"Ey Allah'm bana ihsan                    et!"   diye sesini yükselterek bireyler ta-

    lep      eden dilencinin hâline             ibretli nazarlarla bir bak..

    Allah,      onun bu hâlinde kendi isminden baka                      bir   eyi konutur-
    mam. Allah, dilencinin sesini de sen, onun isteklerini iitip ih-
    tiyaçlarn gidermen için yükselttirmitir.
     Öyle      ise,   dilenci böyle      davranmakla         seni   "Rezzâk" ismiyle isim-
    lendirmi ve Allah'a               iltica   etmesi gibi sana       {snma) etmi-
                                                                     iltica

    tir.     Binaenaleyh sana layk olan, seni                  Mevlâsnn makamna ç-
    karan kimseyi             mahrum etmemen                ve ona istedii eyi vermekte

    gayret göstermendir.

    Allah Teâlâ, insanlara              kyamet gününde öyle              hitap edecek       :




288 bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006, c.IV, s. 386.
289 bnü'l-Arabî, Kitab'ul-Vesâyâ, çev.Abdullah Tâhâ Feraizolu, stanbul, 1999, c. 1, s. 140.
290 Abdülkerîm b.brahim el-Cîlî, nsân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa, c.I, s. 120.
                                                                             .




Ayet 3
214


      -"Ey Ademolu! Ben senden yiyecek ve su istedim,                    ama sen Bana
      yiyecek ve su vermedin         !.."


      Kul,
      -Ey Rabbim! Ben Sana nasl yiyecek ve su veririm                    ki,     Sen bütün
      âlemlerin Rabbisin."der.
      Yüce Allah       ;




      -"Bilmez misin         ki, filanca    kulum senden yiyecek      ve su istedi de,
      sen ona yiyecek ve su vermedin, oysa sen ona yiyecek ve su ver-
      mi olsaydn,           Beni onun   yannda       bulurdun."
      Bu      hadisten sonra Resûlullah        (a. s.)   öyle buyurdu:
      -"Allah Teâlâ kendini kulun yerine koydu."

      Öyle      ise   bütün zamanlarnda, Allah' anan ve dâima huzur-u
      ilâhîde     olduunu      idrâk eden kul,           Hakkn   kendisinden yiyecek
      ve içecek talep ettiini        müahede         eder ve istenilenleri yerine ge-
      tirir.

      Niçin böyle          müahede   ederek istenilenleri yerine      getirir?

      Zîrâ, ihtiyaç sahibinin acizlik hâli kendisine arz edilen                      ahs,
      kyamet gününde            yiyecek ve içecek talep eden         ahsn dütüü
      acizlik içerisine düebilir.       te Allah o vakitte, o kimsenin ihtiya-
      cn giderene hiç ummad yerden mükâfat verir.                        .




      O mükâfat "Beni onun yannda bulurdun" ilâhî                                 sözünün
      mânâsdr. Yani "O            ihtiyaç sahibine        verdiin yiyecek ve içecek-
         kyamet gününde huzuruma çkacan ana kadar senin
      leri,                                                                             için

      korurum ve onlar önceki hâllerinden daha güzel ve büyük                           ola-

      rak terbiye ederim.        Ve onlar sana mükâfat olmak                 üzere geri ve-
      ririm." buyuruyor.

      htiyaç sahibinin, senden talepte bulunmakla seni her ihtiyac
      gideren     Hakk'n       mertebesine     çkardn          göremiyorsan, hiç         ol-

      mazsa kat kat sevap ve güzel kazanç elde etmek                  için       onun   ihti-

      yacn       ticaret niyetiyle   gidermeye çal. Zîrâ Allah, seni kendisi-
      ne halîfe       klmtr.
      Allah Teâlâ'nn sana emaneten verdii nimetlerden senden                            iste-

      diini bildiin ve hadîsin içerdii mânâya vâkf olduun zaman
      nasl onlarn ihtiyaçlarn gidermezsin?
                                                                                      BAKARA
                                                                                                215



      Veren de, alan da, verilen de hepsi Allah'ndr.
      Allah, âyette sana emaneten verdii nimetlerden infâk etmeni

      vasiyet etmekte ve o vasiyeti yerine getirdiin vakit de, sana kat

      kat mükâfat vereceine söz veriyor.

      nfâk edecein zaman;              ihtiyaç sahibini güler yüzle             karla. Hiç-

      bir surette       onu    bo   çevirme! Velev ki ona hiçbir               ey   veremesen

      dahi, güzel söz ve güler yüzle             muamele     et!   Zîrâ sen de Allah'n

      huzuruna kyamet gününde                   ihtiyaç sahibi olarak          çkacaksn.         O
      vakit de, ihtiyaç sahibine          yaptn         muamelenin         misli     ile   Allah,

      sana    muamele     eder.


      mam Hasan efendimiz, ihtiyaç sahibi ondan bir ey istediinde
      istedii eyi vermekte acele ederdi ve

      -"Benden          önce    azm           âhirete   tayan,       sefa       geldin,        ho
      geldinf'derdi.      O    ihtiyaç sahibini     ondan önce      âhirete         azk tay-
      cs     olarak görürdü.

      Niçin böyle görürdü?
      nsan, Allah'n verdii nimetlerden ihtiyacnn fazlasn infâk
      etmezse          kyamet gününde,            nimetler   hususunda suâle                   tabî
                 291
      tutulur.



      Her kim buday ekmez               ise   onu: "Niçin bu taneleri yaatamyor-

      sun?    Buday evinde saklayp,              topraa ekip saçmyorsun                ki   onun
      bir tanesi yüz, hatta bin olsun! Böylece               hem    kendine,        hem bu-
                                              292
      daya zarar veriyorsun?" diye ayplarlar.


      Cenâb- Hakk buyuruyor               ki:   Visale ve   Hakk'n yaknlna vâsl
      olmak     için kendisine       en makbul olan eyi infâk etmek, bol bol
      vermek lâzmdr. Bu yolda mal bezleden, mal veren can                                   bulur.

      Can     veren cânâna vâsl (kavumak) olur.


291   bnü'l-Arabî, Kitab'ul-Vesâyâ, çev.Abdullah Tâhâ Feraizolu, stanbul, 1999,        c. 1,   s.101-

      105.
292 Sultan Veled, Maârif, çev.Meliha Anbarcolu, Konya, 2002,        s.   57.
Ayet 3
216


      Hülâsa seânn yani cömertliin, bezlediin (esirgemeden vermek)
      âlâ derecesi, nefsani zulmetlerden ve cismâni arzulardan kurtul-

      maktr.
                                                                          293
      Kötü sfatlarn en kötüsü               hasislik ve hrstr.



      Zekât,    Hakk'       halka tercih suretiyle tezkiye (maln zekâtn ver-

      mek) yoluna gitmektir.
      Bununla kasd eylenen;
      "Bu varlkta, Hakk' müahedeyi, halka müahedeye                                      tercih et-

      mektir." denmektedir.

      Kelâm       biraz   daha açarsak deriz         ki;

      Bir   ahs Hakk'n varln                  görmeyi diledii               vakit; müessir (tesir

      eden) olarak     Hakk' müahede eder;                 böylece Sübhân'            görmü olur.
      Bir   ahs, Hakk'n öz sfatna girmek                     istedii vakit, yine             Hakk'
      her   eye   tercih eder; böylece         O'nun sfatna girmi                  olur.

      Bir   ahs, Hakk'n zâtn                bilmeyi diledii vakit; benliini bulur.

      Hakk'       tercih eder;      yüce Sübhân'n          zâtn       bilir.     O'nun     hüviyeti-

      ni de   bulmu       olur.


      mdi,     idrâk eyle!        te zekâtn iareti bunlardr.
      Zekâtn      var olan        maldan krkta      bir    oluuna          gelince,   srr udur:
      Bu varlk krk          mertebedir. Matlûb olan; ilâhî mertebedir ki bu
                                                                    294
      da, en   yüksek mertebe olan krkta                  birdir.




      htiyacndan           fazla    mal     olann, er'î ölçüler dâhilinde,                         sâlih

      olan fukaraya vermesi vaciptir. Böylece de zenginlerin zekât
      fukaraya ihsan etmek, mallarndan vermek, fakirlerin zekât
      da zenginlere olan ümit ve itimatlarn kalplerinden silmek
      yani verecek diye beklememektir.                     Âklarn               zekât cânân         u-
      runa     cann        harcamak, ruhlarn Allah muhabbetine bez-
      letmek, vermek, hep vermektir. Ariflerin zekât                                     ise,      ken-


293 Kenan     Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.472.
294 Abdülkerîm     b. ibrahim el-Cîlî,   nsân- Kâmil,   çev.Seyir   Hüseyin Fevzi Paa,     c.II,   s.426.
                                                                                              BAKARA
                                                                                                      217



   di hâllerinden ve ilimlerinden,                         irfanlarndan ehil olana,                   is-


   teyene, talep edene vermek,                        muhabbet etmek, âklar kendi
   hâllerinden nafakalandrmaktr.                            lmin        zekât, talibine tâlim

   etmektir.         Evladn zekât yetime                     ihsan, evin       zekât misafir
   arlamak ve             itibar       etmek, sohbetin zekât, dedikodudan kaç-
   mak; kuvvetlinin zekât zayflara yardm, nefsin zekât kötü
   ahlâklardan kurtulmaktr.                          Cenâb- Hakk da "Zekât                          veren

   felah bulur"         (Mu minun,              1)   buyurur.

   Hâsl lâzm            olan, kendisine en              makbul olan        nesneyi, ilmi,           mal
                                                                                        295
   yahut vücûdu Allah yolunda bezletmek, harcamaktr.


   Onun        derdine kulak astn, elemlerini dinledin mi? Bil ki bu, o

   dertliye        verdiin    bir zekâttr.

    Gönül hastalarnn                  dertlerini dinler;         yüce   cann   su ve toprak ih-
                                                           296
    tiyacn anlarsan, bu,                    bir zekâttr.



   Yoksullara ihsanda bulundun, zekât verdin, elinle bir hayrda

    bulundun         mu    öbür âlemde bu hayr aaçlk, çayrlk, çimenlik
             297
    olur.




    Bir gülle, bir gül bahçesini satn alyorsun. Bir taneye                                    karlk
    yüzlerce        aaçlk.    .   .   bir   habbeye    karlk yüzlerce maden!
    "Her kim her eyi Tanr                     için   yapar, Tanrya kar ihlâs {katksz

    samimiyet), kalpten sevgi sahibi olursa" demek, o taneyi vermek-

    tir...   Bu    suretle de         "Tanr da onun         olur.   Her dilediini         verir" sö-

    zünün hakikati          elde edilir.
                                                                                              298
    Fânî varlk kendini                 Ona verdi mi         bakî olur, asla ölmez.



295 Kenan    Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.472-473.

296 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi çev.Abdülbaki Gölpnarl,
                                                 ,
                                                                               c.III,   stanbul, 1988,
    s.38, beyit. 483-484.

297 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî çev.Abdülbaki Gölpnarl,
                                                 ,
                                                                               c.III,   stanbul, 1988,
    s.282, beyit. 3460.
298 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî             ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl, c.IV, stanbul, 1988,
    s.211, beyit.   2611-2613, 2615.
Ayet 3
218


•     Ayrca,
      Kullara zulüm; Allah'n senin üzerine vâcib                   kld haklarn on-
      lardan engellemendir.
      Bazen, kulun içinde           bulunduu skntlar, müahede etmekle,
      onun, senin üzerine          vâcib klnan haklarn görürsün... Ki, böy-
      lece   onun bu       haliyle sana bildirdiini idrâk              etmen lâzm. Zîrâ
      Allah, senin üzerine vâcib olan             hakkn         vermen    için sana,   onun
      hâlini    müahede       ettirmitir. Böyle          anlamayp da onun sknts-
      n görmemezlikten gelirsen bilesin ki mesulsün.
      Niçin mesulsün          ?


      unu      bil ki    o kulun, hacetini gidermeye görünüte gücün yok-
      sa   da Allah, onun hacetini           (ihtiyaç)   sana   bo yere bildirmemitir.
      Öyle    ise    Allah'n onun hacetini sana bildirmesindeki murad;                   se-

      nin,    onun ihtiyacn         giderebilecek        baka   bir   ahsa güzelce onun
      hacetini arz ederek ona          yardmc olmandr.
      Hiçbir        ey yapamyorsan           bari en     azndan o kardeine duâ           et!

      Yani o kulun, hacetini gidermek için bütün gücünle gayret gös-
      terdikten sonra duâ etmekten              baka     çare   kalmamsa duâ ile yar-
      dm      et!

      Hâli sana bildirilen ahsa               anlattmz          ölçülerde      yardmc ol-
      maktan         gafil olursan, sen     de onun hâlini      bilip   de   ona yardm et-
      meyen         zâlimlerin taifesinden olursun.

      Peki! Ne zaman o zâlimlerden oluruz? diye sorarsan, cevaben de-
      rim ki; O kul, ihtiyaç duyduu eyi elde etmeden öldüü zaman.

      Bu durumdan kurtulman,                  ancak, ihtiyaç sahibinin ihtiyacn,

      müminlerden          birinin gidermesiyle haberin               olmadan senin üze-
      rine vâcib (mecburî) olan            hakkn senden sakt            {hükümsüz kalm)
      etmesiyle olur.       O     hâlde,   skntlar       içindeki ihtiyaç sahibine bir

      ey verdiin         zaman, onu senden önce görüp de                mahrum brakan
      mü 'minin        yerine de   onun      hacetini gidermeyi niyet         et!


      Zîrâ o        müminin, ona       bir   ey   vermemesi,      mahrum brakmas,
      senin ihtiyaç sahibinin hâlini bilmene vesile oldu. Binanaleyh,

      o    mü'min hayr ileyemediinden,                    sen o   hayr yaparken sevap
                                                                                    BAKARA
                                                                                              219


     bakmndan onu             kendi üstüne tercih         et.   Eer o mü'min            ihtiyaç

     sahibini      mahrum brakmam                  olsayd, sen bu hayra nail ola-

     mazdn.

    Açlar yemei, çplaklar elbiseyi, azgnlar hidâyeti (hakla bâtl

    ayrp doru yola girmek)                 talep eder.   Bazen de senin intikam               al-

     maya kudretin olduunu                 bilen katil affetmeni talep eder.

     unu      kesin bil    ki!     Senden   istenilen    eye    isteyenden daha          muh-
     taçsn.

     lim     isteyenler     de maddî faydalar talep edenler gibi ihtiyaç
                             299
    sahiplerindendir.



    Nefsine ilmi öretmekle cömertlik eden kimse kâmil cömert
    olur.   Yani bir     ahs       ilmi   örenerek düüncelerinde ve tüm davra-
    nlarnda          o ilmi tatbik ederse ilmiyle amel             etmi     olur ve     bu hâl
    de o kimsenin öncelikle kendi nefsine ilmi öretmesidir ki                             hâl'i

    ayrca onun cömert olduuna da                    delil olur.


    Niye?
    Zîrâ böyle davranan bir               ahs,   sadece o ilimden kendi nefsini fay-
    dalandrmaz daha sonra da bilmeyenlere öretmeye irâd (doru
    yolu göstermek) edici olmaya balar.                  te   bu   hâli   de onun ilmi de
    cömertliini         gösterir.


    lmi     tahsil edip    o ilmi kendi nefsinde tatbik etmeyenler;                   k       ya-

    ylmasyla her ne kadar bakalarna faydal                         olsa   da   mum      misâli

    kendini       eritir bitirir.

    Oysa     ki bildiklerinle        amel edenlere Allah        bir   nûr verir   ki,   onun-
    la   bilmediklerini de örenir ve Allah Furkân mertebesini ihsan
            300
    eder.




299 bnü'l-Arabî, Kitab'ul-Vesâyâ, çev.Abdullah Tâhâ Feraizolu, stanbul, 1999,      c. 1, s.   107-
    110.

300 bnü'l-Arabî, Kitab'ul-Vesâyâ, çev.Abdullah Tâhâ Feraizolu, stanbul, 1999,      c.   I,s.l87-
    189.
                              AYET      4:




Velleziyne yü'minûne          binâ ünzile       ileyke ve     mâ ünzile
       min kablike ve       biFâhirati       hüm yûknûne.

   Onlar ki sana ve senden öncekilere indirilen kitaplara
                   inanrlar, âhirete   îmân     ederler.

                         (Kenan Rifâî Hz.)


Ve onlar ki hem sana indirilene îmân           ederler,    hem de senden
 önce indirilene. Âhirete de bunlar kesinlikle îmân ederler.
                              (Elmall)


 Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene îmân
        ederler; âhiret    gününe de kesinkes inanrlar.
                              (Diyanet)




                  kerîme de anlatlan felah (kurtulu) bulan müminler
  Bu     âyen-i

       Meleklere, Kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe,           hayrn
 ve errin kaderle Allah'tan    olduuna       seksiz   üphesiz inananlardr.
 te;   Allah'a    îmân edenler bunlardr.
 Meleklerin, kitaplarn, Yüce         Hakk'n peygamber göndermesin-
 deki hakikatine muttali (vâsl olan,         bilgisi olan)   olanlar bunlar-

 dr. Âhiret   gününü     görürler.   Hayrn    ve errin kaderle Allah'tan

 geldiini   müahede      (ahit olmak, gözle görmek) ederler.
                                                                                                                         .




Ayet 4
222



      Ayrca onlar; bütün bunlara sadece îmân etmi                                       deillerdir.       Ayana
      ve   müahedeye dayanan                  bir ilimle        de bilmilerdir.
      Onlarn îmân, yalnz                    Allah'adr.         Çünkü yüce Hakk'tan                        alt sa-

      ylanlar,      ühûda dayanan                   ilimle bilmilerdir ki,                   bu îmân          cihe-

      tinden deildir.

      îmânn art odur               ki:      Malûm       olan      ey gayb             ola.   ahadeti olma-
      ya...

      Onlarn katndaki                  gayb; ancak zâtn künhüdür,                             baka     deil.         .




      Ki, bunlar her ne kadar, Allah Teâlâ'y                                 açk      ve aynen       müahede
      etmekteyseler de, asl îmânlar                     "O'nun sonsuzluunadr.
      Lâkin onlara katlanlar, Allah'a îmân                                 ettikleri gibi,         îmân   tarifi-

      ne giren dier saylanlara da îmân ederler.
      Bu mânây,        Resûlullah            (s.a.s.)   öyle anlatt:
      -"îmân;       Allah'a,           meleklerine,              kitaplarna,                 peygamberleri-

      ne, âhiret     gününe, hayr ve erri Allah'n kaderi                                       ile   olduuna
                         301
      inanmandr."


      Burada kastedilen îmân, tahkîkî                         (hakîkî)           îmândr      ki,   kalbî amel-

      leri   gerektiren üç        ksm         îmân       da kapsar.              Bu    kalbin bezenmesi-

      dir.   Yani   ilâhî kitaplarda indirilen                   hüküm            ve irfan, yeniden di-
      rili hâllerine ve âhiret hâdiselerine taalluk                                   eden   bilgileri, kutsî

      ilim hakikatlerini özümsemesidir.                          Bu yüzden               "Âhiret gününe de

      kesinkes inanrlar." Âhiret ehli tezkiye (ahadette                                      bulunmak, ma-
      ln zekâtn vermek)                snrn amadklar için, henüz onun bir so-
      nucu ve miras konumunda olan bezenme                                            makamna ulama-
      yan kimselerdir.          Çünkü Allah Rasulü                         (s.a.s.)   öyle buyurmutur:
      "Kim     bildiiyle amel ederse, Allah                      onu bilmedii                ilimleri bilme-

      ye vâris (mirasç) eder." Allah ehli olanlar                                 ise,   kesin inanca sa-

      hiptirler ve    bu       özelliklerin         tümü onlarda toplanmtr. Bu                                yüz-

      den     bir sonraki âyette bildirildii gibi-                           Rablerinden bir hidâyet
                     302
      üzeredirler.



301 Abdülkerîm b.brahim          el-Cîlî,   însân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa,                c.II,   s.   440.
302 bnü'l-Arabî,    Tefstr-i   Kebîr   Te'vilât,   stanbul,   c. I,   s.   38.
                                                                                                    BAKARA
                                                                                                           223



      Kitaplara îmân: Kur'ân- Kerîm'in emirlerini yerine getirip, neh-
      yettii {yasaklad)             fiil     ve sözlerden        kaçnarak         ahkâmn                  {hü-

      kümlerini) tazim          etmek {ululamak, sayg                  göstermek), onun,                  Hz.
      Muhammed'e Allah tarafndan                         indirildiine inanmaktr.

      Peygamberlere îmân: Peygamberler, Allah'n mahlûkâta rah-
      met olarak gönderip kendilerine nübüvvet (peygamberlik) ve ki-
      tap verdii kimselerdir. Allah Teâlâ, Hz. Peygamberi onlarn en

      mükemmeli          ve sonuncusu olarak göndermitir. Peygamberlere
      îmân, onlarn getirdiklerine inanmak, peygamberlerin efendisi
      Hz. Muhammed'in               (s.a.s.)      getirdii ve önceki eriatlar kapsayan
      erîat- Muhammediyye'nin gereklerine uymak, zahir (görünen)
                                                                                  303
      ve   bâtn   (iç,   öz) her   eyde          eriata teslim olmaktr.


      Ona giden vesileler reddolunamaz. Ve Ona giden vâstalar,                                           inkâr

      olunamaz. Söyleyip vuslata (kavuma) erilebilecek                             bir       madde var-
      dr   ki o da:      "Amentü      billâh" sözüdür.             "Amentü        billâh" deyince

      kitabna, peygamberine, Peygamberinin                            (s.a.s)   tebli ettiklerinin
      hepsine îmân          etmi    ve     Hakk Teâlâ'nn              '''Peygamber size neyi ve-

      rirse   alnz, neden nehyederse ondan vazgeçiniz" (Har,                                      7) ferma-
                                                                304
      nna uygun          hareket    etmi         olursunuz.




      "Onlar ki sana ve senden öncekilere indirilen kitaplara ina-
      nrlar,"


      Sözden      farklar belirir,       müküller           (zorluk)     doar. Hakikat buna
      benzemez.
      nananlar sayldr, çoktur ama îmân                                birdir. Cisimleri                 çoktur
      ama canlar         tektir.

      Canlar cemî sîgasyla söyledim çünkü o                             bir tek can,          cisme nis-
      petle   yüz   olur.

      Gökteki     bir tek    günein nuru da ev                içlerine   vurunca yüzlerce nûr
      olur ya!

303   Ahmed er-Rifâî,    Sohbet Meclisleri   I   el-Mecâlisü's-Seniyye, stanbul, 1996,       s.   17.
                                                     I
304   Ahmed er-Rifâî,    el-Bürhanul- Müeyyed 'Marifet Yolu, stanbul, 1995,             s.   80.
Ayet 4
224


      Fakat ortadan duvarlar            kaldrdn m, hepsinin de nuru bir olur.
      Evveline evvel            olmayan zamandan beri inananlar, birbirlerinin
                                         305
      ayndr.           Birdir onlar!



      Geçmii andran                   terimlerin de yeri yok!              Çünkü          u anda; ezelin
      (balangc olmayan) ve kdemin                             hiçbir fark yoktur. Öyledir ve
                               30<s
      öyle olacaktr.



      Tanr       sözü ne Arapça'dr, ne Farsça.                     .   .   Ne     branca'dr, ne Sür-
      yanca!
                  307
                        Bir kulun gönlünü                artt   m, onun            gönlünün           taa için-

      den o sözü kaynatr, coturur.                        O   kulun dilinde, o                cokunluun
      köpürüp kaynamas yüzünden                             bir harftir, akar. ster                  Süryanca
      olsun, ister Arapça, ister Farsça...                    Deil mi           ki o      coup köpürü-
      ten gelmede, âlemlerin                Rabbnn            sözüdür.
                                                                            308




      Padiah: "Vallahi ben Arapça bilmem. Yalnz, onun bu                                              iiri yaz-

      makta   maksadn bildiim için bam sallayp iltifat ediyor-
                  ki

      dum. Anlalyor ki bu adamn maksad övmekti ve o iir buna
      vâsta olmutu.               O    maksat olmasayd, bu iir söylenmi olmaz-
      d," dedi. Binaenaleyh  eer maksada bakacak olursak ikilik kal-
      maz. kilik teferruattadr. Esas birdir. Bunun gibi eer görünü-
      te   eyhler türlü türlü            ileri ve sözleri farkl ise                 de maksadlar             iti-

                                                                                    309
      bariyle birdirler;            bu da   Tanry          talep etmektir.



      Beytullah'a gitmek için yollar bir midir? üphesiz ki hayr. Zîrâ
      dünyann            her tarafndan Kabe'ye giden bir çok yollar vardr.
      Afrika'dan, Asya'dan, Avrupa'dan, Amerika'dan gidecek hac-
      larn yollar hep ayr istikâmetlerden                         geçer. Fakat              bütün yollarn
      topland merkez ve maksut                           (istek) birdir.


305 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi                ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl, c.IV, stanbul, 1988,
    s.34-35, beyit. 407-408, 415-417.
306 bnü'l-Arabî, Mir'âtü'l-lrfan, çev. Abdülkâdir Akçiçek, stanbul, Mays 2000, s. 52.
307 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi çev.Abdülbaki Gölpnarl, c.III, stanbul, 1988,
                                                    ,




      s.171, beyit.    3122.
308 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi                ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl,           c.III,   stanbul, 1988,
      s.73,   beyit.   2140-2143.
309 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi              Mâ   Fih, çev.Meliha Ülker         Tarkahya, stanbul, 1985,
      s.35.
                                                                                              BAKARA
                                                                                                    225


      ...Tarîk {yollar), esas cihetiyle bir olunca,                  üphesiz bu yollarda reh-
      ber ve delil olacak zâtlar da                 ayn      ruhu,   ayn     irfan ve bilgiyi hâiz

      (sahip)      olmak     sebebiyle yine birdirler ki, bunlar da                   büyük öreti-
      cinin tâlim ve terbiyesini gören ve                    onun kemâline ve kemâle eri-
      tiriciliine vâris olan              kâmil insanlardr.           te bu zâtlarn           çokluu
      hakikatteki birliklerine              mâni deildir ve aralarnda                   fark yoktur.

      Öyke      ki   ayr ayr cisimlerde tek                  ruhturlar.      Onun      için   Cenâb-
      Hakk, peygamberleri hakknda:                            Resuller   arasnda fark yoktur
                                           310
      (Bakara, 285) buyurur.



      Baksanza, ay douyor. te,                      u ilk görünen parçack Âdem.                     Bi-

      raz   daha yükselince Nuh, brahim, Mûsâ,                          îsâ,   nihayet bedir hâli,
      zuhûr-        Muhammed           gibidir.


      imdi bunlarn niir cihetiyle, yani ay olmalar itibariyle aslla-
      r birdir. Aralarnda fark yoktur. Lâkin ayn henüz doarken
      nerettii (yaymak) hafif ve zayf ziya (k) ile bedir (dolunay)
      hâlindeki avk (k, parlt) bir midir? 3U


      Kur' ân der      ki:    Tanrnn sözleri için              deniz mürekkep          olsa, bir   mis-

      li   de ona ilave        edilse sözler        bitmeden denizler tükenirdi (Kehf,
      109) buyuruyor. Kur'ân                 elli   dirhem mürekkeple                 yazlabilir.   Bu
      Tanrnn          ilminden       bir iaret bir           parçadr. Ve onun bütün             bilgi-

      si   bundan      ibaret deildir. Bir aktar bir                  kat       parçasna      bir ilaç

      sarsa, sen:      "bütün dükkan bunun içinde" der misin? Bu                               aptal-

      lk    olur.    Nihayet Mûsâ,          îsâ ve     daha bakalarnn zamannda da
      Kur'ân vard;           Hakk kelâm           mevcuttu. Fakat Arapça deildi... 312


      Peygamber mest              olup,   kendinden geçtii zaman                  konumaa ba-
      lar ve: "Allah dedi." derdi.               Zahiren onun         dili   böyle söylüyordu ve
      o arada yoktu.          Bunu     söyleyen gerçekte             Tanr      idi.   Çünkü   o daha


310 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000,           s.18.

311   Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000,    s.10.
312 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi           Mâ    Fih, çev.Meliha    Ülker Tarkahya, stanbul, 1985,
      s.128-129.
Ayet 4
226


      önceden, kendinin böyle bir sözü bilmediini, bundan haberi
      olmadn             görmütü. imdi böyle                   bir söz söyleyince, kendisi-

      nin daha önceki kimse                olmadn ve                bunun Tanrnn                   tasarru-

      fundan         ibaret   bulunduunu            bilir.   Hz. Mustafa,         (Tanrnn             selâm
      ve salât ona olsun) kendisinin vücûda gelmesinden binlerce yl
      önce     yaam ve göçüp gitmi olan                        insanlardan, nebilerden, ya-

      ad zamann sonuna                     kadar       dünyann ne olacandan, ar                            ve

      kürsî'den hâlâ ve melâ'dan haber veriyordu.                          Onun varl                   dün'e
      aitti,   bu    haberleri      muhakkak         ki   sonradan var olan              varl vermi-
      yordu. Sonradan var olan (Hadis) bir                           ey   eskiden var olandan
      (Kadîm) nasl haber               verebilir?      Binâenaleyh bunlar onun söyle-
      medii Tanrnn söylemi olduu anlald. Çünkü, O                                                   arzu   ile

      de söz söylemez. Sözü ancak vahyolunan-vahyden baka                                           deildir
      (Necm, 3-4) buyrulmutur.

      Tanr       her türlü ses ve harften münezzehtir.                     Onun                 sözü, ses ve

      harfin      dndadr.           Fakat sözünü istedii her harf, her                            ses ve her
                              313
      dilden çkarr.


      Cenâb- Hakk yalnz Müslümanlarn Rabbi deil, cümle âlemin
      Allah'dr. Sen isa'ya da inanyorsun, Musa'ya da. Onlara îmân
                                           314
      etmeyecek olursan Müslüman olamazsn.


      Hiç      iki   peygamberin birbirine zt olduunu,                      birbirlerinin muci-

      zesini     kapp     aldn gördün mü?
      Eserin         art Tanrnn           zuhurudur (meydana çkmak). Bu                              suretle
                                                                                            315
      sanatlar ve ii zahir (görünen, aikâr) olur, görünür.


      arab tanyan              ve nûr ehli olan kimseler kadeh                         deiince yanl-
      madlar, bulunduklar hâlden baka                              bir hâle dönmediler.               Âdem
      ile   hem-dem           (cancier arkada,            refik)   olduklar       için      bu peygam-
                                                      316
      beri de        Âdem     olarak gördüler.

313 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi          Mâ   Fih, çev.Meliha Ülker      Tarkahya, stanbul, 1985,
      s.61-62.
314   Kenan     Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,    s.9.

315 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî            ,
                                                    çev.Abdülbaki Gölpnarl,            c.III,   stanbul, 1988,
      s.135-136, beyit. 1652, 1668.
316 Sultan Veled, Maârif, çev.Meliha Anbarcolu, Konya, 2002,                s.   17.
                                                                                              BAKARA
                                                                                                        227


      "Kendilerine kitap verdiklerimiz onu,                    oullarn tandklar                       gibi
                    317
      tanrlar."



      Eer kitap           sahibi,   bütün kitaplara inanan           biriyse,    ebedîyyen sap-
      maz.     Ama baz            kitaplara inanan,        bazsn         da inkâr eden             biriy-

      se, o,    gerçek kâfirdir. Yüce Allah öyle buyurmutur: "bir ks-
      mna       îmân       ederiz    ama   bir   ksmna      inanmayz, diyenler                ve      bun-
      lar   arasnda        bir yol   tutmak      isteyenler...' '(Nisa,      150)    "iste   gerçekten

      kâfirler onlardr." (Nisa, 151) "Ehl-i kitaptan olan inkarclar... iste

      halkn en       erlileri (kötü) onlardr. " (Beyyine, 6)                    bu anlaylarn-
      dan dolay onlar               ekilsel, törensel      kalplarn          ehlidirler. Filozof-

      lardan düünsel              bak sahibi kimselerin ve kelâm                    ehlinin     büyük
      ksm,       Allah'n velîlerinin/evliyâullahn                  sergiledikleri vecdlerin,

      görüp bulduklar srlarn                 bir    ksmn      tasdik ederler (onaylamak,

      dorulama). Kendi görülerine ve ilimlerine uyan dorularlar,
                         uymayan da reddedip inkâr
      görülerine ve ilimlerine                                                           ederler ve

      kantlarmza aykr olduu için bâtldr derler. 318


      Bütün peygamberler                biri birini     tanmlardr.              Isa diyor ki:           Ey
      Nasrânîler (Hristiyanlar),                  Musa'y     iyi     tanmyorsunuz;                  gelin

      beni görün ki           Musa'y       anlayabilesiniz.        Hz.      Muhammed               (s. a. s.)


      de buyuruyordu: Ey Hristiyanlar! Ey Yahudiler!                              Mûsâ       ile    isa'y

      iyi   tanmyorsunuz;             gelin, beni      görün    ki   onlar       iyi   tanyabilesi-

      niz.    Peygamberler, hep            biri birini    tanyan, tantan, gerçekleyen
      kimselerdir.          Onlarn      sözleri de, bir birini           tamamlayan, açkla-
                            319
      yan    sözlerdir.



      Marifet ehlinin dediklerine göre halk davet eden bütün pey-
      gamberlerin maksatlar dört eydir. Her ne kadar çok söz söyle-
      yip pek çok hükümleri açkladlarsa da onlarn davetten maksat-

      lar dört eydir.



317 Bakara 146.
318 bnü'l-Arabî,     Risaleler,   çev.Vahdettin nce, stanbul, 2005,    c.l, s.44.

319   ems-i    Tebrîzî, Makâlât,    çev.Mehmet Nuri Gençosman,       c.l,   stanbul, 2006,    s.4l.
Ayet 4
228


      Birincisi    insanlarn dünyay terk etmeleri, dünyaya aldanmama-
      lar,    dünyadan      ihtiyaca yettii kadaryla iktifa etmeleri (yetinme-

      leri)   ve mal ve mevkinin çeitli azaplara sebep                olduunu          kesin-

      likle bilmeleridir.


      kincisi insanlarn kötü ahlâktan arnmalar,                     iyi   ahlâkla süslen-

      meleridir.

      Üçüncüsü, insanlarn             doru    sözlü,   doru   amelli olmalardr.

      Dördüncüsü, insanlarn ilim örenmeyi kafalarna koymalar,
      acizlik ve bilgisizliklerini itiraf etmeleri,            kendi peygamberleri-
      ni izlemeleridir.      Yani peygamberlerin dediklerini kabul edip ye-
      rine getirmeleri, kendi           aklna uyup      bir yol   tutturmamalar, hiç
      bilmedikleri, cahilliklerinden de habersiz                  olduklarn       itiraf et-

      meleridir.

      Onlarn       davetten       maksad bu       dört eydi. Zîrâ dünya sevgisi bela

      ve fitnelere (sknt, fesat) sebep olur.             Kötü ahlâk cehennem,               iyi

      ahlâk    ise cennettir.       Doru    sözlü ve  doru amelli olan kimse in-
      sanlar    arasnda dâima           azizdir.   Onun rzk her zaman bol olur.
      Yalan söyleyen dâima insanlar arasnda                   rezil olur.   Rzk        da sü-
      rekli   kt   olur.    lim örenme davasnda olmak,               acizlik ve cahilli-

      ini     ikrar etmek, kendi         akl ve ilmine güvenmemek, kendi pey-
      gamberini izlemek, onun erîatine                 uymak dünya ve       âhirette kur-
                            320
      tulu     sebebidir.



      Peygamberleri tasdik edin, Tanrya olan ruhu tasdik edin.
      Tasdik edin; onlar             domu      günelerdir. Onlar          sizi   kyametin
      azablarndan kurtarrlar.
      Tasdik edin; onlar kyamet kopmadan önce, oraya varmanz-
      dan evvel      sizi   de nûrlandran, âlemi de nûrlandran                   aydn      do-

      lunaydr.
      Tasdik edin; onlar karanlklar aydnlatan klardr. Ulu tutun,
      arlayn. Onlar,              rica ve niyaz    anahtarlardr.

320 Azizüddin Nesefî, Tasavvufta nsan Meselesi I nsan- Kâmil, stanbul, 1990,      s.   189-190.
                                                                                           .




                                                                                                     BAKARA
                                                                                                          229


                                                                                               321
    Hayrnzdan baka                  bir       ey dilemeyenleri           tasdik edin.


•   Râbetu l-kulûbe bi-hubbihî fe-tenevverat
    Ve tetahherat           min   levsi dâhiyeti' l-'amâ

    Ve     teselselet   eydVr-ricâli bi-vuslatin

    Li-yedin bi-sâhibihâ teerrefeti's-semâ

    Fe-li-sirr         mâ   kezebe'l-fuâdu efk terâ

    Sirren bi-kalbike          kem       ile'l-'ulyâ     semâ
    Ve terâ bi-tarzi yedi'ttisâlike müntehâ
    Inne llezîne yübâyi 'ûneke innemâ

    Yâni: Onlar,            Onun        sevgisiyle kalpleri            baladlar, gönülleri nûr-
    land ve körlük musibetinin kirinden                            temizlendiler.          O erlerin el-
    leri   öyle bir kimsenin eline                ulat      ki,   o elin sahibi yüzü suyu hür-
    metine se-mâ ereflendi.                     "Mâ    kezebe'l-fuâdu"          (Gördüünü               kalbi

    yalanlamad.) (Necm,                   11)   srrna yüksel! Kalbindeki srrn ne                         ka-

    dar yükseklere           ulatn görürsün.                      Ve yine böylece          elinin       ula-
    t       yerin      sonunda
                                                                   1

                                   "înnellezîne yübâyi ûneke innemâ.                           ."    (Muhak-
    kak     ki sana biat edenler              ancak Allah a biat etmektedirler) (Fetih,
    10)    srr olduunu görürsün. 322


•   Bize benliimizi ve insani vazifelerimizi bildirmeye hizmet eden

    büyük ruh üstatlarna
    Teveccüh (yönelme) etmemiz, yüz döndürmemiz lâzmdr. Çün-
    kü bunu bilmemiz lâzmdr                            ki   gönül bilgisinin kitab yoktur.
    Yûnus Emre'nin dedii                      gibi:

    Dört kitabn mânâsn okudum hâsl ettim
    Aka gelince gördüm                  bir   uzun hece imi
    Bununla demek              istiyor ki:            Dört kitab okuyup           mânâsn               anla-

    yan     bile     bundan       bir    mânâ çkaramaz.                Nihayeti olmayan; insa-
    nn ömrünce deil,                kâinatn ömrünce süren uzun                      bir hece...          Bü-


321 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi              ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl,     c.III,       stanbul, 1988,
    s.230, beyit. 2834-2838.
322 Kenan     Rifâî,   Ebu'l-alemeyn Seyyid       Ahmed      er-Rifâî,   Hzr.Mustafa Tahral, stanbul,
    2008,   s.197.
Ayet 4
230


      tün mânâlar bir hecenin içinde                      olduu          hâlde   mânâs        belli de-

      il...   Çünkü bunun              dili   hâl dilidir.   Buna ledün          ilmi ve    bâtn         ilmi

      isimleri de verilir.

      Her ilmin ve sanatn ayr ayr hocas olduu                                    gibi   ruh ilminin
      de hocas vardr. Her ilim ve sanat                      talibi      kendi bildiklerini unu-
      tup,     onun      gösterip örettiklerine              gözünü        kulan           açar ve üs-

      tadnn          ilmine      itiraz   etmez ve teslim            olursa,   hocasnn        bilgisini
                         323
      kazanabilir.



      Bu      birbirine giren             mânâ     yollar arasnda; nefsi bilmenin ve

      Allah'a arif olmann                 tam yolu nasl bulunur?               dersen...

      -Yol birdir... Nefsi ve             yüce Allah' anlamaya götüren yol                    ise, bile-

      sin ki:    Allah vard veOnunla ikili bir ey yoktu.     an dahi                u                     öy-
                                                                 324
      ledir.   Yani Yüce Allah var ve Onunla ikili bir ey yok...


      Dört kitabn dedii                bir sözdür anlarsan
                                                     325
      Dost     ile   bakî kalan bir yüzdür anlarsan.                 ,




      Asrlardan          beri,   bütün müminler, Yaratana                  'Bizi   doru yola ilet!'
      diyorlar. Böylelikle             saysz      insan, tek bir yola gitmek istiyor.                     Sen
      gidenlerin         çokluuna aldanma,               gittikleri      yolun birliine bak!
      Yeryüzüne bunca nebî ve bunca                      velî   gelmi, her         biri,   ayr   tarikat

      kurup, ayr dinler getirmi. Sen bu tarîkatlerin                                bakalna                 ve

      dinlerin       ayrlna bakp                 aldanma.       Çünkü onlarn            hepsi insan-

      lar     ayn doru           yola,    ayn    Allah'a götürmek için birlemilerdir.
                                                               326
      Gösterdikleri            hak ve hakikat        birdir.



