Tülin Öngen - Devlet Krizi 1-2-3 by matematikdukkani1

VIEWS: 8 PAGES: 14

									TÜLİN ÖNGEN KÖŞE YAZILARI


Devlet krizi (1)
Dikkat ettiyseniz genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarının istifasını pek çok kişi,
siyasal bir deprem olarak değerlendirdi. Ne kadar bilinçli kullanıldı bilmiyorum, ama
deprem metaforu bu duruma gerçekten çok uygun. Çünkü deprem, zamanı ve yeri tam
olarak kestirilememekle birlikte rastlantısal ve arizi olmayıp, belli bir takvime göre ve
yapısal nedenlerden ötürü gelişen bir doğa olayıdır. Siyasi krizler de böyledir;
beklenmedik bir anda, hatta hiç ilgisiz konularda patlak verebilir, oysa tarihsel ve
yapısaldır nedenleri vardır, bu nedenler ortadan kalmadığı sürece de nüksetme olasılığı
çok yüksektir. Güncel sorunların, konjonktürel koşulların payı sanıldığı kadar büyük
değildir, sadece katalizör rolü oynarlar. Şöyle ki; eğer namluda mermi sürülü değilse,
tetiği ne kadar çekerseniz çekin silah patlamaz.

Deprem benzetmesi daha açıklayıcıdır. Nasıl ki yerküre içerisinde kırıklar oluşup,
levhalar yer değiştirmeye başladığında bir enerji açığa çıkar ve bundan doğan titreşimler
yeryüzünü sarsarsa, toplumsal fay hatları da bir kez harekete geçtiğinde benzer
reaksiyonlar olur: Bir enerji boşalımıyla birlikte titreşimler oluşur, onlar belli
bölgelerde yoğunlaşıp, yapı veya kurumlar arası ve içi eşgüdümü-uyumu ortadan
kaldırır, buna bağlı olarak da bir takım sürtüşmeler yaşanır. Ekonomik, sosyal ve siyasal
istikrarsızlık dönemlerinde bu tür mevzi gerilimlere çok rastlanır. Eğer titreşimler, çok
güçlü, yayılma hızı yüksek ve çapı da genişse, bu kez yapılar arasındaki denklik ve
uygunluk (organik birlik) da ortadan kalkar: Organik kriz.

Öte yandan sosyal dünyadaki krizler de, semptomlar ortaya çıktığında, yani kurumlar ve
aktörler birbirleriyle çatışmaya başladıklarında fark edilir. Oysa bunlar, sürecin nihai
çıktılarıdır. Siyasiler kapıştı diye hiç bir zaman bir siyasi kriz doğmaz. Çünkü geride
siyasi tıkanıklığa yol açacak güçte yapısal sorunlar yoksa, anlaşmazlıklar devlet
kanalları içinde ve ilgili mekanizmalarla bir biçimde çözülür. Buna karşılık çelişkiler
yapının taşıyamayacağı kadar güçlüyse, o zaman bütün kanallar ve mekanizmalar da
iflas etmiş olacaklarından, devlet tam anlamıyla felç olur. Böyle bir noktada ideolojik ve
kültürel yeniden üretim süreçleri de tıkandığından, devlet krizine çoğunlukla bir
ideolojik kriz ve meşruiyet bunalımı da eşlik eder.

Son günlerdeki istifa, yemin etmeme ve meclisi boykot protestoları, aslında bir devlet
krizi ile meşruiyet bunalımının işaretleridir. Seçim sonuçlarını, Chp'nin edilgenliğini,
ordunun teslimiyetini, toplumun sessizliğini, sermayenin suskunluğunu; istikrar ve
normalleşmeye, sivil irade ile demokrasinin güçlenmesine yoranlar, Ergenekon, şike ve
Deniz Feneri gibi davaları bir arınma, hukukun üstün kılınması ve kamu düzeninin
rayına oturması sananlar yanılmaktalar.

Bir kere, bu olayların yaşanması bile organik bir krizin gündemde olduğunu
göstermektedir. Aslında Akp de, durumun farkındadır. Nitekim sadece rejimi
değiştirmenin yetmeyeceğini, devleti sil baştan inşa etmek gerektiğini bildiği içindir ki
'güçlü icra' teknolojilerinden yararlanmaktadır. Zaten onlar sayesinde kolayca sivil
toplumu (medya, eğitim, dini ve kültürel kurumlar) ele geçirmiş, bürokrasiyi yenilemiş
ve zor aygıtlarını (polis, yargı ve ordu) tekeline alabilmiştir.

Ne var ki Akp, bu üstün performansına rağmen devlet krizinin kökünü kurutmayı
başaramadığı gibi son zamanlarda yeni kriz tohumları da ekmiştir. Dahası organik krizin
bir diğer türevi olan meşruiyet krizinin de fitilini tutuşturmuştur. Önümüzdeki yılların
epeyce sancılı geçeceğini düşünmek için çok neden vardır.
Niye böyle düşündüğümü açıklamaya geçmeden önce kuramsal dayanaklarımı
sıralamak istiyorum.

***
Devlet krizi, öyle bir çırpıda oluşan, bir kaç hamleyle de savuşturulacak sorunlardan
değildir. Bütün organik oluşumlar gibi uzun bir fermantasyon süreci söz konusudur.
Ömrü de uzundur; yıllarca, hatta on yıllarca diriliğini koruyabilir. Bazen canlılığını
yitirir gibi olur, tam öldü ölecek derken birden azgınlaşabilir. Zaten doğal yollardan da
ölmez; radikal ve iradi müdahaleler şarttır.