      'Yessir lenâ        ilme    lâ   ilahe illallah' yani 'Yâ Rabbî, bize sonsuz bir

      ilim olan         lâ ilahe illallah        ilmini müyesser (kolaylkla olan)                   kl da
      örenelim,          bilelim!'



323 Kenan      Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.448.
324 bnü'l-Arabî, Mir'âtü'l-rfan,          çev.   Abdülkâdir Akçiçek, stanbul,      Mays     2000,   s.   31-32.

325 Abdülkâdir Geylânî, Mektûbât- Geylânî, çev.Seyyid Hüseyin Fevzi Paa, stanbul,
      1997, s.250.
326 Kenan      Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.450.
                                                                                      BAKARA
                                                                                           231



   Resûlullah efendimiz: "Benim ve benden evvel gelen peygamberle-
   rin söyledikleri en faziletli söz, lâ ilahe illallah 'tr"                 buyurmutur.
   Esasen dünyaya gelmekten maksat budur. Vazifemiz                                lâ ilahe il-

   lallah    demeyi bilmektir.

   La    ilahe illallah ilminden maksat, tesbîhi ele                alp onu yüzbinler-
   ce defa    çekmek deil, bitmez tükenmez mânâ-y                          erifini    örenip
   ve kendi     mevhum          {yokken var sanlan)          vücûdunu       la   ilaheye atp
                                       327
   illallah ' isbât etmektir.




   "âhirete        îmân   ederler"


   Âhiret


   Kur'ân- Kerîm'de en çok geçen terimlerden                        biridir.      Kelime an-
   lamyla, sonra, sonradan gelen, daha sonra olacak olan demektir.
   Kur'ân bu kelimeyi,             kart        olan ûlâ {önceki, önce olan) kelimesi

   ile   birlikte   de kullanr. Âhiret - ûlâ ilikisinde de Kur'ân'nn be-
   nimsedii evrensel prensip öyle verilmektedir.                          "u     bir gerçek ki,

   âhiret senin için ûlâdan            daha hayrldr. " (Duhâ,              4)

   Âhiret kavram, Kur'ân diyalektii                     açsndan        baktmzda öy-
   le    ifadeye   konulmaktadr. çinde bulunduumuz                          ann    üstündeki

   boyut. Âhiret mutlak anlamda daha sonras eklinde ifade edile-
   bilir.   Bulunduumuz an ve boyut ne olursa olsun, ondan                            bir son-

   ras ve üstü vardr.

   O     hâlde âhirete îmân, en geni anlamda, hayatn ve                            oluun    sü-

   rekliliine       îmândr. Her an            bir önceki    ana göre     âhirettir.   nsan bu
   âhiretler serisinden her birinin              hesabn vermek durumundadr...

   Kur'ân- Kerîm'in              âhiretle     ilgili tespitleri   incelendiinde,        u so-
   nuçlara ulalabilmektedir.                  Her sonraki an       bir   öncekinden daha
   ileri    ve üstündür.        Çünkü        hayat geriye    adm    atmaz.       Gidi   sürek-

   li    iyiye ve güzeledir.



327 Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.538-539.
Ayet 4
232



      Bunlardan çkabilecek                 bir   sonuç da udur: Sonsuz sayda âhiret
      vardr.  Çünkü oluum ve insann tekâmül (olgunlamak, kemâl
      bulmak) aamalar sonsuzdur. Ancak unu da unutmamak ge-
      rekir. Kur'ân- Kerîm âhiretle, insanln son hesap gününü de

      kastetmektedir, ki biz               bunu günlük         dilde bazen            maher, bazen
      kyamet        terimleri     ile   ifade etmekteyiz.

      Bu son anlamda             âhiret,    Kur'ân'da âhiret hayat ve âhiret yurdu
      olarak dile getirilmektedir                ki,   en geni anlamyla, ölümden son-
      raki hayat demektir.              Ve bu anlamda          âhirete   îmân Kur'ân'n son-
      suz kurtuluu garantilemede art                      kotuu kabullerden                    biridir.
                                                                                                           328




      Allah'a gerçekten           îmân etmek;          Ona âhiret gününe, meleklere ki-
      taplara ve peygamberlere                îmân       gerektirir.     Çünkü          âhiret         günü-
      ne îmân, kalbe Allah korkusunu yerletirir. Neticede kul, Allah'a
      îmân konusunda ve                 fiillerinde    haddi aamaz. 329


      Hakk Teâlâ'ya inanmak îmândr, buyruunu tutmak da îmândr,
      meleklerine inanmak da îmândr. Her kiiye 360 melek baldr,
      bunca melekler arasnda edep etmezsin; hani senin meleklerine
      inandn?             Hz.   Hac Bekta          Velî ye göre       haram yemek, giymek
      de îmânla          ilgilidir;   'Kyamete inanmak böyle deildir                           ki, siz ina-

      nrsnz. Ger ne bulursanz                     helâlden     haramdan          yersiniz, giyersi-

      niz;   yani    ibu inanmak           mdr ki inanrsnz?'               330




      unu iyi       bil ki!

      Asl olan dünyada ilenen                    amellerdir ki dünya da ilenen amelle-

      rin    fer'i ise;   âhirette      görecein       itir.

      Âhiret,       kyamet günü orada                  olacak ilerden       baka          bir     ey       de-

      ildir.



328 Yaar Nuri Öztürk, Kur'ân- Kerim Ansiklopedisi, stanbul, 1990,                s.   20-21.
329   Ahmed    er-Rifâî, Sohbet Meclisleri I el-Mecâlisü's-Seniyye,   stanbul, 1996,      s.   15-16   .




330 Musa      b.   eyh    Tahir Tokad, smail       Hakk   Bursevî,   Hac Bekta         Velî,    Muhammed
      Nuru'l Arabî, Gayb Bahçelerinden Sesleniler, haz.Tahir Hafzaliolu, stanbul, 2003,
      s.161-162.
                                                                                                  BAKARA
                                                                                                                233


                                                                                                          331
    Orada olacak          iler     ise;     ancak insan amelinin           bir neticesidir.



                                                                                                  332
    Herey bu dünyadadr;                      âhiret de     bu dünyann           içindedir.



    Allah Teâlâ, içindekilerin                  tümü       ile âhireti;     dünyadan              bir nüs-

    ha kld.
    Dünyay; Hakk'tan                   bir   nüsha kld.
    Dünya asldr; Âhiret onun                      fer'i   saylr.
    -"Dünya âhiretin ekim                    yeridir."

    Mealindeki hadîs-i              erif,     bu mânây        anlatr. 333



    Resûlullah Nebe' sûresi,18. âyetini (O gün sûra üfürülecek de he-
    piniz bölük bölük geleceksiniz)                  tefsir    buyurduklar srada "Yarn
    âhirette herkes,        bu dünyada neyin                malubu        ise   ve en fazla ne                  ile

    megul oluyorsa, yani                o kimseye hangi         huyu galip       ise,    âhirette de o

    huyunun îcâb ne              ise   onunla hasr olacaktr. " buyurmulardr. 334


    Dünyada        nimetlerle azaplar, azaplarla nimetler                       karm vaziyet-
    tedir.   Âhirette      ise    cennet bütünüyle nimettir.                 Cehennem de                       bü-
    tünüyle azaptr. Dünyadaki                      karm         bu dünyadan              öte      dünyaya
    intikâl    eden      (geçen)       varlklar için son bulacaktr.                 Çünkü            âhiret

    hayat dünya hayatnda olduu                        gibi,   karm kabul etmez. Dün-
    ya ve âhiret hayat arasnda en büyük fark budur. 335


    Bil ki!.. Âhiretin, hisse                dayal eyleri, dünyann               hisse      dayal ey-
    lerinden daha kuvvetlidir.

    Bunun      gibi âhiretin lezzet             babndaki       ileri,    dünyann           lezzete dair

    ilerinden daha          lezzetlidir.

    Âhiretin zorluklar              ise,     dünya zorluklarndan daha                   zordur!..


    Bunun       sebebi    udur:

331 Abdülkerîm    b.   brahim    el-Cîlî,   nsân- Kâmil,   çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,         c.II,   s.   302.
332 Kenan    Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.545.
333 Abdülkerîm    b. ibrahim el-Cîlî,       nsân- Kâmil,   çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,         c.II,   s.   302.
334 Kenan    Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.569-570.
335 bnü'l-Arabî, Marifet ve Hikmet, çev.Mahmut Kank, stanbul, 1995,                     s. 221.
                                                                           .




Ayet 4
234


      Ruh,      âhirette, kendisine sevilen ve            kötü olarak gelenleri kabul
      için,   tamamen botur!
      Ruh, dünyada         ise   böyle deildir.

      Zîrâ bu cisim, kesafeti (kalnlk, bulanklk) icâb, kendisine uya-

      n ve uymayan kabul etmesi için ruhu bo brakmaz. Dünya ha-
      yatnda, ruhun ancak bir              yann bo         bulabilirsin.


      Sana bunu misâl yollu erh edeyim öyle                      ki.   .




      Misâl olarak taam {yemek) yiyen bir                 ahs     ele      alalm.
      O ahs, taam yerken, kalbi tamamen yedii taam                               ile    megul   de-

      ildir. Bir      yandan yemek        yer, bir   yandan da baka önemli                 bir ii-

      ni   düünür.
      Bu yüzden yedii taamn                 (yemek) lezzetine          tam varamaz. Ki bu
      hâlin sebebi; zihninde          baka     ii tahayyül (hayal etmek) eyledi-

      indendir. Yani yedii taamdan gelen lezzete ruhu tam boal-
      m       deildir.

      erh      edilen   bu mânâ sebebiyledir             ki âhiret         dünyadan daha e-
      reflidir.

      Her ne      kadar,   dünya âhiretin anas            ise   de buna        ama.      Nice ço-
      cuklar var ki        anasndan babasndan, eref                    itibar     ile   daha yük-
      sektir.

      Bu mânâdan baklnca, dünya                    asl    ise de,   âhiret Allah          katnda
      daha erefli ve daha          faziletlidir.

      te      kendi   kapsamnda bulunan hakikat                  îcâb, âhiretin          durumu
      budur.


      Âhiret, her ne kadar          dünyann          neticesi ise de,          dünyadan daha
      faziletli,   daha geni ve daha          ereflidir.        Çünkü          âhiret ruhlardan

      yaratlmtr. Ruhlar             ise   nûrânî letafete       (latiflik) sahiptirler.




      Latif olan eyler, kesîf olanlardan daha deerlidir.

      Âhiret, izzet ve kudret yeridir. Engellerden kurtulan kimseler,

      orada istediini yaparlar. Bunlar cennet ehli olanlardr.
      Dünya       ise, zillet (hakirlik,    horluk) ve acizlik yeridir.
                                                                                           BAKARA
                                                                                                        235




    Âhiret ehli        ise,   içinde       bulunduklar nimetin dâima daha                          iyisi-

    ni bulurlar.       Onlara       pe pee hesapsz,            biri    dierinden daha güzel
                                              336
    nimetler     ard ardna           gelir.




    Bir hadîs-i erifte: "ilerde hesaba çekilmezden evvel                           hesaplarnz
    burada görünüz. Amelleriniz tartlmadan evvel burada tartnz ve
                                                                                 337
    ölüm gelmezden evvel burada ölünüz!"'buyuruyor.


    Bu dünya hayatndan                     sonra mecburî ölüm geldiinde, burada
    iken asllaryla            ainalk kuramayp               hakikatle bili tutamayanlar,

    asln bulamayanlar orada da bulamaz, yalnz hayr                                     ve serde ne
                                                    338
    isledilerse      onun     ecrini görürler.



    Dünya      ile    alakan kopar, âzâd              (özgür) ol ki,        ölümü      ihtar       eden
    bu tefekkürât         (derin      düünmeler) sana            tesir etsin.    Zira bu ölüm,
    âhirete    douunda             ki ilk     durandr         ki   ruh berzahta zahir              olur.

    Ve sonra      ikinci      durumun zuhur               (ortaya     çkmak) eder        ki   bu da
    cismâni diriliindir. Sonra mizan, hesap, srat ve cennet ve ce-
    hennem duraklarna                  intikâl eder. Binaenaleyh                imdiki dünya
    hayatnda dünya sana hâmiledir. Ve bu cisim                                âhirete      doacak
    olan ruhun için bir döl                yata gibidir. Öldüün vakit doum ger-
    çekleir ve ruhun berzaha doar. Sen (annenin karnnda) cenin
    hâlinde iken dünya hayatnda çeitli lezzet ve elemler bulundu-
    unu bilmez ve idrâk etmez idin. Ne zaman ki dünyaya dodun,
    bunlar vücûdunun hâlden hâle geçii içinde peyderpey zev-
    kan bildin ve gördün. imdi, dünyada ruhun cenin halindedir.
    Uhrevî     (âhirete dair) hayattaki lezzet ve elemleri                    bilmez hâldesin.
    Ne zaman          ki ölüp âhiret âlemine              doarsn, orada           ki elemleri ve

    lezzetleri   dünyada gördüün ve zevken bildiin                            gibi görür ve bi-

    lirsin.   Ve sana enbiyâ ve evliyann haber                         verdikleri hâlde inan-


336 Abdülkerîm   b.   brahim    el-Cîlî,   nsân- Kâmil,   çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,   c.II,   s.   305-
    306.
337 Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.569.
338 Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.308.
Ayet 4
236


      madiin durumlara vâkf olursun. Ve bu âlemde Allah Teâlâ'nn
      söz verdii mükâfatlardan ve tehditlerinden, yani nimet ve azap-

      tan,   hazrlad          eyleri gözünle görerek, dünya hayatna                        aldanp
      bunlar yalanlayp inkâr ettiine                   piman       olursun.    339




•     Hayat ölümdedir. Asl hayat oradadr. Cisme                          bal     oldukça,     tam
      vuslat    (kavuma) müyesser (kolaylkla                   olan) olmaz.     Lâkin kazanç
      bu vücutta      olur.      Tâ annenin karnndan bu güne kadar                         geçirdi-

      in zaman düün!                Biri birinden      ne kadar farkl!          O hâlde daha
      ileriki   hayatta bunlardan fazlas neden olmasn?                          O âlemde bu
      âlemdeki neelerin saylamayacak kadar üstünde                                   nee    vardr.

      Orada ben       sensin, sen de           benim! Esasen buraya geliimiz de o
                                                             340
      neelere    istidat    peyda etmek           içindir.



•     nsan öldükten         sonra da sâlih amelleriyle güzel huy ve hareketle-

      rinden    örülmü        bir   cisme bürünecek ki bunun                  adna     nûrânî   ci-

      sim ve nûrânî beden             nam verilir.     341




•     Kabrin ziyneti        (süs)   kalbin nûrânîyetidir. Sen ne kadar süslensen,

      mücevherler taksan, bundan kalbine ne fayda                        ?   te, vücud da       bir

      nevi kabirdir. Kalbin nûrânî olursa,                   bu nûr   da da akseder. Seni
      âleme de    sevdirir,      bambaka          hâle koyar.

      Sen insann öldükten sonra girecei kabri                          düünme, vücûdun
      kabrine bak, onu           mâmur        etmeye, nûrlandrmaya çal.
      Hadîs-i erifte:         Nur      kalbe vâsl (kavuan)              olduu        vakit, kalp

      inirah (ferahlk) bulur, geniler, buyurulmutur. Bunun alâmeti
      nedir yâ Resûlullah? denilince,                 "Dünyadan          el   etek     çekmek   ve

      yüzünü     âhirete     döndürmek, ölüm gelmezden evvel ölüme hazr
      olmaktr," buyurulmutur.


339 bnül-Arabî, Tedbîrât-        llâhiyye,   çev.Ahmed Avni Konuk,    haz. Prof. Dr.   Mustafa Tah-
      ral, stanbul, 2001,   s.340-341.
340 Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.273.
341 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.262.
                                                                                            BAKARA
                                                                                                    237


    Amma dünyadan el etek çekmek,                                bir   köeye   çekilip, elde tesbîh,

    ii gücü terk       etmek demek deildir. Dünyadan kalben muhabbe-
    ti   kesmektir.     Dünya       nedir? Seni Allah'tan                  alkoyan her     ey dün-
    yadr.

    Onun       için   dünyadan gitmeden                     evvel,      bu vücud kabrini        ziynet-

    lendirmek lâzmdr. Yoksa                    dünyann aaa                  ve ziynetlerinin kal-
    bin huzuruna asla            tesiri   olmaz. Nice varlkl kimseler görürüz ki
    içleri   adeta akrep, çiyanlar             ile    doludur.          Onun    için i,   burada    te-

    mizlenmek, har u neri burada görmek, hesab kitab burada
    yapmaktr.


•   Srat geçmek             için âhireti        beklemeye gerek yok! Onu, bura-
    da geçmektesin. Gafletin                 yeri, vakti,              zaman    deil! Buras       mu-
    harebe      meydandr. Kurun kime                             isabet ederse o gider.     Gybet,
    arabozuculuk, yalan,              iki   yüzlülük ve gaflette bulunmayn! Her
    yerde     Hakk'       seyredin.         Hâsl           kimseyi incitmeyin!            Onun     için

    Resûlullah efendimiz: "Öldükten sonra                                banza gelecekleri       bilse-

    niz    uzanp yatamaz, kana kana                         su içemez,      basnz alp dadan
    daa kaçardnz!'"buyuruyor.                        343




•   Âhireti       isteyen        dünyadan             zâhid            (küçümsemek)       olmaldr.
    Allah' isteyen          ise,   âhiretten zâhid                     olmaldr. Dünyay          âhiret

    için, âhireti       de Rabbine          kavumak                için terketmelidir. Kalbin-

    de dünya lezzetlerinden ve ehvetlerinden herhangi bir                                   ey     bu-
    lunan, rahat arzulayan; yiyecek, içecek, giyecek, evlilik, mes-
    ken, binek arzulayan                  be   ibâdetin bilgisinin yansra,                       fkh,
    hadîs rivayeti, Kur'ân kraati {düzgün okuma) ve rivayeti, na-
    hiv (gramer), edebiyat gibi ilimlerde riyasete                                  (reislik)    soyu-
    nan, fakirlikten kurtulup zenginlik isteyen, belalardan kur-
    tulup afiyet üzere             olmay       arzulayan, özetle, belalardan kurtu-
    lup menfaatlere              kavumay          arzulayan, gerçekten zâhid deil-
    dir.   Çünkü bu saylarn                 her birisinde nefsin pay, arzularn                      et-


342 Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,      s.   594.
343 Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.201.
Ayet 4
238


      kisi   vardr. Hepsi dünyalktr ve kalpten                             çkarlmaya çallma-
      ldr. Dünyada zâhid olunabilmesi buna baldr. Bu gerçek-
      letii takdirde, hüzünler sona                       erer,   kalpten       skntlar    gider, ra-

      hatlk ve huzur               gelir.   Kalp, Allah'la ünsiyet (dostluk) bulur. Al-
      lah    Resulünün         ifade ettii gibi;           "Dünyadan zâhidlik etmek,                kal-

      bi ve bedeni rahatlatr. " Kalpte, ifade                      olunan eylerin          biri   oldu-
      u müddetçe sknt, huzursuzluk ve endielerden kurtulamaz.
      Allah'la arasndaki perde                   devam          eder.     Bunlarn      hepsi, gönül-

      den dünya zevklerinin                    çkmas        ile   düzelir.          Sonrasnda     âhiret
      ve nimetlerinden zâhidlik edilmelidir. Derecelerden,                                  makam-
      lardan, hurilerden, saraylardan, bahçelerden, bineceklerden, yi-

      yecek, içecek ve giyeceklerden feragat edilmelidir. Amellerine
      karlk, dünyada                  da, âhirette de,          mükâfat istenmemelidir. Bu
      takdirde Allah'a              kavumak mümkün                   olur.      Allah ona rahmeti
      ve lütfü        ile   muamele         eder. Peygamberlerine, velîlere, sâlihlere

      yapt gibi onu kendisine yaknlatrr ve bu hâl hayat boyun-
      ca artarak        devam         eder.    Sonra âhirete intikâl (göçmek)               eder.    Ve
      hiç kimsenin           duyup görmedii hayal                        bile   edemeyecei, vasf-
      larn ifadeden akllarn                     âciz   kalaca        nimetlere gark (batmak)
                344
      edilir.



      Ey    âhiret     adam! Senin            için   de   iki   ey lâzmdr: lim            ve marifet.
      Bunlarn         biri   bilmek, dieri ilemektir.
      Bilmek, neyi bilmek? Yapmak, neyi yapmak?
      te birincisi nefsini slâh etmek;                     dieri de Allah'a            ükür edici    ol-

      mak ve      etraftan gelen hâdiseleri Allah'tan bilerek sabretmek, se-

      fadan cefâdan her ne gelirse buna raz olup Allah'a teslim-i tam
      ile   teslim     olmak ve her           türlü iini        Hakka smarlamaktr.
      Ey    âhiret     adam,         ite    bunu     yapabilirsen,         dünyay da       âhireti   de
      ho     geçirirsin!
                             345




      Bir insanda,          yapt        kötü ilerden, vicdanndan, Allah'tan, dier
      kimselerden mesul olmak korku ve endiesi olmaldr. Mükâfat

344 Abdülkâdir Geylânî, Fütuh'ul Gayb, stanbul, 1996,               s.   176-177.
345 Kenan     Rifâî, Sohbetler,      stanbul, 2000, s.393.
                                                                                      BAKARA
                                                                                              239


    fikri ise,     gene kendi           vicdannn huzuru, umumun honutluu
    ve    Hakk'n rzâs endiesi olmaldr. Hâsl insann dünyasn da
    âhiretini de        mâmur        (îmâr etmek) eden mekârim-i ahlâktr (güzel

    ahlâk,     peygamber ahlâk). 346


    Üzerinden geçtiin ve Cennete ulancaya kadar Hakk'n ayak-
    larn       sâbitletirdii srat, srâtu'l-hüdâ'dr. Sen                   onu dünya ha-
    yatnda       zahiri ve batini sâlih amellerinden               kendin     için    ina     et-

    misindir. Söz konusu srat, bu dünya hayatnda manevî olarak
    bulunur; sureti          müahede edilmez. Kyamet Gününde ise cehen-
    nem       üzerine      ba     har, sonu     ise    cennetin   kapsna uzanacak e-
    kilde duyulur bir             köprü olarak uzatlr. Sen         de,   onu gördüünde
    onun kendi         eserin ve        ürünün olduunu anlarsn. Ayrca anlarsn
    ki:   O   köprü, dünya hayatnda senin tabiat cehenneminin üzeri-
    ne    uzatlm           bir   köprüydü.

    Metinden           u    ortaya çkar: insanlar          maherde toplanacaklardr
    ve kendilerini cennetten               cehennem ayracaktr. Cehennemi                     geç-

    mek     için   mutlaka        bir   köprü   (srat) gerekir.   te     bu köprü, insan-
    larn dünya hayatndaki amelleridir. Buna göre insanlarn hayrl
    amelleri çok        olduunda, köprü geniler ve üzerinden geçmek ko-
    lay ve rahat olur.            Srât- müstakim bnü'l-Arabî'ye göre Allah'n
    yolu    anlamndaki            srâtullah,    baka     bir ifadeyle Allah'a    ulatran
                           347
    yol' demektir.



    nsan       tabiî   ölümle öldükten sonra mezara girer ve kabirde nice
    müddet gömülü kaldktan sonra                       cesetler dirilip harolur. Böyle-

    ce de     kyametin srr ve hakikati o gün zuhura                  gelir ve hakikatler,

    herkese o      gün ayan ve aikâr            olur.


    Bir de      manevî           dirili   vardr   ki    bunda insan       ihtiyarî     ölümle
    ölüp fânî olduktan sonra                 mecazî vücud kaydndan kurtularak
    zât   nurlar içinde bir çok müddet gömülü kalr. Sonra                            Cenâb-
346 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.652.
347 Suad El-Hakîm, bnü'l-Arabî Sözlüü, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2005,         s.   564.
Ayet 4
240


      Hakk        ona:     Benim sfatlarmla             ortaya   çk    seni gören beni görür,

      buyurur.  O kimse, o mertebede evvel âhirdir, âhir evveldir, der.
      Biz dirili meselesinin yalnz birinci ksmn yani ana rahmin-

      den douu biliyorduk. Fakat bir de mânevi dirili hakikatini
      ortaya koyunca,                bâtnn, ayn         zahir   olduu meydana çkt.              te
      bu dünya suretinde de bâtn âleminin mevcudiyetini ayn ölçü-
      ler ile anlayabiliriz.            Hz. Niyazi'nin dedii             gibi:   Hakk'tan ayan
      bir   nesne yok - Gözsüzlere pinhân                    (gizli)   imi.

      Sadece surette kalanlara hakikati anlamak haram oldu.                                     te
      bu     hakikatleri         onlar      ancak kyamet gününde görüp idrâk
                                 348
      edebileceklerdir.



      Siz, dîni       nasl bir yapacaksnz?              Bu ancak kyamette           bir olur.   Bu-
      ras dünya            olduuna       göre,   bu imkânszdr. Çünkü burada, her
      birinin çeitli dilei ve istei vardr.                   Burada      bir   olamaz ve bu, an-
      cak kyamette            mümkün olabilir. Orada hepsi                 bir olur, hepsi      ayn
      yere bakar ve bir tek kulak, bir tek dil hâline gelirler.

      nsanda         bir   çok eyler mevcuttur. (Meselâ) Fare vardr,                     ku vardr.
      Ku kafesi yukar                kaldrr;     fare   aa      çeker.   nsanda daha bunun
                       yrtc hayvanlar bulunur. Bunlar eer, fare fa-
      gibi binlerce çeitli

      reliini, ku da kuluunu brakrsa, hepsi birleir ve istenilen ey

      de meydana gelmi olur. Çünkü istenen ne yukar ne de aadr.
      Ve de      istenilen     hâsl olunca, ne yukar ne de               aa kalr.
      Birisi bir      ey kaybetmi. Sada, solda, önde ve arkada aryor.                           Bul-

      duu zaman             ne   sa ne solu,       ne önü ne de arkay            arar.    Bunlarn
      hepsi bir olur.         Kyamet gününde              nazarlar birleir. Diller, kulak-

      lar   ve duygular bir olur. Meselâ on kiinin                       müterek     bir bahçesi

      veya       dükkan      bulunsa, hepsinin sözleri, kayglar bir olur ve hep-
      si   bir   eyle urarlar.           Çünkü      istedikleri    ey    bir   olmutur.
      Kyamet gününde hepsinin ii Tanrya düer. Yani hepsi Tan-
      r ile megul olur ve hepsi bunda birleir. Bunun gibi, dünya-
      da herkes bir ile urar. Kimi kadn sevgisiyle, kimi mal top-

348 Kenan        Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.249.
                                                                                               BAKARA
                                                                                                   241



      lamakla, kimi kazanmak, kimi de bilgi elde etmekle                                       urar;
      bunlardan birinden zevk alr ve holanr. Hepsi                                      de:   "Benim
      dermanm, saadetim ve huzurum bundadr," der ve ona ina-
      nr. Bu da Tanrnn bir rahmetidir. Çünkü insan, o sevdii
      eye gider, onu arar ve bulamayp geri döner, bir zaman bek-
      ler ve kendi kendine: "Bu zevk ve rahmet aranlmaa deer;

      belki ben iyi arayamadm tekrar arayaym", diye, yeniden ara-

      maa         balar. Fakat, yine bulamaz. Böylece                           Tanrnn         rahmeti
      ona perdesiz olarak yüz gösterinceye kadar devam                                    eder.   Rah-
      met yüz gösterdikten sonra, bu tuttuu yolun, gerçek yol olma-
      dn           anlar.
                             349




•     Ama hakikat Leyla'snn yüzünden nikab (peçe) kaldrmak için
      ak nuru lâzmdr. Bu sebeple brahim Edhem Hz.: Allah' gör-
      mek    için      üç   ey lâzmdr,         buyuruyor.
      Birincisi;       Dünya         ve âhiret sana verilse           memnun olmamak,
      ikincisi;       Dünya          ve âhiret senden alnsa kederlenmemek, yani
      gama        ve ye'se   dümemek.
      Üçüncüsü de            medh (övgü)         ve    zem        (yergi)   olunmaktan müteessir
      (üzülmek) olmamaktr.
      te     bunlar, o hakikat Leyla'snn cemâline perdedir, hicaptr.

      Ak     illa    aktr     ki     o hakikat Leyla'sn gizleyen kötülüklerin yan-
      masna         sebep olur.        Baka     türlü       bu     esrar perdesinin     kalkmasna
                              350
      imkân        yoktur.


•     Cenâb- Hakk                  âhirette kullarna tecellî edecek               ancak dünyada
      ne   ile   ve kiminle          megul    ise   ondan          tecellî edecektir.
                                                                                        351




•     Kâmil insanda: nsan, dünya ve                               âhiret,   Muhammed          ve Allah
                               352
      tecellî     etmitir.


349 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi            Mâ Fih,       çev.Meliha Ülker Tarkahya, stanbul, 1985,
      s.44-45.
350 Kenan        Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,   s.   392.
351 Kenan        Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,   s.   620.
352 Kenan        Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.543.
Ayet 4
242


•     Bu Allah        sevgililerinin nazarlar derya, sözleri ifa, yüzlerine

      bakmak         gönle sefadr. Bunlardan birini bulan bahtiyar kimseler
                                                                              353
      için   dünya ve       âhirette     bu    izzet,   bu yücelik   yeter.



•     Yerde gökte, dünya ve âhirette ne varsa onun gönlünde, yani
      arifin kalbinde mevcuttur.                Gönül o gönüldür         ki    dünya ve       âhiret

      onun     bir   kenarnda kaybolup              gider.   Hiçbir yere      smayan Allah,
      o gönüle       sntr.         334




•     Bu âlemde        olan suretler, ekiller, varlklar, dirlikler hep birer ve-
      him     ve hayalden ibarettir. Yahut aynalarda görünen aikâr olan
      akisler ve gölgelerden       baka bir ey deildir.
      Bu    varlklarda       görünen, Hakk'n evsâf (vasf)                 ve sfatdr.            Nasl
      ki suya gökteki         yldzlar vesaire aksediyorsa, bu vücud suyuna
      akseden de       Hakk'n vasflar yldzlardr.
      Yalnz kâmil insann varlnda zuhur eden Hakk'n                                     tecellîsidir.

      Bir dere       kenarnda bulunan elma                aacnn         aksi suda görünürse

      de,    bu suyun içinden elma toplayp yiyemezsin.
      Ama     kâmil insann vücûdu suyunda elma                          aac         kendiliinden
      biter ve      Hakk'n vasflar ve Hakk'n                 âyetleri   onun içinden zuhur
              355
      eder.



•     Malumdur         ki   cennet       iki   ksmdr. Biri bu dünyadaki dieri de
      öteki dünyadaki cennet.                  Ne zaman ki bir kimse ölmeden evvel
      ölme bahtiyarlna               ererse yani kendi irade ve arzusu                    ile   ölür-

      se,   onun vücûdu           kabri cennet bahçelerinden biri              olmu       olur.     Bu
      mertebede kul marifet cennetine                     girer ve   uhûd           (görme, bilme)

      gözüyle       Hakk'    görür.      Dünyada        öyle bir cennet    vardr        ki,   ona   gi-

      ren, âhiret cennetine              itiyak duymaz, buyuruluyor. "Bu cennet
      nedir yâ Resûlullah?" diye sorulunca, "mârifetullahtr," diye bu-
      yurdular.



353 Kenan     Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.440.
354 Kenan     Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.405.
355 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.262.
                                                      '




                                                                                          BAKARA
                                                                                                     243



   Efendimiz buyuruyor              ki:    "Cennet aaçlarndan bir aaç bulduu-

   nuz   vakitte gölgesinde        oturunuz ve yemilerinden yiyiniz!" "Dün-
   yada bu nasl          mümkün           olur yâ Resûlullah?" dediklerinde, "Bir

   ilim sahibini     bulduunuz            vakit, cennet           aaçlarndan         birini buldu-

   nuz demektir," cevabm vermilerdir. Dünya cennetindeki Tûbâ
   mesabesinde olan kâmil insann vücûdu                                 aac   gölgesinde topla-

   nanlar,    onun vücûdu aacndan                          silkileri irfan (zihni        kemâl) ve
                                                356
   holuk     meyvelerini toplarlar.



   Bana       bir   çok      felaketler        geldii hâlde, bu kahr tecellîsinin

   mânâsn        idrâk ettirecek yolu ve                  müridi        bulanlar,    dünyaya     geli-

   inin de gidiinin de mânâsn, yani dünya ve âhiretin                                    mânâsn
                                                          357
   bulmu       demektir.        Daha      ne    ister?




              Âhirete îmân, dînin en önemli özelliidir. Bunlara ina-

               nanlar hidâyete          erer.   ste bu kiiler srât- müstakim üzere-
               dirler.   Âhirete yaknlk,              zaman        ve   mekân aarak gerçekle-
              ebilir.    Ancak      böyle      gerçee yakîn olunur.
               'Onlar âhirete yakîn               olmulardr Bu yakînlik                   için gay-

               ret gerekir. Gayret,             namaz           ve infâk   ile olur.   Burada Hz.
               Mevlânâ 'nn sözünün                 idrâki gerekir:

               'Hayat bir satranç oyunudur.                        Balangç         ve biti bellidir.

               Talar oynayn                bile bellidir.          Burada sana düen oynay
               tarz    ile   zevk almandr.
               nanmam' kelimesinin                    'gayba      îmân da yeri yoktur. Hiçbir
               zaman dememeye gayret etmelidir. Namaz                               ve infâk   ile   ula-

               acamz yer            '

                                        âhirete yakîn olmaktr.'
                                                                             358




356 Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.578.
357 Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.381-382.
358 Derleyenin Notu.
    i
        i




»
                                                                             .




                               AYET    5:




            Ülâike alâ hüden min rabbihim ve
                   ülâike hümü'l-müflihûne


               te Rablarnn yolunda olanlar ve
            (bir   gün) felaha kavuacaklar onlardr.
                           (Kenan Rifâî Hz.)


 Bunlar, ite Rablerinden bir hidâyet üzerindedirler ve
                        bunlar felaha erenlerdir.
                        (Elmall Hamdi Yazr)


 te onlar, Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler ve
              kurtulua erenler de ancak onlardr.
                               (Diyanet)




(3.   ve 4. âyetlerin   nda)
Burada aikâr olan; kitaba kar üphe, yalnz müminler için
        kaldrlyor. Onlar kitaba îmân eylediler lâkin         delili   naza-

ra    almadlar.    Akln    baland     kaytlara   balanp     kalmadlar.   .




Kendilerine gelen her eyi seksiz üphesiz kabul eylediler.

Kendilerine haber verilen eyin          vukuuna     kesin   îmân   ettiler.

Hem de übhesiz.
                                                                                              .




Ayet 5
246


      Bir kimsenin            îmân         delillerle      nazarla kalrsa,                        akl kayd     ile    ba-
      lanp durursa, o               kitaba,      ekle bakar.
      Yeri   gelmiken              bildirelim ki:           Kelâm ilminin kurulmas; ancak
      mülhidlere            {dinsiz,       imansz, saptmlard)                            kar          müdâfaa          için

      oldu, ayrca bir de               bunlarn           dnda kalan bid atçlar                              (peygamber
      zamannda olmayan                     âdetleri çkaranlar) için.                      .




      Zîrâ îmân: Allah'n nurlarndan bir nûr'dur.
                                                                                                      359
      Allah Teâlâ, o nûr'la, kuluna önü ve sonu                                       gösterir.



      Rablerinin hidâyeti ya kendisine ya da yurduna, yani Dâru's-
      selâma     (cennete), fazilete,              sevap ve lütfa               iletir.           Onlar baka deil
      sadece kurtulu ehlidirler; bir cezadan veya bir perdeden dolay.
      Bu yüzden             'ite onlar...'         eklinde          bir ifade            kullanlmtr. Yani
      arnma      ve        bezenme         gibi sözü edilen sfatlara sahip olanlar 'Rab-

      lerinden gelen bir hidâyet üzeredirler ve kurtulua erenler de an-

      cak onlardr'. Kurtulua ermeleri, Rablerinden gelen                                                    bir hidâyet

      (doru yola, hak yola girmek) üzere olmalarndan kaynaklanyor.
      Buna      göre ilk 'îmân edenler' ifadesi gramatik                                           açdan mübtedâ,
      ikinci    'îmân edenler'                ifadesi     ona matuf                  (ait),       'ite onlar' ifadesi

      de   müptedann               haberidir.          Eer muttakîler                  ifadesinin           sfat kabul
      edilse,    bu takdirde onlardan maksat, hidâyetten sonra takvada
      kemâle eren kimseler                   olur.      Dolaysyla,              bir     eyin önünde sonun-
      da varaca             bir hâlle      önceden isimlendirilmesi anlamnda mecaz
                360
      sayl ir




      "Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler"


      Rab:


      Ra, ba çeitli köklere delâlet (iaret) eder. Birincisi                                            'bir   eyi slâh
      etmek' ve 'onun               banda          durmak'.          Bu anlamda Rab, Melik                            (hü-


359 Abdülkerîm        b.   brahim    el-Cîlî,   nsân- Kâmil,      çev.Seyit      Hüseyin Fevzi Paa,           c.II,   s.436.

360 bnü'l-Arabî,       Tefsir- i   Kebîr   Te'vilât,   stanbul,   c. I,   s.   38.
                                                                                                  BAKARA
                                                                                                            247



    kümdar), Halik (Yaratan) ve Sahib'tir. Rab bir eyi slâh edendir.
                                                                                            361
    Allah Rabdir; çünkü yaratklarnn ilerini slâh eder.


    Er-Rab ismi, Mâlik anlamna                         gelir.   Ayrca     terbiye eden, slâh

    eden anlamna da             gelir.       Efendi,   Mürebbî        (terbiye eden), Sabit                 an-
                                362
    lamlarna da       gelir.




    "Rab", cemâl ismidir              ama Rubûbiyet ve            kudret itibariyle de celâl
    ismidir. Bir     yüzü cemâle,               bir   yüzü de   celâle bakar.             Yani kemâli
                                                      363
    müterek       (ortak) isimlerdendir.



    Her eyi      tedricen (derece derece) kemâle erdiren, nezareti altnda
                                                                          364
    terbiye eden, büyüten, besleyen                    manasnadr.


    Kur'ân- Kerîm'in en önemli kavramlarndan                                 biri        olup bine ya-
    kn   yerde geçmektedir.                  Bu demektir        ki,   Kur'ân'da Allah                  keli-

    mesinden sonra en             fazla        geçen isim-sfat Rab'dr. Bir                    baka            il-


    ginç nokta da udur:               Rab      kelimesi geçtii yerlerin              tamamna ya-
    knnda        "âlemlerin Rabbi, Rabbiniz, Rabbin, Rableri,                                Rabbim"
    eklinde      bir terkip (birkaç             eyin beraber kullanlmas) halindedir
    ve dâima Allah'n isim-sfat olarak kullanlmaktadr.                                             Çoulu
    erbâb'dr.

    Kur'ân'n      ilk sûresi          olan Fatihann             ilk   âyetinde Allah kendi-
    ni "Alemlerin        Rabbi" olarak tantmaktadr.                          Bu da         gösterir ki

    Kur'ân'n temel konusu olan ulûhiyet (Tanrlk) Allah kavram-
    nn yeri ve anlamnn                  hemen ardndan            gelmektedir.

                  olduu hâlde, terbiye
    Rab, bir mastar                                             edici    anlamnda             kullanl-
    maktadr. Rab, ayn kökten türeyen,                            terbiye iini yürüten de-

    mektir. Allah, bütün varlklarn terbiyesini yönetip yürüttü-

    ü    için,   onun    bir     sfat da Rabbu'l-Alemîn dir (Alemleri                               terbi-

    ye eden).


361 Suad El-Hakîm, Îbnü'l-Arabî Sözlüü, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2005,                    s. 516.

362 bnü'l-Arabî, Marifet   ve   Hikmet, çev.Mahmut Kank, stanbul, 1995, s.169.
363 Abdülkerîm   b. ibrahim el-Cîlî,     Insân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa,           c.II,    s.   17.

364 M. Kemal Pilavolu, Büyük          Velî   Muhyiddin-i Arabi Hazretleri,   s.   169.
Ayet   5

248


                      Elmall Hamdi'nin de iaret ettii gibi "Bir
       Terbiye, müfessir

       eyi kademe kademe tedriç ile kemâline eritirmektir ki bunun
       eseri,   stfâ   (seçkinlik)   ve tekâmül olur."

       O     hâlde Allah varlklar, kendisi tarafndan tesbit edilmi bir
       hedefe     doru    tekâmül ettirmek           için   oluu, mutlak kudret             sa-

       hibi sfatyla yönlendirmekte ve yönetmektedir.                        nsan, Yaratc
       Kudret'in,      hereyden önce bu          niteliiyle    kar karya geldii             bir

       hayat sahnesinde       yaad için,           Kur'ân Allah'n Rab sfatna                ilk

       anda yer vermektedir. Allah'n bu                terbiye edicilik vasf, Seyyid

       Kutub'un da       ifade ettii gibi,       Mutlak     Rubûbiyet'tir.

       Ulûhiyet bahsine girite, Allah'n Rab sfat üzerinde durulma-
       s   gerçekten çok     ilginçtir.     Bu   girile Kur'ân      demek     istemektedir
       ki,    benim anlatacam          Allah, Deizmin,         varla       ilk hareketi ve-

       rip,   ondan sonra kenara çekilen ve Aristo'nun                ilk   muharrik      (ha-

       reket veren, harekete getiren)        vasfndan öte       bir role sahip     görmedi-
       i     ilâh deildir.   Tam     aksine,     O varlk ve oluun içinde yer alan,
       fakat irade ve kuvvetiyle       varl aan bir Yaratc,                erdirici ve oldu-

       rucudur.    O    bizzat   oluun      kendisidir.     Her an yeni      bir   olu   sergi-

      leyen bir külli benliktir        ki,   onun isim ve sfatlarnn            tecellîlerini,

       biz    varlk ve oluu onun araclyla fakat ayn zamanda onu da
      varlk ve olu araclyla tanyor ve kavryoruz.

       Rab mastarnn          ism-i   fail   mânâsnda Allah          için   kullanl,       olu-

      un      ve ulûhiyetin bir proses           {süreç)   olarak   alglanmas       gerekti-

      ine dikkat çekiyor. Allah, varl yaratp marangozun yapt
      masay uzaktan seyrettii gibi seyretmiyor. Aksine, o varlk ve
      oluun içinde, varlk ve olu hâlinde ve Kur'ân'n Sünnetullah
       [Allah \n tavr ve tarz)        dedii      bir seyir içinde kendini ortaya ko-

      yuyor.

      te      âlemlerin Rabbi,       u      ana kadar      ki bilgilerimizle       kavrad-
      mz, daha sonraki bilgilerimizle kavrayabileceimiz ve hiç bir
      zaman kavrayamayacamz bütün âlemlerin Rabbi'dir. Onlarn
      herbirini, hem kendi bana, hem de dierleriyle ilikilerinde dü-

      zenler, besler, yönetir ve yönlendirir.
                                                                                                BAKARA
                                                                                                          249



    Bütün âlemlerin             terbiye ve yönetimi,              Rab 'in nasl          bir     yakla-
    m ve tavrna muhatap olmaktadr?                          Bir   baka deyimle,            âlemlerin

    Rabbi, âlemleri çekip çevirir ve bir hedefe                     doru        götürürken na-
    sl bir tavr ortaya koyar?

    Bu sorunun cevabn vermek                      üzere     Fatihann üçüncü                    âyeti     öy-
    le   konumaktadr:
                                                     365
     "Rahman dr O, Rahimdir O"


    Namazda Fatiha okunmas, kemâl varlnn insanda oluuna
    iarettir. Çünkü insan, varln Fâtihasdr. Allah onunla varlk-

    larn   kilitlerini açar.       Fatihay okumak; insaniyet srlar altnda,
                                                            366
    Rabbani srlarn zuhuruna                    iarettir.



•   Kur'ân'da Cenâb-              Hakk         zât- baht- ilâhîsini "Rabbü 'l-âlemin"

    buyurarak,              âlemlerin      Rabbi       olduunu,          "Rabbü 's-semâvâti'
    ve'l-arz" buyurarak,           bütün semâvât ve arzn Rabbi olduunu,
     "Rabbü' l-meriki           ve'l-maribi" buyurarak,               dounun              ve     bâtnn
    Rabbi olduunu, "Rabbü 'i-felak "buyurarak, felakin Rabbi oldu-
    unu,     "Rabbü'n-nâs" buyurarak,                      nâsn Rabbi olduunu duyur-
                367
    mutur.


    Rab    için   sübût {gerçekleme, meydana çkma, üpheye yer brak-
    mayacak ekilde açk olma) vardr, yani Rab mefhumu                                               dei-
    mez. lâh          ise   isim ve sfatlarla deimektedir.                     "O her           vakit bir
                                                                                                   368
    en' dedir" scyeti gereince dâima hâlden hâle girmektedir.


    Bu   isimde       be hüküm          vardr. (Fütühat'ta anlatlyor)

     1-Telvin     hükmü        (renk verme, boyama): Telvin              (yaradl hükmü)
    üzere sübût        hükmüdür          ki,   Cenâb- Hakk          "Külle yevmin hüve                      fî

    enin"    âyetiyle her gün, her              an   bir   andadr. Alemde              hiçbir nefis,



365 Yaar Nuri Öztürk, Kur'ân- Kerim Ansiklopedisi, stanbul, 1990,              s.   257-259.
366 Abdülkerîm    b. ibrahim el-Cîlî,   Insân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa,              c.II,   s.424.
367 M.Kemal Pilavolu, Büyük       Velî   Muhyiddin-i Arabi Hazretleri,   s.   172.

368 bnü'l-Arabî, Fusûsu'l-Hikem, çev.Nuri Gençosman, stanbul,                         s. 33.
Ayet 5
250


      hiçbir     ey yoktur      ki,   dâimi surette deimesin, (idrâk                            için farkl

      muameleye       ihtiyaç vardr.)

      2- Niza {çekime, anlamazlk) ehli zer' {ekilip biçilmi ekin) olan

      nüfusdur ki birçok insanlar tabiatlar                       itibariyle,            saysz     ihtilaf-

      larla   (Rab)   hakknda          söz söylerler. Bunlar           bu çukurdan               (er-Rab)

      ismî     celîli ile   kurtulurlar.         Er-Rab ismi         celîli,    eriat münzir             ile

      {doru yola       sevk etmek için tehdit ederek)                  bunlarn ihtilaflarn
      hâlleder. (Kendi hakikatimizi                  anlamak     için farkl isimlere ihtiyaç

      vardr.)

      3-     Mümkünâtn          meselelerine nazardr.             Zaman             ve   mekânlarnn
      birbirine mütenâsip olan tayinine, hareket ve sükûnetine, ayr-

      l ve birleimine ve bunlara benzer bütün ilerine (er-Rab)                                       ism-i

      erifi istidat hâlkeder.           (nsann zaman            ve   mekânn           etkisinden kur-

      tulabilmesi için       Rab ismine          ihtiyaç vardr.)

      4- Er-Rab, insan Allah'a, âzât kabul etmeyen bir kul yapar.                                        n-
      sanlar     geçmite kula         kul, nefse kul, ilâhlara kul                   olmulardr. Er-
      Rab     ismi erifi, insanlar, ancak Allah'a âzât kabul etmez kul ey-

      ler.   (Kulluunu idrâk           için    Rab ismine      ihtiyac vardr.)

      5-     Er-Rab ism-i erifi hayatn irtibatdr. Bütün mahlûkâtn g-
      dasn       veren odur.      Gda, maddî             ve manevî        olmak üzere              iki   k-
      smdr. Manevî gda akln gdasdr. Bu                               sebeple Kur'ân'da akla
                                                                           369
      hitap eden intibahlar             {dersler, ibretler)     vardr.



                  Kendindeki deerlerin hakikatini bilmek                             için   Rab ismine
                                        370
                  ihtiyaç vardr.



•     Rablk      özellikleri     tamas           itibariyle   mertebe      bakmndan                 insan-

      dan daha            klnm yaratk olmad gibi, kulluk özellik-
                      izzetli

      leri ile   de ondan daha  (hor, hakir) klnm bir yaratk yok-
                                         zelil

      tur.    Rablk tüm         mertebelerin en           yüksei olduu                   gibi   onun   kar-

      t      olan kulluk da       tüm        mertebelerin en         aasdr. nsan                   bir yü-


369 M.Kemal Pilavolu, Büyük           Velî   Muhyiddin-i Arabî Hazretleri,     s.   170-171.
370 Derleyenin Notu.
                                                                                               BAKARA
                                                                                                         251



   zünde rablk            özelliklerini,      dier yüzünde                ise   kulluun        eksikle-

   rini gösteren iki             yönlü bir aynadr.             En     güzel ekilde       yaratlm
   (ahsen-i takvim) olan               Rablk yönüne             bakarsan,         onun bütün         var-

   lklardan daha yüce, daha güzel olduunu, kulluk yönüne ba-
   karsan bütün kâinattan daha                       aa olduunu görürsün.                     371




   Bir vakit olur ki kul, üphesiz                    Rab      olur.      Baka     bir vakitte       de    if-


   tirasz kulluk derekesine                   (düük     dereceye) iner. Kul, kulluk de-

   rekesine inerse           Hakk       ile   geniler.        Rab        olursa   yaay          daralr.

   Kul olduundan dolay nefsinin                          aynn            görür, dilekleri           üphe-
   siz   Hakk'tan geniler. Rab oluundan dolay da mülk ve melekût
   âlemlerindeki bütün mahlûklarn kendisinden bir                                      ey       istedik-

   lerini görür.          Hâlbuki onlarn bu              dileklerini yerine getirmekten

   zâtyla âcizdir.          Bundan dolay             arifler    bu yüzden         alarlar.


    O hâlde sen Rabbn kulu ol, Onun kulunun Rabb olmaya bak-
                                                                                                          372
    ma; sonra bu          ilgi   sebebiyle atee ve erimeye                 mahkum        olursun



    Hz. Mûsâ, Firavunun 'Âlemlerin                       Rabb         nedir?' suâline         kar ona
    'Eer      siz   yakn     ehli iseniz      semâdan           ibaret olan        yüce âlemde ve
    yerden ibaret olan             aa âlemde bu âlemlerin                       suretleri kendisin-

    de beliren zâttr' dedi.

    Mûsâ Allah'n zâtn tarif için suâle fiil ile cevap verdi ve bu
    suretle Tanr zâtnn tarifi Tanrnn âlemlerdeki suretlerden bi-

    riyle   göründüü eyle              veya âlemin suretlerinden kendisinde                          beli-

    ren bir suretle         ilgili   gösterdi.


    Cevabna daha da                  ilave etti.     'Mark          ve   maribin Rabb'               dedi.

    Böylece         hem   zahir,     hem   gizli     olan eyleri bir arada söyledi.

    Musa'nn          birinci      cevab,      yakn     ehli kimselerin             cevabdr. Bun-
    lar ise   yakîn ve keif erbabdr.                  Bu   itibarla onlara          'yakn       ehli ise-

    niz dedi.        Bu    u demektir          ki,   eer      siz   yakîn ehli iseniz ben                size




371 smail Ankaravî,       Naket Fusus erhi, stanbul,     s.   23.

372 bnü'l-Arabî, Fusûsu'l-Hikem, çev.Nuri Gençosman, stanbul,                         s.57.
Ayet 5
252



      ühûdunuzda          ve vücûdunuzda yakîn                 ile   sezdiiniz         Rabb        bildi-

      ririm;   ayet     siz   bu zümreden deil de akl ve takyid (kaytlandr-
      ma)   ehli iseniz ve aklî delillerin          verdii neticeye göre Allah' tah-
      did    ederseniz        (snrlandrmanz)            size ikinci       cevabmla karlk
                 373
      veririm.



                 Eer yakîn         ehli isek,   bizim     mânâmz olan semâmzda Al-
                 lah isimleriyle        tecellî eder.     Fakat bu       tecellî       maddemizde
                 zuhur edince         eksik olur.     O   hâlde      yaradlmta             ortaya       ç-
                 kan    hâl,    Allah'n isminin bozuk aynadaki                         tecellîsi   gibi-

                 dir.   Bu yüzden           her varlkta bozuk da olsa Allah'n ismi-

                 nin    tecellîsini gören,      ayn zamanda bu             tecellînin       karsn-
                 dakinin vücûdundan dolay hatal aksettiini idrâk eden,
                yakîn     ehlidir.      O dounun          ve   bâtnn      zahirin ve          bâtnn
                 Rabbidir sözü, o her eyi bilendir demektir.                     Eer kayt alt-
                                                                                 374
                 na sokuyorsanz             bilin ki o her     eyi   bilendir.




      Rubûbiyyet


      Rubûbiyyet        (terbiye edicilik);      mevcudat        isteyen    esmay          gerekti ri-

      ci   mertebenin addr.           ...



      Çünkü bütün esma              ve sfatlar aid olacak, taalluk (bal, alakal)

      edecek varlk        ister.




      u konuyu da             iyi bil ki!     Rab isminin altnda bulunan                     isimler,

      Allah ve halk arasnda müterek olan isimler                            ile,       tesir ihtisas

      (hususiyeti)      bakmndan            halka mahsus isimlerdir.             375




                 Allah 'in Rab ismiyle yani terbiye edici ismiyle                          tecellî et-

                 mesi için      baz   isimlerinin     vücûd giymesi gerekir. Zîrâ kül'


373 bnü'l-Arabî, Fusûsu'l-Hikem, çev.Nuri Gençosman, istanbul,                     s.   216-217.
374 Derleyenin Notu.
375 Abdülkerîm    b. ibrahim el-Cîlî,   Insân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa,          c.I, s.   153.
                                   2

                                                                                      BAKARA
                                                                                            253



               (zât) terbiye     edilmeye muhtaç deil terbiye edicidir.                    Ama
               cüz,    yani parça veya vücûd giymi                 isim,   bütünü idrâk
               için terbiyeye ihtiyaç duyar.          Bu yüzden Allah 'in Rab              ismi

               kulu    ile   kendi arasnda müterek (ortak) olan isimlerin
               vücud giymesiyle ya da kula            ait isimlerin    vücud giymesiy-
               le   oluan varlklara      tesir içindir.       Kelâm, semi, basar,           sa-

               br, ilim, Rezzâk,       vs.   (Allah 'a ve halka ait isimler) Aczi-

              yet, yokluk, hiçlik,     kulluk (halka ait isimler). 376




    Hidâyet ancak Rab 'dan             gelir:

    Hidâyet     için bkz. Âyet.



    Ittlâ- Kur'ân {örenme, bilme) muttakîlere (takva sahibi)                            mah-
    sus bir nûr       ile   Kur'ân'n mânâsna muttali (vâkf,                    bilgisi olan)

    olmaktr. Cenâb-            Hakk'n        tâlimi   ile   hâsl   olur.   Nitekim: "Ey
    inananlar! Allah'tan         saknn, peygamberine inann                 ki,   Allah size
    rahmetini iki kat versin. Size            nda yürüyeceiniz                 bir    nûr var
                                                                                       "
    etsin."   (Hadîd, 28) "Allah'tan saknn; Allah size öretir.                             (Ba-

    kara, 151)

    Allah,    anlamay öretendir. Cenâb- Peygamber, hüküm ve                                hik-

    meti öretendir. Peygamberimiz ayrca idrâk yollarn bildiin-
    den halk irâdyla (doru yolu gösterme) ttla                       {bilgi,    bilme) kes-

    betmeye sevkeder. Çünkü O, Allah                    ile   mahlûkât arasnda              bir

    vâstadr. Nitekim: Biz           size âyetlerimizi         okuyacak,        sizi   her kö-
    tülükten artacak, size Kitâb' ve hikmeti öretecek ve bilme-
    diklerinizi bildirecek        aranzdan      bir   peygamber gönderdik. Pey-
    gamber     bi'1-vâsta hidâyet rehberidir, tevil yoluyla deil.                          üp-
    hesiz sen       doru     yolu göstermektesin. Gerçek hidâyet sahibi an-
    cak Allah Teâlâ'dr. Ey          Muhammed           sen sevdiini hidâyete sevk

    edemezsin.       Ama Allah dilediini hidâyee eritirir.                 Bütün bunlar
    peygamberimizin           delâlet (yol göstericilik)      vâstas olduunu, asl


376 Derleyenin notu.
Ayet   5

254


       hidâyetin       ise   Allah'tan      olduunu       gösterir. "Size bilmediklerinizi

       öretecek bir peygamber gönderdik." (Bakara, 151) "insana bilme-
       diini öreten O' dur." (Alak,                5)    "Kendisine ilm-i ledün örettii-

       miz" (Kehf, 65) "insan yaratan ve ona konulmay öreten O' dur."
       (Rahman, 3-4) 377


       Eer     bir   ermi          insan, bir pîr, bir   mürid       gelir   de ak, muhabbet
       ve hidâyet merhemini senin o azm ve aztm yarann üzerine
       sürerse Allah' duymann, Allah'a âk olmann cokunluu seni

       kendi nefsinden ve nefsinin yaralarndan kurtarr. çin, bilme-
       diin ve o           hâle gelmeden       hazzndaki sonsuzluu bilemeyecein
       Hakk nuruyla dolar. Hem dünya hem                        âhiret tasalarndan kendi-

       ni âzâde (özgür) bulursun.


       Bazen öyle olur              ki   merhem    yaraya konunca, hasta ufunet (çü-

       rüme)       bitti    sanr, kendini bir anda            iyi   olmu görmenin                   gafleti-

       ne kaplr. Hâlbuki bu, sâdece yaraya bir                        k      vurmasdr. yi                  ol-

       mak, tamamiyle Allah'n istedii                    gibi bir    ruh olmak             için tedaviye

       devam lâzmdr. Müridinden ayrlma! Onun sana gösterecei
       yol,   sâdece yolun           ba deildir.        Bu   yolda sonuna kadar                   yürümek
       gerekir.


       Ey yaras srtnda olan                kii!   Bu merhemden         gafil      olma. Gözlerin-
       le   görmediin yarann vehâmetini                      anla. Nefis     çbann, ak, mu-
       habbet ve           ilâhî    nur merhemiyle onarmas             için       müridinin               fey-

       zi   nuruna         dal!    yilie yüz tuttuun anda bu nekahet                              {hastalk-

       tan sonraki zayflk) lezzetini kendi kudretin sanma! Tekrar kibir

       ve gurur çukuruna                 dümeden;   tekrar     eytan       gibi,      'ben        ondan   üs-

       tünüm,' demek gafletine sapmadan, seni                        iyi   eden ve daha da                 iyi

       edecek olan müridinden ayrlma! 378


                                                                                  3
       Kâmil oldur           ki,    nasrl yaraya keskin ustura             ola!       '




377 Ahmed er-Rifâî, Marifet Yolu, stanbul, 1995, s. 167-168.
378 Kenan Rifâî, erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.471.
379 Musa      b.   eyh     Tahir Tokadî, smail    Hakk    Bursevî,   Hac Bekta            Velî,   Muhammed
                                                                                         BAKARA
                                                                                              255



      Cenâb- Hakk               hidâyet etmezse kul hiçbir            ey             Onun
                                                                              yapamaz.
      için     Allah'n lütfundan gayr ne akla ne de ilme                      güvenmek do-
                   380
      rudur.


•     Cenâb- Hakk              bir   kuluna hidâyet murat ettii, yani              bir    kulunu
      ilmen bilmek derecesinden aynen yani görerek bilmek derecesine
      yükseltmek istedii vakit o kulun kalbinde hidâyet nuru                               tecellî

      eder.     te o vakit bu kulun ruhu Isa olur.                  Gökten     Isâ indi   Mehdi
      tamam etti zuhur... denmesinin sebebi de budur.
      Bu hidâyet, bu Rahman cezbesi geldii zaman, ruh da ruh-i                               izafî

      olup ne kadar yaramaz ahlâk varsa, ki bunlar deccaldir, katleder.
      Bunlar ölüp gidince de;
      Gitti kesret, geldi vahdet oldu halvet dost ile

      Hep Hakk           oldu cümle âlem        ehr ü bazâr kalmad
                                                                                             381
      srr zuhur           eder. Böylece      ruh   nefis, nefis   de ruh      olmu   olur.



•     Bu     sr,     bu hikmetli      yol   bulu, bugün hâlâ bizim duygularmzn
      ve bilgimizin üstündedir; gizli ve ilâhî srlarla örtülüdür.
      Hakk 'in cezbe ve hidâyeti imekleri sonunda insanolunu ol-
      gunluun zirvelerine götürür ve ona kâmil insan sureti ba-
      lar.   Bu, karanlkta ve karanlk gecelerde, yürekleri nurdan mah-
      rum kalmann hüznü ve                   nefisleri   kötülüe götürecek         ihtiras hay-

      dutlarnn korkusu                 içinde bunalanlar,      aydnla           götürecek yol-
               382
      dur.



•     Âlemde bulunan                 her    mevcûd olanda Rabbn kemâl                üzere bir

      yüzü vardr.
      Bu yüz          ise;   o mevcudun ruh suretinde             olur.   O   mevcudun ruhu
      ise    d       duygularla görülen        yap    ve cesedinin sureti üzerinedir.

      Bilesin bu;            Hakka    ait bir emirdir...



      Nuru'l Arabî, Gayb Bahçelerinden Sesleniler, haz.Tahir Hafzaliolu, stanbul, 2003,
      s.129.
380 Kenan       Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.623.
381 Kenan       Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.328.
382 Kenan       Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.558-559-
Ayet 5
256


      Yani zâta        bal   bir itir...

      Suret,    Rab      için, zâta    bal       bir   emir olarak kalr.     383




•     Ruhlar,     Rab     ismiyle ezelde         karlatlar.
       "Ben sizin       Rabbnz deil miyim?" Evet Rabbmzsn cevabn                                       ver-

      diler"    (A'râf,    172)



      Cenâb-       Hakkn          onlara:

      "Ben sizin        Rabbnz deil miyim?" buyurmas,                      onlarda, ilâhî             isti-

      dad meydana            getirmesidir.

      Ruhlarn da           "evet"      cevabnda bulunmalar,               ilâhî    mazharlar            ol-

      may       kabul etmelerine sebep olan kabiliyet ve istidatlarna ia-
      rettir.   Yine Cenâb-            Hakk'n          onlara; "Ben sizin Rabbiniz                    deil
      miyim?" diye suâl buyurmas onlara ihsanda bulunduu                                     istida-

      dn icâbn           ve verdii ftrî (yaratltan gelen) kabiliyetin,                       Onun
      Rubûbiyyetini tasdik (dorulama) edip inkârda bulunmayacak-
      larn bildiinden dolaydr.                         te   bu sebeple "Belâ/evet          öyle..."

      cevabn       vermilerdir.

      Cenâb- Hakk'n da Kur'ân- Kerîm' de                           onlara bu ekilde        ahadet
      etmesi de         kyamet gününde onlarn                 ilâhî   Rubûbiyyete îmân                  et-

      tiklerine ve         tevhide kail olduklarna ahadette                        bulunmamz
                 384
      içindir.



•     Her mahlûkun (yaratlm) ancak kendisine göre                                 bir   Rabb          {ter-

      biyecisi)   yani Tanr's vardr.               Bu   itibarla   Allah'n o mahlûka göre
      Küll   olmas imkânszdr... (Cüz                     olan küllü idrâk edemez.)

      Hiç kimse tanrlk sfatlarn Hakk'n esiz birlii                                  bakmndan
      kavrayamaz...

      Allah,     mutmain yani îmân ve                   teslim ehli olan nefse ancak                  onu
      çaran Rabbna dönmekle                        emretti. Böyle olunca nefis de                 Rab-
      binden raz         olduu       hâlde onu küllden           bildi.   Allah, "Ey     nefis, sen


383 Abdülkerîm     b.   brahim   el-Cîlî,   Insân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa,   c.II,   s.   17-18.

384 Abdülkerîm     b. ibrahim el-Cîlî,      Insân- Kâmil, çev.Seyit Hüseyin Fevzi Paa,     c.I, s. 320-

      321.
                                                                                                 BAKARA
                                                                                                          257


     bumakam onlarn mülkü olmas dolaysyla benim kullarm aras-
    na gir!'"buy urduuna göre burada sözü geçen kullar, ancak Rab-
    bini bilen ve yalnz onu tanyarak ondan bakasna iltifat etme-

    yen her kuldur. "Ey               nefs-i      mutmainne, benim cennetime gir" ki
    benim örtüm onunladr, hâlbuki benim cennetim senden ba-
    kas deildir, çünkü sen zâtnla beni                         örtersin;     ben ancak senin-
    le   bilinirim.     Nasl      ki sen      de benimle var olursun; bu hâle göre
    seni bilen        kimse beni de          bildi.   Hâlbuki ben de bilinemem, sen
    de.    Demek      Rabbnn cennetine girdiin vakit kendi nef-
                       ki sen

    sine girmi oluyorsun. Rabbn tandn zaman dier marifetin

    dolaysyla ve kendi nefsini bildiin marifetten baka olan                                               bir

    marifetle tanrsn.            Bu       suretle sen iki türlü marifete erersin.                   Bun-
    lardan biri kendi nefsini, dolaysyla                        Rabbn            bilmek, öteki de
    nefsin vastasyla deil, Rabbinin delaletiyle ve                           Rabbin        bilgisi       yö-
                                              385
    nünden     nefsini bilmektir.


                                                                                                        386
    Yüce    Hakk kulun           nefsi cihetinden           Rab sfat       ile tecellî     eder.



    Her    varln        varlktan pay, kendisine eklenip de mevcûd hâle
    geldii bir isim yönünden ortaya çkabilir. Ayrca ikinci                                       aama-
    da    varln bekâsnn                kendisine      bal olduu            ilâhî    yardm         da,     bu
    isim vastasyla kendisine ulaabilir. Böylece isim, gerçekte                                      onun
    Rabbi    olmu       olur.    Allah ismi         ise   hepsini içermesi yönünden, bü-
                                            387
    tün varlklarn Rabbidir.


    "Firavun sordu: Rabbin kimdir yâ Mûsâ?" "Mûsâ dedi                                           ki:     'Bi-

    zim Rabbimiz hereye yaratln                            lütfeden (ihsan eden), sonra                   da
    hidâyete erdirendir.          "   (Tâ-hâ, 49-50)
    Allah, kalpleri ve fikirleri kalptan kalba koyucu, deitirici-
    dir.   te onun       için Resûlullah: "Ey kalpleri ve gözleri evirip, çevi-

    ren!   Kalbimi dîninde srât- müstakim üzre                          tesbit et,    karar kldr!"
                 388
    buyurur.

385 bnü'I-Arabî, Fusûsu'l-Hikem, çev.Nuri Gençosman, stanbul,               s.   58- 60.
386 Abdülkerîm   b.   brahim   el-Cîlî,   nsân- Kâmil,    çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,     c.II, s.44.

387 Suad El-Hakîm, bnü'I-Arabî Sözlüü, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2005,                    s.   517.
388 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.244.
Ayet   5

258


•      -Ben olsam öyle yapardm, o                       iyi    yapmam             deme.   Bil ki insan

       mutlak acz        içindedir.

       Bir    gün Resûlullah efendimiz eytana                       rast   gelmi ve nereye        gitti-

       ini sormu.          O da, bir kimseyi aldatmaya gittiini söylemi. Bu-
       nun    üzerine efendimiz: "Yâ Rabbî, ben hidâyete                            memurum; fakat
       hidâyetten benim elimde bir ey yoktur.                       eytan da         dalâlete   memur-
       dur; fakat      onun    elinde de dalâletten              (Hak yoldan sapmak)             bir   ey
      yoktur,     "buyurmu. Böylece               de,   hayr ve er          nasibini veren sensin,
                             389
       demek       istemi.


•      Cenâb- Hakk: "Onlar                  ki   Rabbimiz Allah'tr                dediler ve istikâmet

       ettiler,    onlar için korku ve endie yoktur." (Ahkâf, 13) buyuru-
       yor.   Bu   âyet,   ilmin ve amelin hülâsasdr.                      lmin hülâsas          tevhîd;

       amelin hülâsas istikâmettir. Binaenaleyh hidâyet nurunu bulan,
       tabiat ve beeriyet kirlerinden kalbini temizleyen,                              ayar     (yardan

       gayr) ve mâsivâ (Allah'tan gayr herey) tozundan kurtulan kim-
                                                 390
       seye istikâmet sahibi denir.



       Cenâb- Hakk'n yardmna mazhar olmakla mânevi rzây                                             elde

       ederek hidâyet semtine yürüyün! Dâima dâva kokusu saçan                                      söz-

       den, en     büyük günah           gibi    saknn          ve acz     ile   nefsinizi terbiyeden

       geri   durmayn. Her            iinizi     Cenâb- Hakka                    havale ederek yapn.

       Rzâda       sabit   kadem       olup, hakîkî kul ve hakîkî insan derecesi-

       ne erierek nefsinizin putu olan varlktan ve nefsinize kulluktan,
       puta tapar gibi        saknn.
       Hâsl       gerçek    kulluu kazanp Hakk'n rzâsnda mahvolun. 391


       Cenâb- Hakk            fiiliyle, kavliyle,         sfat ve zâtiyle, zahir ve             bâtn   ta-

       sarruflaryla insandan zuhur etmitir. Binâenaleyh Allah'n lü-

       tuf ve keremi,        kahr      ve   gazab insanlara yine insanlardan zuhur
       eder.      Keza   rzk        da yine onlarn             elleriyle verilir.     Demek      oluyor

       ki    Cenâb- Hakk; bizden                 iitiyor, söylüyor ve tasarruf ediyor.                 O
389 Kenan      Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.411.
390 Kenan       Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,     s.81.

391    Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.479.
                                                                                              BAKARA
                                                                                                    259



    hâlde bizim       vücûdumuz Cenâb- Hakk'n                       fiiline kavline,            zahir

    ve   bâtn tasarruflarna              bir âlettir.


    te     insan,   Hakk'n          olan bu tasarrufu kendinden bilip de bu ta-

    sarruf benimdir         dedii zaman, bu cehlinden dolay nefsine                                 zul-

    metmi      oluyor.     Hâlbuki bu tasarruf onda iretidir ve emanettir.
    Allah bunu ondan alverince ne tasarruf kalr ne de vücud...                                      te
    Resûlullah efendimizin "Nefsini bilen Rabbini                             bilir",    buyurdu-
    u bu srdr.       392




    Nefsini bilen Rabbini                bilir   çünkü   nefis,   kul   ile    Rabbi arasnda
    kesif bir perdedir. Nefsini bilen o perdeyi                    kaldrp Azz ve                Celîl

    olan Allah'a ve         O'nun mahlûkâtna                 kar    tevazu içinde saygl

    olur. Bil ki     kime       nefsi    tantlrsa, onun için        hem dünya hem                    de
    âhiret   hayrlar irade               olunmu      demektir.    Artk o kimsenin                    d
    görünüü bunun               zikriyle, iç     âlemi   bunun hamdyla meguldür.
    D      âlemi    dank,           iç   âlemi derli topludur.          Bu    hâlini gizlemek

    veya örtmek için sevinci içindedir, üzüntüsü                        dndadr.
     O artk bir kölecik gibi kapda durur.                     Kendisinden ne istenece-
    ini    bilemez; kabul           mu     edilecek, red     mi   edilecek,       kap açlacak
    m,     yoksa kapal          m   kalacak, bunlar idrâk edemez.

    te     böylece nefsini bilen, bütün ahvâlinde                       mü 'minin             aksine-

    dir:   Mümin hâl sahibidir,               hâl ise deiir,      deiiklie urar. Nef-
    sini bilen arif        makam             makam ise sabittir, deimez.
                                          sahibidir;

    Mü'min       hâlinin        deimesiyle îmânnn zail olmasndan korkar.
    Bu yüzden onun üzüntüsü devaml                          kalbinde, sevinci           ise   yüzün-
    dedir.   O, üzüntüsüyle gezip dolar.                    Konumas            senin çehrende

    tebessüm eder; kalbi             ise   üzüntüden parçalanr           gibi olur.

    Nefsini bilen arif ise,          onun üzüntüsü yüzündedir. Çünkü                           o,   fena

    amellerin       encamndan              (nihayet, son)   korkutucu bir yüzle halkn
    karsna        çkar, halka            iyilikle   emreder, kötülükten onlar mene-
                                                                                    393
    der.   Bütün bunlar Hz. Resûlullah'a vekâleten                       yapar.



392 Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.324
393 Abdülkâdir Geylânî, Gönül ncileri, çev.Celâl         Yldrm,   stanbul, 1996,    s.   21
Ayet 5
260


      'Tanrnn             ipine   yapnz.' buyurulduu                      gibi,   eer Tanrya      böy-
      lece sarlrsan,          bu straplardan, bu hayallerden ve bu hicaplardan
      kurtulursun.           Eer ölmeden           evvel      bunu yapamazsan                kesinlikle

      bil ki     bunlardan ebedîyyen kurtulu yoktur. Evet çünkü: Yaa-
      dnz           gibi   ölürsünüz ve      öldüünüz              gibi   harolursunuz" buyu-
      rulmutur. Her kim mücâhede                        ile    riyâzat      potasnda     aslî   cevhe-
      rini   yani cevher-i insanîsini, temizleyip çkarrsa ve kendi                               îmân
      nurunu gözüyle              görürse,   bu kimse kendini görmü ve hakikatini
      bulmu         saylabilir. Böyle bir           kimse hiç             üphe yok      ki    tanrsn
      bulmutur.

      Meselâ bir sanatkârn güzel bir eserini gören                            bir insan, sanatkâr,

      gördüü           eserden daha çok         bilir   ve takdir eder Bir müderrisden

      yüksek        ilimler   okumu       bir   adam, o müderrisi daha "ebced, hev-
      vez"    ile   megul         olan çocukdan daha               iyi bilir.     Vereni verdii    ey
      ölçüsünde severler ve            bilirler.   Bir insan          ihsann gördüü kimse-
      yi   daha     iyi    tanr, insanda        gizli bir     cevher vardr, fakat bu insa-
      nn     gözünden         gizlidir.   Tanrnn ihsannn, yalnz
                                          Bu yönden           o,

      bu hayvânî bedenden ibaret olduunu zanneder. Bu ise umûmî
      ve dâima beraberdir. Bu kadarla insan Tanry nasl tanyabilir?

      Tabiî ancak "kendisinde bulabildii lütuf ve ihsan ölçüsünde bi-

      lebilir.   Fakat kendisinde bir hazine                  gizli   bulunan       bir kimse,   bunu
      göremediinden                Tanrnn       kendisine nasl bir lütuf ve ihsanda
      bulunduunu nereden                  bilebilir.     nsan Tanrnn                  bir usturlab-

      dr. Fakat bu usturlabdan anlayan bir                          müneccim lâzmdr. Evet
      sebzeci ve bakkal             dükkannda        usturlab bulunabilir              ama bakkal
      bundan ne            anlar? Sebzecinin ne iine yarar?                       Bundan ancak      bir

      müneccim            faydalanabilir.     te bir usturlab,              felein hâllerini nasl
      bir    ayna gösteriyorsa, "Biz hakîkaten                     Ademoullarn          ereflendir-

      dik' '(srâ, 70) âyeti gereince,               insann vücûdu da                Hakkn       bir us-

      turlabdr.         Tanr onu       kendisiyle görücü ve bilici                 yapmtr. nsan
      da bu      pis                           Tanrnn cemâlini
                       vücud usturlabyla, benzersiz olan
      ve tecellîyatn her an görür. Bu ayna Tanrnn cemâlinden bir
      an boalm deildir. Bir insan annesinden doar domaz gözü-
      nü bu dünyaya açar. Gece gündüz bu âlemin, yerin, göün ve
                                                                                        BAKARA
                                                                                              261



     bütün yaratklarn durumlarn görür. Bunun                               gibi bir velî   de gö-
     zünü    açt vakitte dâima Tanry temaa eder.                            Ondan baka        bir
                      394
     ey görmez.

     Sen nesin? Vücûdunda            varlnda Cenâb- Hakk'n âyetleri ken-
     dini göstermitir.           Hakk bize ah damarmzdan daha yakndr.
     Biz kendimizi bildik mi, Allah'n ilmi ortaya çkar. Hâl olarak
     bunu    bilen   ise,    nefsini        bilmi demektir. 395


     Hayret edilecek            bir hakikat, kâinatta olan her                   eyin insanda
     mevcûd olmasdr. Onun                       için mârifetullah nefsi bilmeye, nef-

     si   bilmek bedeni bilmeye, bedeni bilmek âlemi bilmeye, âlemi
     bilmek de onun içindeki hakikatleri bilmeye baldr.                             Hâsl      in-

    san, beeriyeti cihetiyle                 âlemden    domu       ise     de    mânâ   cihetiyle
                                396
    âlemin babasdr.


    Kendi vücûdun kitabn oku buyuruluyor.                             O     kitab ne suretle
    okumal?
    Bu, kalbinde            gizli     olan    Hakk'n emanetini             bul demektir.     n-
    san bir kitab- mübindir                    ki,   dünya ve   âhiret     ona    smtr.       u
    hâlde eline külüngü                al   fena ahlâklarn       kazmaya         bala. Her    ta-

    bakada     bir yeni ilerleme görülür. Evvela toprak, sonra kil, bakar-

    sn    sonra da su çkverir.               te kendi kitabn okumaktan                  maksat,
                                                        397
    marifettir.     Yani nefsini bilmektir.


    Hz.    Ali, "Nefsini bilen              Rabbini   Bilir"   demitir. Meselâ sen, ken-
    di    varlk evindeki yayglar, yataklar, kymetli kumalar,                               elbise

    ve sandklar görüp, sahip                   olduun dier        eyleri görmesen; ken-
    dini    tamamen görmemi                   ve     tanmam,      ancak baz        ksmlarn
    tanm ve bilmi                olursun. Tekrar gizli          açk   her eyi      görmü      ol-

    san; fakat     bunlarn hepsini sana gösteren lambay görmemi                               ol-

394 Sultan Veled, Maârif, çev.Meliha Anbarcolu, Konya, 2002.          s.   188
395 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.628
396 Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.433
397 Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.622.
                                                                                                        "


Âyet 5
262


      san, yine      kendin tamamyla               görmü      olmazsn. Çünkü o lamba-
      nn     nuru    ile   sende bulunan eylerin, meselâ kymetli                        kumalarn
      iyi   ve kötü       olduunu       görebiliyorsun. Senin varlk evinde parla-

      yan bu hakîkî nurunu görürsen, mutlaka                      Tanry da görürsün.
      Meselâ günein nuru senin evinde                        parlad zaman, evinde bu-
      lunan her eyi görmekle beraber bu eylerden günei bilemezsin.
      Fakat evindeki günei görmekle, hakîkî günei de                                  görmü         olur-

      sun. Binâenaleyh, kendi                iç   âleminde dolamal ve kendini                        bil-

      meye çalmalsn. Bundan baka                         bir     eyi bilmenin sana fayda-
      s olmaz,       senin için       lâzm   olan ve seninle        ilgili    bulunan          ey   ken-

      dini bilmendir. Geri kalan eyleri bilmek,                        bakalar          için   zahmet
      ve    zdrap çekmeye          benzer.        Bu çektiin zdrabn                  sana hiç fayda-

      s olmayacaktr. Kendini tamamen tandktan                                 sonra    Tanrya eri-
      irisin. Zîrâ: "Son           varlacak hedef        Tanrnn         huzurudur" (Necm,
      42.)   Evinde        gördüün o saysz,           esiz ve deerli          kumalar           ancak,

      bu nûr sayesinde görebiliyorsun.                  te     bu nuru görürsen kendini
      tamamiyle           bulmu    olursun.        Hakk'n nuru         olan bu nûr, tâ ezel-

      den    beri   daha sen annenin karnnda                  iken, seninle beraberdi.                Bu
      nurla her eyi görüyor ve kendini                   ondan ayr göremiyordun;                      fa-

      kat asl olan bu nuru görmüyordun. Hülâsa o nuru                                 gördüün         za-

      man     ilk   ve sonun o        olduunu        bilirsin;    çünkü       "O, ilk ve sondur.
                         398
      (Hadîd,       3)



•     Dünya     ileri ve        dünya   ile ilgili   eyler gönül aynasndan hâsl olan
      bir pas gibidir.          Eer   pas az olursa ondan          birtakm eksik ve nok-
      san ekiller görünür.            Bu da hiç yoktan daha            iyidir.       Fakat     eer pas
      çok olursa aynann bütün yüzü örtülmü olduundan                                      bir   kimse
      ona    bakt zaman hiç bir ey göremez. Ne az, ne çok, ne hakîkat
      ve ne de hayal. Üzerinde pas                 olmas bakmndan                müflistir ve bir

      ie yaramaz. Fakat bu pas                    riyâzat,   ak   ve   sdk     ile    cilalandrd
      zaman kendini bulmu                 olur.    Çünkü      pas artk gönül aynasndan
      giderilmitir.            Kendine eritii ve kendini bulduu                        için    Tanry

398 Sultan Veled, Maârifi çev.Meliha Anbarcolu, Konya, 2002,             s.   201.
                                                                                      BAKARA
                                                                                            263



   kendinde bulur ve onu              asla     kendinden ayr göremez. Nefsini,
                                            399
   kendini bilen Rabbini           bilir.




   Hukûk-       ilâhiyyeyi nefsinde icra eder ve               kendinden geçip          Hakk
   ile   beraber olursan ite o         zaman kendini bilmi                 olursun.    Çünkü
   'Nefsini bilen Allah'          tanm olur' buyurulur.
   Eer halkn hakkn               bilip yerine getirirsen yani,                  büyüklere hür-

   met, küçüklere merhamet, kötülük edene                          iyilik, iyilik     edenlere

   güzel    muamelede bulunur, halkn hikmet                        ehli   olanlarnn        nasi-

   hatlerini kabul eder ve           kötü sözlerinden uzak durursan, çaresiz-
   lere   yardm     edip iktidar sahiplerine ilimezsen, yani halk senden

   emin olup cümlesinin emniyetini kazanrsan nefsinde hüsn-i si-
   yasete muvaffak olursun. Ayrca Cenâb- Mevlâ senden raz ol-

   duu hâlde kardelerinle güzel geçinirsin. Bu durumda hem akl
   ve hikmet sahiplerinden saylr,                   hem    de eza ve cefâdan kurtul-

   mu olursun.
   Eer     nefsini bilmeyerek cehalette               kalr ve halka gerektii deeri
   veremeyip onlar kusurlu kabul edersen, bu durumda                                 hem   ken-

    dine   yazk etmi hem de gazâb-                   ilâhîye      uram olursun.            Böy-

    le   olunca da ahmaklardan saylp, knanalardan olursun. Ey kar-
    deim! Sen       kvlcm üstüne sçratp kendini yakmaktan, hevâ ve
    heves deryasna dalp            boulmaktan            iddetle sakn.

    Kaplar açlr ve hayrl kiiler zümresine kavuulur.
    Nefis insandaki mânâdr. Tevazu gösterirse yücelir, ayet kibirle-
                                  .400
    nirse, aksine     kymeti azalr/


    Bir kul Rabbini kendiliinden bilemez.                         Onu     bilmesi yolunu      u
    cümle    ile   anlatmak mümkündür.
    Kul önce       nefsini bilmeli.        Ama     kul nefsini kulluk yolunda slâh

    ederek bilmeli.      Bunu     bildikten sonra yaratan               yaratc olarak       nef-

    sine   tantmaldr.


399 Sultan Veled, Maârif, çev.Meliha Anbarcolu, Konya, 2002,            s.73.

400 Ahmed-er   Rifâî, Sohbet Meclisleri,   stanbul, 1996, s.78.
                                        "



Ayet   5

264


       Nefsini yoklukla bilen, yaratann                             varln    bilmi     olur.

       Nefsini kötülük ve hata                      ile bilen,      Allah'   iyilik   ve   doru         olarak

       bilir.

       Nefsini ihtiyaç içinde bilen, Allah' kendi dertlerine ifa verici

       olarak     bilir.

       Nefsini Mevlâ'ya            satlm             bir    meta    gibi gören,   bakasna             dert ya-

       np    ihtiyaç arz        etmekten kurtulur.
       öyle      bir hadîs-i      erîf vardr: "Bir kimse yüce Allah' anlarsa onun
                                            "
       hakkn yerini getirir.
       Bu   hadîs-i erifi         açkladmz zaman öyle deriz:
      Allah' hidâyet sahibi bilen nefsini ona teslim eder.
      Allah' yaratc kabul eden, kulluk icablarn yerine getirmelidir.
      Allah' bir ceza            verici olarak             bilmek, insan kötülüklere girmek-

       ten korur.

      Allah'n yeterliine inanan, bakalarna komaktan saknr.
       Dâvud       (a.s.)'a    öyle vahyoldu:                "iyi   anla, beni isteyen arar,          arayn-
       ca   da   bulur.      Beni bulduktan sonra baka yaratc ve                           besleyici ara-
                                            401
       maya gerek kalmaz.




       "bunlar felaha erenlerdir"


      Kurtulua/Felaha ermek


      Yüce Allah buyurdu:                    "Allah selâmet evine         çarr" (Yunus,               25). Al-

      lah   kullarn          fiiller,   sfatlar ve zât tevhidine davet eder.                     Bunlarn
       tevhidi,      bütün âfetlerden selâmet (kurtulu)                        evidir.     O,   fiiler tev-

      hidine kelime-i Tevhid, namaz, zekât, oruç, hac gibi eriatça em-
       redilen; irk,adam öldürme, zina, haram yemek ve bunun gibi
      eriatça yasak klnan eylerden menetmek gibi çeitli ibâdetler
      ve nehiylerle (yasak) davet eder. Çünkü kul emirleri tutmak, ne-
      hiylerden (yasak) kaçmak ile fiillerin selâmet evine girer. Yani hiç


401   Ahmed      er-Rifâî,   Onlarn Alemi,        çev.   Abdülkâdir Akçiçek, stanbul, 1996,     s.   182.
                                                                                           BAKARA
                                                                                               265


     kimse    yapt     bu ibâdet      fiilleri için      "Bunlar caiz deildir" diye
     itiraz   edemez, bu suretle zahirde            bir    müdahalenin satamasna
     uramaz.

     Göüslerindeki aldatma, tecavüz, kin, hased,                           kibir,   kendini be-
     enme,     iittirme, riya gibi kötü            duygular kalbinden çkaran s-
     fatlar   tevhidine de çeitli güç riyazetlerle                       (nefsi   krma)     nefs-i

     emmârenin arzusunu öldürmek,                       nefsin dediini              yapmamak,
     alkanlk hâline        getirdii eyleri terk etmek gibi eyleri                      yapmay
     emrederek davet       eder.   Bu   suretle nefis itmi'nane                ular. Nefis      it-

     minana kavutuu takdirde güzel huylardan                              ibaret    bulunan s-
     fatlarn selâmet (kurtulu) evine girer.                   Kötü ahlâk zindannda,
    kalplere sçrayan kötülük            ateinden kurtulmu                   olur.   Ve bu kötü
    huylarn azabndan dâima rahat                   içerisinde oturur.

    insanlardan ve her       eyden vücûdu (varl) kaldran                            zatî   tevhide
    de: "Allah' çok zikrediniz" (Ahzâb, 41) âyetiyle zikri, "Göklerin ve

    yerin yaratl       hakknda düünürler" (Alu mran,                           191)   düünceyi
    emrederek çarmaktadr. Tâ                  ki   bu   suretle zikir ve fikir             çakma-
    ndan doan atein nuru çksn,                      benlik perdelerini yaksn, kalp
    âlemlerini aydnlatsn, onlara Allah'tan                         baka varlk olmad-
    n göstersin ve onlar varlk azabndan ve günahndan kurtarsn.
    'Varln      öyle bir   günahtr       ki   onunla günah mukayese edilemez.'
    Keza varlk azabyla da hiçbir azap mukayese edilemez. Çünkü
    kendine varlk     tanmak yüklendii emanete hiyanet demektir,
    insan,    vücûdu emanet olarak almtr. Kim emaneti öderse, ken-
    disinden daha      lezzetli,   daha rahat ve daha               zevkli bir selâmet ol-

    mayan     ebedî, zatî selâmete girer. Zîrâ bu,                 bütün selâmetlerin          ru-

    hudur.    Bu   selâmetin ebedî       olmas da         u demektir: Yani bir kim-
    se oraya bir    an içerisinde       girerse    artk bütün neelerde {anlarda)
    orada kalr, çkmaz. Zîrâ           ezelî istidat       bunu      gerektirir.
                                                                   402
    Allah gerçei      söyler,    O,   doru     yola     iletir.'




    Allah yolcularnn        iç   âleminde aksaklk göremezsin. Onlar, kur-
    tulmulardr. Onlar, tam îmâna                        sahiptir.        Muvahhid          (tevhid

402 Niyazi Msrî, rfan Sofralar, çev.Süleyman Ate, stanbul,          s.31-32.
Ayet 5
266


      ederi)   onlardr. hlâsl ii onlar tutar. Belaya onlar sabrla                                kar
      koyar. Bir âfet             indiinde szlanmazlar, inlemezler. Metin ve va-
      kur olarak ilerin sonunu                      beklerler, iyilik     geldii zaman         ükür
      yoluna koyulurlar. yilii ilan eder, kötülüü sakl                              tutarlar.     Ba-
      larnda olan           felâketli ilerden,          kimseye ikâyet etmezler. Ellerin-
                                                                  403
      de bir bolluk varsa, herkese datrlar.


      Cüneyd-i Badadî, "Ancak sdk                         ile   Allah Teâlâ'ya      snan        necat

      (kurtulu) buldu buyurup, necatn Allah Teâlâ'ya                               sdk   ile    sn-
                                              404
      mak olduunu                 bildirdi.



      "te      bunlar, yani Kur'ân hidâyetiyle hidâyete erip gayba                              îmân
      edenler,       namaz dosdoru                  klanlar, kendilerinin          merzûk (rzk-
      lanm) klndklar                   eylerden infâk edenler, Sana indirilene ve
      Senden önce            indirilenlere          îmân ederek       âhirete yakîn hâsl eden-

      ler    Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler.                       te   bunlar, felaha

      erenlerin tâ kendileridir."

      Felah üç mertebedir:

       1.    Nefse      kar       muzaffer olmak. Hevasna ve dünyaya tabî                           ol-

             maktan kurtulmak, alâyiine aldanmamak, eytann                                     vesve-

             selerine      kanmamak,           fitnelerine      kaplmamak.
      2.     Küfürden, dalâletten, bidat (peygamber                           zamanndan           son-

             ra dinde        meydana çkan ey) ve                cehaletten, nefse     aldanmak-
             tan,    eytann         vesvesesinden,         îmânn        zevalinden (yok olma),
             emniyeti zâyî etmekten, kabrin ve harin korkularndan,
             srattan        aya      kayp dümekten, cehennem azabna duçar
             olmaktan, cennetten ve cemâlden                          mahrum olmaktan             kur-

             tulmak.
      3.     Ebedî mülkte, sermedi nimetlerde, zevali ve                           intikâli    olma-
             yan âlemde, hüznü olmayan sürûrda, ihtiyarl olmayan

403 Abdülkâdir Geylânî, Feth'ül-Rabbanî - lâhî Armaan, çev.Abdülkadir Akçiçek, stan-
      bul, 1964,    c. I, s.31.

404 Abdülkâdir Geylânî, Gunyetü't             Talibin, çev.A. Faruk   Meyan, stanbul, 1971,    c.1-2,   s.

      233.
                                                                                                 BAKARA
                                                                                                      267



           zindelik ve gençlikte,               zorluu olmayan rahatlkta,                       illeti ol-


           mayan shhatte, hesab olmayan nimete                             nâiliyette (nail olma,

           murada          erme),   hicab      (perde)    olmayan         bir   mülakatta bekaya

           ermektir. Cemâlullaha                kavumaktr.

   Beyzâvî Tefsirinde naklolunduuna göre Necmü'd-Din Dâye

    (k.s.)   demitir         ki:    Bu   âyet-i celîlede       hâdî (dilediine hidâyet eden

    mânâsndaki              ilâhî isim)      nekre      (belirsiz)       olarak zikrolunmutur.

   Bu      her bir mertebenin hidâyetini beyânda hepsini içine alr.

   Çünkü            evsâf bu        be    âyette saylan muttakîlerden                    kimi Rable-

    rinden bir            kef üzere, kimi Onun envârndan                         (nurlar,       aydnlk-
    lar) bir    nûr üzere, kimisi              Onun       esrarndan         bir srr üzere,         kimi-

   si   Onun         eltâfndan           (iyilikler, lutuflar)       bir lütuf üzere, kimisi           de

    O'nun hakâyikinden                    (hakikatler, gerçeklikler) bir              hakikat üzere

    hidâyettedir. Allah'n,                  bütün enbiyâ ve evliyasna in'âm                        ettik-

    leri   (nimet verme), kemâl zât ve sfatna sermedi (dâimi, sürekli)

    in'âm (nimet) ve ihsanna nisbetle bahr-i muhitten (okyanus) bir
                    405
    katredir.



    Ezel     gününde ksmetine                  bir ulu rehber            çkarak, onu bu dünya-

    nn      çirkeflerinden çekip               çkarmak            üzere: 'Ey ezel        dostum!      Ne
    gözlerin         iyi   görüyor, ne de          kulan           yeterince     tam      duyabiliyor.

    Onun       için       bana   gel,    sakn   elini   elimden çekmeye kalkma. Zîrâ

    yeryüzünde öyle uçurumlar, çukurlar mevcuttur                                     ki,      senin o az

    gören gözün ve               sarlam kulan ile o girdaplar görmen kabil
    deil. Böylelikle de, her an o çukurlardan, hendeklerden birine

    dümek tehlikesi                ile   kar    karyasn!' diye             seslenir.


    Onun        için de, ezel            gününde     seni    seçmi        ve    bu dünya hayatn-
    da seni üstüne            alm olan o Dostu tan ve unutma. Tuttuun eli
    asla    brakma ve gene asla ondan                    vazgeçip        yannda ayâre yer ver-
           I» 406
    me

405 Ramazanolu            Mahmud    Sami, Bakara   sûresi Tefsiri,   stanbul, 1985,   s. 36.


406 Sâmiha Ayverdi,        Ezelî Dostlar, stanbul, 2004,     s.   220.
Ayet 5
268



      Allah'n hidâyetine        nail   olmann         yolu nedir?
      Akln    varsa,   o hakikat görücüsünü                 bil   ve bul     ki,   senin de   bâtl
      gerçekten ayrt etmen            mümkün         olsun.

      Bu   cihan, gece   boluunda ve gece karanlnda                             mhlanm kal-
      msa da bütün        ümidi günete ve gündüzdedir.                         Bilir ki, her ge-

      cenin bir gündüzü olacaktr. Karanlk cehalet, gaflet, küfür ve
      isyan   karanldr       ki,      amellerin ve          fiillerin    ortaya       çkmas    için

      hidâyet güneinin       domas lâzmdr.                  407




      Muhammed         bir hidâyet nurudur.
                                                      408




               Bakarann         ilk   be   âyeti bizi 'Fatihaya               ulatrr. "Yalnz
               sana kulluk eder, senden yardm                     dileriz.   "Srât- müstakime
               ereriz,   mânâsna ularz.
               Hidâyet 'Rab isminin
                                 '             tecellîsidir.         Hidâyete erme, yetime,
               terbiye   olma   ile   gerçekleir. Ve 'yakn              '
                                                                            hâsl olur.
               insan, nefis, ruh, kalp (gönül), beden ve                     sr dan oluur,
               insann huzuru           için hepsinin        huzurda olmas gereklidir.
               Bedenin huzuru          için dengeli         yaamak,          nefsin   huzuru    için

               Rabbini bilmek, yani gayba imân ve ben demekten vaz-
               geçmek gerekir bu da eriata uymakla                             gerçekleir.     Kal-
               bin huzuru kalbin ruha                 doru dönük yüzünün                 (vicdan)

               nûrlanmas demektir. Ruhun huzuru hakikatine ula-
               makla ve srrn huzuru             ise    mâsivây         terk ile    mümkün      olur.
                                                     409
               Kurtulua da       böyle     erilir.




407 Kenan Rifâî, erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.363.
408 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.475.
409 Derleyenin Notu.
                               AYET      6:




       nnelleziyne keferû sevâün aleyhim eenzertehüm
                 em lem tünzirhüm la yu'minûne

     u muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan              (Inzâr) da,

      uyarmasan da onlar       için birdir.     Onlar inanmazlar.
                               (Elmall)


Gerçek   u   ki, kâfir   olanlar (azap   ile)   korkutsan da korkutma-
              san da onlar için birdir; îmân etmezler.
                               (Diyanet)




                               AYET      7:




 Hatemallâhü alâ kulûbihim ve alâ sem'ihim ve alâ ebsârihim
               âvetün ve lehüm azâbün aziymün.

Allah onlarn kalplerini ve kulaklarn mühürlemitir. Gözleri-
 nin üzerinde de bir perde vardr. En büyük azap onlarndr.
                               (Elmall)


Allah onlarn kalplerini ve kulaklarn mühürlemitir.              Onlarn
 gözlerine de bir çeit perde gerilmitir ve onlar için (dünya ve
                  âhirette)   büyük bir azap vardr.
                               (Diyanet)
Ayet 6-7
270


                                                                             aki
      Bu       âyet-i

        hakkndadr.
                        kerîme, ezelde reddedilmi ve
                                  Yani Allah'n serptii nurdan üstlerine isabet
                                                                                    (bedbaht) olanlar



      etmeyen kimseler hakkndadr. Anadan                             doma âmâ olan, kula-
      , az, kolu, baca olmayan                             kimseler için hekim çarp teda-
      vilerini   istemek nasl ie yaramaz                        ise,   ezelde     (balangc olmayan)
      ekavet     (her türlü kötülük içinde olan)                         damgasn yemi              kimsele-
      rin de   peygamberler ve müridler vastasyla irâdlar (doru yolu
      göstermek) kabil deildir.

      Bunlara istediin kadar, Allah'n ve Resûlullah'n                                  kelâmn (söz)
      söyle ve hakikatten bahset, kabil                          deil     tesir   edemezsin. Çünkü
      ezelde, kulaklar, gözleri ve kalpleri                        mühürlenmitir.
      Hekim, ne kadar hâzîk                  (isinin ehli)         ne kadar       bilgili olursa olsun,
                                                                 410
      geçici olan    hastalklar tedâvî eder.


      Burada kasdedilen            kâfirler, ilâhî             kahra muhatap          olmu         bedbaht-
      larn    ilk   zümresidir ki uyar, bunlar üzerinde bir etki meyda-
      na getirmez. Onlarn cehennem ateinden kurtulmalarnn                                                bir

      yolu da yoktur. Rabbinin onlarla                          ilgili   "îmân etmezler" eklinde-
                                                   411
      ki   hükmü     gerçeklemitir.


      Ayetin cemâli yorumu:


      Ey Muhammedi               O     kâfirler ki: Onlar,               bana     sevgilerini kendile-

      rinden gizlemi kimselerdir. "Onlar korkutman, seni kendisiy-
      le   onlara   gönderdiim tehdidin veya sözünle korkutman                                       birdir,

      inanmazlar" Senin sözlerine inanmazlar.                               Çünkü         onlar benden
      bakasn        bilmezler.         Hâlbuki sen onlar yaratklarmla korkutu-
      yorsun. Onlar, onu ne                bilir     ne de anlarlar!

      Onlar sana nasl inanabilir                         ki?   "Ben onlarn         kalplerini       mühür-
      ledim" Dolaysyla onlarda benden                               bakasna         yer   brakmadm.
      "Kulaklarn mühürledim". Artk âlemde benden bakasndan


410 Kenan    Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.494.
411 bnü'l-Arabî,    Tefsir-i   Kebîr   Te'vîlât,   çev.Vahdettin nce, stanbul,       c. I, s. 39
                                                                            BAKARA
                                                                                   271



söz duymazlar. "Gözlerinde perde vard." Beni                        müahede     (göz-

le   görmek) ettiklerinde heybetimden "göremezler" benden baka-
sn. Benim nezdimde (nazarmda) "Onlar için ac bir azap var-
dr". Bu azap, onlar bu yüce müahededen senin korkutmana
döndürüp kendimden perdelemendendir. Nitekim                            seni de "ya-

yn     ucu veya daha da az" yaknlktan sonra döndürüp, ora-
        iki

dan seni yalanlayan ve katmdan kendisine getirdiin eyi yüzü-
ne çarpanlarn yanna indirmitim. Onlardan benim urumda
gönlünü daraltan eyleri duyuyordun. Artk srâ yolculuunda
müahede ettiin açklk nerede!
te      yaratklarm karsnda eminlerim de                       böyledir.   Onlardan
honutluumu             gizledim ve dolaysyla onlara asla             kzmam.

Hakk'n velîlerinin Hakk dümanlar niteliinde nasl gizlendi-
ine baknz! öyle ki: Allah eminleri el-Lâtif (çok lütfeden) is-
minden var edip onlar               için   el-Cemîl (çok güzel) ismiyle         tecellî

(ilâhî        srrn   ortaya   çkmas)       ettiinde, onlar      Hakk'     sevmitir.

Kskançlk, seven ve sevilende                  iki   farkl   açdan   sevginin nitelik-

lerinden birisidir.           Dolaysyla kskançlklar nedeniyle Hakk a
olan sevgilerini gizlemilerdir. Bunlara örnek olarak e-iblî ve
                   Hakk da bu kskançlk
benzerlerini verebiliriz.                                           nedeniyle baka-

larnn onlar tanmalarn engellemitir.

Bu balamda Allah öyle buyurur: "O                             inkâr edenler". Yani

müahedelerinde kendilerine görünen vuslat (kavuma) srlar-
n      örtenler.     öyle demitir:         "Sizi    sfatlarm vastasyla zâtmdan
perdelemem           gerekir." Böylece hayrete          dütükleri gibi    ayn    ekil-

de     istidat   (anlay   kabiliyeti)      da kazanamamlardr. Ben de onla-
r bu âlemde           ve peygamberlerimin diliyle korkuttum, fakat on-

lar     anlamadlar:       Çünkü      onlar, aynü'1-cem (birlik) mertebesin-

dedir. Allah ise kendilerine               ayrm      mertebesinden hitap etmiti.
 Onlar        ise tafsîl (etrafl   olarak bildirmek) ve       ayrm    âlemini bilmi-

yordu.        Bu   nedenle, anlamaya        yatkn     deillerdi. Sevginin otorite-

 si,   o esnada      Hakk yönünden           bir    kskançlk olarak     kalplerini   is-


 tila   etmiti.
Ayet 6-7
272


      Allah, peygamberine ruhen ve Kur'ân yoluyla davet ettii                              eye
      icabet etmeyilerinin sebebini bildirmi ve                      öyle buyurmutur:
      "Allah     onlarn kalplerini mühürlemitir" Dolaysyla                        bakasn
      kalplerine    sdramazlar. "Kulaklarn da mühürlemitir"Allah'n
      kelâmnn       dnda âlemdekilerin dilleriyle söylenmi sözleri duy-
      mazlar. Böylece âlemde kendi dilleriyle                    konutuu       hâlde Allah'
      müahede        ederler.    "Onlarn gözlerinde perde vardr." Nur' dan
      ibaret olan yücelik ve heybetten                 kaynaklanan        bir perde.   Çünkü
      celâl ve    heybet O'na        aittir.   Bununla içinde o insanlara         tecellî et-

      tii önceki sfat kasdetmektedir.

      Allah onlar, zât          müahede etmenin                  haz deryalarna        dalm
      hâlde     brakm,      kendilerine öyle demitir: "Sizin için büyük

      bir   azap kaçnlmazdr. " Onlar                  ise   kendilerine göre sfat bir ol-

      duu için,     azabn mâhiyetini anlamamtr. Bunun üzerine Al-
      lah onlar için      olu   ve    bozulu âlemini yaratm, kendilerine bü-
      tün isimleri öretmi, onlar                    Rahmana      nisbet edilen    Ar'a     yer-

      letirmitir. Azaplar orada olacaktr. Onlar Allah                           katnda      bi-

      linmezlik hazinelerinde neelenmekteydi. Melekler onlar gör-
      düünde,       secdeye     kapanmlar, onlar da meleklere                   isimleri   ö-
      retmitir.

      Bu balamda Ebû Yezîd'e gelince, o                     (Ar'ta) istiva   edememi,      aza-

      ba takat getirememi, o esnada baylp                      dümütür. Bunun           üzeri-

      ne Allah öyle buyurmutur: "Sevgilimi bana gönderiniz! Çünkü
      onun benden ayr kalmaya tahammülü yok!" Bunun üzerine Ebû
      Yezîd, özlem ve hitap           ile   perdelenmitir. Geride kâfirler             kalm,
      onlar Ar'tan Kürsî'ye inmi, bu esnada onlara iki ayak gözük-

      mü,      cisimsel   yaratln           gecesinin son üçte birlik diliminde nef-

      se ait   dünya semâsna inmilerdir. Burada, yükselmeye güç                            ye-

      tiremeyen     arlk      sahiplerine (insanlar ve cinler) hitap etmiler-

      dir: 'Bir   duâ eden yok         mu      ki   ona icabet   edile?'   'Tevbe eden yok
      mu ki tevbesi kabul edile?' Balanmak isteyen yok mu ki ba-
      lana?'   Tan sökünceye kadar              böyle   devam     eder.    Tan söktüünde
                                                                                    BAKARA
                                                                                            273



   ise   akla   mensup nûrânî-rh         ortaya   çkar Böylece,         geldikleri yön-

   den    geri dönerler.     Hz. Peygamber öyle buyurur: "Kim                      visal oru-

   cu tutarsa seher vaktine kadar tutsun. Seher, Kabirlerde olan eyle-

   rin diriltilme vaktidir." Allah'n         tuzandan çekinmeyen                     her kul

   aklanmtr. Anla! 412


                Peygamberin hitab isim ve sfat vastasyla Allah' bilene-
                dir.   Direk zâtla ilikide olan fark görmedii              için    iyi,    kötü,

                çirkin,   yanl, doru     ayrm yapamaz.           Bu makamdaki                  in-

                sanlar Allah 'in   zât vastasyla mühürlendiklerinden far-
                ka inmekte zorlanrlar.      Baz     insanlar Allah'          tanmamak
                üzere mühürleyen Allah       bazlarn da Allah'n zâtn                        bil-

                mek     üzere mühürlemistir.

                Camide     bir   Cuma vaaznda adamn              biri   uyukluyormu.

                Yanndaki kii de sohbetin çok güzel olduunu                   ve    kaçrma-
                mas gerektiini söylemi. Adam, Beni                rahat    brak demi, '




                ikâz eden kii bunun üzerine,            Ama      çok büyük hikmet-

                ler    anlatlyor, kaçrma, istifade          et' deyince,    adam, 'im-

                di    u anda Allah 'imla sohbetteyim,          beni kendi hâlime               b-
                rak' demi.    kaz eden    kii, 'Nereden bilelim, senin Allah' la

                sohbet ettiini' deyince,    Adam      'Senin     Hzr olduunu                 bil-

                mem yeterli delil olur mu?' deyince Hzr, arm. 'Senin
                adn ne?' Demi. Adam, Abdülrezzak' demi. Hzr elin-
                deki listeye bakm, adamn ad yok, Allah'a münâcât et-

                mi. Allah 'im, bu adam benim           Hzr olduumu bildi ama
                benim listemde ad gözükmüyor, bu nasl olur?' Demi. Al-
                lah, 'Yâ   Hzr,    senin elindeki   liste   Beni sevenlerin         listesi.    Ya
                                                                                     413
                benim sevdiklerim! te       o liste kimsede yok!' demi.



    Bunlar       o     âklardr     ki    Allah    onlarn hatasn,              bakasnn
    ibâdetinden üstün tutar.            Onlarn    kâfirlii     yannda       nice îmânlar


412 bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006,       c.I,   s.329-332.

413 Derleyenin Notu.
Ayet 6-7
274


      deersiz kalr.         Çünkü onlarn kâfirlii kendi kendilerini inkârdr.
      Kendi     nefislerini        karanlkta brakp,                      ilâhî   nura komaktr. Nice
      büyük      erenlerin söyledikleri gibi böyle bir küfürden öleceklerin

      varacaklar         ilk    konak cennet âlemi olacaktr. 414




      nkâr edenler/Keferu

      Küfür ve         kâfir:



      eriat Açsndan Açklamas


      'Kefr',   mutlak örtmek genel;                    'küfr',   nimeti örtmek özeldir. Dinde
      küfür       îmânn zdddr, imanszlk demektir. Yani bir kimse-
                ise,

      nin    îmân anndan olduu hâlde îmân etmemesidir ki, yalanla-
      ma ve     inkâr, tasdiki (dorulama, onay) terk etmeyi, zorlama ve
      engel     bulunmad             zaman, ikrarn (kabul etmek)                          terkini de içine

      alr.   îmândaki tasdik              gibi,    küfürde tekzîb (yalanlama) de,                         kalbî,
                                                  415
      kavlî (sözlü) veya          fiilî   olur.



      Küfür     için    îmân edilecek eylerin                 hiç birine          inanmamak art             de-
      ildir. Birine veya bir               ksmna inanmamak                         da küfürdür. îmân,
      bir    bütünlüü           gerektirir.       Küfür      ise    onun         tersi   olduundan,          bir

      ksm inkâr           ile   vâkî olur.   416




      Meselâ      k       için     odun kömür alrken, ben bunlarsz kalr-
      sam souktan               krlrm         demek           suretiyle kendi tedbirine gü-

      venmek, Allah'n Rezzâk (bütün mahlûkâtn                                            rzkn         veren) s-

      fatn inkârdr. Hakk'n                         bir     sfatn             inkâr etmekle de kâfir
                  417
      olursun.



414 Kenan     Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000,         s.   221.
415 Elmall M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur ân Dili,                      c. I,   stanbul, 1992,   s.   191.
416 Elmall M. Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur ân Dili,                      c. I,   stanbul, 1992, s.192.
417 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.99.
                                                                                          BAKARA
                                                                                                    275



      TasavvufAçsndan Açklamas
      Küfrün edeer mânâs örtüdür. Örtü                            iki   ksmdr.       Birinci örtü:

      Allah' görmeye ve bilmeye mâni                      olur.    Bu balangçta olanlarn
      müptedilerin (birey örenmeye yeni balayan) küfrü olup, kötü
      küfürdür. Dieri; o örtü vastasyla Allah'tan                             bakasn     ne görür,
      ne de      bilirler.   Bu    ise   sonda bulunanlarn {müntehilerin) küfrü
      olup,   beenilen küfürdür. "Muhakkak                        ki o küfredenleri,       ha kor-
      kutmusun, ha korkutmamsn, onlar                        için birdir,       inanmazlar. Al-

      lah onlarn yüreine            mühür vurdu, kulaklarna dal Gözleri de per-
      delidir.    Ve onlar için büyük bir azap vardr.                     "   (Bakara, 6-7)          Bu
                                                             418
      âyetler iki     küfrü de içine almaktadr.


      Bildiini, bilmeyenlere             öretmekten kaçnmak, misafirden                            sofra

      saklamak, icap ettii vakit Allah yolunda                          cann esirgemek Allah
                                               419
      yolu yolcular için küfürdür.



      Hakk     her mertebeyi          kuatmtr,        her mertebede bir               tecellî (ilâhî

      srrn     ortaya     çkmas) yüzü vardr.                Birine       îmân edip öbürünü
      inkâr etmekle,         Hakk örtülmü            olur.      Kefere (kâfirler) ibâdetini

      bir   ekle    tahsîs ettii için         bakasn         inkâr eder. Bir           müslüman
      Hakk'n zuhur            (ortaya     çkt)       ettii varlklardan birini inkâr

      ederse, din      ona Müslüman demez.
      Küfr-ü bâtl; mutlak Hakk' örtmütür.
                                                                  420
      Küfr-ü hak, kendini Hak'la örtmütür.


      Küfrün de halik (yaratan) Allah'tr ve Allah'n küfrü                                     yarat-

      mas     da    Onun          en büyük hikmetlerinden (kâinattaki bütün
      hâdiselerin ilâhî sebebi) biridir. Allah, fena bir                       ey yaratmayaca-
      na göre küfrün de yaratlnda bir sebep,                                  bir   mânâ, dolay-
      syla hikmet vardr.


418 Azizüddin Nesefî, Tasavvufta nsan Meselesi I însan- Kâmil, stanbul, 1990,             s. 31.

419   Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.651.
420 bnü'l Arabî, Özün Özü, çev.smail         Hakk    Bursevî,      sadeletiren Abdülkadir Akçiçek,
      stanbul, s.45-46.
Ayet 6-7
276


       Burada küfür kelimesinin "karanlk"                           mânâsn        ve kâfirlerin
       nurdan karanlkta kalanlar olduunu unutmamak dorudur. 421


•      Küfür, Yaratana göre hikmet, bize nispetle âfet ve                                           422
                                                                                 felakettir.



•     Tanr hükmüne                âk olan nûrlanr, yarattna âk olansa kâfir
              423
      olur.



•                                         424
      Kâfir kalbi ölü olandr.


•     Kâfir,    hemen cezalandrlmayp kendisine mühlet                              (süre) verilen
                     425
      kimsedir.


•     Alemlerin efendisi Hz. Peygamber efendimiz                           (s.a.s.)      bir hadîs-i

      erifinde: "Sizden herhangi birinizin hevâ (nefsin istei) ve hevesi,

      benim getirmi olduum eye tabî                     olmad       müddetçe o kii îmân              et-

      mi olamaz."'Yani kâmil bir îmâna sahip olamaz,                         buyurmutur.
      Bu hadîs-i erîf'ten anlaldna göre, kiinin                              hevâ ve hevesi,
      erîat- garrâ'ya (parlak ve nurlu eriat)                    uymad          ve ona            boyun
      emedii        müddetçe, kii kâmil                bir   îmâna sahip olamaz.
      Her kim       nefsânî istek ve       arzularn Hz. Peygamber'in                    (s.a.s.)   teb-

      li ettii erîat- mutahhara'ya                     (tertemiz eriat) hor bir köle gibi

      boyun edirmezse, bu kiinin îmânl olduu nasl                                  söylenebilir?

      Dorusu himmet                (yardm) ve gayretler bu belirgin               ztln             ayrt
                                                                                   426
      edilmesi hususunda âciz              kalm, yorgun dümütür.

                                                                                      427
      Tarikatta,     eyhinin îmânna vâkf olmayan                       kâfirdir.



421 Kenan Rifâî, erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.285.
422 Kenan Rifâî, erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.279.
423 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi çev.Abdülbaki Gölpnarl,
                                                ,                            c.III,    stanbul, 1988,
      s.109, beyit. 1361.

424 Kenan     Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,    s.51.

425   Ahmed   er-Rifâî, Sohbet Meclisleri I el-Mecâlisus-Seniyye,   stanbul, 1996,     s.   29.
426   Ahmed   er-Rifâî, Sohbet Meclisleri I el-Mecâlisus-Seniyye,   stanbul, 1996, s.40.
427 Kenan     Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.559.
                                                                                                       BAKARA
                                                                                                            277


      Kâfirler kalptr, temiz kiilerse altna benzerler her iki                                      ksm       da
      bu potann           içindedir. Potaya kalp olan girdi                          mi hemen      kararr...

      Altn     girdi      mi    altnl     belli olur.
                                                                428




      Her kime            ki ezelde      Rabbinden gelen                       bir   nûr isabet etmedi,
      bo      geçti.      te     o zaman ondan, Kâf ve Nûn'dan kasdolunan
      'Kün-Ol'un yani esas                 mânânnÇünkü o, onla-     kefi   istenir.

      rn hecesinde yanld. Ve i umduu gibi çkmad. (eytan gibi)
      Kâf ve Nûn'un               d
                        manzarasna bakt, yanld ve Kâfi küfür
      mânâsnda gördü. Nûn'u da Nekre yani inkâr, yabanclk. Ksa-
                                          429
      cas: Kâfirlerden oldu.



      Görmüyor musun? Muhakkak eytan kendi                                             nefsine     uydu ve
      Âdeme: "Ben senden daha hayrlym"                                     dedi.     te   bu yüzden Al-
      lah   onu     lanetledi.          Kârûn         ise,    malnn            çok olmasna aldanp:
      "Muhakkak bu                mal, bana ilmîm sayesine verildi" demiti. Al-
      lah   bu yüzden onu da mal ve                      eviyle birlikte yerin dibine                  batrd.
      Ayn ekilde melekler tebihlerini ve takdislerini                                  (Allah    'in   annn
      yüceliini söylemek) görmeleri sebebiyle 'Yâ Rabbî! Biz seni nok-
      san sfatlardan tenzih (uzak tutmak, ayrmak) eder ve kemâl s-
      fatlarla tavsif       (vasflandrmak)                   ederiz'    demilerdi.        Bu yüzden         Al-
      lah Teâlâ,       Adem'e secde etmelerini                        isteyerek      onlar imtihan          et-

      miti.    Ayn        ekilde 'ben' diyen herkese Allah Teâlâ: Hayr! Bi-
      lakis 'ben' kelimesini              kullanmak yoktur demi ve                          'ben' diyen-

      leri esfel-i sâfilîn         (aalarn             en     aas)         derecesine     düürmütür.
      Her kim de          'sen'    demise, Allah onu iliyyûn'un en üst                            derecesi-
                                  430
      ne yükseltmitir.


      (Bu âyette bahsedilenler)
      Adem'e ne önce ne de sonra secde                              ettiler.   Ebû Cehil    gibi evvelde
                                                431
      de sonunda da             kâfirdirler.


428 Mevlânâ, Mesnevî çev.Abdülbaki Gölpnarl, c.V, stanbul, 1988, s.68, beyit.820-821.
                            ,




429 bnü'l Arabî, eceretü'l Kevn, çev.Abdülkâdir Akçiçek, Mays, 2000, s.18.
430   Ahmed   er-Rifâî,   Sohbet Meclisleri / el-Mecâlisü's-Seniyye, stanbul, 1996,         s.   137-138.
431   Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000,       s.   236.
Ayet 6-7
278



      Doumdan hemen                     sonra insann ilk âlemi balar ki hayvanlar
      âlemidir.      Bu âlem onu yemee, içmee,                           helâl ya         da haram       bir-

      lemee         sevk eder.          nsan orada         sebat eder,      îmân ve amele dön-
      mezse dünya           sevgisi       ona galebe           çalar,   dünyadan her istediini
      de pek      tabiî elde           edemez, neticede yrtclar âlemine                         girer.   Ki-
      bir,    kin, hased, intikam,              mukadderse          katil ile   vasflanr ve o             in-

      sann      sîreti (iç   yüzü)        yrtc        hayvanlara döner.             Eer bundan            da
      îmâna ve amele dönmezse mevki hrs galebe                                eder,       muradna an-
      cak     hilelerle eriir          ve sonunda devler ve eytanlar âlemine                         girer.

      Hile, hud'a, yalan, gybet,                  kouculuk          ve iftira       ile   blis gibi halk
      arasna      fitneler  düürmek gibi huylarla vasflanr. Orada kalrsa
      esfel-i sâfilîn      {aalarn aas) da kalm ve insanlarn en sap-
      kn olmu olur.              432




      Peygamberlerin ztlar olan kâfirler de peygamberleri, evlatlar-
      n    tandklar,         bildikleri gibi tanrlar, bilirler                  ama kskançlkla-
      r, hasetleri (çekememezlik,                 bakasnn          elindeki nimetin zevalini              is-

      teme)    yüzünden          bildiklerini gizlerler. "Bilmiyoruz" diye bilmez-
                           433
      likten gelirler.



      te 'Saîd (Allah rzâsn kazanm olan, saadetli) saîddir anas-
      nn karnnda, akî (bedbaht) akidir anasnn karnnda hadîs-i
      erifi    vardr    ki ezelî istidata (ezelde Allah'n ilmindeki hakikatlerin

      mâhiyetleri) iarettir. Ezelde                   tohumu        kâfir olan bir ruh, müslü-

      man muhitinde doup büyüdüü                                için arzî (muvakkat, gelip ge-

      çici)   ve zarurî (zorunlu) olarak                 müslüman         olsa bile bir frsat bu-
                                            434
      lunca yine aslna döner.


      Hz.     Muhammed             (s.a.s.)'e   dediler ki: 'Niçin        amcan Ebû             Leheb'i o
      sapknlk zindanndan aydnla çkarmadn?' öyle buyurdular:
      "Hastalklar vardr ki tedavisi                      mümkün          deildir.         Hekimin        böy-



432 Niyazi Msrî,     irfan Sofralar, çev.Süleyman         Ate, stanbul,    s. 50.

433 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi              ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl,        c.III,   stanbul, 1988,
      s.299, beyit. 3663, 3665.
434 Kenan      Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,      s.75.
                                                                                     BAKARA
                                                                                                279



   le   bir hastayla       bouna uramas             cehalet olur. Hastalklar          da var-

   dr    ki   derman       ve tedavi kabul eder.          Onu ihmal    etmek de merha-
                          " 435
   metsizlik olur.



   Eer bugün benim bu sözlerim houna gitmiyorsa, bu hâlden sa-
   kn, sözlerime sayg                göster ki sen de      sayg    göresin!   îmân         ve   iti-


   kattan (inanç) kendinde               bulunduunu          iddia ettiin eyleri kuv-

   vetlendirmi olasn! Kendi görüüne ve babalarnn görüüne                                        ta-

   nklk etmi              olasn.     Önce   yapm   olduun hizmetler, göstermi
   olduun         sayglar         hep körlüktendi. Bakalarn da yoldan çkar-
   yordun; aksine olarak edepsizlik ediyordun. Beni kötülüyor, dü-
   ürüyordun. Bu               suretle kendini de      düürmü oldun. Çünkü kör-
   lüüne        ve tembelliine           tanklk etmi oluyordun            ki,     dükünlü-
   ün, alçalmann                  neticesi budur.


   Onu        niçin      bu kadar      yükseltiyorlar?     Ben undan korkuyorum
   ki,   bu     saatte sen         ayrlk eleminden         gafil (hakikatten habersiz

   olan),      efkat bölgesinde hoça uyumaktasn. Öyle                             bir hareket

   yapyorsun             ki,   efkat sona     ersin.   Sonra da bu hâli rüyada gö-
   rüyorsun,        ama eyhi görmüyorsun. Çünkü eyhi görmek onun
   istei       olmadan            mümkün     deildir; ne rüyada, ne de                uyank-
   ken onu göremezsin. Nihayet çürük umut kalr sende. Yani bir

   bütün umulacak eylerden uzak kuru bir umut. Nasl ki bir
   adam Tanrnn                    kendisine bir çocuk vermesini umar, çünkü

   genç bir erkektir; genç bir               kadn vardr. Ama sen              o   umudu bu
   umutla nasl karlatrabilirsin? Bu                         ilk   zavallnn umutsuzlu-
   u, eyhin kendisine kar besledii efkatin arkasnn kesilme-
   sinden        ileri   gelmitir. Yazklar olsun o hastaya               ki,      ii Yâ-Sîn'e

   kalmtr. Yani                o eyhten, ancak kendisiyle nifak               {iki   yüzlülük,

    münafklk) üzere olmasndan,                      iki   yüzlü    konumasndan,                 yu-

   muak ve          tatl sözler söylemesinden zevk duyar;                 bundan hola-
    nr. Hâlbuki, korkunun bu noktada                       olduunu     bilmez.       Ama pa-
    diahn         hiddet ve iddetle kendisine sert sözler söylemesinden



435 ems-i     Tebrîzî, Makâlât,    çev.Mehmet Nuri Gençosman, stanbul, 2006,       s.94.
Ayet 6-7
280


      korkusu yoktur.          Eer     böyle sözler söylerse, o          padiahla          yara-
      an     bir   konuma        tarzdr.

      Sen ahlardan ancak onlarn ikramlarn gördüün zaman kork!
      Rüyada        bir söz   konuuyorum. eyh, onlar                  birer birer   bana anla-
      tyor. Yine de        eyhi gerçeklemiyorlar. Ne sözünde, ne iinde ona
      inanmak        istemiyorlar.     Sebep açktr, efkatin kesilmesidir.
      Acaba hangi maksatla onu gerçeklemiyorlar?                        O   maksad     bir av-

      cunun        içine koysun,       eyhten         umduu       eyi de öteki avcunun
      içine.    Sonra bir kyaslama yapsn! Hangisi hangisinden daha
      deerlidir?436



      Öyle     kâfirler    vardr   ki, bir    îmân      hasretiyle    yanp   tutuurlar. Fa-

      kat kendilerinde inatç bir ar ve                 namus     vehmettikleri için kibir-

      leri   ve buna benzer duygular, bir manevî yolda yürümelerine en-
                   437
      gel olur.



      Zîrâ kibir ve gurur insann yolunu öylesine balar                        ki; kâfir,    gön-
      lünde nura          doru   bir   ah ve       bir inleyi bulsa bile,    bunu     darya
      vuramaz.


      Yâ-Sîn Sûresinde Allah, "Onlarn önlerine ve arkalarna                            set çek-

      misizdir.      Gözlerini de perdelediimizden artk göremezler" bu-

      yurur.       Onlarn göremedikleri               ilâhî birlik ve güzelliktir,      Hakk
                    438
      nurudur.


      Kâfirler, gözlerini        iin içine atmadlar da o yüzden deriyi                 iç   san-

      dlar. Kâfir,        dâima mal ve mevki             arar.   Bu   yola klavuz blistir.
                                                                  439
      Çünkü mevki tuzana                ilk   avlanan odur.



436 ems-i Tebrîzî, Makâlât, çev.Mehmet Nuri Gençosman, stanbul, 2006, s.94-95.
437 Kenan Rifâî, erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.477.
438 Kenan Rifâî, erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.476.
439 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî çev.Abdülbaki Gölpnarl, c.V, stanbul, 1988,
                                               ,



      s.160, beyit.1947, 1949, 1950.
                                                                                 BAKARA
                                                                                     281



    'Lâ ilahe illallah'           yani,     Tanr'dan baka tanr yok diyoruz. Lâ
    ilahe,    Tanr     yok;     illallah,   ancak Tanr var demek.
    Ben...    demekle, kendimize vücud veriyoruz. Hâlbuki bu vücud,
    hakikatte var        olmayp hayâl olduu              hâlde onu var zannetmekle
    küfretmi oluyoruz. Bu hayâli vücûdu baka Tanr yoktur diye
    atarsak, var olan           can ve hayat olarak kalan ancak Tanr'dr.
    Kendini kesretten (çokluk) kurtarp vahdete                    (birlik)   salmak, ite
                                  440
    gerçek îmân budur.


    Küfr, âyât- Kur'âniyye'de dört vecihte vârid olmutur:

     1.   îmânn zdd demek                   olan küfür "O küfredenler ve Allah'n
          yolundan sapanlar, sapdranlar muhakkak ki hidâyetten pek
          uzak     bir dalâlete     dümülerdir. " (Nisa, 168)        âyet-i celîlesinde

          beyân olunan küfür              îmânn zdd demek          olan küfürdür.
    2.    Cahd, yani mutlak inkâr demek olan küfür. "Kim de küfür
          ederse bilsin ki Allah          bütün âlemlerden müstanidir. Kimsenin
          bir eyine ihtiyac yoktur. " (Alu              mran,    97) âyet-i celîlesinde
          beyân olunduu             gibi.

    3.    ükrün zdd demek                   olan küfürdür: "Ve bana ükredin, küf-
          retmeyin, yani nankörlük etmeyin!" (Bakara,                   152) âyetinde
          beyân olunduu             gibi.

    4.    Teberrî (sevmeyip             yüz çevirme) demek olan küfürdür. "Ve
          bana ükredin, küfretmeyin, yani nankörlük etmeyin!" (Baka-
          ra, 152)    âyetinde beyân          olunduu    gibi.


    mam Beâvî der ki: Küfr dört vecih üzeredir:
    Küfr-i inkâri: Allah'n mevcudiyetini katiyen kabul                       etmemek ve
    azna almamak
    Küfr-i cuhûdî: Allah' kalbiyle bildii hâlde lisâniyle ikrar etme-

    mek     ki,   blis'in küfrüdür.          Bu   küfre düenler     hakknda      "Onla-
    ra gayet iyi bildikleri kitab gelince ona küfrettiler.            Hemen Allah 'in
    laneti kâfirler üzerine olsun!" (Bakara, 89)



440 Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.469.
Ayet 6-7
282



      Küfr-i inâdî: Kalbiyle bildii hâlde lisâniyle itiraf edip de dine
      girmeyen kimsenin küfrüdür.
      Küfr-i nifak: Lisanyla ikrar (kabul) ettii hâlde kalbiyle itikâd
      edememektir.

      Küfrün bu dört vechinden herhangi                            biri     üzere âhirete intikâl
      edenin mafiret olunma ihtimali yoktur.

      Büyük      arifler     bu âyetin         tefsirinde          derler    ki:   Ahd-i          Elest'de

      'Belâ' yani 'Evet,         Sen bizim Rabbimizsin dedikten sonra Benim
      rubûbiyyetimi inkâr edenler, kalblerinin o vakitteki safasn                                    süflî

      (alçak,   baya)      ve nefsani amelleriyle           boanlar ve Allah'n                    insanla-

      ra   verdii sâlih ftratlarn, behîmî,                 yrtc        ve    eytân       sfatlarla de-

      itirip bozanlar korkutsan da korkutmasan da                                   birdir.       Çünkü:
      "Hayr! Onlarn          söylediklerinin aksine kendi                 kazandklar behimi             ve

      eytanî vasflar kalblerini           kuatm ve bomutur!" (Mutaffifîn,                             14).

      Onlar küfrân         ile   Allah' unutunca, Allah onlar                      darmadan           etti.

      Hevalar onlara         galib geldi ve onlar tepesi üstü yere                       ykt. Onlar
      canl suretinde ölü           kalpli oldular. Kalbleri ölü olunca                     onlar va'd
      (yaplmasna      söz verilen ey) ve vaîd (birini iyilie sevk ve kötülük-

      ten   uzaklatrmak için korkutma)              ile    müjdelemek ve korkutmak                     ay-

      ndr, îmân       etmezler.Çünkü kalpleri katlamtr. Dünya mu-
      habbeti ve    ehvetlerine dükün olmalar onlarn kalplerini tala-
      trmtr. Nasihat tesir etmez. Kalplerinin kaplarn, hak kelâm
      duymaa ve anlamaa kar kilitlemilerdir.
      Onlarn bu      hâli        Ktal sûresinde:
      "Onlar      hiç tedebbür etmezler mi?                Mânâsn anlamaa çalmaz-
      lar   m?   Yoksa kalplerinin üzerine kilit                    mi vuruldu?" (Ktal, 24)
      diye beyân buyurulmutur.

      Bunlar Cenâb- Hakk'la ünsiyet kokusunu alamazlar. ekavet
      gibi bir sarsar      frtnas bunlar
      Bunlarn kazandklar ve kendilerine sfat olarak                                 seçtikleri süflî,

      behîmî ve eytanî vasflar kalplerinin etrafn                             kuatp       hiçbir     öü-
      dü ve hitab iitmeyecek hâle                getirince Allah             onlarn kendi kalp-
                                                                      441
      lerine    vurduklar         kilitleri   mühürlemitir.

441   Ramazanolu Mahmud           Sami, Bakara sûresi   Tefsiri,   stanbul, 1985,   s.   37-40.
                                                                               BAKARA
                                                                                          283


     "uyarsan (nzâr) da, uyarmasan da"


     nzâr / Korkutarak uyarma:

     Edebî mânâda da enfüsde de                inzâr, gönle   gerçein zerkedilme-
     si   (enjeksiyonu) demektir. Enfüsî           mânâda     inzâr ancak     Peygam-
     ber efendimizin sanatdr.             Çünkü gönlüne Azîzü'r-Rahîm srry-
     la   Muhammed             zevki   dümeyen her ey gaflettedir Bir insann
     gerçekleri       duymas,      hatta bilmesi   baka    eydir. înzar, bir gerçe-
     in    kalbe intikâl ettirilmesi srrdr. Nitekim kalplerini günah-
     larla   doldurarak inzâra imkân vermeyenler küfr-ü inâdîde sapla-
                     442
     np    kal ir.
                      q~




     'nzâr', korkulu bir               eyden sakndrmak        için bildirmek, yani

     'ilerde   u fenalk var, sakn!' diye doru yolu göstermek.                 443




     Uyarma anlamna               gelen 'inzâr' kelimesi aslnda, korkulacak bir

     eyin      bildirilmesi      anlamnadr. Burada, ilenen kötülük ve gü-
     nahlar yüzünden Allah'n azab ve cezalandrmasyla korkut-
     maktr. Kâfirler hakknda inzârla yetinilmesi, aslnda                     kâfirlerin

     müjdelenmeye deer kimseler olmamasndandr. Çünkü                                inzâr,

     kalplerde daha derin bir etki            yapt gibi,   ruhlar üzerinde de id-
     detli bir etki         brakr. Menfaatten önce zarar önlemek çok daha
     önemlidir. Kâfirler          uyardan     hiç etkilenmedikleri için,     kukusuz
                                                              444
     bunlara     ilk       olarak müjdeden söz edilemez.



     "uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inan-
     mazlar."


•
    Tanr       dedi    ki:    "Onlara gelin   de, ey terbiyeye   alkn    olmayan ka-
     trlar, gelin del"




442 Haluk Nurbâki, Yâ-Sîn sûresi Yorumu, stanbul, 1999, s. 14.
443 Elmahh Hamdi Yazr, Hak Dîni Kur' ân Dili, Aziz Datm, stanbul, CI,               s   /192.
444 smail Hakk Bursevî, Muhtasar Ruhu' l-Beyân Tefsiri, stanbul, 2004, c.I, s.72.
Ayet 6-7
284


      Fakat gelmezlerse gamlanma, o                        iki   temkinsiz için kinlenme!
      Bazlarn kulaklar bu                gelin sözüne              kar     sardr.. Her hayva-
      nn      ayr   bir    ahr vardr.
      Bazlar bu           sesten ürker kaçarlar...               Her atnahr ayrdr. Bazla-
      rnn bu hikayelerden can sklr...                            Çünkü her kuun kafesi ba-
      kadr.
      Melekler       bile bir cinsten deildirler;                  bu yüzden göklerde             saf saf
      dururlar.

      Douya mensup                 olann da duygular               var,   batya mensup olann
      da...    Fakat görmek, göze             ksmet olmutur, mesned {dayanacak
      yer)    ona verilmitir.
      Yüz     binlerce kulak saf saf düzülse yine de hepsi                          aydn       bir   göze
      muhtaçtr.
      Sonra kulaklarn da can                  sesini,        Tanr       haberlerini,       Peygamber
      buyruklarn duymada                bir    mesnedi           var.

      Bir bakr, senin sözünden nefret eder,                             kaçmaya kalkrsa yine
      sen    kimyay ondan           esirgeme!
      Sen gülün sözünü terk            etme... Söyleye dur!               Bu   söz pek       büyük    bir
                     445
      kimyad ir.


      Öütçü, yüzlerce çalp çabalasa öüdü duymak                                        ve kabullen-
      mek için kabul edici kulak gerek.
      Sen yüzlerce lütuflarda bulunarak ona                         öüt verirsin ama bu öü-
      dün, onun            kulana     bile    girmez.            Duymayan, inatç            bir   adam,
      yüzlerce söyleyeni âciz brakr.

      Peygamberlerden daha öütçü, daha güzel sözlü kim vardr? Ne-
      fesleri   taa   bile tesir eder.

      Fakat     da ta bile onlarn sözlerini duydu,                        sözleri    daa, taa        bile

      tesir etti    de baht kötü kiinin          kula açlmad gitti. Bizlik, ben-
      lik   kaydna düen            gönüller,   onlarn sözlerine kar tatan da kat
                             446
      bir hâl aldlar.



445 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi           ,       çev.Abdülbaki Gölpnarh, c.IV, stanbul, 1988,
      s.163-164, beyit. 2011-2020, 2025, 2026.
446 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi               ,   çev.Abdülbaki Gölpnarh,      c.V,   stanbul, 1988,
      s.128, beyit. 1531-1536.
                                                                                         BAKARA
                                                                                              285


      Her kim özünü,            nefsini anlarsa           Allah'n gayrisini göremez...
     Nefsini bilmeyen, anlamayan kimse de Allah' göremez.

     O     kimse   ki;   özünden       bir   ey    göremiyor; ona ne bir           ey   anlatla-
                                                                    447
     bilir,   ne de   o, bir   eyi anlar ve idrâk           eder.



     Öütler      elbette basiret (hakikati kalbiyle hissedip                     anlamak) sahi-
     bi,   mânâ gözü       sahibi olanlar içindir.           Anadan        doma        gözsüzler,
     iaret edilen hedefi göremez, öütleri anlayamaz.
     Anadan        doma      kör   tâbiri,     o kimseler içindir           ki,   onlar nefsine
     kar      bir irfan    (anlay, zihni kemâl) duygusuna sahip deildir.
     Gerçek mânâda asl             kör,   bu zümredir.
     Bir kimsenin ki temelli               körlüü ve gözsüzlüü gitmemitir.                    O
     bizim     kelâmmz         (söz)   nasl anlayabilir?           448




     Eer      sen gafletle perdeli,          madde karanlna gömülmü, mâsivâ
     (Allah'tan    gayr     hersey)    kaytlarna          balanm,          babalar taklid     ile

     nûr-i yakîne        ermeyen muallimlerin sözlerine                   tabî   olmu   isen ka-
     t ve tahtadan baka               bir levha,        kamtan baka          kalem, et ve     si-

     nirden ibaret olandan             baka       el,   cisim ve    maddeden baka          katib
     tanmazsn. Öyleyse bizim iaret ettiklerimizden                           bir   ey anlama-
     ya tamah etme!         Çünkü         sen bu iin ehli deilsin.               Madde   karan-
     lnda kalanlardansn.                Böyleleri cisim ve          ona   bal      maddî eya-
     dan    bakasn tanmaz.                Uzunluk, yükseklik ve genilik olarak
     bilinen üç buûdlu          maddenin            gölgesi altndadrlar.            Bu yüzden
     malûmatnz da nilerinizle duyduklarnzdan                              ibarettir.    Kemmi-
    yet (nicelik) ve       miktar olmayan, ölçülemeyen, görülemeyen ve
    taksim (bölmek) edilemeyen eyleri inkâra                         kalkrsnz. 449

    Sr, ancak      srr     bilenle eittir. Sr,           onu inkâr eden kiinin kula-
    na söylenmez. Fakat Tanr' dan davet etme emri gelince, artk
    halkn kabul edip etmemesiyle ne iimiz                          var?



447 bnü'l-Arabî, Mir'âtü'l-lrfan, çev. Abdülkâdir Akçiçek, stanbul, Mays 2000, s.88.
448 bnü'l-Arabî, Mir'âtü'l-lrfan, çev. Abdülkâdir Akçiçek, stanbul, Mays 2000, s.82.
449 Ahmed er-Rifâî, el-Bürhanu l- Müeyyed / Marifet Yolu, stanbul, 1995, s. 171.
Ayet 6-7
286


      Nuh, tam dokuz yüz yl kavmini davet edip durdu. Her an                                              kav-
      minin inkâr          artt. Fakat o                 söylemeden vazgeçti mi? Hiç sükûn
      maarasna           çekilmeye        kalkt m?
      Köpeklerin havlamasyla hiç kervan yolundan kalr                                             m? Ay

      latrr
      yaradlna
                  m     hiç?   Ay      n
      olan gecede dolunay, köpeklerin havlamasyla
                                                 saçar,
                                                                                          yürüyüünü ar-
                                                                 köpek de havlar durur. Herkes
                          göre bir hizmette bulunur. Takdir herkese bir hiz-

      met vermi,          herkesi bir      ie layk görüp                    iptilaya      salmtr.
      Ay    der   ki:   Köpek, o        pis sesini             brakmyorsa ben aym, gidiimi
      nasl brakabilirim             ki?

      Sirke sirkeliini          arttrdkça ekerin artmas gerek.                               Kahr sirkedir,
      lütuf da bala benzer. Sirkencübinin (sirke ve baln                                     kartrlmasn-
      dan meydana gelen erbet)                   temeli,              bu   ikisidir.      Bal sirkeden daha
      az oldu     mu     sirkencübin,          iyi       olmaz.
      Nûh kavmi          de,   ona     sirke   döküp duruyorlard                          fakat   Tanrnn    lü-

      tuf ve ihsan denizi ona daha fazla eker dökmekteydi.
      Zehirler tesirlerini yaparlar                      ama     panzehirler de             hemen o    tesirle-

      ri   gideriverirler.

      Bir zerre sola       doru uçmaktadr, öbürü saa doru                                         gidip araya-

      can aramada.
      Kuzgun üzüm              banda       kuzgunca                   barr fakat bülbül             bunu du-
      yup    sesini azaltr        m?
      Bu 'Tanr          dilediini yapar' pazarnda her                               ikisi için     de ayr al-
               450
      c var.

      Bize bu        münkir ve         kâfirlerin hâlleri ve                  tutumlar hakknda söz
      söylemek dümez. Bütün yaratlmlar                                      gibi   bunlar da vazifelerini
      yapmakla          mükelleftirler.        Bu        âlemde, herkes kendi                     memur   oldu-

      u iin icâbn              iler.   Cenâb- Hakk'n koyduu bu kanun dei-
      mez.    Eer       biz merd-i sûfî isek,                  bunlarn hepsini hakikat gözüyle
                                                                                    451
      görüp kendi hissemizi               almamz lâzm                      gelir.




450 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi                 ,
                                                         çev.Abdülbaki Gölpnarl, c.VI, stanbul, 1988,
      s.3-4, beyit:.8-20, 28-29, 35, 37.

451   Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,          s.   314.
                                                                                                  BAKARA
                                                                                                          287



      îmân     ehline îmânlar süslendirilmi, böylece                              îmân     ehli oldukla-

      rndan dolay ükür                  ve hamdetmilerdir. Kâfirlere de küfürleri
                                                                                         452
      süslendirilmi, kâfir olduklarna raz gelmilerdir.



      Biliniz ki     nurun       dereceleri vardr.           îmân nuru, geceye kar gü-
      ne     gibidir.   Fask müminin nuru,                  itaatli       mü 'minin            nuruna göre
      gece gibidir.        Çünkü       itaat    eden mü'min, fâsk mü'min                        gibi   deil-
      dir.   taat eden mü'min, insanlar arasnda taat                                (itaat) nûriyle ge-

      zer.   Fask    ise    fsk zulmetiyle        gezer.     Fâska (günahkâr)                   fk (had-
      dini    amak)        böyle süslendirilmi, itaatkâra da                         itaati süslendiril-
                                                       453
      mitir.    imdi        bunlar bir olur        mu?


      nanmayanlar, kâinat                  ibret gözüyle           göremeyen; yaratlmlarn
      yükselen sesini gönül kulayla duyamayan, onlardaki hâl                                             dili-

      ni   anlayamayan ve yine onlardan yükselen                             ilâhî       râyihadan koku
      alamayan       talihsizlerdir.       Bunlar gül kokusundan tiksindii, onun
      ne rengine ne râyihasna (kokusuna) tahammül edemedii için
      bir yerde gül         kokusu duydu mu;                tersine        dönüp baylan            câl   adl
                                 454
      böcee      benzerler.



      Allah korkusunun hakikati


      Havf     {korku),      Allah'n kamçsdr. Onunla edepsizlii âdet edi-
      nen     nefisler hizaya getirilir.           Uzuvlarn              gerekli olan eyleri terk

      edip kötülüe dalmalar, kalbin gafletinden ve srr âleminin zul-
      metinden meydana                 gelir.

      Nefsinden uzaklaan kimse, kalbiyle                                ülfet (dostluk,          alkanlk)
      eder ve onunla dost olur.
      Allah'tan      korkmann en mükemmel                           ekli, "vecd" (ak,              muhab-
      bet)    sfat üzerinde olmaktr. Yoksa ümit ve temennî ederek
                                                     455
      "fakd" (kaybetme) sfat üzerinde olmak deildir.

452 Niyazi Msrî, rfan Sofralar, çev.Süleyman Ate, stanbul,                   s.   182.

453 Niyazi Msrî, rfan Sofralar, çev.Süleyman Ate, stanbul,                   s.   182.
454 Cemalnûr Sargut, Ey nsan, stanbul, 2007,           s.   143.
455   Ahmed    er-Rifâî,   Sohbet Meclisleri, stanbul, 1996,       s.   99-100.
Ayet 6-7
288


      Korkun, korkun!               Çünkü     Allah burada korkanlar orada emin
      eder. Bir kalpte iki sevda             olmad          gibi, iki         korku da brakmaz.
      Hem       burada     hem       orada korkutmaz. Keza, bir yerde                      iki   emni-
      yet de     brakmaz.          Hem burada hem öteki âlemde emniyet olmaz.
                                                456
      Onun       için   korkun, korkun!


      "üphesiz ki içinizde Allah i en çok bilen benim en çok korkan da
      benim. " (Hadîs; Buhârî)

      Madem        ki âyete göre "uyarsa            da uyarmasa da              birdir".   Bunu    bil-

      dikleri hâlde        peygamberler niçin davete devam ediyor?

      Hakk mükelleflerin (vazifeli) ahvâli (hâlleri) hakknda iki yönden
      hüküm verir. Kulun ii, Tanr iradesinin gerektirdii ey üzerine
      cereyan eder. Hakk'n iradesi de ilminin gerekli kld eye ba-
      ldr. Hakk'n ilmi ise, malum olan eyin kendi zâtndan Hakk a
      verdii      bilgi ile ilgilidir.      u hâlde kul ancak ayân- sabitesinde
      bilinen suretiyle belirdi. Böyle olunca Resul                            ile   vâris (mirasç),

      ancak      Tanrnn            iradesiyle olan     emre hizmet             ederler,    yoksa   ira-

      deye hizmet etmezler. Resul ve                  vârisler,     mükellefin saadetini            is-

      tediklerinden dolay              onun üzerine o        vazife      ile   gönderilmilerdir.
      Eer Tanr           iradesine hizmet etselerdi, mükellefe                        öüt    vermez-
      lerdi.    Hâlbuki       onlar,    ancak irade        ile   nasihat verdiler.          u hâlde
      Resul     ile vâris,     insanlar için âhiret hekimidir. Allah emredin-

      ce   onun emrine             itaat ederler.     Binâenaleyh             hem Allah'n        emri-
      ne bakar,       hem    de iradesini       gözetirler.      Bazen de Hakk'n,                irade-

      sine   aykr eyle         kendilerine emrettiini görürler. Hâlbuki ancak
      Allah'n irade ettii             ey olur. te       emir bunun             içindir.    Yani emir,
      Allah diledii için oldu. Muhatap olanlara emredip de                                  olmasn
      dilemedii eyi de emrolunanlar yapmadlar. Böyle olunca onla-
      rn   hareketlerine muhalefet ve mâsiyet denildi.                          u hâlde Resulün
      ii ancak tebli dir (bildirmek),                 baka       deil.

      Bu mesele hakknda Hz. Muhammed                             (s. a. s.)   buyurdular ki "em-
      rolunduun gibi doru yolu                tut" âyetinin içine             ald hakikatlerden
      dolay     Hûd Sûresi          ve emsali sûreler, beni ihtiyarlatt.               u hâle göre
456 Kenan      Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.265.
                                                                          "


                                                                                         BAKARA
                                                                                                 289


    onu    ihtiyarlatan    "Emrolunduun gibi" hitab               idi.        Çünkü O,         ira-

    deye uygun       düen      eyle emrolunduunu bilemez                      ki   o   ey vücûda
    gelsin;     yahut lâhî iradeye           aykr   olan eyle    mi emrolundu                 ki   o
    ey     zuhura (ortaya çkmak) gelmesin. Hiç kimse lâhî iradenin
    hükmünü        bilemez.          Ancak   O   iradenin   hükmünü meydana                    gel-
                               457
    dikten sonra      bilir.




    Ensâr (Resûlullah Medine'ye hicret ettiinde ona                              yardm       eden-

    ler,   Medîneliler) ve Muhacirler'in (Medine'ye hicret eden                             Mekke-
    li   Müslümanlar),     düman           gelmeden önce daha             bir haftalar var-

    d. Bu süre içinde ehir duvarlar                   dnda, vahann                 çeitli yerle-

    rinde    yaayan hayvanlaryla             birlikte   ehrin   içine yerletirilmeliy-

    di.    Bu   görev yerine getirildi ve ehir duvarlar               dnda ne bir at,
    ne bir deve, ne de bir koyun kalmad.                 Bundan sonra yaplacak i
    Mekke'lilerin planlarn örenmekti.                    Onlarn      sahildeki           bat yo-
    lunu takip      ettikleri haberi geldi.         Bu srada     içeriye           doru     yönel-

    diler ve     Medine'nin          be   mil kadar batsnda konakladlar.                     Daha
    sonra kuzey-batya birkaç mil yol aldlar ve Medine'ye kuzeyden
    bakan Uhud        dann eteklerindeki düzlüe kamp kurdular.
    Peygamber henüz silâhlarn                    kuanmamt.                Fakat rüyasnda
    kendisini     zrh giymi           bir hâlde bir   koçun üstünde giderken                  gör-

    dü. Elinde bir      klç      vard.     Klca baktnda           içinde bir di; etra-

    fnda da kendisinin olduunu bildii                    bir   grup büyük              ba   hayva-
    nn kurban edildiini gördü.
    Ertesi sabah      rüyasn arkadalarna anlatt                 ve   onu öyle yorum-
    lad:    "Zrh Medine'dir,              klcn   içindeki   di bana yöneltilecek              olan

    bir darbeyi,     kurban edilen hayvanlar da Ashabmdan öldürülecek
    olanlar temsil ediyor. Benim üzerine bindiim koç                            ise,   inallah   öl-

    düreceimiz       kâfirlerin bölük        bakann      belirtiyor.


    Peygamber       (s.a.s.)'in ilk       düüncesi ehrin       dna çkmayp içten
    bir    savunma mekanizmasn kurmakt. Bununla                                 birlikte     kendi
    görüüne dierlerinin de katlp katlmayacaklarn örenmek

457 Îbnü'l-Arabî, Fusûsu'l-Hikem, çev.Nuri Gençosman, stanbul,       s.   69.
Ayet 6-7
290


      amacyla meseleyi         istiare       etmek       için   arkadalarn toplad. lk
      konuan bn Ubey              oldu. 'Bizim ehrimiz, bize                kar     hiçbir za-

      man saldrya meydan brakmayan                         bakire bir ehirdir. Biz bu           e-
      hirden büyük kayplar            olmakszn             hiçbir   dümana saldr              için

      çkmadk. Bu ehre             saldranlar         ise   hep büyük kayplarla kar-
      latlar.    O   hâlde, ey Allah'n Resulü, onlar                     brak ne    yaparlarsa

      yapsnlar. Orada kaldkça, felâket onlarn olacaktr. Geri dön-

      düklerinde     ise   amaçlarn          yerine      getirememi olarak          geri    döne-

      ceklerdir.'


      Ensâr ve       Muhacirlerin            yallarndan büyük                bir    grup       bn
      Ubey'in görüüne katldlar. Bunun üzerine Peygamber                                    (s.a.s.):


      "Medine'de kaln,        kadn     ve çocuklar kalelere koyun" dedi.                O böy-
      le   konuunca        gençlerden    çounun ehrin               dna yürüme              taraf-

      tar   olduu aça çkt.             Birisi:     "Ey Allah'n Resulü", dedi, "Bizi
      dümann yanna götür!               Onlarn, bizim korktuumuzu ve zayf
      olduumuzu düünmelerine                    izin verme!"        Bu   sözler meclisin her

      tarafndan takdir dolu mrltlarla desteklendi.                          Çou      ayn eyi
      tekrarlad.

      Konuulanlardan ve onlarn desteklenmesinden genel                                  kannn
         dna çkmak olduu anlald. Peygamber
      ehir                                          de ehir                  (s.a.s.)


      dna çkp dümana saldrmaya karar verdi. Öle vakti Cuma
      namaz      için toplandlar. Verilen            hutbenin konusu cihad ve onun
      gerektirdii çaba        ile ilgiliydi.      Daha      sonra Peygamber          (s.a.s.) ar-


      kadalarna sava          için   hazrlanma emri             verdi.


      Müslümanlar ikindi namaznda                        tekrar bir araya geldiler.            Na-
      mazdan sonra Peygamber                 (s.a.s.),   Ebû Bekir ve Ömer'i kendi             evi-

      ne götürdü. Onlar Peygamber                    (s.a.s.)'in   sava    için    hazrlanma-
      sna yardm        ettiler.   Adamlar          darda sralanm              bekliyorlard.

      Sa'd    bn Muaz (r.a.) ve kabilesinden birkaç adam onlara kzarak:
      "Siz,   Allah'n Resulü istemedii hâlde ve O'na Semâ'dan haber
      geldii hâlde O'nu savaa zorladnz.                     Brakn da karar o versin"
      dediler.   Peygamber        (s.a.s.)    dar        çktnda, sarn miferinin
                                                                                             "


                                                                                                 BAKARA
                                                                                                            291



      üzerinesarm, zrhn giymi ve klcn kuanmt. Adamlar-
      dan çou, onu görünce biraz önceki sözlerine piman oldular ve:
      "Ey Allah'n Resulü, bizim sana                  kar çkmamz                 söz konusu de-

      il, sana hangisi            iyi   görünüyorsa onu yap" dediler. Peygamber
      (s.a.s.)   onlara     u     cevab    verdi:   "Bir    peygamber silâhlarn kuan-
      dktan      sonra, Allah           dümanlaryla onun arasnda hüküm                               verene

      kadar onlar çkarmaz.                Bu   nedenle size emrettiklerimi yapn ve Al-
                                                                                                 458
      lah    adna    ilerleyin.     Eer sebat gösterirseniz zafer sizindir.

                  Bu   hâdiseden de          anlalyor Peygamber, Allah'n rüyada
                  tecellî   eden iradesine deil, Kur' ân' daki emrine uyarak ye-
                  nileceini bildii hâlde            çounluun fikrine                   istiare etmek
                                                                                459
                  suretiyle     hürmet etmi ve savaa gitmitir.


      Senin uyarman ve              uyary      terk etmen, senin              hakknda ayn                   an-
      lamda deildir. Sen, onlar inanmasalar da                              uyardn          için       bun-
      dan dolay sevap alrsn. Fakat onlar               durum yok-
                                                                için böyle bir

      tur. Onlar uyarsan da uyarmasan da îmân etmezler. Bu tpk

      iyilii emir ve kötülükten uzaklatrma gibidir. Çünkü bu göre-

      vi   yapan kii, emrettii ahslar emredileni yapmasalar da, yine
                         460
      sevabn      alr.



      üphesiz        kötülükleri, erri de veren Allah'tr.                       Hayr da er                   de
      Allah'tandr. Yalnz, Allah erre raz deildir. Fakat sen                                   bunu           is-
                                                                      461
      ter ve:    "Bana er         ver!" Dersen,     o da    verir.



      Madem       ki her       mahlûk (yaratlm) Rabbna, kendi                          terbiye edici-

      sine,   ayân-    sabitesine çekiliyor, o hâlde peygamberlerin,                             mürid-
      lerin davetine        ne lüzum var derseniz, o davetten maksat, Mudil
      isminden Hâdî ismine                davettir, yani serden             hayra   çarmaktr.
      Deirmenciye buday götürmezlerse, yani                                 buday          öüttüren

458 Martin Lings, Hz. Muhammed'in Hayat,            çev.   Nazife     iman,   stanbul, 2001,           s.   242-
      246.
459 Derleyenin notu.
460 smail     Hakk   Bursevî,   Muhtasar Ruhu' l-Beyân     Tefsiri,   stanbul, 2004,   c.I, s. 72.

461   Kenan   Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.523.
Ayet 6-7
292


      olmazsa, deirmenci suyu tekrar dereye                            çevirir.   Ona niçin         su ak-
      myor?      derlerse,    un öüttürücü kimse gelmedi ben de suyu                                   asl-
      na sevk ettim,      der.    Benim de bu               söylediklerimi dinleyecek ve ala-
      cak kabiliyetler olmazsa, kalpten ve ruhtan gelen bu kelâm                                       geri

      çevirip aslna gönderirim.                    Arada kim kaybeder? Benim nehrim
      akp    gidiyor.    Dinleyen olursa tekrar bu tarafa çeviririm, isteyen
                                      462
      istifade   eden   etsin.



      Gelmek onun         elinde midir?

      Allah, bir taraftan         çarr,            bir taraftan       iter.   Sen beni davet        ettin,

      ama    bir taraftan ittin! dersen;                    çardm        çünkü bütün âlemlere
      rahmetim. Fakat ezelin                   hükmü zuhur              (ortaya    çkmak)          edince:
                                                                                                 463
      Olmaz, olmaz, der ve                  seni   bana yaklamaktan men                  eder.



      "Küfre   raz olmak küfürdür",                  hadîsiyle "kaza ve kaderine                   raz   ol-

      mayan benden baka Tanr arasn"                                 hadîsinin     mânâlarnn            bir-

      letirmek:
      "Küfre   raz olmak küfürdür. " Bunu Peygamber                               söyledi   onun       söy-

      ledii söz de dorudur, yerindedir. Sonra da yine "Müslüman
      olan kiinin her türlü kazaya raz                           olmas lâzmdr" buyurdu.
      Kâfirlik (hak yoldan sapan) ve                  münafklk           (ikiyüzlü)      da Tanrnn
      kaza ve kaderiyle deil mi? Fakat buna raz olursak                                     (ilk   hadîse
      göre) kötülük       etmi olmaz myz?
      Raz olmazsak o             da   suç. .peki, ikisinin           arasnda hangi çareye ba-
      vuralm?

      Ona dedim       ki: "      Bu    küfür,      Tanrnn           takdiriyledir    ama Tanrnn
      hükmüyle,       Tanrnn                emir ve rzasyla deildir.                 Bu küfür yal-
      nz kaza ve kaderin eserlerindendir. Tanrnn kaza ve kaderini,
      Tanrnn bilgisi olarak bil de üphe ve tereddüdün kalmasn!
      Küfre de razyz çünkü Tanrnn bilgisine muvafktr (uygun,
      denk), fakat bizim fenalmzdan, bizim kötülüümüzden mey-

      dana geldiinden raz deiliz. Küfür, Tanr                                  bilgisi   olmak bak-
      mndan       küfür deildir.             Hakka          kâfir   deme, burada dur!

462 Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.122.
463 Ken an   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,       s.   69.
                                                                                                        BAKARA
                                                                                                              293


     Küfür cahillikten meydana                           gelir fakat    küfrün        takdiri,      Tanrnn
     bilgisidir.      (Tanr        kâfirin kâfirliini ezelde                    bilir,    bildii gibi de
     zuhur     eder.)


     Çirkin resim ressamn çirkinliini icab ettirmez. Çirkini de yap-
     tna,       yapabildiine               delil olur.        Hatta     hem     çirkin resmi            hem   de
     güzel resmi yapabildiinden,                           ressamn kuvvetli            bir      ressam oldu-
     una delildir.          464




     Rabbinin kâfir olanlarla                   ilgili    "onlar   cehennem           ehlidirler"       eklin-
     deki    hükmü         gerçeklemitir. Yollar                    kapanmtr. Kaplar                      üzer-
     lerine kilitlenmitir.                Çünkü           kalp,   ilham mahalli olan                bir ilâhî
     iardr      (iaret),        ama Allah           kalbi mühürleyerek           bu ilhamdan onla-
     r    perdelemitir. iitme ve                     duyma organlar             ise    insanî iarlardr.
     Yani anlama ve deerlendirme arac olan                                iki   olgudur.         Onlarn       al-

     glad           anlamn         kalbe      ulamasna            engel    olunduu              için,   bu   iki-

     si   de görevlerini, ilevlerini yerine getirmekten yoksun brakl-
     mlardr. Böylece onlarn iç âlemde, bâtnda zevk mâhiyetli, ke-
     if meneli ilme ulamalarna imkân yoktur. Bunun yannda ö-
     renmeyle elde edilen kesbi zahir ilme ulamalarnn yolu da ka-
    paldr. Karanlklar zindanlarnda hapsedilmilerdir. Uradkla-
    r     azap ne büyüktür. 465




    "Allah onlarn kalplerini ve                                kulaklarn mühürlemitir.
    Gözlerinin üzerinde de bir perde vardr."


    Kalp:


    Kalp dediimiz eyden kasdmz,                                   bir   kan damlas veya                  bir et
    parças deildir. Böyle bir kalbe bütün hayvanlar                                     sahiptir.       Öküz,
    merkep, deve gibi her hayvann bir kalbi, ak cierleri ve bir kara-
    cieri vardr. Bizin kalbden kasdettiimiz ey, keyfiyeti tarif olu-


464 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi                 ,   çev.Abdülbaki Gölpnarh,       c.III,   stanbul, 1988,
    s.110, beyit.   1363-1373.
465 bnü'l-Arabî,     Tefsir-i   Kebîr   Te'vtlât,   çev.Vahdettin nce, stanbul,       c. I, s.39.
                                                         . .




Ayet 6-7
294


      namayan         bir nurdur.       te     bir         kan damlasndan           ibaret olan kalp,

      o nurun     uradr. Bu               nur; sonsuzdur.                  Göz   nuru, gözün içinde-
      ki   siyahlk ve beyazlk deildir.                           Duygularmz         içinden su akan

      oluklar gibidir, iitme, görme,                           konuma       ve tatma   dokunmadan
      ibaret olan      bu    be      duygu, görünüte                baka baka olmalarna ra-
      men     gerçekte bir can          ile diri          ve    kâimdir. Bu be duygunun olu-
      undan      akan       su,      candr. Meselâ,               bir   kimse evini    bir   mum veya
      kandille aydnlatsa ve evin içindeki tek nurdan                                  darya          nurlar

      saçlr.

      Bir ev gibi olan insan             duygu vâstalarna gelen ayn                       nur, her bi-

      rinde   baka         bir   i   yaratr.    Baka             bir sanat gösterir.    Göz camna
      gelince   görme hâsl             eder.   Kulak camnda iitme, burun camn-
      da koklama,          az camnda tatma,                        el   camnda dokunma meyda-
      na   getirir.   O nûr vâsl olunca her birinden birbirine benzemeyen
                                                                  466
      ayr ayr     bir      takm       iler hâsl eder.



      Kalp    bir et   parçasdr. Nurlarn                       topland yerdir.        Allah'n yarat-
      t     iyilik    ve   kötülüün          bir araya           geldii kaynaktr. Böylece kalp,
      tam olduu                  iyilik ve   kötülük duygusuyla bir deer kazanr. 467


      Kalpler üç bölümdür.               öyle    ki:

      1.   Dünyaya          dalm       kötü arzular peinde koar.
      2.   Âhiret âlemine geçer; ilâhî                         iyilikler   etrafnda uçuur.
      3.   Yükseklere        uçmu, Hak ünsiyeti münâcâatna varmtr.
      Kalp vardr:          Dünyaya bal.              .




      Kalp vardr: Ukbaya                (âhiret)         doru...
      Kalp vardr: Mevlâya doru...
      Kalp vardr:          Yank olur...
      Kalp vardr: Rahmet deryasna dalgn...
      Kalp vardr: imekler                 gibi   aydnlk...
      Kalp vardr:          Yardm bekler.         .




      Kalp vardr:          Hak rzâsn arar...

466 Sultan Veled, Maârif, çev.Melha Anbarcolu, Konya, 2002, s. 61.
467 Ahmed er-Rifâî, Sohbet Meclisleri / el-Mecâlisü's-Seniyye, stanbul, 1996,                s.98.
                                           .                              .




                                                                                                   BAKARA
                                                                                                            295



      Kalp vardr:      Hakka kavumay                        bekler.   .




      Kalp vardr: Pare pare.           .




      Kalp vardr: Yaral..
      Kalp vardr: Bir tane ve ayk..
      Kalp vardr: Duacdr.              Hakka yalvarr..
      te bu kalp, Âdem          (a.s.)'in kalbidir.

      Kalp vardr teslim olmutur. Bu kalp                             de,

      brahim       (a.s.)'in kalbidir.

      Kalp vardr:      Aydnlk olur. Iklar                     saçar.          Her yan aydnlatr.
                                                                                   468
      Bu da   Resûlullah      (s.a.s.)         efendimizin kalbidir.


      Hak yolculuunda kouan                           kimselerin kalbi, Allah'n azamet

      (Allah 'in   büyüklüü) nuru               ile   parlar.    Bu Hakk'n, yolcularna                      bir

      ihsandr.

      Gafillerin kalbi ise cehalet ve gafletle (hakikatten habersiz olmak)

      örtülüdür.     Bu   onlar için bir rüsvay                 (rezil)        olmaktr.
      Kâfirlerin kalbi ise      Hakk uzakl                     ile   cezaldr.           Bu uzaklk      ,    on-

      larn kalbine mühürle vurulmutur. Onlar                                           Hakk kapsndan
                                                                      469
      uzak ve her güzellikten mahrumdurlar.


      Sehl Hazretleri: "Gaflet kalbin kararmasdr." diyor.
      Seyyidü'1-enâm efendimiz                   (s.a.s.)    de hadîs-i eriflerinde öyle bu-
      yuruyor: "Dikkat ediniz ki insan vücûdunda bir                                     et parças   vardr,

      o   salam    olursa   bütün vücûd salam                        olur, o       bozuk olursa bütün
      vücûd bozulur.        O da kalptir."            470




      Kalbin hayat ancak nefsin ölümüyle mümkündür.
      Hakikat, kalbe yerleince uzuvlardan                                     iyilik   ve sadâkat sâdr
                                     471
      (meydana çkan)         olur.




468   Ahmed er-Rifâî, Onlarn Âlemi/Haletü Ehli'l-Hakîkati Maallah,                       stanbul, 1996, s.309-
      310.
469   Ahmed er-Rifâî, Onlarn Âlemi/Haletü Ehli'l-Hakîkati Maallah, stanbul, 1996,                          s.309.

470   Ahmed er-Rifâî, el-Bürhanu l- Müeyyed / Marifet Yolu, stanbul, 1995, s. 26.
471   Ahmed er-Rifâî, Onlarn Âlemi/Haletü Ehli'l-Hakîkati Maallah, stanbul, 1996,                          s.309.
Ayet 6-7
296


      Kalp salâh bulunca vahy-i                          ilâhî {ilâhî vahyin), esrâr-                  Rabbânî
      {Rabbani srlarn), envâr-                         Muhammedi (Muhammedi                           nurlarn)
      ve ilhâm- melâikenin (meleklerin                          ilhamnn) nüzul mahalli                         {in-

      dii yer)            olur.   Eer    kalp fâsid (bozuk) olacak olursa, o takdirde

      zulüm ve             vesâvis-i    eytânîyyenin (eytân                     vesveselerin)        nüzul     (or-

      taya    çk) mahalli               olur.       Salim (sa, shatli) ve sâlih              (iyi)     bir kalp,

      önde arkada olan sahibine haber verdii                                  gibi   baka bir yolla bili-
      nemeyecek eyleri de                    bildirir.    Fasîd (bozuk, bozguncu) bir kalp                      ise

      bir     takm         bâtl {hakikatle            badamayan)             vesveseler vererek             doru
                                                                      472
      yoldan saptrr ve saadete engel                         olur.



      Kalbinde dünya muhabbetinden herhangi bir                                         ey     bulunduran
      kimse,        muhakkak onu                   (kalbini)   tama klcyla öldürür.
      yi    insanlarla sohbet etmek, kalbe iyiliin yerlemesine, kötü in-

      sanlarla sohbet                etmek         de, kalbe    kötülüün yerlemesine                         vesile

      olur.

      Nefsinden uzaklaan kimse, kalbiyle                                    ülfet eder ve      onunla dost
              473
      olur.



      Hakk          ile   ünsiyet (alkanlk, dostluk) ve                       dostluun alâmeti                (ia-
                                                                                         474
      ret),   kalp        ile   Allah arasnda perdenin kalkmasdr.


      Ahmed-er              Rifâî      Hazretleri yol kardelerine buyururlard ki:

      Hakikat srr görünen, marifet                           bayrann             dikildii,          ulama      ka-

      ps açktr.                 Bu   erefli   mânâlar görmekten                  size engel olan perde,

      dünyâ         sevgisiyle        ölümü unutmaktr. Ne                     tuhaftr, o    adam           ki, öle-

      ceini bildii hâlde ölümü unutur, dünyâdan                                       ayrlacan               bildi-

      i    hâlde,         ona dayanp günlerini ona muhabbetle                            geçirir,          Allah'a

      dönmü olacan                       bildii hâlde, yolundan sapp, yüzünü                                  ba-
      kasna         çevirir.         "Lâ havle ve lâ kuvvete                illâ billahi 'l-aliyyi         'l-azîm"

      (Kudret ve kuvvet ancak yüce ve çok büyük olan Allah'ndr);

472   Ahmed    er-Rifâî,        el-Bürhanu   l-   Müeyyed / Marifet   Yolu, stanbul, 1995,     s.   130.
473   Ahmed    er-Rifâî,        Onlarn Âlemi/Haletü       Ehli'l-Hakîkati Maallah, stanbul, 1996,             s. 310.

474   Ahmed    er-Rifâî,        el-Bürhanu   l-   Müeyyed I Marifet   Yolu, stanbul, 1995,     s.   130.
                                                                                               BAKARA
                                                                                                     297



    yalan      ile     açlp       ferahlanan, bilmezlik bostanlarnda otlayan ve

    rzk konusunda                      tedbir eden, azaptan             emin olan kimse, sanki
    E-fe-hasibtüm ennemâ halaknâküm abasen ve enneküm ileynâ lâ

    türce     ûn (Mü'minûn,                1   15) ("Sizi abes olarak       yarattmz             ve sizin

   gerçekten         huzurumuza geri getirilmeyeceinizi mi sandnz")                                âyet-i

    kerîmesini             okumam              veyahut iitmemitir. Ve                mâ    halaktul-

    cinne ve'l-inse             illâ   li-yd büdûni        mâ    ürîdü    minhüm min rzkn             ve

    mâ     ürîdü en yut'imûni (Zâriyât, 56-57) ("Ben cinleri ve insanla-

    r, ancak bana kulluk etsinler diye yarattm.                            Ben onlardan         rzk is-
    temiyorum. Beni doyurmalarn da istemiyorum")                                        üphe yok      ki

    nedametten (pimanlk) emin olduunuz                                      için   eleniyorsunuz,
    kyamet gününü iitmediinizden                                 vakitlerinizi     bo    geçiriyorsu-

    nuz. Kabirleri görmüyor                      musunuz? Orada oturanlardan                   ibret al-

    myor musunuz?                      Sizden önce         geçmi babalarnz              ve atalarnz

    nerededir? Sizden önce topladklar paralar ne oldu?                                     Kardeim
    nefsini fena (yokluk)                ile   bilen Allah'       beka (varl daim olan)               ile

    bilir.      Allah'n            kapsn            yokluk         ve     çaresizlik     ile    kak ve
    Hakk'n huzuruna alçalma   krlma kapsndan gir! Mânâsz
                                                    ve

   bo söz ve iler ile uramayp, alçalma ve krlma meydannda
   dur; çünkü balangcn bir parça et, sonucun letir. Her ikisi-

    nin arasnda sânna ne lâyk                        ise   onu kabul       et!   Hasetten (kskanç-
    lk) sakn,          çünkü           haset   günahlarn anasdr. eytan Hz. Adem'e
   haset ettii için kibirlenip, ona secdeden çekindi ve                                    bu    suretle
                                                           475
   Allah'n rahmetinden kovuldu."


    Haram            lokma, dualarn kabule mazhar olmasna perde                                    olur.

    Edep hususuna önem                     vermelidir,      çünkü edep akl ve maksat                 ka-

   psdr.         Sehl      b.   Abdullah buyurmulardr                    ki:     "Kim   ki edebin ge-

    rekli     görmesiyle nefsine galip olursa, son derece ihlâs                            ile    ibâdet
                     476
   edebilir.



475 Kenan     Rifâî,   Ebu'l-alemeyn Seyyid         Ahmed   er-Rifâî,    Hzr.Mustafa Tahral, stanbul,
   2008,     s.60.

476 Kenan     Rifâî,   Ebu'l-alemeyn Seyyid         Ahmed   er-Rifâî,    Hzr.Mustafa Tahral, stanbul,
   2008.S.112.
Ayet 6-7
298


      Zikrin kalpte yerlemesi sohbetin bereketinin                             eseridir.    Bize gel-

      menizi tavsiye ederim, bizim sohbetimiz tecrübe edilmi hasta-
      lklar      iyi    eden   ilâçtr.   Bizden uzak olmaksa zehirdir. Ey bizden
      uzak olan         çaresiz!   Örendiin          ilim   ile   yetinip bize ihtiyâcn kal-

      mad       m sanyorsun? Amelsiz olan bu ilimden ne                             olur?    Ben de
      amel de var dersen, kalp temizliksiz amel ne fayda                           eder.    Hâlbuki
      ihlâs bile tehlike         yolunun kenarndadr. Seni amel yoluna götü-
      recek, ikiyüzlülük zehrinden kurtaracak, güvenli olan selâmet

      yoluna sevk edecek kimdir?                     Fes'elû ehle'z-zikri in          küntüm       lâ

      talemûn (Nahl, 43)             âyet-i    kerîmesinde "Bilmezseniz zikir ehlin-
      den sorunuz!" buyrulmutur. Yoksa kendini bildiklerine güvene-
      rek zikir ehlinden           mi sanyorsun? Eer onlardan olmu olaydn,
      onlardan uzak ve             ayrlm kalmazdn; seni perden alkoymutur.
      Bo      yere vakit geçirme, gel,           kapmzn               yanlarnda dola!            Ora-
      larda geçirdiin her lâhza (an),                yürüdüün            her   adm,    bil ki    sana
      naiplik (vekil) ve        yaknlktr. Bizim Hakka naip                        (vekil)   olduu-
                                     477
      muz     sahihtir (doru).



      Yoksulluk ve ihtiyâç            bayran          açarak ve önünde hor ve hakir-

      lik   davullarn çaldrarak               git!   E,     çocuklar, mal, [perdesinden,

      vücûdunun, ibâdetinin, uyanklk ve gafletinin perdesinden],
      hepsinden geç; bunlar hep perdedir. Uyanklkta                               olduunu        gör-

      mek      gaflet,    nuru görmek karanlktr. Sözün ksas her                             ey   per-

      dedir, engeldir. Hepsini             kaldrp      sevgilinin güzelliine, dilek ka-

      ps      önüne engel brakmaynz.                 Doruyu            söylemek     için    ayplay-
      c   kimsenin ayplamasndan korkmaynz. Allah' zikretmekten
      gafil    olmaynz. Zikrin bolluuyla, ölümü düününüz.                                    Allah'a

      dönü ve Allah'n iki eli arasnda duru, ölümün                               gerçeine ula-
      ma kolaylkla olur."478

477 Kenan      Rifâî,   Ebu'l-alemeyn Seyyid   Ahmed      er-Rifâî,   Hzr.Mustafa Tahral, stanbul,
      2008,   s.115.

478 Kenan      Rifâî,   Ebu'l-alemeyn Seyyid   Ahmed      er-Rifâî,   Hzr.Mustafa Tahral, stanbul,
      2008, s.120.
                                                                                         BAKARA
                                                                                                     299


•   Allah,     Dâvûd     (a.s.)'a   öyle vahyetmitir: Ey Dâvûd! Marifetimin,
     yani beni    tanma hususunun                  ne     olduunu      biliyor   musun? Hz.
     Dâvûd, hayr,         dedi.     Rab    Teâlâ, kalbin        hayat müâhedemdedir
     (kalp beni   müahede           ve   temaa       ederse,   o zaman hayat bulur,              diri

     kalr ve marifet sahibi          olur).

     Sûfîler    taifesinin      'müahede' sözünden murad (Allah' ve
    O'nun      tecellîlerini)       kalp     ile    görmektir (dîdâr-            dil).   Çünkü
     müahede        hâlinde bulunan                zât,   halâda da, melâda da, tenha
    yerde de, topluluk içinde de                   Hakk     Teâlâ'y kalp (gözü, çem-i
                        479
    dil) ile   görür.



•   Kalp; ezelî nurdur; yücelii özünde bir srdr; bu kâinatn özüne

    konmutur       ki    Cenâb- Hakk onunla insana nazar                      eylesin.

    Kelâmn        söylersem,        bunun ne demeye geldiini anlamaya çal!
    Kur'ân'da: Adem'in ruhuna üflenen, Allah'n ruhu olarak anla-

    tlmakta ve öyle buyurulmaktadr:
     "Ona ruhumdan nefhettim (üflemek)."                       (Sâd, 72)

    Kalp; isminin bu nura söylenmesi; bizce iki sebepten                         iki   mânâdan
    dolaydr.

    Birinci    mânâs:
    O;     yaratlmlarn              özü,      mevcudatn               âlâlarnn         (yüce)         ve

    ednâlarnn       (alçak)     tümünün        zübdesidir.

    Bu ad almasnn             bir sebebi     de öyledir deriz: Bir eyin kalbi o e-
    yin hülasas ve zübdesi            (öz)   olduu         içindir.


    ikinci   mânâs:
    Takallüb     (bir   baka kalba girme)                 hâlinin çabuk oluudur.           O bir
    mihver     (eksen)    noktasdr. Yani esma                  (isimler) ve   sfat kuatan
    varlk onun üzerinde devresini tamamlar.                           Tam yüzleme         eklin-
    de;   hangi isim ve hangi sfatn                karsnda        durursa, o isim ve o s-

    fatn   hükmü onda          aikâre      olur,    meydana çkar.
    "Yüzleme" kelâmîm kalp                 için bir       kayttr.


479 Hucvirî, Kefu'l Mahcub-Hakikat Bilgisi, haz. Süleyman Uluda, stanbul, 1996,                 s.   474.
Ayet 6-7
300


      Aslnda Kalp, Cenâb- Hakk'n esma ve sfatnn tümü nâmna
      dâima zâta dönüktür (vicdan).
      Amma söylediimiz                   yüzleme    ekli, ikinci bir    ey onun kars-
      na gelince         olur.

      Bu durum,           kalp o        eyin   eserini   özünde göstermeye yüz vermi
      olmasdr. Ki o zaman o eyin                    nak onda çkar.
      Ve bu        hâl    meydana        gelince; kalbe verilen     hüküm, o isme       göre
      olur.    Ki o hâle gelip ayet isimler onu tümden                 hükmü altna alr-
      sa, ki      bu da   olur...

      te      o   zaman kendisine hâkim              olan bir ismin veya   tüm isimle-
      rin saltanat         altnda örtülü kalr.            O   zaman da artk o ismin za-
      man olur. Artk o ismin gerei ne ise; kalp'te sahibinde ona göre
      tasarruf eyler.
      unu da bil ki!
      Kalbin yüzü, fuâddaki (gönüldeki) bir nura dönüktür.


      Üçüncü mânâs:
      Kalp        ad   verilmesini sebeplendiren              dier mânâlardan      birisi   de
      öyledir; kalbe göre isim ve sfatlar kalplar                   hükmüne      girmitir.


      Dördüncü mânâs:
      Kalp muhdes (sonradan meydana gelen) eylerin yani sonradan
      yaratlmlarn                tersine bir   mânâ tar. Burada anlatlmak           istenen
      mânâ; öbürlerinin aksine; kalbin nuru,                    ilâhî bir   kdeme sahiptir.

      Beinci mânâs:
      Kalp ismindeki              bir   mânâdan     bir   dieri de; kalp asl olan      ilâhî

      mahalle dönecektir.               Çünkü oras onun dönüp           geldii yerdir.


      Altnc mânâs:
      Bu mânâda "Kalp               halk iken,     Hakka      inklâb eyledi"
      Sarf edilen cümlenin hakîkî mânâs; kalp, kendi                    durumu ile hal-
      ka   ait bir     müahede yeri        iken;   Hakka ait bir     müahede yeri oldu.

      Yedinci mânâs:
                                                                                         BAKARA
                                                                                                  301



   Kalbin bu    mânâs ileri istedii ekilde çevirmesi sebebiyledir ki..
   Kalp,     Cenâb- Hakk'n yaratt ftrat üzerinde olduuna göre;
   elbette iler      onun      istedii ekilde olur.                Ve de bu     hâli ile kalp

   vücûdda istedii arzulad ekilde tasarruf eder.
   Cenâb- Hakk'n             kalbi ftrat üzerine            yaratmas isim ve sfatlara
   bal      oluudur.


   Sekizinci     mânâs:
   Hakîkî varla göre kalbin                  misâli;    yüze tutulan         bir   ayna oluu-
   dur.

   Bu mânâya       göre kalp,          varln    görüntüsüdür.


    Bu âlem ancak       kalbin aynasdr.               Asl ve       sureti kalptir. Parça ve

   ayna da bu âlemdir.
   Suret ve aynadan her biri dierinin aksidir.
    Kalbin asl olduuna, âlemin dahi dal                           olduuna     dair delilimiz,

   u hadîs-i kudsînin buyurmu olduu mânâdr:
    Peygamber efendimiz buyurmutur                           ki:    Cenâb- Hakk buyu-
    rur    ki:

    "Beni ne yerim      ald ne de semâm;                 mü 'min kulumun            kalbi beni

    ald" (Müslim)
    Bu mânânn tersine eer âlem asl olsayd; ilâhî snmann ona
    olmas gerekirdi. Bundan da aikâre bilindi ki kalp asldr (aaç-
    tr),   âlem de   dal.

   Anlattmz al               üç ekilde       olur.

    Birincisi; kalbin ilim         aldr ki        bu ilim         ilâhî marifettir... ilme'l-

    yakîn
    kincisi; kalbin         müahede aldr. Bu                       bir keiftir ki kalp              bu
    müahede       ile ilâhî    cemâlin güzelliklerine muttalî                  olur...    Ayne'l-

    yakîn.
    Üçüncüsü; kalbin          hilâfet     mânâsn aldr.                Hakka'l-yakîn
    Bu mânâ Allah'n isim ve sfatlar ile tahakkuk (gerçeklemek) et-
    mesidir. Bu tahakkuk o kadar olur ki... Yüce Hakk'n zât, ku-

    lun zât olur. 480

480 Abdülkerîm b.brahim     el-Cîlî,   nsân- Kâmil,   çev.Seyit   Hüseyin Fevzi Paa,   c.II,   s.78-89.
Ayet 6-7
302



      Mühürlenmek, perdelenmek:


      ekli insan, huyu hayvan olanlar hakknda, Biz onlarn                                 kalpleri-

      ne,    kulaklarna ve gözlerine mühür vurduk buyurulmutur. Yani
      ezel    gününde boyunlarna küfürden,                     inattan, kibir, bencillik ve
                                                      481
      gururdan halkalar geçirilmitir.


      Kâfirler, ister        Hakk'        bilsinler, ister bilmesinler,         dâima Allah'a
      dümanlklarn                 inat   ile    tek yönlü olarak izhâr ederler. Böyle

      yapmalar        itibariyle biz onlara tek             yüzlü diyoruz.
      Öyle    ise kâfir      ne aklen ne de er'an Allah Resulünün tebli                         (bil-

      dirmek) ettii hakikatleri kabul etmez.

      Niçin kabul etmez             ?


      Zîrâ, Allah,          onlarn       kalplerini inkâr      mührüyle mühürlemitir.
      imânn       ne   olduunu            bilse de,   îmân onun kalbine girmez. Al-
      lah,    onun     anlaynn kulan                   mühürlemitir. Dolaysyla, Al-
      lah    Resulünün tebli             ettiklerini iitse     de Allah'n ne irade ettii-
      ni anlamaz.       Çünkü onlar Allah Resulünde gördükleri                      mucizeleri

      sihre nisbet ettikleri için, gözlerinin üstüne hakikatleri                       görmeye
                                          482
      engel perdeler inmitir.



      Hz.     Muhammed'in                elindeki     talar tesbîh ettiinde iitenler
      tebihte, mucizeyi talara nisbet etmekle hata                          ettiler.   Hâlbuki
      mucize, o talarn tesbîh etmesinde deil, talarn tebihini ii-
                                                      483
      tenlerin iitmesinde gerçekleti.



      Duymak baka, iitmek bakadr. Bakmak baka, görmek                                           yine
      bakadr.        Bir çok defalar insan duyar, fakat iitmez; bakar, fa-

      kat görmez, iitmek,                 görmek idrâk         iledir,   kalp   iledir,    ruh ve
      irfan (zihni kemâl,           çnlay)        iledir.   Peygamberimizi yalnz bee-
      riyet   gözü    ile   deil,   Hakk gözü         ile   görmeli. Beeriyet gözü            bee-


481   Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.205.
482 bnü'l-Arabî,     Kitab'ul-Vesâyâ, çev.Abdullah    Tâhâ Feraizolu, stanbul,    1999,   c. 1, s. 270.

483 bnü'l-Arabî, Kitab'ul-Vesâyâ, çev.Abdullah Tâhâ Feraizolu, stanbul, 1999,              c. 1, s.97.
                                                                                              BAKARA
                                                                                                     303



     rin   vasflarn;          Hakk nuru Hakk                 gözü,        Hakka mahsus         cemâli,
                                         484
     manevî güzellii görür.


                 Bir pîre: "Allah' görmek                   ister   misin?" diye soruldu. "Ha-

                yr," diye cevap          verdi.      "Niçin?" denildi, "çünkü" dedi: "Hz.

                 Mûsâ bunu         istedi      ama göremedi. Hz. Muhammed (rü'yeti
                 ve dîdâr) istemedi fakat gördü." imdi, bizim arzu ve                               iste-

                imiz, Hakk              Teâlâ 'yi görmeye engel olan en büyük perde-

                 dir.   Çünkü dostlukta           iradenin mevcudiyeti muhalefet olur.

                Muhalefet (kars durmak)                     ise   hicaptr.

                 Sadece sevgilinin iradesi vardr, onun                           yannda    sevenin bir
                                                                    485
                 iradesi,     arzusu ve istei olmaz.



     Dünyada irade ortadan                kalkarsa,         müahede hâsl olur. Müahede
                                                                           486
    sabit hâle gelince,          dünya      âhiret gibi olur.



                Allah \n arzusu hilafna ettiin her dua hicaptr. 487


•   îmân      sahibinin,         hem    zahir     (d) hem            de,    bâtn   (iç)   gözü vardr.
    D      gözleri      ile   Allah'n     yaratt manzaralar                      görür. Yere serilen

    sonsuz hikmetli ilere bakar.                      ç     gözüyle de,          madde     ötesindeki

    varlklara bakar.             Semâ    ve ötesinde sakl duran ulvî, rûhânî var-

    lklarn seyrine             dalar.   te      bu    iki   göz görmeye baladktan son-
    ra, bir    göz daha hâsl olur              ki,   o da kalp gözüdür. Kalp gözünün
    açlmas        için iç ve      d     gözün, salim duyguya sahip olmas gerek-
    tir.   te   bundan sonradr              ki, ensiz        ve boysuz bir         deme     geçer. Ya-

    knlk mefhumu anlmayan                         bir   yaknla erer.              D   anlamyla       bi-

    linmesi kabil olmayan bir sevgi âlemine varr.                                 Artk    o kul sevgi-
    lidir;   ondan sakl          hiçbir   ey yoktur.

484 Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.462.
485 Derleyenin Notu.
486 Hucvirî, Kefu'l Mahcub-Hakîkat Bilgisi,           haz. Süleyman        Uluda, stanbul,   1996, s.477.
487 Derleyenin Notu.
Ayet 6-7
304


      Ancak bu             hâle gelmek kolay deildir. Kalbin                           yaratlm               nesne-
      lerden ve nefsin; tabiî istek,                    cümle ehvet arzularndan                            âri (pak)
                                                                                                                    488
      ve beri (temiz, kayt ve                  hüküm altnda olmayan) olmas                            gerekir.



      yi görüe sahip olan                 ba gözü            ile   halka bakar; sonra kalbini açar
      ve Allah'n           fiil     tecellîsini      onlarda görür.          O      tecellînin hareketini

      ve    sükûnunu          anlar.     Buna        izzet   nazar        derler;   Allah'n          sevgili kul-

      lar bu       görüe       sahiptir.


      îmân     sahibi o kimsedir ki, bir kiiye                            bakt zaman, ba gözünü
      kullanr.        ç âlemine,          kalbi        ile   bakar ve Mevlâ'y sr gözü                        ile   gö-
      rür.   Bu    yolda      çalan        bulur.        Kader geldii zaman               uyar.            Deniz ve
      kara     onun gözünde ayndr. Deniz                              sahili ve      da ba           eittir.       Ac
      ile   tatl   ayndr. zzet ve                  zilleti   ayrmaz. Zenginlik ve                   fakirlik       ayr
      mânâ tamaz. îmân                         sahibi kaderle yürür.                Kader onu yormaz.
      Kader, onu           tamak için yorulur. îmân                         sahibi kadere tevazu gös-

      terir;   Hakka yaknln                         bilir.   îmân     sahibi nefsine       uymad için
      buna     erer.       ahsi arzularn, kötü                       âdetleri,   eytanî duygular ve
      uygunsuz arkadalar sevmedii                                  için   aradn bulur. 489

      Kafa gözü; sadece ama sadece önüne geleni                                     görebilir,       tanmlaya-
      bilir.   ayet görmesi gerekenin önüne perde                                   gerilse, engel           konul-

      sa,   o zaman göremez.               .   .    Çaresizliiyle          hemhal     olur.

      te sen sen ol da perdeleri, engelleri rahatça aabilen kalb gözünü,
                                                                                                                   490
      basiret (hakikati kalbiyle hissedip                      anlamak) gözünü, idrâki                      ara!



      Gerçekten de varolu içinde Allah'n isimlerinden                                          baka          bir   ey
      yoktur; fakat yaratklarn varlklar, onlar bilme konusunda

      basiret gözlerine perde                      olmaktadr. 491


488 Abdülkâdir Geylânî, Feth'ül-Rabbanî-llâhî Armaan, çev.Abdülkâdir Akçiçek, stan-
      bul, 1964,   c. I,   s.39-40.
489 Abdülkâdir Geylânî, Feth'ül-Rabbanî-lâhî Armaan, çev.Abdülkâdir Akçiçek, stan-
      bul, 1964,   c. I,   s.148.
490 Abdülkâdir Geylânî, Mektûbât- Geylânî, çev.Seyyid Hüseyin Fevzi Paa, stanbul,
      1997, s.154.
491 bnü'l-Arabî, Marifet ve Hikmet, çev.Mahmut                      Kank, stanbul,     1995,   s.   104.
                                                                                           BAKARA
                                                                                                    305



    D      göz nedir       ki?   O bir i göremez, keza bâtn gözü de. idrâki de
    brak!     Onu       da   bir   kalem     geç!

    unu unutma ki: Onu,                     ancak    O görebilir.    Onu, ancak            O idrâk
    edebilir.    Onu, ancak               O bilebilir.
    Yüce Allah, kendisini kendi gözü                     ile   görür. Kendisini kendi özü

    ile   anlayabilir.

    Onun zâtnda bir hicab (örtü) vardr, yani perdesi. Bu perde,
    Onun vahdaniyetidir (birlik) yani birlii, teklii...
    Kendi hicabndan yani perdesinden baka bir ey Onu perdele-
    yemez.
    Onun varl vahdaniyeti ile gizlenir. Ama ekilsiz, keyfiyetsiz. 492

    Perde hayâlini           koyan görmüyor musun?                 Allah, o perdeyi, seyre-

    den kimse, o perde üzerindeki varoluun mâhiyeti hakknda                                         bir

    ilim    tahakkuk (gerçeklemek)                  ettirsin,    varoluun mâhiyetini                iyi-

    ce bilsin diye           koymutur.          O   perdeye bakan kimse, orada say-
    sz     suretleri görür.         Onlarn        hareketleri, tasarruflar ve              hüküm-
    leri   tek bir     varla       aittir.    O   suretlerin     bunda   hiçbir    eyi yoktur.
    Onlarn        var edicisi, hareket              ettiricisi   ve durdurucusu        ile   bizim
    aramza çekilmi bu perde vardr. Bu perde Onunla bizim                                           ara-

    mz ayran snrdr,                   bir hattr.       Aradaki fark {temyiz= iyiyi kötü-
    den ayrdetme) bu perdeyle ortaya çkmaktadr.                             Bu nedenle Ona
                                                                            493
    "ilâh" denir, bize ise "kul" ya                 da "âlem"      denir.



    Hicap      (örtü),    baz      engellerdir ki, kul o engeller sebebi            ile,   Hakka
    vâsl olamaz, perdelenir.
    Bu     engeller      ise;    seyir hâlinde        urayp, mânâ varlna giydii
    dünya ve          âhirete ait kisvelerden ibarettir.

    Bu mânâda buyurulan                     bir hadîs-i erifte:

     "Allah için,       nurdan ve zulmetten yetmi bin perde olduu                           bir ger-
              " 494
    çektir.




492 bnü'l-Arabî, Mir'âtü'l-lrfan, çev. Abdülkâdir Akçiçek, stanbul, Mays 2000,                s.   22.
493 bnü'l-Arabî, Marifet ve Hikmet, çev.Mahmut Kank, stanbul, 1995, s. 142.
494 bnü'l-Arabî,      Tuhfetü's-Sefere,   çev.Abdülkâdir Akçiçek, stanbul, 1971,   s.93.
Ayet 6-7
306


      Zuhuru perde olmutur zuhura
      Gözü     olan delil ister    mi nura
      Sensin bize bizden yakn

      Görünmezsin hicâb nedir?
      Herkes anlar     hem görürdü yüzünü             ey dost senin

      Kibriyay len terânîden (Hakk'n Hz. Musa'ya "Beni göremezsin"
      hitab) nikabn         (peçe,   perde) olmasa. 495


      Canann yüzünü           örten,    maukun        cemâlini perdeleyen nedir               bi-

      lir   misin? Bizim cismâni ilikilerimiz ve topraa                         mensup bedeni-
      mizdir.    Çünkü      cisim ne kadar zevk ve sefada olursa, ruh o nis-
      pette   mihnet ve cefâdadr. Ve          belalar       da insana en ziyâde zevk ve
                                                                 496
      sürür aramakta        olduu zamanlarda            gelir.



      Celâlimiz bizim        nikâbmzdr           (peçe),     onu kefetmedikçe              hiçbir
      göz    dîdârmzn nurlarn görmeye lâyk                             olmaz, buyuruluyor.
      Celâlden maksat, seni cemâle kavuturacak olan nurdur. Ce-
      mâlin kudreti, güzellii,           tecellîsi,   varlk     yakc           nurudur. Celâl o
      cemâlin nikâb olmu.             Onu kefetmedikçe cemâl görünmüyor. 497

      Nefsini muhasebe edemeyenin                bil ki,     gözündeki perde kalndr.
                                                      498
      Allah'n kapsndan kovulmutur.


      Can gözüne           nefis     lokmalarnn         dikenleri              batanlar,   görme
      kabiliyetinden ve göz           nurundan mahrum olanlardr.                       Böyleleri

      Allah'n marifet güllüklerini nasl görür, bu bahçelerde nasl do-
                     499
      laabilirler?



      "Kim Allah',         meleklerini, kitaplarn, peygamberlerini ve âhiret

      gününü inkâr         ederse,    üphesiz derin bir            sapkla dümütür."

495 Abdülkâdir Geylânî, Mektûbât- Geylânî, çev.Seyyid Hüseyin Fevzi Paa, stanbul,
      1997, s.263.
496 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.290.
497 Kenan Rifâî, Sohbetler, stanbul, 2000, s.l 11.
498 M.Kemal Pilavolu, Büyük Velî Muhyiddin-i Arabî          Hazretleri,   s.   67
499 Cemalnûr Sargut, Ey nsan, stanbul, 2007, s.465.
                                                                                                          BAKARA
                                                                                                               307



      (Nisa, 136)          "te Allah'n               lanetledii,             sar kld         ve gözlerini kör

      ettii bunlardr. Bunlar Kur'                          ân          düünmezler mi? Yoksa                kalple-

      ri kilitli ra/WzV.
                                p
                                    ''(Muhammed, 23-23) Sar,                           dilsiz    ve kör odular
      da gerçei bilemediler. Kur'ân'n hakikatini anlayamayan                                               Onun
      hikmetini nasl düünebilsin? Kur'ân'n nüzulünü nasl kavra-
      sn? Kur'ân' indireni nasl tefekkür edebilsin? Kur'ân'n                                              indiril-

      dii     ahs    nasl anlayabilsin?                    50 °




      Eer      blisin gözleri Adem'in hakikatini görebilseydi, yani onda
      görünür olan esrar ve hayret                         verici güzellii görebilseydi, asla is-

      yan etmez ve yalnz                       itaatte   kalrd. 501


      Zan ve üphe içinde olanlar gerçei anlayamazlar. Onlara manevî
      terbiye ve hakikatleri görecek göz verilmemitir,                                           inanmak      için

      elle   tutulacak delil ararlar.                    Gönül gözüyle görülebilen                    delilleri   ve
      gönül kulayla duyulabilen                            sesleri      göremez, duyamazlar.

      Gönül      gözleri görmeyenlerdir ki istidlal (delil ile                               anlamak) yolu-
      nu körün        denei                gibi   kullanmak zorunda                    kalrlar.       Bu denek
      onlarn talara çarpp yuvarlanmalarn önlese de bu gidi                                                elbette

      önünü gören insann yürüyüündeki emniyet, doruluk ve hedef
      aydnlyla             ölçülebilir bir               gidi deildir.

      Körleri bilirsin.             Ne topra              ekebilir,          ne mahsulü      biçebilir,     ne de
      harman yapp               hasat alabilirler.                Onlarn ne dünyay imâr                   etmele-
      ri,   ne de milletlerini bir ticaret ve                           iktisat    anlay         içinde   kalkn-
      drmalar mümkündür.

      Anlyorsun            ki   burada körler derken gönül gözleri kapal olanla-
      r söylüyorum. Onlar Hakk' görebilmek için                                         bir istidlal (delil ile

      anlama) yoluna saparak, maddî                                delil     arayanlardr.
      Ve     körler, önlerini gözleriyle                   deil denekleriyle görerek aramz-
      da bedbaht           bir hâlde             dolalaryla                 bizler için ilâhî bir       hikmete
      misâldirler.



500   Ahmed    er-Rifâî,   Marifet Yolu, stanbul, 1995,                s.   165-166.
501   Ahmet Kayhan, Maddi-Mânevî Kur'ân                           ve   lmin Günei      Hazreti   Pr   Seyyid Sultan
      Abdülkâdir-i Geylani,         s.   12.
Ayet 6-7
308



      Aynadaki hayâlin gözbebeinde tekrar kendini gören insan                                   gibi,

      ilâhî    varln gözbebei mânâsnda ve o kymette yaratlan kâmil
      insanlardr ki gözleri                  gördüü      hâlde bir âmâlar kervanndan              far-

      k olmayan insan kütlelerine Allah'a giden yolu gösterirler.
      Sen o     azizleri    ve    velîleri      beer     gibi    gördükçe   bil ki,   sana blis'ten
                                                           502
      miras kalan gözlerle bakyorsun.


      Bizi gören      kiinin soruya gereksinmesi kalmaz. Bizi görmeyen
      kii    için   de sorularn yarar yoktur.                     Çünkü     o sözde    kalm,      söz-

      le    perdelenmitir. Bizi bilmek, görmektir. Bir kimse bizi bildik-
      ten sonra görmeyi isterse, gerçekte                         görmemi      demektir; perde-
      lidir.    Görmeyi bilmekten farkl sanan kimse, Rabb görmekten
      gururdadr. 503


      Sen öyle acayip         bir       körsün     ki,   keskin   bakl ve uzaklar görür ol-
      duun hâlde, devede ancak yükü görebiliyorsun; yani, görünüe
      kaplmsn da, içyüzü, mânây müahede edemiyorsun. 504

      (Hz. isa'ya dediler              ki)   Alemde bu kadar mucizelerin varken senin
      kullarndan olmayan kim?
      Isâ dedi ki:         "Teni esiz örneksiz yaratan,                      can      ezelden halk
      eden     Tanrnn         tertemiz zâtna andolsun.                    Onun pak zâtyla s-
      fatlar     hakk       için! felek bile             yeniniyakasn yrtm ona âk
      olmutur.       O efsunu, o Ism-i                   Âzam' köre okudum gözleri açl-
      d, sara okudum, kulaklar duydu.                                Ta     gibi   daa okudum,
      yarld göbeine kadar hrkasn yrtt. Ölüye okudum diril-
      di. Hiçbir ey olmayan, vücûdu bulunmayan eye okudum,

      meydana        geldi, bir             ey oldu!     Fakat    ahman gönlüne yüz bin-
      lerce kere      okudum                 fayda vermedi.        Mermer      bir    kaya   kesildi,

      ona      tesir bile   etmedi. Adeta                kuma döndü, ondan             bir   ey   bit-

      mesine imkân yok!

502 Cemalnûr Sargut, Ey       insan-,       stanbul, 2007, s.465-466.
503 Ahmet Kayhan, Maddi-Mânevî Kur'ân ve ilmin Günei Hazreti Pir Seyyid Sultan
      Abdülkâdir-i Geylani,      s.   17.

504 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi Tercümesi, çev.efik Can, stanbul, 1997,                  c.3-4,   s.


      19.
                                                                                                       BAKARA
                                                                                                                309



    Adam, "Tanrnn                       adnn       köre,         sara, ölüye       tesir     edip      ahmaa
    tesir   etmemesinin hikmeti nedir? Onlar da                                 illet,   bu da       illet...   ne-

    den onlara            tesir    ediyor da buna tesir etmiyor?" dedi.

    Isâ dedi ki:           "Ahmaklk, Tanr kahrdr. Hastalk, körlük kahr
    deil, bir iptiladr. ptila (dükünlük) acnacak bir                                              illettir (has-

    talk),   ona kul da acr, Tanr                           da., fakat   ahmaklk           öyle bir      illettir

    ki   ahmaa da            mazarrat {zarar, ziyan)                   verir,   onunla konuana da!
    Ahmaa vurulan                       da, Tanr mührüdür. Ona                     bir çare         bulmann
                             505
    imkân      yok!"



    Peygamberlerin                 barmaktan                sesleri   tükendi;    sesleri     taa      tesir etti

    de gene gafillere               tesir     etmedi; öylesine            bartan             haberleri bile

    olmad.
    Sel gibi    bar,               onlara serap göründü;                  çünkü          hepsi de uykuya

    dalm-gitmiti.
    Erenler feryad edip dururlar; uyuyanlar                                Tanrya çarrlar.
    Ama      onlardan hiç kimse uyanmaz da uyanmaz; âh                                               aman        u
    aman bilmeyen                  ar uykudan.
    Yâ Rabbî bu zan, ne biçim
                     ,                                     bir   uykudan meydana            geliyor ki, hiç

    kimse bu uykudan uyanmyor?
    Bütün bu             naralar,       bu   sesler,       bu kükreyiler,       hiçbir    kulaa         tesir et-

    miyor.
    Ömürleri sona erdi de o soluk, bir solukcaz olsun onlara                                                tesir

    etmedi-gitti.

    Ölüye    bile         hayat veren o soluktan canlar, hiç                         mi     hiç      kurtulua
               506
    ermedi.


    Rivayet ederler               ki:  olunu hüner sahibi bir toplu-
                                        Padiahn             biri,

    lua teslim etmi ve o topluluk da ona yldz bilgisi, remi (kum-
    da bir takm çizgiler çizerek fala bakmak) ve daha baka bilgiler-
    den öretmiti. Çocuk son derece aptal olduu hâlde, bu bilgi-


505 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi                   ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl,       c.III,   stanbul, 1988,
    s.210, beyit. 2582-2594.
506 Sultan Veled, btidâ-Nâme,            çev.   Abdülbâkî Gölpnarl, Konya, 2001,             s.93.
Ayet 6-7
310


      leri   tamamen örenip              üstad oldu. Bir gün         padiah avucuna        bir

      yüzük saklad ve olunu imtihan                     etti.    "Gel söyle bakaym, avu-
      cumda ne          var?" diye sordu.       Çocuk: "Elindeki yuvarlak, sar ve
      içi    bo   bir    eydir" dedi. Padiah: "Alâmetlerini                doru      verdin, o

      hâlde ne      olduuna da hükmet."                diyince, çocuk: "Kalbur olma-

      s lâzm"       dedi.      Padiah: "Akl hayretler içinde brakan bu kadar
      alâmeti, bilgi ve tahsil sayesinde söyledin, fakat kalburun avuca

      smayacana nasl                akl erdiremedin!"            dedi.

      Bunun       gibi   zamanmzdaki           bilginler   de    kl krk yaryorlar.        Ken-
      dileriyle ilgili      olmayan eyleri pek            iyi biliyorlar.     Onlara tama-
      men     ve bütün etrafyla vâkftrlar, fakat önemli                     olan ve kendi-
      ne her      eyden daha yakn bulunan, yani kendi                       kendilerini bil-

      miyorlar. Onlara her               eyden daha yakn           olan bir   ey     var ki bu
      da onlarn benliidir. Bunun yaplmas dorudur, bununki                                 do-
      ru deildir,         bu   helâldir yahut        haramdr, diye her        ey hakknda
      helâl ve     haram olmas bakmndan, hüküm verdii                            hâlde, ken-

      di mâhiyetini helâl midir, yoksa                 haram mdr, temiz          midir, yok-
                                   507
      sa pis     midir bilmez.


      Kâfirler, gönüllerimiz             bu çeit     sözlerin    klfdr, bu     sözlerle   dop-
      doluyuz biz derlerse de Tanr, onlara cevap vererek buyurur                            ki:

      "Hââ,       gönülleriniz     bu     sözlerle   deil, vesveselerle, hayallerle,       iki-

      liklerle,    hatta lanetlerle doludur."            Çünkü       "küfürleri    yüzünden
      Allah lanet etmitir onlara"                Keke     o hezeyanlardan         bo   olsayd
      da,    bu   sözlerin bir     ksmn         kabullenseydiler; fakat         bu   kabiliyet

      de yok onlarda.

      Gözleri bir        baka    renk görsün, Yûsuf'u kurt görsün; kulaklar bir
      baka        türlü ses       duysun, hikmeti saçma sapan bir söz saysn,
      gönülleri bir        baka    renge boyansn, vesveselerin, hayallerin yeri
      yurdu olsun diye Ulu Tanr, onlarn kulaklarn,                            gözlerini, gö-

      nüllerini     mühürlemitir. Gönülleri              ka dönmütür; buzdan, so-
      uktan        ne varsa derilmi, toparlanmtr gönüllerinde. "Allah,

507 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi         Mâ   Fih, çev.Meliha   Ülker Tarkahya, stanbul, 1985,
      s.28-29.
                                                                                        BAKARA
                                                                                               311



   gönüllerine ve kulaklarna                mühür vurmutur ve gözlerinde de
   örtü vardr onlarn."                Hatta bunlarla dolu olduunu söylemenin
   de yeri mi?         Ne    onlar, ne onlarla övünenler, ne de soylar soplar,

   ömürleri boyunca gerçein kokusunu bile                          duymamlardr,               ger-

   çee ait bir tek söz bile iitmemilerdir. Bir testi var Ulu Tan-
   r baz kimselere suyla dolu gösterir. Onlar bu suyla ferahlatr,
   kana kana içerler. Baz kimselere de bo gösterir. Dudaklar bile
   slanmaz. 508


   Bilgisiz      adamn         can, bu duadan uzaktr.              Çünkü Yâ Rabbî              de-

   mesine       izin   yok     ki.

   Zarara, ziyana       uraynca Tanrya szlanmasn diye aznda da
   kilit var,     gönlünde de.          Az
                                 da bal, gönlü de.
                                                   509




   Ulu Tanr onlarn kulaklarn,                         gözlerini ve kalplerini,         baka    bir

   renk görmeleri için mühürlemitir.                         Bu yüzden göz Yûsuf'u            kurt

   görür, kulak         baka         bir ses iitir.    Hikmeti saçma ve hezeyan               (saç-

   malamak)          sayar.     Kalbini     baka       bir   ekle sokmutur            ki o kalp,

   hayal ve vesvese örtüleri altnda öylece                      donup kalmtr. Bunlar
   hakknda: "Allah onlarn yüreine mühür vurdu, kulaklar da
   gözleri de perdelidir"               buyurulmutu. Onlarn               kalpleri       bununla
   dolu olmak öyle dursun, ne onlar, ne onlarla öünenler ve ne de
    onlarn yaknlar, bütün ömürlerince bu hikmetten                               bir    koku   ala-

    mamlardr.            Bu,     Tanrnn        hikmeti bir       testi gibidir.       Tanr    onu,

    bazlarna su          ile   dolu olarak gösterdi. Onlar bu sudan kana kana
    içerler.    Bazlarnn dudaklarnda da onu bo gösterir. Bu bo gös-
    terdii      ve bundan bir nasip alamayan kimseler, buna nasl ük-
    redebilir?      Tanrnn bu              testiyi    kendisine dolu olarak gösterdii

    kimse ükretmelidir.

    Ulu Tanr Âdem'i toprak ve sudan yaratt vakit "O'nu krk
    günde tamam              etti,   onun kalbn tamamen yapt. Bu zaman                         zar-




508 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fthi          Mâ Fih,    çev.Meliha Ülker Tarkahya, stanbul, 1985,
    s.21-22.
509 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi           ,
                                                   çev.Abdülbaki Gölpnarl,   c.III,   stanbul, 1988,

    s.17,   beyit.198-199.
Ayet 6-7
312



       fnda krk gün,           yer    yüzünde kalmt. Lanet olas                       blis! Yere indi

      ve      onun kalbna            girdi,    bütün damarlarnda dolat,                   seyretti ve

      o kanla dolu damar,                ya ve dört hkn                  (bir   eye   karm olan)
      görüp: "Oh!           Benim       arn ayanda görmü olduum                              ve peyda
       (aikâr) olacak olan blis'in                     bu olmas tuhaf deil mi? ayet bu
      deilse ne garip!           O     blis     eer      varsa mutlaka      bu olmaldr.              te   o
                                                       510
      kadar!" diyerek çekilip                 gitti.




•     Ebû      Cehil'in avucu içindeki talar, bir bir dile geldiler.                           Her     biri

      nice güzel         konuan        insanlardan daha fasih (açk ve güzel konu-
      an) ve daha           tesirli bir   söyleyile:          "Ehedü en         lâ ilahe illallah        ve
      ehedü enne Muhammeden                              Resûlullah" diye kelime-i ahadet
      getirdiler.


      Ebû Cehil ta parçalarnn                      dile      geldiini duyunca korktu, öfke-
      lendi ve onlar yere atarak:

      "Yalan, yalan!" diye             haykrd, "Bu mucize deil sihirbazlktr ve
      yeryüzünde seninle              baa      çkabilecek hiç bir sihirbaz olamaz, sen
      sihirbazlarn          basn!"

      Böyle söyledii için de kâfirlerin en mel'ûnu (lanetlenmi) oldu.
      Yüce Allah'n rahmetinden ebedîyyen uzaklamak                                    gibi   cezalarn
      en elimine çarptrld.


      Ebû Cehil de o toprak görücü eytan                          gibi   Hz. Muhammed'deki
      ilâhî     tecellîyi      göremedi.           Gözleri      kaln      bir    perde       ile    gaflet

      (hakikatten habersiz olmak), hiddet ve küfür perdesiyle kapaly-

      d ve öyle kald .         511




•     'Tanr onlarn yüreine mühür vurdu' buyrulduu                                        gibi      ne ka-
      dar     ho   iitiyor,    hatmediyor ve anlamyor!                   Ondan        söz ediyor, fa-

      kat yine kavramyor:               Tanr        latiftir,   kahr     ve anahtar da             latiftir.



510 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi             Mâ   Fih, çev.Meliha Ülker   Tarkahya, stanbul, 1985,
      s.42.

511   Kenan    Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.312-313.
                                                                                                 BAKARA
                                                                                                       313



      Ama Onun            açma    (fetih)    anahtar o kadar                 latif,   o kadar     latiftir

      ki anlatlamaz.          Eer benim           parçalarn bütünümden çözülecek,

      açlacak olursa, bu          Onun        sonsuz lutfundan ve                açclndan, e-
      siz   fatihliindendir.         Ölüm        ve   hastal sakn benim                    için suçlan-

      drmaynz. Çünkü               o,      arada iin gerçeini örtmek için bulunu-

      yor.   Beni asl öldüren              Onun       benzeri olmayan lütfudur.                   Bu   çe-

      kilen   bçak veya klç, yabanclarn                         gözlerini,      bu uursuz         gözle-

      rin katlin hakikatini             görmemeleri             bakmndan, uzaklatrmak
                                     512
      ve    kapatmak      içindir.




      "En büyük          (azîm) azab onlarndr."



      Kâfirin kalbi        ta   gibi    kat ve        hissiz olur.      ri    bir     ta   parçalamak
      için   nasl etrafnda ate yakmak, üzerine sirke dökmek gerekir-
      se,   kâfir kalbini imtihan            etmek       için     de onu atee atmak uygun
      görüldü.     Cenâb- Hakk'n ta                   gibi     kat    yüreklileri      yumuatmak,
      eritmek için seçtii yol budur.                    Çünkü          o ta gibi kalplere defa-
      larca ne     yumuak        sözler      söylenmi ne              tatl   öütler verilmi an-
      cak onlar bütün bu güzel ve                       yumuak           hareketlerin         mânâsn
                                  513
      anlayamamlardr.


      Azap:


      Azap, kök        itibariyle "nekâl" {iddetli ceza, ibret)                       kelimesine ben-

      zedii    gibi,     anlam açsndan da buna                        benzer. Bu, ceza, felaket,

      bakalarna          ibret olacak       ey    anlamlarnadr. Buna "azap"                       adnn
      verilmesi, kiiyi cinayet               ilemekten alkoyduu                       içindir.   Çünkü
      akl    sahibi bir kimse,          yapaca          kötülüklerin sonucu olarak                  ba-
      na gelebilecekleri         düündüünde hemen                       vazgeçer.       Nitekim tatl
      suya da bu kökten olarak "mâu'1-azb" denir.                             Çünkü        böyle bir su,

512 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi           Mâ   Fih, çev.Meliha Ülker        Tarkahya, stanbul, 1985,
      s.213-214.
513   Kenan   Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000,      s.   528.
Ayet 6-7
314



      insandaki susuzluu kesin olarak giderir. Hâlbuki tuz veya tuzlu
      olan    ey   böyle deildir. Bu, giderek insan susatr.

      Dier     bir   yorum          ise,   kiinin karakteri gerei               ho gördüü ve gü-
      zel    kabul ettii eylerin cezasna ad olarak verilmitir. Nitekim;
      "Azabm tadn" (Kamer,                     37, 39) denilmitir.             Aslnda         güzel ve te-

      miz olan eyler tadlr. Buna göre dünyada kendi heva ve                                              istekle-

      rine uyarak       bunu güzel            görenler, bir       bakma azab               da güzel gör-
      mü oluyorlar.          514




      insanlar sebeplere              dayandklar srada Allah onlara azap                                    eder,

      çünkü     sebepler her           zaman       yitip gidebilecek olgulardr.                          Sebep-
      ler    mevcutken, onlarn kaybolacaklar vehmiyle azap                                          eder, se-

      bepler ortada yok iken,                 bu     sefer   de yokluklaryla onlara azap
      eder.     Dolaysyla                  Allah'     brakp          sebeplere güvenip daya-

      nanlar dâima azap içindedirler.                        Ama         ortak       komadklar                  za-

      man     rahat ederler, sebeplerin yitip gitmesiyle herhangi bir                                           ac
                       515
      duymazlar.


      Bilesin ki     bütün azaplarn sebebi dünya                          sevgi r    *
                                                                                         ve dünya ehline

      duyulan      sevgidir.        Bu sözü yalnz sana deil kendime de                              söylüyo-

      rum.     Ama    kendimi, sen ve bütün insanlar mazur görüyorum.
      Çünkü bu âlem                son derece büyüleyicidir. Bazlar onun sihrine
      aldanrlar.      Bazlar           ise   dünyay dünya olduu                      için tanrlarsa da,

      onun     sihrine aklanmazlar.             Ancak zorunlu               olarak ona muhtaçtr-

      lar.   htiyaç dolaysyla karaktersizle konumak, habersizlerle                                              bir-

      likte   olmak    gerekir.        Hangi    azap, bilenle bilmeyenin, âlimle cahi-

      lin    sohbet etmesine benzeyebilir? Onlarla sohbet etmezlerse bu
      âlemin iini halledemezler.

      Ey dervi! Mademki                    geldik,   akllca davranp raz ve teslim                               ol-
                                                                                                                5l6
      malyz. Ola         ki    bu hunhar canavardan selâmetle kurtuluruz.


514 smail     Hakk   Bursevî,      Muhtasar Ruhu' l-Beyân     Tefsiri,   stanbul, 2004,     c.I, s. 76.

515 bnü'l-Arabî, Risaleler, çev.Vahdettin nce, stanbul, 2005,                c. 1,   s.307-308.
516 Azizüddin Nesefî, Tasavvufta nsan Meselesi           I   nsan- Kâmil, stanbul,          1990,   s.   185.
                                                                                                BAKARA
                                                                                                      315



      Hakikat      cihetiyle, yani        ruhlarn hakikati             itibariyle     hicap (örtü)

      ve gafletten       büyük      bir azap tasavvur          olunamaz. Fakat insanlar,
      dünya hayatnn            türlü    aldan      ve   aldatlar        ile   avunarak bu aza-
      b görmemeye çalrlar.                   Her ne kadar etraflarn               gaflet atei ku-

      atmsa da,          türlü elenceler, megaleler ve zevkler                      ile   vakit geçi-

      rerek    avunmaya urarlar. Fakat mükellef ve debdebeli                                    hayatla-

      r    içinde yine de ikâyetleri, straplar, elemleri hatta yeisleri ek-

      sik deildir.       Hâsl, ruhun           hakikati itibariyle        bu hicap ve           gafletin

      azabn      hissetmemesi          mümkün deildir. Hakka vusul bakmn-
                                                                                          517
      dan uzaklk ne ölçüde              ise,   azap da o nisbette fazladr.


      Vaktini elence, enlik ve güldürücü kelimelerle geçirme; ferah
      terk eyle;     çünkü dünyâda             ferah cinnetin eserleri,            hüzün        ise   akl
      iidir.    Burada devaml olmak imkânsz ve dünyâya güvenmek
      cahillik ve       sapklktr.

      Dünyâ      ileri az     çok eyle        geçer, âhiret ilerinden ise vazgeçilmez

      ve   ondan istina olunmaz. Âhiret ilerinden baka eyle megul
      olma ruha azaptr.

      Olum,        âlimin kurtuluu, ilmiyle âmil olmas, felâketi de iini
      ameli    brakmasdr;             Zîra Peygamberimiz               (s.a.s.)   hazretleri       "nne
      esedden-nâsi azâben yevme 'l-kyâmeti âlimün lem yenfahullâbu
      b7- ilmi hî"'yani:       "Kyamet gününde insanlarn azap                        cihetinden en

      iddetlisi,        ilminden Yüce          Tanrnn       kendisini      faydalandrmad
                                       .518
      âlimdir" buyuruyorlar


      lâhî hukuku kendi nefsinizde yerine                       getirir ve        kendinizden ge-
      çip   Hak    ile   birlikte olursanz,        o vakit nefsinizi bilmi olursunuz.
      Nefsini bilen Rabbini bilir               srr   belli   olmu       olur.

      Halkn hukukunu                 bilip    bütünüyle yerine          getirirseniz, yani            bü-

      yüklere sayg, küçüklere merhamet, kötülük edenlere                                  iyilik, iyilik

      gördüklerinize         uygun muamele icrasnda bulunup, halkn büyük-
      lerinden     öüt dinleyip         uslanrsanz, kötülük ileyenlerinden uzak-

517   Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.96.
518   Kenan    Rifâî,   Ebu'l-alemeyn Seyyid     Ahmed    er-Rifâî,   Hzr.Mustafa Tahral, stanbul,
      2008, s.67
Ayet 6-7
316


      larsanz,          çaresizlere        yardm        ederseniz,     ksacas halk sizden emin
      olup, hepsinin güvenini                   kazanrsanz,          nefsinizi iyi        yönetmede ba-
      ar      elde   etmi olduunuzdan dolay Cenâb- Hakk' raz etmi
      olur ve    akl ve hikmet sahiplerinden                      saylm olursunuz. Eer nef-
      sinizi   bilmeyerek           bilgisizlikte ve          halk   hakknda da deer                       bilmez-
      likte   bulunursanz, o hâlde kendinize yazk etmi olursunuz. lâhî
      gazaba urar ve ahmaklardan saylrsnz.                                   Kvlcm üstünüze sç-
      ratp kendinizi atee                  yakmaynz! Nefsin                  arzu ve heves denizine

      dalp boulmaynz! Geceleri uykusuz geçirmeye                                          alnz! Uyku
                                                                                          519
      hüsrandr! Günahlara                      yaklamaynz, sonu                 atetir!



      Allah Teâlâ, bu tabakann (cehennemin                                 7.   tecellîsinin)         kapsn;
      Küfür ve irkten yaratt.
      Bu mânâya           gelen âyet-i kerîme öyledir:

      "Kitap ehlinden ve müriklerden (küfre sapanlar), ebedî cehennem

      ateinde kalacaklardr.                    Halkn erlisi        bunlardr. " (Beyyine, 6)
      Dolaysyla bunlarn azab                       da,    azabn      erlisi olacaktr.

      Zîrâ;    cehennemin azap iine                     bir   son yoktur.

      C)
      Allah Teâlâ cehenneme bu                     tecellîsini:       "zû kâbin eliym" ismi                          ile

               520
      yapar.



      En büyük           azap ate azab             olmayp canandan                  ve vatan- asliden
                                         521
      fcimkur(ayrlmak).


      Allah'n en büyük lütfü                      bir   insan- kâmili buldurmak                             olduu
      gibi,    en dehetli gazab ve kahr da onu inkâr ettirmek ve renci-
                                   522
      de eylemek          olur.




519   Kenan    Rifâî,   Ebu'l-alemeyn Seyyid        Ahmed      er-Rifâî,    Hzr.Mustafa Tahral, stanbul,
      2008, s.128-129.
520 smail     Hakk      Bursevî,   Muhtasar Ruhu' l- Beyân      Tefsiri,   stanbul, 2004,       c.I, s.   177-175.
521 Abdülkâdir Geylânî, Mektûbât- Geylâni, çev.Seyyid Hüseyin Fevzi Paa, stanbul,
      1997, s.233.
522 Kenan      Rifâî, Sohbetler,     stanbul, 2000, s.191.
                          AYET   8, 9:




   -ve mine'n-nâsi      men yekûlü âmenna billahi ve
    bi'1-yevmi'l-âhiri ve      ma hüm bi mü'miniyne

-yuhâdiûnallâhe velleziyne   âmenu ve ma yahdeûne
            illâ enfüsehüm ve mâ yeurûne



 -nsanlarn    öyleleri   de vardr    inanmadklar hâlde,
                                    ki,

         "Allah'a ve   âhiret gününe inandk derler.


  -Allah' ve mü'minleri aldatmaya çalrlar. Hâlbuki
     srf kendilerini aldatrlar da farkna varmazlar.
                           (Elmalk)


 -insanlardan bazlar da vardr         inanmadklar hâlde
                                     ki,

        "Allah'a ve   âhiret gününe inandk" derler.


         -Onlar (kendi akllarnca) güya Allah' ve
mü'minleri aldatrlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini
         aldatrlar ve    bunun farknda deillerdir.
                           (Diyanet)




Âhiret günü için bkz. âyet 4



Burada     kasdedilenler bedbahtlar       gurubunun   ikinci zümresi-

    dir. "Allah'a   inandk" diyerek îmân iddiasnda bulunma-
larna   ramen îmân     olgusu onlardan olumsuzlanmtr.         Çünkü
Ayet 8-9
318


      îmânn      mahalli kalptir,         dil deildir.          Nitekim       bir âyette        öyle Du-
      yurulmutur. "Bedeviler 'inandk                      '
                                                              dediler.   De   ki:   Siz   îmân etme-
      diniz,   ama     'boyun      edik   '   (islâm olduk) deyin.             Henüz îmân              kalp-

      lerinize yerlemedi." (Hucurât, 14)


      Allah'a ve âhiret           gününe inandk eklindeki                      sözleri,         tevhid ve
      âhiretle     ilgili   bir   iddiadan     ibarettir.        Tevhid ve âhiret inanc                   ise

      dînin asl ve esasdr. Yani                demek          istiyorlar ki, biz,        Hakka          kar-

           perdelenmi müriklerden ve dine ve âhirete inanmayan                                         ehl-i

      kitap 'tan deiliz.           Çünkü      ehl-i   kitab'n âhiretle              ilgili      inançlar
      gerçee, hakka uygun deildir.

      Bil ki küfür,         "örtünme ve perde" demektir. Bu da ya mürikler-
      de    olduu    gibi    Hakka kar          örtünme, ya da            ehl-i kitap'ta             olduu
      gibi dine     kar      örtünme eklinde              olur.    Hak'tan perdelenen, din-
      den de perdelenmi demektir. Çünkü dine varmann zorunlu
      yolu Hak'tr. Fakat dine                 kar   perdelenmi kimse,                   Hakka kar
      perdelenmemi            olabilir.   Üzerinde            durduumuz         âyette iaret edi-

      len   zümre    ise,    her iki perdenin de kendileri                açsndan            kalktn
      iddia etmektedir.            Ama    îmân gerçeini kendi özlerinden olum-
      suzlamak       suretiyle yalan söylüyorlar.                Yani onlar böyle kaldkla-
      r   sürece   îmân etmi         olmazlar. "El-Muhâdaa"                    {hile)    kelimesi, iki

      yönden     hileye     bavurmak demektir. Bu da iyi görünüp                                iç   âlemde
      kötü olmak eklindedir. Allah' aldatmaktan maksat, Rasûl'ü                                           al-

      datmaktr.       Çünkü yüce Allah              "Resule itaat eden Allah a itaat                      et-

      mitir" (Nisa, 80) buyurmutur. Bir dier âyette de öyle bu-
      yurulmutur: "Attn zaman                       sen       atmadn, fakat Allah onu att"
      (Enfâl, 17)     Çünkü         Rasûl, Allah'n habîbidir              (sevgili).


      Bir Kussî hadîste           öyle deniyor: "Kul dâima                    nafile ibâdetleri ye-

      rine getirerek        bana yaklamaya çalr. Derken, onu severim. Onu
      sevdiim zaman, iiten kula, gören gözü, konuan                                     dili,    tutan    eli

      ve yürüyen      aya         olurum."    O   hâlde âyette sözü edilen zümrenin
      Allah' ve müminleri aldatmalar; îmân ve sevgi izhâr                                            (göster-

      mek) edip içlerinde küfür ve                    dümanlk            duygusu saklamalar
      eklindedir. Allah ve müminlerin onlar aldatmalar                                     ise,      onlarla
                                                                                                    BAKARA
                                                                                                         319



   bar içinde olmalar, kann dokunulmazl,                                      mallarn korunma-
   s     gibi   slâmî hükümleri onlar hakknda                           icra etmeleri,         buna     kar-

   lk,      Allah'n onlar hakknda elem                            verici bir   azap hazrlamas,

   vahim        bir âkibeti bekletmesi,                  kötü bir sonuca duçar (yakalanm)
   klmas ve dünyada kendileri hakknda, durumlarn açkça göz-
   ler    önüne seren haberler vermek ve vahiy indirmek                                     suretiyle on-

   lar     rezil   etmesi eklinde olur.                   Ama     iki   aldatma arasnda büyük

   fark vardr.          Onlarn aldatmalarnn                      bir tek   sonucu      var,        o da ken-

   di nefislerini helak etmeleri, hasretle                         yakmalar, zulmeti, küfrü,
   nifak        (iki   yüzlülük, bozuukluk) her                    gün     biraz    daha arttrarak,
   helak, rahmetten                 uzaklk ve bedbahtlk                 sebeplerini         gün be gün
   katmerletirerek {kat kat artmak) vebal ve günah                                  yükünün altna
   sokmalardr. Allah' aldatmalar onlar üzerinde korkunç                                              bir etki

   yaratr.       Dehet verici             bir helake        maruz brakr. Nitekim yüce Al-
   lah    öyle buyurmutur. "Tuzak kurdular; Allah da onlarn tuzak-
   larn bozdu             (onlara tuzak kurdu) Allah, tuzak                    kuranlarn hayrl-
   sdr. " (Alu mran, 54) Onlar derin                              bir cehaletin       girdabnda           ol-
                                                                                      523
   duklar          için   bu apaçk gerçei hesaba katmyorlar.


    "nsanlardan             bir     ksm         inanmadklar             hâlde, Allah'a ve âhiret

    gününe inandk"                  derler.

    "Allah' ve         îmân       edenleri kandrrlar.              Hâlbuki sadece kendilerini
    kandrrlar, farknda da deillerdir."

    Allah yaratklarn yoktan                            yaratm mutlak           birlik diliyle rabli-

    inde        tecellî    edip öyle buyurmutur: "Ben sizin Rabbiniz de-

    il miyim?" muhatap, olabildiince duruluk içindeydi ve öy-
    le   karlk vermiti:                   "Evet Rabbimizsin!"            Bu   cevap, bir           yank   gi-

    biydi.      Çünkü        onlar (yaratl âleminde muhatap olanlar), Allah'a

    Allah vastasyla                karlk vermiti. Çünkü                    hadîs varlk (sonradan

    var olan), ortaya dikilmi bir hayaldir. Âyette geçen                                      tanklk      ise

    (Allah'n kendilerine                    kar tank           tutmas), sadece merhametten

    kaynaklanan             bir    tanklkt. Çünkü onlardaki doal haz ve                                 ilâhî




523 bnü'l-Arabî,       Tefsir-i   Kebîr   Te'vîlât,   çev.Vahdettin nce, stanbul,   c. I,   s.40
Ayet 8-9
320


      iktidar kabul etme özellii nedeniyle, kendisine ortak koacak-
      larn bildii          için onlara "sadece        ben" (Rabbiniz deil miyim) de-
      memitir. Bunu             ise   "ancak pek az kimse            bilebilir. "   (Kehf, 22)

      Hak      kandilleri yakarak              varlk evini aydnlatp, kendisinin                   ise

      bilinmezlik karanlklarnda                    kalmasndan              sonra, gayret ve       iz-

      zet perdesinin          ardndan, âlemin          suretleri ezelî       ilimden ebedî        d
      varla çkmtr. Böylece                      suretler,   karanlktan ortaya           çkmtr.
      Dolaysyla,          süreleri    tamamlandnda                  tekrar   karanla     dönerler.

      Seher vaktine kadar, böyle                devam       eder.


      Akl, gözünün gördüü eyin hakikatini örenmek                                       istemitir.

      Çünkü duyunun kimi                     sürçmeleri vardr.             Bunun     üzerine örtü-
      ye yaklar,          onun   konumasn             kendisinde gizlenmi olarak gö-
      rür.    Burada      alacak         bir    sr bulunduunu              anlar,    kendi nefsin-
      den onu örenir ve               bilir.   Ayrca peygamberi ve peygamberin                    ge-

      tirdii teklif sorumluluklarn örenir.                           Bu meyanda         ilk vazîfe,

      kelime-i tevhid'dir. Böylece tevhidi ikrar eder (kabul ve tasdik                            et-

      mek). Binâenaleyh hiç kimse Yaratan'n                         varln inkâr etmemi-
      tir,   sadece      Ona    dair ifadeleri deiiktir.               Bunun        üzerine Allah,
      peygamberinin            tanklyla irk           (fark) diliyle onlara hitap           ederek
      kendilerini        snam,         bir     ksm   ise    hemcinslerinden birinin pey-
      gamber       seçilmesini inkâr etmitir.

      Ardndan inkâr edenler iki ksma ayrlm: bir ksm, olgulara
      bakp herhangi bir eyde bir üstünlük görmeyerek inkâr etmi-
      tir.   Bir   ksm ise olgular içten ve akl düzeyinde incelemi, akle-
      dilirlerde     ortaklk görmü,      ayrcal unutmu, böylece inkâr et-
      mitir. Allah,           peygamberini klç ile göndermi, onlarn kalple-
      rine    ölüm korkusunu yerletirmi. Düünceleri ölçüsünde                                kalp-
      lerine   kuku sokmutur. Bu balamda                             bir   ksm,      irak kelime-
      sini (ortak        saymak, daha önce belirtilen yorumla kelime-i tevhid
      anlamnda kullanlmaktadr)                       kesin olarak reddetmeyi sürdür-
      mütür        ki,   bu   ksm,      kâfirlerdir. Bir      ksm, onu müahede                   ede-
      rek kabul etmitir (ayne'l-yakîn). Böyle yapan, Allah' bilendir.

      Bir    ksm düünerek onda direnç göstermitir.                           (Aklyla ve    delille-
                                                                                              BAKARA
                                                                                                     321



     riyle   Allah'n       varln        idrâkte sabit          kadem olmutur,             ilme'l-yakîn

     ve ayne'l-yakîn).           Bu kii Allah'            arif olandr. Bir            ksm,      inana-
     rak   onun üzerinde            sabit   olmutur           ki,   bu   ksm     avamdr. Bir k-
    sm, öldürülmekten korkmu                         kelime-i ahadeti ikrar etmi, fa-

    kat    inanmamtr. Bunun                    üzerine         Hakkn       dili   ona öyle nida
     (seslenmek) etmitir:            Görünüte, "insanlardan                     bir   ksm,     Allah a
     ve âhiret gününe            îmân   ettik der. "     Gerçekte        ise   "Onlar     mü 'min de-
    ildir."        imân davas güderek              ve Allah'n            durumlarn bilmedii
    zannyla ve amellerinin yüzlerine çarplacandan                                     bilinçsiz ola-

    rak "Allah' kandrrlar"                  Bugün yaptklarnn "farknda                         deiller-
             524
    dir."



    Kâfire de bu gökyüzünü,                  u halk ve âlemi kim yaratt? diye sor-
    san,

    Der      ki:   Tanr    yaratt.      Yaratmak Tanrya layktr.
    Fakat onun küfrü, kötülüü ve sitemi, bu çeit ikrarla (kabul ve
    tasdik etmek) bir araya gelir mi?                     O    kötü ve çirkin hareketler, o
    noksan         iler,   bu çeit   bir ikrarla bir araya               sar m?
    i, ikrarn          yalanlar.     Bu     suretle      de   o,   korku azabna lâyk            olur.
                                                                                                        525




    Kâfir de        Tanr     der,   mü 'min        de.   Fakat ikisinin arasnda adama-
    kll      fark var!

    O yoksul ekmek için Tanr der, haramdan çekinense candan gö-
    nülden. Ekmek isteyen yllardr Allah                             der, fakat   saman      için   mus-
    haf (Kur'ân) tayan eee benzer. 526


    (bu âyette bahsedilenler)
    Evvelâ secde edip, sonradan etmeyenlerdir. Vahiy kâtibi bn-i
    erh      gibi evvelâ     îmân edip sonradan                    kâfir olanlardr. 527



524 bnü'I-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006, c.I, s.332-333.
525 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi çev.Abdülbaki Gölpnarl, c.V, stanbul, 1988,
                                               ,




    s.181, beyit. 2206-2210.

526 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi           ,
                                                   çev.Abdülbaki Gölpnarl,        c.II,   stanbul, 1988,
    s.38, beyit.497-498, 500.

527 Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.236.
                 .




Ayet 8-9
322


      Nefis          Tanr     velîsine   yaklarsa             dili    yüz   arn     ksalr.       Onun yüz
      dili   vardr, her dilinde yüz            lügat...              hilesi,   riyas   (iki yüzlülük)      an-

      latlamaz          ki!

      Nefsinsa elinde tespih ve Kur'ân vardr ama yeninde de hançer
      ve klç gizlidir. Onun mushafna, onun riyasna kanma! Kendi-
                                                               528
      ni    onunla srda, halda yapma!


      Teni miskler (güzel koku) içine yerletirsen yine ölüm gününde
      pis    kokusu meydana çkar.
      Miski tene sürme, gönle               sür.       Misk nedir? Ululuk sahibi Tanrnn
      ad.    .




      O münafk,               miski tene sürer de ruhu, külhann                         tâ dibine sokar.

      Dilinde          Tanr ad, canndaysa îmânsz düüncesi yüzünden                                         pis

      kokular!

      Onun           zikretmesi külhanda biten yeillie, abdest bozulan yerde

      yetien gül ve süsene benzer.                          O yeillik orada ariyettir (geri al-
      namak           üzere emânet verilen).                O gülün yeri oturulan iret edilen
      yerdir.

      Düüncen, mânevi varln                                gülse, gül bahçesisin; dikense kül-

      hana lâyksn.
      Gülsuyu          isen seni    baa     sürer,         koyuna       serperler; sidik gibiysen          d-
      ar atarlar.
      Koku satanlarn              tablalarna bak. Her                    cinsi,   kendi cinsinin yan-
      na     korlar. Cinsleri            kendi cinsleriyle kartrr, bu uygunluktan
      bir güzellik, bir süs              meydana            getirirler.

      Fakat           mercimek,          eker arasna karrsa onlar                                birer   birer

      ayrrlar. 529



      Tanr bu            taneleri    ayrsnlar diye kitaplar                       verdi,   peygamberle-
      ri    gönderdi. Peygamberler gelmeden önce hepsi bir görünmek-

      teydi.         Mü'min,       kâfir,   müslüman,                 çft...      Zahiren hepsi          birdi.


528 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi               ,
                                                           çev.Abdülbaki Gölpnarl,      c.III,   stanbul, 1988,
      s.207, beyit. 2550-2551, 2554-2555.
529 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî                   ,
                                                           çev.Abdülbaki Gölpnarl,       c.II,   stanbul, 1988,
      s.21-22, beyit. 266-271, 278-282.
                                                                                                BAKARA
                                                                                                      323



    Âlemde kalp akçayla salam akça                              bir   yürümekteydi.         Çünkü     or-

    talk tamamyla geceydi, biz de gece yolcularna benziyorduk.
    Peygamberlerin günei                          dounca "Ey kark            uzakla! Ey         saf, beri

                        530
    gel!" dedi.




    Yazk,           dilin     Müslüman            gibi    konuuyor; kalbin onu dorulam-
    yor.    Sözün Allah'a ve Peygambere                           inanm       gibi;   özün tam        ter-

    sine.   .   .   lerin hiç           birine     uymuyor.      Ne   olacak hâlin?         Halk aras-
    na    çknca          senden           iyisi   olmuyor; yalnz kalnca neden eklin de-
    iiyor. Biliyor musun, yllarca namaz klsan, oruç tutsan sana
    hayr getirmez; ömrün boyunca hayrl ilerde kalsan hayr                                          göre-

    mezsin; ancak, Allah                      rzâsn        gözeteceksin;     bunu     iyi   bilmen ge-
    rek.    Aksi hâlde yaptklarn bouna; bu duruma göre sana dam-
    ga    münafk ve               içi   bozuk      sözleri olur. "Allah'tan uzak",            mührünü
                                    531
    alnna           vururlar.




    Münafk:


     'Münafklar Allah'a ve âhiret gününe inandk                                  derler de      mü'min
    deildirler.'

    Mü'min olmann                       temel     belirtisi,

     1.    ttikâ (gaybe îmân, namaz, infâk)

     2.    Kur'ân'a ve daha önceki inzârlara (fenalktan                                     sakndrma)
           inanma
     3.    Ahirete          yakn olma             (onu    görmü gibi     kesin sayarak ilâhî emir-

           lere      uyma)
     4.    Yetim,        fakir, garip             ve kimsesize efkat ve merhametle yak-

           lama.


530 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî                  ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl,   c.II,   stanbul, 1988,
    s.23, beyit.     284-287.
531 Abdülkâdir Geylânî, Feth'ül-Rabbanî-llâhî                  Armaan,   çev.Abdülkâdir Akçiçek, stan-
    bul, 1964,      c. I, s.31.
Ayet 8-9
324


      Bunlar yoksa 'Allah'a inandm, din gününe inandm' demek
      münafklktan baka birey                        deildir. 532



      çi    d     baka kimse demektir                   ki,   en büyük günahlardan                biridir.

      Cenâb- Hakk münâfk anlatrken:                                   Kalplerinde     olmayan       dille-

      riyle söyleyenler,          yani   içleri   baka dlar baka                  olanlardr, buyuru-

      luyor.    Ve yine Allah a îmân                ettiklerini zannederler.           Hatta namaz
      klp    oruç da tutarlar. Fakat bu halleriyle cehennemin en alt dere-
                                         533
      cesine girerler, diyo r



      Münafklar            bir    ümit üzere ibâdet              ederler.     Maietleri (geçinme,
      yaay)       daralmasn,             ileri iyi gitsin,            çocuklarna      bir   elem keder
      gelmesin          diye...   Amma ileri yolunda gitmezse ibâdeti                           terk eder,
                                      534
      hatta isyan ederler.



      Münafk            inat   yüzünden, gösteri               için    muvafkla (mümin) ayn
      namaza       durur,         onun       hareketi     muvafnki            gibi ibâdet ve niyaz

      için deildir.

      Namazda,            oruçta, hacda, zekâtta                münafklarla müminler ayn
      hareketi yapar gibi görünürler.

      Amma iin sonunda, âhirette müminlere galibiyet ve münafklara
                                                                                            '


      malubiyet mukadderdir                       (takdir     olunmu, yazlm)? 3


      Namaza namaz                 için gelenle taklit için             gelenden yalnz birincisi
      Allah'n huzurundadr.
      Gerçi ibâdetlerindeki                  d    hareketler birbirinin              ayndr.       Dtan
      bakanlar hakîkî müslümanlarla ibâdeti taklit edenleri,                                    ayn   yer-

      de,   ayn     safta      yan yana        görürler.      Hakikatte onlar birbirlerinden
                                                    536
      mesafeler boyu uzaktadrlar.



532 Halûk Nurbâkî, Bakara           sûresi   Yorumu, stanbul, 1997,      s.127.

533 Kenan      Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.522.
534 Kenan      Rifâî, Sohbetler,    stanbul, 2000, s.614.
535 Kenan      Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000,         s.45.

536 Kenan      Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000,         s.49.
                                                                               BAKARA
                                                                                     325



Yazk     sana! Kalbinde nifak (iki yüzlülük) bitmi.                 Tevbeye ve      tes-

limiyete    muhtaçsn. Yaknda          toz   duman ortal kaplaynca                   ger-

çei anlayacak ve uyanmann ne demek olduunu                               bileceksin.

Her kim      ki, sözlerini iitir,     onunla amel eder ve amelinde de
ihlâsl olursa "mukarreb"lerden              (yaklam,yakn)              olur.   Çünkü
benim sözlerimde kabuk           yoktur.

Yazklar olsun        sizlere ki, Allah'a    kar muhabbet duyduunuzu
iddia ediyorsunuz           ama, kalbinizle ondan bakasna yöneliyor-
sunuz!    Mecnûn      Leyla'ya olan     muhabbetinde sadâkat derecesine
ulanca, kalbine Leyla'dan           bakasn sokmamt.                    Bir keresinde

bir    toplulua rastlamt.         Ona   dediler ki:

-Nereden geliyorsun?
-Leyla!

-Nereye gitmek istiyorsun?
-Leyla!


Kalp Allah Teâlâ'nn muhabbetinde sadk olursa, Musa                         (a.s.)   gibi

olur.   Allah Teâlâ onun        hakknda öyle buyurmutur:                    "Biz    ba-
kasndan      süt emmesini       daha önceden ona haram              klmtk. "        (Ka-

sas, 12)   Yalan söyleme, çünkü senin           iki   kalbin yok; bir tek kal-

bin var.   Onu     neyle dolduruyorsun?        O   ikinci bir      eyi daha almaz
ki!   Allah Teâlâ öyle buyurmutur: "Allah hiç kimsenin gösün-
de    iki kalp   yaratmamtr. " (Ahzâb,         4) Bir kalp ki,         hem Hâlk',
hem     de halk:    Bu mümkün       deildir. Yine bir kalp           ki, içinde hem

dünya,     hem    âhiret olacak:      Bu mümkün             deildir.   Hakk'n        ca-

hili    riyakarlk    (iki   yüzlülük) ve    münafklk             yapar; âlim-billah

olan,   Hakk'      bilen asla böyle   yapmaz. Ahmak, Allah Teâlâ'ya                  âsî

olur;   akll kimse    Ona itaatkâr olur. Hakka buz (düman-
                          ise

lk) eden, ona isyan eder; Onu seven ise itaat eder. Dünyalk, mal

toplama hrsnda olan, riyakarlk ve münafklk yapar; emeli ksa
olan ise asla böyle yapmaz. Ölümü unutan riyakar olur; ölümü

hatrda tutan        ise   riyakârlk yapamaz.       Hakk'n nazarn unutan
riyakârlk yapar; O'nun           nazarn     gözeten     ise     riyakârlk yapamaz.
Gafil riyakârlk yapar;           uyank      ise asla.   .   .   Allah'n evliyasnn
Ayet 8-9
326


      kendilerini gafletten           uyandran uyandrclar, onlara                      ilim   öre-
      ten öretmenleri vardr. Allah Teâlâ onlara ilim                        vâstalarn          elde

      etmeleri      hususunda yardm                eder.   Hz. Peygamber öyle buyur-
      mutur: "Eer            bir    mümin         bir   dan      tepesinde olsa Allah teâlâ

      ona ilim öreten             bir âlimi yine        de gönderir."

      Menfaat kazanma               uruna sâlihlerin           kelimelerini satma!       Onlarn
      sözlerini     konuma! Onlarla                nefsine destek      çkma! Kendi maln-
      dan    giy,   çplak kalma!       Pamuu kendi ellerinle ek, kendi ellerinle
      sula, gayretinle           büyüt! Sonra ondan kuma yap, onu dik ve giy!
      Bakasnn malyla, bakasnn elbisesiyle marma! Eer baka-
      snn sözünü kullanr, konuur ve bakasnn sözüyle iddiaya kal-
      krsan,        ariflerin kalpleri            senden irenir.       Fiilin   olmazsa sözün
      de olamaz.        in zahirinin amelle alâkas vardr. Allah Teâlâ öyle
                                                                                  "
      buyurmutur:            "Amelleriniz dolaysyla cennete girin.                    (Nahl, 32)

      Mümin         hevâ ve hevesi ve mâlâyâni                 ile   konuarak   melekleri yor-

      maz.     Onun        kalbi   Hakk'tan hayet duyar.                Ho onun azalar           da
      Hakk'tan hayet               (yücelik   karssnda duyulan gönül             titremesi)      du-

      yar ya!   Onun        kalbinin       dili   konuamaz, aslnda onda olan                  hiçbir

      dil   konuamaz. Onun kalbinin atei Rabbinin                           heybeti      karsn-
      da    hafifler,   dolaysyla âzalarnn atei de zayflar ve melekler                           ra-

      hat içerisinde kalr.

      Ey oul! Senin birbirinden ar, akbeti mükil, pek çok günahn
      var;   iin    zor.   Onlar     ister   lehine ister aleyhine olsun;        ölümü hatr-
      lama duygusuyla uyan. Ölümünü unutman hiç de senin hayr-
      na deildir. Kyl ü             kali   brak, mâlâyâni (mânâsz, bos                söz) ile   u-
      ramay         terk   et!   Emelini ksalt!         Hrsn azalt! Yaknda öleceksin.
      Belki de sen         bu    hâl üzere iken         ölümün       gerçekleiverecek. Bura-

      ya ayaklarnla geldin              ama       belki de bir cenaze olarak evine ta-

      nacaksn.             Mümin       nefsini hastalklardan kurtarr, ifâ bulur.

      Hastalk       eziyeti vâki       olduunda          nefsine der ki: "sana nasihat           et-

      tim, beni dinlemedin.                Bundan       seni   sakndrmtm              ey cahil, ey

      kâfir,   ey Allah'n          düman!"          nefsini hesaba      çekmeyen ve onunla
      mücadele etmeyen kimse felah (kurtulu) bulamaz. Hz. Peygam-
                                                                                        BAKARA
                                                                                               327



    ber öyle       buyurmutur: "Kendi kendinin                  vaizi   olmayan kimseye
    bakalarnn            vaaz ve nasihati fayda vermez."

    Felah isteyen kimse, nefsine vaaz u nasihatte bulunsun, onu züh-

    de (dünyay küçük görmek) altrsn, onunla mücâhede                                       (nefisle

    sava)     etsin.     Zühd, önce haramlar, sonra üphelileri, daha son-
    ra   mubahlar            (islenmesinde sevap ve      günah olmayan ey) en                  so-

    nunda da bütün              hâllerde   mutlak      helâlleri terk etmektir. Böyle-

    ce terk    edilmemi          hiçbir   ey kalmam           olur.   Hakîkî zühd, dün-
    yay ve     âhireti terktir; ehvetleri ve zevkleri terktir,                 varl terktir;
    hâli, dereceyi,          kerameti,   makam talep etmeyi terktir; kâinatnn
    Rabbinin        dnda         her eyi    terktir.    Böylece, her          eyin kendisin-
    de son     bulduu Hâlk'tan baka                  hiçbir   ey   kalmaz       ki,    O   bütün
    emellerin nihayetidir.          Bütün     iler    Ona döner. Konumaclardan
    kimisi kalbiyle konuur, kimisi srryla                  konuur ve           kimisi de nef-

    siyle,   hevasyla ve eytanyla konuur.                   Müminin            adeti önce te-

    fekkür etmek, sonra             konumaktr. Münafk                   ise    önce konuur,
    sonra düünür.             Müminin      lisân   aklnn      ve kalbinin ötesindedir.

    Münafn lisân ise aklndan ve kalbinden öndedir.
    Allah'm! Bizi müminlerden                 eyle.    Münafklardan eyleme. "Bize
    dünyada        da, âhirette de güzellikler ver ve            cehennem azabndan
    bizi koru."        (Âmin) 537


    "Gerçekte          ise   onlar öz benliklerinden       bakasn aldatmyorlar.
    Ne var ki, bunun farknda olmuyorlar."

•   Toprak yemeyi âdet edinmi                birisi bir   aktara gidip kelle ekeri             al-

    mak      istedi.

    O hilebaz ve gönlü bozuk aktarn terazisinde dirhem ve ta yeri-
    ne toprak vard.

    Dedi     ki:   "Benim terazimin dirhemi topraktr. eker almaya                              ni-

    yetin varsa sabret de dirhem             bulaym."

537 Abdülkâdir Geylânî, Cilâul-Hâtr, çev.Dilaver Gürer, stanbul, 2006,           s.   22-24.
Ayet 8-9
328


      Adam "Mühim          bir   iim    var,   eker almam lâzm... Dirhemin ne
      olursa olsun zarar yok" dedi.

      Kendi kendisine de "Toprak yemeyi âdet edinen kiiye ta nedir
      ki?    Toprak altndan daha         iyi!"

      Hani o klavuz kadn             Olum, pek güzel
                                   gibi...                               bir   kz buldum.
      Pek güzel       ama ondan baka bir ey daha var:                    O     namuslu kz,
      helvac    kz demi de, evlenecek adam da böyle olmas                             daha   iyi

      yap...   Helvacnn kz daha yal, daha tatl olur demi!
      Onun     gibi senin    de ta dirhemin yok da ta yerine toprak kul-
      lanyorsan daha        iyi ya...   toprak,    benim gönlümün istedii mey-
      ve!" diyordu.

      Aktar, terazisinin dirhem gözüne dirhem vazifesini gören                         ta    ye-

      rine toprak     parçasn koydu.
      Öbür gözüne koymak             üzere de o     topran         arlnca eker kr-
      maya koyuldu.
      ekeri kesip kracak          bir âleti    olmad       için biraz gecikti,         müte-
      riyi   de orada brakt.
      Aktarn yüzü öbür yanayd., toprak yemeyi                       âdet       edinmi    olan

      müteri, dayanamad.,           gizlice ve     güya aktara göstermeden topra-
           koparp yemeye balad.
      Anszn      döner de beni görüverir diye de korkmaktayd.
      Aktar,   bunu    gördü...    Gördü ama        kendisini      megul       gösterdi. Di-

      yordu ki "a     sarram      suratl, hadi, biraz      daha     fazla çal!

      Topram çalyorsan bana bir ey olmuyor;                        sen, adeta     kendi ya-
      nndan     et   koparyor, kendi etini yiyorsun!
      Benden korkup duruyorsun ama eekliinden.                       .   .   Ben de   az yiye-

      ceksin diye     korkmaktaym!
      Megulüm ama kammdan                        da sana   fazla   eker verecek kadar
      da    ahmak deilim      ben!

      Alacan         ekeri görünce kimin          ahmak    ve gafil      olduunu       anlar-

      sn, hele dur!
      Ku o taneye baktkça bakar, holanr ama tane de uzaktan o ku-
      un yolunu vurur!
                                                                                             BAKARA
                                                                                                     329


     Göz zinasndan holanrsn ama                        nihayet kendi            yanndan         kopar-
     dn      eti   kebap edip yemiyor musun                     ki?

     Bu uzaktan       bak ok ve zehir gibidir.              .   .   Gittikçe sevgin artar, sab-
    rn eksilir!
    Dünya mal zayf kularn tuzadr..                              Âhiret mülkü, yüce kula-
    rn tuza! 538


    Yalnz kendi akln ve kendi benliini her eyin üstünde ve ken-
    di kuvvetini       malup olmaz görenleri bu                       devran oldum olas kal-
    drp      yere    vurmutur. Nice kendi akllarna inanmlarn                                       da
    gibi   salam görünen           bilgileri,     kendilerine tuzak olmutur.

    Yem peinde koan ve ele avuca smayan kuun ökseye tutul-
    mas gibi, onlarn da bilgileri, haramiler gibi kendi yollarn kes-
    mitir. Demek ki Hakk'n fazlna (nimet verme), onun kudret ve
    yüceliine kar, kibir ve azamet deil                             yank     gönül,   yatk boyun
    gerektir.      Yoksa hayal ve gurur, nice              bilgiçleri        maskara etmi, nice
    sihirbazlar kendi büyülerinin                     karanlna gömmütür. Güzel
    yüzlü Zühre'nin            karsnda hikmet               ve adalet vazifesini unutan
    Hârût ve Mârût            gibi, ki   beden ülkesinde bunlar, adaletle                    vazifeli

    iken ehvetin         takt      çelme        ile   ba   aa düerek,              nefis ve tabiat

    kuyusunda öylece asl kalmlardr.

    Hakikatte bu hikayenin melekleri, Harut                            ile   Marut ruhu ve         kal-

    bi temsil ediyorlard.          Bunlar adaleti yerine getirmek ve bâtl                           gi-

    dermekle        vazifeli idiler.     nsan bedenine                gelmelerindeki hikmet
    ve vazife bu       idi.   Fakat, onlar        karlarna çkan                 geçici ve    akl    çe-
    lici   dünya Zühre 'sinin güzelliine kapldlar. Ona                                ibretle    deil,
    ehvetle baktlar.           Onun sunduu akl                       giderici    araptan        içtiler.

    Ona     müptelâ (fena eylere dükünlük) oldular. Bu                              iptilâ   yüzün-
    den    içtikleri gaflet     arab      ile   kendilerinden geçerek her türlü gü-
    nah     ileyecek hâllere dütüler. Neticede en ulvî âlemden en aa-
    lk âleme yuvarlanp azaba uradlar. Ruh ulvî (yüksek) olmak-
538 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi        ,
                                                çev.Abdülbaki Gölpnarl, c.IV, stanbul, 1988,
    s.51-52, beyit.625-647.
                                                                                                                   .




Ayet 8-9
330


      la yüceliklere, nefis            ve tabiat süfli (alçak,             aa) olmakla esfele (en
      aa) meyledicidir.
      Allah        insan yaratrken onun insanlna melekler                                 bile    imren-
      mi, hayran olmutu. nsan                         ilâhî        nurun yer yüzündeki             tecellî

      ve zuhurudur. Sen, bir                    âdemolusun, bunu unutma! Kendini,
      Allah'n meleklikten tabiat zindanna                                  att    Hârût ve Mârût
      hâline sokma, içindeki                   eytann        seni        dâima   artan    sesini        duy-
             539
      ma!


      Nefs, o hain ve hileci kimseye benzer ki                                 kandrc     ve aldatc
      kudretine uyup nice firavun tabiatllar, Musa'ya                                 inanmadklar
      ve nefse aklandklar için kendilerine uyanlar da birlikte sürük-
      leyerek kendi benlikleri ve bencillikleri engininde boulurlar.

      Bunu düünerek, sen firavunlarn peinden koma! Bir Mûsâ ta-
      biatl mürid bul. O seni hem dünya sellerinden hem de kendi

      nefsinden koruyacak ve kurtaracaktr. Yahut gönlünü ve irade-
      ni     Muhammed'in yoluna koy! Böylelikle
            Hz.                                                                   nefis denilen          Ebû
      Cehil'den en salam ekilde kurtulursun. 540


      Küffâr:


      Küffâr       namyla anlan zümre;                bizzat Allah'a ibâdet etmektedir.                        .




      Bunlarn durumunu                   izah edersek öyle deriz:

      Sübhân olan yüce Hakk batan                             sona,       bu varln hakikatidir.
      Küffâr da bu varlk cümlesinden                                     sayldna göre, onlarn
      hakikati "0"dur.
      Onlar, kendileri için bir                   Rab   olmad               yolunda inkâra sapp
      kâfir oldular.

      Bu    böyledir.        Çünkü, Allah Teâlâ onlarn                     hakikatidir.    Onun              için

      bir   Rab olamaz. Mutlak Rab                   kendisidir.

      Böylece onlar, aynen zâtlar neyi gerektiriyorsa, ona göre ibâdet
                  541
      ettiler.


539   Kenan    Rifâî,     erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.80-82.
540 Kenan     Rifâî,     erhli Mesnevi, stanbul, 2000,       s.   110.
541 Abdülkerîm          b. ibrahim el-Cîlî,   nsân- Kâmil,    çev.Seyit    Hüseyin Fevzi Paa,   c.II,   s.   386.
                                   AYET: 10




      fî  kulûbihim meradun fezâde hümullâhu meradan
         ve lehüm azâbün eliymün bi mâ kânû yekzibûne


      Kalplerinde hastalk vardr. Allah da onlarn               hastaln
             arttrmtr. Yalan       söylemelerine    karlk onlara
                         elem   verici bir   azap vardr.
                                   (Elmall)


            Onlarn     kalblerinde bir hastalk vardr. Allah da
       onlarn       hastaln çoaltmtr. Söylemekte olduklar
           yalanlar sebebiyle de onlar için elim bir azap vardr.
                                   (Diyanet)




Onlarn kalplerinde hastalk vardr. Kalplerinde üphe ve nifak
     yüzlülük) vardr. Âyetin ak içinde "hastalk" kelime-
           (iki

sinin orijinalinin nekre/belirsiz olarak yer        almas ve cümlenin zarf
cümlesi olarak sunulmas,          hastaln      kalplerine   arz olduktan son-
ra yerleip        kökletiine yönelik   bir iarettir.   Aksi takdirde "kalple-
ri   hastadr" veya "ölüdür" eklinde ifade kullanlrd. "Allah onla-
rn hastaln çoaltmtr. " Kalplerine kin, kskançlk ve gizli dü-
manlk gibi baka bir hastalk eklemitir. Bunu da dînin mesaj-
n en yüksee çkararak, Resulüne ve mü 'mirilere yardm edip za-
ferler     bahederek salamtr. Bütün alçak          huylar,   davranlar kalp-
Ayet 10
332


ler için     hastalktr. Bunlar kalplerin zayflamasna, özel faaliyetle-
rinde musibete (bela) duçar                  (yakalanm) olmalarna, sonunda da
helak olmalarna sebep olur.                 Münafklarn elem          verici (elim) azap-

lar   ile   kâfirlerin   büyük      (azîm)      azab arasnda        fark vardr.           Çünkü
ezelde rahmet        dergâhndan kovulanlarn azab büyük                     olur ve bunlar

azabn acsnn iddetini               hissetmezler.      Bunun nedeni de          kalplerinin

kavraynn            safiyetinin    olmaydr.          Tpk cansz veya felç olmu ve
bir   hastalktan dolay         yumru        hâline   gelmi   bir   organ   gibi.     Böyle bir
organ kessen veya dalasan hissetmedii                      gibi,   baka aclar da             duy-
maz. Münafklara gelince, onlar aslnda                   istidat    (anlay    kabiliyeti) sa-

hibidirler ve       kavraylar da            hayatiyetini   korumaktadr, bu yüzden
azabn       acsn     hissederler. Özellikle yalan ve          sonuçlar gibi kendileri-
ne arz olduktan sonra müzminleen hastalklarndan dolay azapla-
                                      542
r daha da elem         verici olur.



•     "Kalplerinde hastalk vardr", yani peygamberimin getirdii                                   eye
      kar kuku vardr. "Allah da onlarn hastalklarn arttrmtr."
      Yani kuku ve perdelerini arttrmtr. Kyamet günü "onlar için
      ac    bir   azap vardr". Onlar, imdilik yanlarnda gerçekletirdii-
      miz eyleri yalanlamakla                ba baadr.       Kader levhasnda onlara
                                              543
      yardm       takdir edilmemitir.




      "Kalplerinde hastalk vardr."


      Kalp    için bkz.    7


      Kalp hastalklar:


      Balca üç       türlü kalp    illeti   vardr: Biri haset (kskançlk), bilhassa
      Allah'n      sevgililerini   kskanmaktr,         ikincisi,   ahmaklktr. Üçün-


542 bnü'l-Arabî, Tefsir-i Kebîr Te'vîlât, çev.Vahdettin nce, stanbul, c. I, s. 41.

543 bnü'l-Arabî, Futûhât- Mekkiyye, çev.Ekrem Demirli, stanbul, 2006, c.I,           s.   333.
                                                                                                   BAKARA
                                                                                                           333



    cüsü,     mürîd de           olsa,   hakikat nüktelerini anlayp idrâke kadir
                           544
    olamamaktr.


    Tanrnn           asl evi insan vicdan, insan kalbidir.Her                                inanm         in-

    san kalbini her türlü kirlilikten, bu arada, gönül kirlerinden en

    vahimi olan hasetten temiz tutacaktr.
    Gönül, hele gönlü temiz olanlara duyulan hasetle kararr. 545


    Kalp vücûdun                ah       demektir.  Onda bir arza bütün vücûda
    sirayet eder.         Zahirde böyle         olduu gibi, maneviyatta da ayndr.
    Onun      için Resûlullah            efendimiz buyuruyorlar                   ki:       nsan   bir hata

    iledii zaman kalpte                  bir   nokta hâsl            olur.   Tevbe etmezse,         gittik-

    çe büyür.        Kararm         bir kalbe      de canann yüzü aksetmez.                         546




    Bakmaya bakmaya kötü                       ahlâklar         müzminleir (zamanla yerle-
    mek).    Her fena hareket kalbe                siyah bir nokta koyar. Fakat o nok-
                                                                                      547
   ta   ihmal edilip baklmaynca bütün kalbi                                  sarar.



   Kurân- Kerîm                  devadr. Allah'n edep örettii yerdir.                              Onun-
   la   kim edep kazanmazsa, onun ne                             edebi, ne de kalp            hastalna
                          548
   devas vardr.


   Nefsin isyana dalmas, daha ziyâde eytana uymakla balar.                                                ey-
   tana uymak, ruhta siyah bir nokta                             meydana        getirir.     Haliyle bu,

   nefsin isyan demektir.

   Anlatld            hâlde nefis,         isyann arttrdkça, ruhtaki karanlk da
   artar.     Sonunda tümden kararr. Bu                              hâl, isyanlar          devam    ettii

   için olur.        Ve   ona, Allah'n lütuf kaplar kapanr.

   Ruha      gelen her feyz, ilâhî âlemden                       gelir.    Ki oras gayb âlemidir.

544 Kenan   Rifâî, Sohbetler,     stanbul, 2000,   s.   333.
545 Kenan   Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000,         s.   67
546 Kenan   Rifâî, Sohbetler,     stanbul, 2000,   s.   644.
547 Kenan   Rifâî, Sohbetler,     stanbul, 2000,   s.   204.
548 Kenan   Rifâî,   Ebu'l-alemeyn Seyyid        Ahmed         er-Rifâî,   Hzr.Mustafa Tahral, stanbul,
   2008,   s.67.
Ayet 10
334


      Ruh      kendisine gelen o feyzi (ihsan, ilim) kalbe                         iletir.    Kalp     ise   o
      feyzi    duygulara       datr. Bundan sonradr                    ki    duygularda o feyze
      uygun      iler görülmeye balar.

      Bir kalp ki kararr; ite o                 zaman        ilâhî feyz       kaplar kendisine
                    549
      kap      r.


•     Yol çok korkuludur. Elde                  ise     hüccet     (delil)   yok. Fakat bunlar

      kime anlatrsn?               u alaka ve teessürünüz               (hüzün) bir an sonra
      geçip gidecektir. Hâlbuki tefekkür gibi ibâdet olmaz.                                      Hiç de-
      ilse     düünce       için,   yirmi dört saatte            yarm    saatçik bir vakit ayr.

      Benim hâlim ne               olacak? diye         düün. Dün            ile   bugünün         ameli-

      ni     mukayese (kyas)           et.    Kendini      tart,   bakalm ne kazanmsn
      gör...     Resûlullah efendimiz:                  "Dünden daha               az   kazanc olan
      kimse      mabûndur (akn,                 aldanan)" buyuruyor. Hâlbuki sen-
      de hep gerileme, hep gerileme... Esasen kalbin karanlk, bari büs-
      bütün siyahlatracak eyleri                  terk     et.   Sonra da pîrim var               eyhim
      var diyorsun. Senin pirin deil, kendin varsn. Sen                                 eytan          ken-
      dine pîr seçmisin.

      eyhin dedikodu yapyor mu? Yapyorsa                              sen de yap!        Yapmyorsa
      neden yapyorsun? Bizde hiç düünce yok, amelimizi tartma hele
      hiç!    Hz.    Pîr,   her nefes nefsini           muhasebe etmeyeni                biz ricalden

      {erlerden)      saymayz, buyuruyor. Hangi her                      nefes?      Ben günde          ya-

      rm saate de razym!               55 °




      "Allah da onlarn               hastaln arttrmtr."

•     Bunlar Allah diyemeyen kimselerdir.                          Onun      için    Allah'n sevgi-
      lisini   de sevemezler. Onlar, kâmil insan da Kur'ân' da sevmez-
      ler.   Kur'ân'dan söylense küfürleri                  artar,    kâmil insan görmekle
                                                  551
      de keza inkârlar ziyâdeleir.


549 bnü'l-Arabî, Tuhfetü 's- Sefere, çev.Abdülkâdir Akçiçek, stanbul, 1971,              s.   63-64.
550 Kenan      Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.377.
551   Kenan    Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.409.
                                                                                             BAKARA
                                                                                                 335


•     Nisan         yamuru        sedefin      azna          düerse     inci,   ylann azna      dü-
      erse zehir         olur.    Keza, Kur'ân, mü'min'in                      îmânn,   kâfirin de
                                            552
      küfrünü        ziyâdeletirir.



      "Söylemekte olduklar yalanlar"


•     Dünyada ekle              ait    ibâdetin de hâlisi            (saf)   ve kalp (sahte) vardr.

      Gösteri        için   dindar görünmek suretiyle maddî ve manevî men-
      faat    avclklar          için     yaplan     hareketler,         görünüte     ibâdet, iyilik,

      vergi ve      ba         olsa   da aslnda yalanc ahitlerden farkszdr. Böy-
      le   hareketlerin ne asllarnda ne neticelerinde gerçek ihlâstan,

      hakîkî Allah sevgisinden duyulan haz bulunur.

      ibadet riyakarlar, oruç tutar,                        namaz      klar, zekât verir görün-

      seler   de yaptklar içten deildir. Onlarn ne ellerindeki tesbîh
      Hakk'n         ismini sayar, ne de srtlarndaki aba (yünden                       yaplm ge-
                                                               553
      ni giyecek)       gerçek dervi abasdr.


•     Sözden ve gösteriten                  ibaret bir        ahit ancak yalanc ahide ben-
      zer.   Hiçbir zaman yalanc olmayacak ve yalanc saylmayacak bir
      delil   ve öyle bir ahit             lâzm     ki      gönül ihlâsn o padiaha duyur-
              554
      sun.



      Yalan:


•     Dünya hayatnda ba                      rolü menfaat            oynadna         göre,   bundan
      üphesiz vefaszlk zuhur                      eder.      Her     ikisinin birlemesinden ise
                         555
      yalan doar.


•     iyice   düünülünce, dünyann                        yalancl meydana              çkar. Varlk
      gösteren fâni dünya, kimi dost edinmitir de sonunda frlatp                                 at-



552 Kenan     Rifâî, Sohbetler,       stanbul, 2000,   s.   248.
553 Kenan     Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.382-383
554 Kenan     Rifâî,   erhli Mesnevi, stanbul, 2000, s.393
555 Kenan     Rifâî, Sohbetler,       stanbul, 2000, s.457.
Ayet 10
336


      mamtr? Kime                 bir   ey    vermitir de onu fazlasyla             geri   alma-
      m,      verdii kimseyi            bo    elle    brakmamtr? Kimi              sevindirmi
      ve zevk içine       daldrmtr               da sonunda ona elem ve keder verme-
                 556
      mitir?


•     Resûlullah efendimize sordular                       :   Mü'min   zina eder mi? "Belkil"
      buyurdular.        "Mü'min yalan              söyler mi, yâ Resûlullah?" deyince:

      "Haytr, hayr, hayr!" buyurdular. 557



•     Allah katnda ve kullar arasnda en yalanc o kimsedir                            ki:   Nefsi-
                                           558
      ni halktan        hayrl     görür.




      "onlar için elîm bir azap vardr"


      Azap     için bkz.     7


      Balarna gelen               elîm azap nedir?


      En büyük          azap, Allah'tan gaflettir.                Çünkü Cenâb- Hakk          bu-
      yuruyor     ki;   Allah' unutanlar gibi olmaynz. Allah da                      size sâlih

      olacak eyleri unutturur. Nereye                          yaprsanz    kurur, faydal diye

      el   attnz eyler zararl olur.                  559




      Peygamberler dediler              ki,      "Gönülde          bir illet   yüzünden    insan,

      doruyu        anlamaz, saptr."              O       yüzden nimetler, umumiyetle          il-


      let olur.    Hastalkta yenen yemek insana hiç kuvvet                           verir   mi?
      Ey   inatç,      önüne nice güzelim nimetler                    geldi de hepsi kötületi,

      saf olanlar bile       buland        gitti!    Bu        güzelliklerin   düman   sensin...

      Neye    elini    vurdunsa kötü oldu. Senin dostun, senin âinân olan


556 Kenan     Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.456.
557   Kenan   Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000,     s.   386.
558 Ahmed'er-Rifâî, El-Hikem'ül Rüfaiye "Nasihatlar", çev.Abdülkâdir Akçiçek, s-
      tanbul, 1970, s.62.
559 Kenan     Rifâî, Sohbetler,   stanbul, 2000, s.527.
                                                                                           BAKARA
                                                                                                   337



    sence hor hakir sayld. Sana                    yabanc olan          seninle uzlat. Sen-

    ce o   büyük ve yüce            oldu.   Bu da o hastaln               tesirinden.         O   ille-

    tin zehri    bütün canlara         sirayet eder.     O     illeti   derhâl geçirmeye ça-

    lmak gerek. O           illet   durdukça eker         bile zehir kesilir.           nsan âb-
    hayat içse ate sanr.

    O    huy,    ölüm kimyasdr,             dert   kimyasdr. Sende o huy var                      m?
    Nihayet hayatn          bile    o yüzden ölüm         olur!    O huy sendeyken gön-
                                                                                        560
    lü dirilten    gda     bile senin       vücûdunda kokar, le             kesilir.




    Varidat sahibi öyle diyor: "Her Peygamber veya velînin, zama-
    nnda buz (dümanlk)                  ve   dümanlkla karlamas                        ve kendisi-

    ne ancak pek az kimsenin inanmas, fakat öldükten sonra bun-
    larn isimlerinin        mehur olup             ilelebet   yaamas ve         insanlarn ço-
    unun        inanp onlar sevmelerindeki sebep                    nedir?"

    "Ben derim      ki:    Evvelâ peygamber veya velînin hayatnda, kska-
    nanlar çoktur. Etrafta çevrede halk ondan kaçracak, onlarn
    gönüllerini bulandracak,                inançlarn sarsacak            sözler söyleyip ge-

    zerler.   Ama    peygamberler veya               velîler   ölünce hased (kskançlk)
    de   ölür,   srf menkbeleri kalr. Bundan dolay insanlarn                                      çou
    onlara inanr ve onlar sevmeye balar."

    ikinci olarak:        nsanlarn arasnda kalmak, görümek,                                   bir ara-

    da   yaamak      lâubalîlik       meydana        getirir; sevgiyi,      peygamber veya
    velînin özel bir yeri        bulunduuna            olan inanc azaltr.

    Üçüncü       olarak:   peygamber veya velînin                hakikati,     ancak tedricen
    (yava yava) ortaya çkar.

    Dördüncü       olarak: -ki en kuvvetlisi de budur- insanlar                           peygam-
    berlii ve velilii        olduundan baka               türlü zannederler.              Nitekim
    öyle diyorlard:         "
                                O da bizim gibi yiyor,              içiyor,    sokaklarda ge-
    ziyor,    o da bizim gibi bir insandr." Kitab- Kerîm'in ifade                                  et-

    tii gibi peygamberler onlarn istedikleri her mucizeyi ve hari-


560 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi         ,   çev.Abdülbaki Gölpnarl,      c.III,   stanbul, 1988,
    s.217-218, beyit. 2677-2687.
Ayet 10
338



      kay    yapamazlar. nsanlar zannediyorlard ki peygamber yeme-
      meli, içmemeli, sokaklarda                gezmemeli ve kendileri                gibi bir be-

      er olmamal         ve her istedikleri mucizeyi getirebilmelidir.                      Onun
      kendi zanlar gibi            olmadn görünce "Peygamberler öyle öy-
      le olur,   hâlbuki bu öyle deildir," derler.                 Onu      inkâr ederler. Bil-
      mezler ki   geçmi peygamberler de böyle                        idi.   Bunu      inkâr eden-
      ler   o geçmi peygamberlerin zamannda                          olsalard bu fâsid (bo-
      zuk,   doru      olmayan) zanlaryla, onlarn zamanlarndaki insan-
      lar gibi      onlar da inkâr           ederlerdi.      Sonra   gelenler, her        kâmilin
      zaman      geçip gidince nakslar (noksan, eksik), onlarn, kendi                           ta-

      sarladklar fakat aslnda muhal olan kemâlleri haiz bulunduk-
      larn     zannederler ve onlara bu sfatlarla inanrlar ve bu sebep-
      ten imdikileri de inkâr ederler.                  Peygamber veya velînin vasf-
      lanmasn         gerekli bulduklar, zihinlerinde yer                    eden kemâllerin
      çou      ne    imdi ne         de gelecekte hakikate uygun deildir.                      te
      mevcûd olan peygamber veya                     velîleri    inkâr etmelerine, eskilere
      inanmalarna sebep budur, Allah daha                         iyi bilir.   Varidat sahibi-
      nin sözü burada          bitti.


      Fakir de der      ki:

      nkârn         beinci bir sebebi daha            var,   o da udur:        Arkadal          ge-

      rektiren      ey ayn         cinsten   olmak ve        tabiî münâsebettir.         Nitekim
      denilmitir       ki:   Allah'n yeryüzünde              ehli ehle sevk      eden melekle-
      ri   vardr. Tab'nda (karekterinde) peygamberlerin ve velîlerin                            ta-

      biatnda bulunan kemâllerden                    bir parça    mevcûd olan kimse, on-
      lar görüp iittii             zaman hemen        onlara meyi eder.         Onlarn       bilfiil

      mevcûd        kemâlleri, kendisindeki bilkuvve                 (düünce hâlindeki, fii-
      liyata   geçmemi) kemâli             çeker.   Bunun kemâlinin            onlara    kaplma-
      s    (incizab)   âk ve mauk misâli gibidir. Mayasna bu kemâlden
      katlmam          kimse, onlar          gördüü zaman             yarasa    güneten nasl
      kaçarsa o ekilde onlardan kaçar. Nitekim yüce Allah öyle bu-

      yurmutur: "Habis              (kötü, pis)     kadnlar, habis erkekler içindir; ha-
      bis erkekler     de habis kadnlar         içindir, iyi      kadnlar      iyi   erkekler için-

      dir, iyi erkekler       de   iyi   kadnlar    içindir. "   (Nûr, 26)
                                                                                         BAKARA
                                                                                                 339


    Fakat insan ölünce aradaki nefret de ölür, aslolan muvafakat
     (raz olma, uzlama) kalr.                     Çünkü varlk bütün            mertebeleriy-

    le birdir.      Münâferet         (nefret),   yüz yüze gelmekten doar. Muka-
    bele    (karlama) ölümle yok olunca muvafakat hâsl                                  olur.   Ar-
    tk     anla.

    Kuyuda geçen              bir temsil var:        Kuyuya        atlm    olan Yûsuf        (a.s.)

    ancak kuyuya kova salann ipine yaparak çkt.                               mdi       peygam-
    berler ve velîler, Allah'tan gelip Allah'a giden kervanlar ve ka-

    filelerdir.      Kendisinde Rabbani               bilgiler     ve bilkuvve ilâhî insan-

    lk     kemâlleri bulunan Yûsuf da tabiat                       zindannda hapsedilmi-
    tir.   Dünya       âhiret       konaklarndan           bir   konaktr. Kova, insanlara
    inen Allah kitabdr. Kervanclarn (yani peygamberlerin) kovay

    sarktmalar, insanlar Allah'n kitabna davet etmeleridir.                                     Ona
    yapmak,           o kitab getiren kimseye inanp onu kabul etmektir.
    Ama kuyuda              olan;   kurbaa, çyan, akrep, ylan ve daha kuyuda
    yaayan dier haerelerden                  biri ise o,         sarktlan ipe aslmaz, ona
    yapp       kuyudan         çkmak       istemezse (kim ne yapsn?).                Çünkü       in-

    sanlardan         bazlarnn ruhlar               güzel,       yüksek mereplidir. Alçak
    kimselerle ünsiyet etmez.              Yüksek vatanna gitmesine araclk                      ya-

    pacak sadk          bir   arkada      arar.    Bazlarnn da ruhlar                habistir, al-

    çak mereplidir. Ancak kendi merebinde olanlarla ünsiyet                                 (dost-

    luk) eder. Tabiat          âleminde vatan             tutar.   Âlem-i A'lâ {yüksek âlem)
    ya     çkan     sefer ehlini ve       seyyahlar sevmez. Hiç davet kabul                      et-

    mez. Yüce Allah buyurmutur: "Biz insan en güzel bir biçimde
    yarattk. Sonra onu              aalarn aasna çevirdik.                  Yalnz inanp          iyi

                                                    561
    iler yapanlar hariç" (Tin, 4-6).



    Nefis zehirleriyle hastalanm, hastala tutulmusan eline ne

    alr, elini nereye atar,           neye sahip olursan hastala               âlet olur,       onu
                                562
    da berbat edersin.


561 Niyazi Msrî, rfan Sofralar, çev.Süleyman Ate, stanbul, s.71-74.
562 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevi         ,
                                                  çev.Abdülbaki Gölpnarl,   c.III,   stanbul, 1988,
    s.219, beyit.   2693.
Ayet 10
340


      Yakîn sfat, eyh-i kâmildir; güzel ve                        doru      zanlar   ise,   onun
      mürîdleridir. Bunlar derece derece olurlar. Zan, kuvvetli (galip)

      zan,     daha kuvvetli zan, kuvvetlinin                   kuvvetlisi zan ve       bunun
      gibi...      Zan    kuvvetli oldukça, yakîne        daha yakn olur ve inkârdan
      uzaklar. Ebû Bekir'in              îmân     tartlsa,       bütün dünya       îmânna     üs-

      tün    gelir.   Bütün doru zanlar yakînden                    süt emerler ve      onunla
      büyürler.       Bu    süt    emmek, büyüyüp gelimek               ise,   o   zannn    bilgi

      (ilim) ve       amel   ile   artmasnn, yetimesinin             alâmetidir. Böyle her

      zan, yakîn olur ve           onda fena   bulur.   Çünkü yakîn            olunca zan kal-
      maz.      O   yakîn eyhinin ve mürîdlerinin suretleri olan bu cisim
      âleminde (dünyada) eyhler ve mürîdleri de kalmazlar.                              Çünkü
      bu     suretler,     bu naklar devirden           devire,     yüzyldan yüzyla de-
      iirler. Hâlbuki o yakîn              eyhi ve onlarn doru zanlar olan ço-
      cuklar devirlerin ve yüzyllarn geçmesine ramen, deimeksi-
      zin âlemde kâimdirler.            Yanl, bozuk ve münkir               (inkâr eden) zan-

      lar,   yakîn eyhinin sürgün ettikleridir ki bunlar eyhten her gün
      daha da uzaklar ve her gün deerlerini daha da kaybederler.
      Çünkü         her   gün o kötü zannn çoalmas                  için faaliyetlerini artr-

      maktadrlar. Kalblerinde dert               var,   Allah da dertlerine dert katt.
      te,     efendiler      hurma,    esirler ise   diken      yiyorlar.   Ulu Tanr buyur-
      du     ki:   "Onlar bulutlara bakmyorlar             m. Ancak         tevbe eden,     îmân
      eden ve doru dürüst iler ileyenler cennete girerler. "Ulu                      Tanr    on-
                                                          563
      larn kötülüklerini            iyiliklere çevirir.




563 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi        Mâ   Fih, çev.Meliha    Ülker Tarkahya, stanbul, 1985,
      s.206-207.
>
                                 KELME NDEKS


                                          ahad 27, 32, 73, 74, 168, 169, 170,
                                                  171, 178, 181, 183, 190
aba 335
                                          Ahadiyyet 35,73,74, 113, 140,
abdest 6, 15,92,93,94,97, 101,
                                                  146, 154, 155, 163, 168,
          102, 103, 105, 123, 129,
                                                  169, 170, 171, 174, 178,
          131,   134,206,322
                                                  181,   183,203
abdiyyet 147
                                          ahar 59
abes   113,297
                                          Ahd-i   Elest'de 'Belâ   282
âb- hayat 337
                                          âhir   24,68, 120, 124, 152, 169,
ac 43,55,64,95,           115, 164,271,
                                                  179,   240
          314,332
                                          âhiret 43, 46, 70, 78, 87, 126, 207,
acizlik hâli     214
                                                  208,221,222,231,232,
acziyet    253
                                                  233, 234, 235, 237, 238,
ad 111,314
                                                  241,242,254,259,261,
âdâb 129
                                                  288,294,303,306,315,
adalet    70,212,329                              317,318,319,321,323,
Âdem      32, 39, 42, 45, 76, 82, 108,
                                                  325, 329, 339
          110, 113, 116, 131, 138,
                                          ahkâm 78
          140, 159, 160, 173, 176,        ahlâk 43,45,46,61,64,75,76,
          191, 192, 194, 195,200,                 93,94,96, 115, 118, 134,
          201,225,226,277,295,                    150,   165,200,217,228,
          297,299,307,311                         239,255,261,265,333
Âdemolu          67,   124,214            ahmak 263, 309, 316, 325, 328,
adet 48,52,       150,237,308,327,                332
          328                             Ahmed     27, 56, 67, 77, 86, 89, 128,

âdet 53, 161, 246, 287, 304, 327,                 150, 151, 157, 159, 160,

          328                                     173, 179, 184,223,229,

Afrika 224                                        232, 236, 254, 263, 264,

aaç      116,    126,217,243,301                  276,277,285,287,294,
ayar 160                                          295, 296, 297, 298, 307,

ah 280                                            315,316,333,336
Kelime indeksi
344


Ahmed-er       Rifâî     263,296                 251,255,259,261,262,
Âie,    Aye        109                           265,266,270,271,272,
akl 10, 18, 19,33,35,37,45,56,                   274,276,278,281,286,
         76,81,83,87,92,95,98,                   287, 288, 292, 293, 294,

         102, 111, 156, 157,238,                 295,296,301,303,305,
         246,252,263,297,310,313,                308,314,318,319,321,
         315,316,320,325,329                     323, 329, 333

akll 95,98, 156, 157,314,325            âlem-i âsâr 171

akibe