Bu aktör devlettir. Devlet, krizin hem nesnesi hem de öznesidir. Hastalığın
nedeni/sorumlusu olduğu kadar onu tedavi edecek de tek mercidir. İşleri güçleştiren de
budur. Bu yüzden devlet krizi onarılması güç, en tehlikeli krizlerden birisidir.

Devlet neden krize girer? Bunu anlamak için kapitalist devletin bünyesi ile nasıl
çalıştığını bilmek gerekir. Kapitalist devlet, ekonomiden (altyapı) ayrı bir alanda
(üstyapı) örgütlenmiş olsa da, aslında ne bu bölgeden bağımsız ne de onun ihtiyaçlarına
kayıtsızdır. Devletin asli görevi, kapitalist özel mülkiyet koşullarını güvence altına
almak (sermaye birikimi ile mülksüzleştirmeyi sağlamak) olup, bu, onun aynı zamanda
başlıca varlık koşuludur. Öte yandan kapitalist devletin sermaye egemenliğini
meşrulaştırmak, yani altyapı (ekonomi) ile üst yapı (siyaset ve ideoloji) arasında bir
uygunluk/denklik sağlamak (tarihsel blok oluşturma) gibi ikinci bir görevi daha vardır.
Bu da, onun öteki varlık gerekçesidir. Devlet, ancak bu görevlerini aynı anda ve
birbiriyle çelişmeden yerine getirdiği takdirde, hem kendi varlığını gerekli ve meşru
kılma hem de sınıf mücadelelerini bloke edip, sermayenin global egemenliğini
gerçekleştirme olanağı bulur.

Ne var ki pratikte bu iki zıt rolün uzlaştırılması hiç de kolay değildir (bu yüzden liberal
demokratik devlet, bir mitten ibarettir). Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde devlet bu
konuda çok zorlanır. Örneğin krizi kontrol altına alma telaşıyla birikimle ilgili
görevlerine öncelik verip, meşruiyetle ilgili görevlerini savsaklar. Ender olarak tersi
durumlar da geçerlidir.

İşte devlet, bu tür durumlarda krize sürüklenir. Biri pahasına öteki görevine ağırlık
vermesi, devleti tam anlamıyla bıçak sırtı bir duruma sokar: Bir yanda egemen sınıflar
ya da yönetilenler karşısında itibarını, otoritesini yitirmesi (devletin meşruluğunun
sorgulanması) öte yanda toplumsal bütünleşmeyi gerçekleştiremeyip, düzenle birlikte
kendi geleceğini de tehlikeye atması. Devlet böyle bir ikilem karşısında bocalar, kah o
yana kah buna yana yalpalamaya başlar.

Devlet, bu düğümü iki biçimde çözebilir: Ya zor yoluna başvurur (siyasal üstyapıyı
hakim kılar); otoriter veya totaliter devlet yapılanmasına gider. Ya da yeni bir
hegemonik yapı oluşturur (rızayı yeniden örgütler). İlkinde; hem rejim hem de devlet
biçimini değiştirmek suretiyle devlet otoritesi ve düzen yeniden sağlanır. Ancak bu tür
bir konsolidasyon, krizi sonlandırmaya yetmez. İkincisinde ise; aynı rejim içinde
alternatif hegemonya projeleri üretmek suretiyle kendisiyle birlikte düzeni de restore
eder. Ekonomik krizin seyri, devletin kendini dönüştürme kapasitesi, hegemonik
projenin niteliği (kapsayıcı ya da sınırlı) ve yeterliliği gibi etmenlere bağlı olarak
restorasyonun süresi de değişir. Örneğin ekonomik krizin etkileri ile devleti
yapılandırma süreci devam ettikçe devlet krizi, yoğunluğu azalsa dahi sönümlenmez.

Burada bir parantez açmak gerekiyor: Hegemonya dediğimiz şey, sonuçta egemenlik
ilişkilerinin büründüğü biçimlerden birisi olup, hegemonik bir yönetimde sınıf
egemenliği hala geçerlidir. Ancak burada egemen, kendi dünya görüşü ve yönetim
anlayışını her hangi bir dışsal zorlamaya gerek kalmadan yönetilenlere kabul
ettirmektedir. Aslında onaya dayanan yönetim, egemenlerin de arzu ettiği bir durumdur;
çünkü sömürü ve eşitsizlikler daha kolay doğallaştırılıp, normalleştirilir, çelişkiler ve
çatışmalar da fazla derinleşmeden soğurulur. Hatta bu modelde hegemonik dünya
görüşünün sınırları içinde kalmak koşuluyla eleştirel görüşlere de hoşgörüyle yaklaşılır,
böylece özgürlük yanılsaması gerçekliğin üzerini örter. Söz konusu avantajlarına
rağmen hegemonik yönetim, doğası gereği istikrarsız bir sistem olan kapitalizmde
istisna olmaktan öteye gitmez.

Altyapı ile üstyapı uygunluğu da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Yoksa böyle bir
uygunluğun sağlanmış olması, toplumun tarihsel ihtiyaçları ve gerçek çıkarlarıyla
uyumlu bir yönetimin bulunduğu anlamına gelmez. Burjuvazinin en hegemonik
(demokratik) olduğu anlarda bile başat olan, onun çıkarları ile onları temsil eden dünya
görüşüdür. 1945-70 arası geçerli olan Keynesci Refah Devleti ve onun bir bileşeni olan
temsili demokrasi, hegemonik yönetimin en başarılı örneğidir. Onun da hangi tarihsel
koşulların ürünü olduğu bilinmektedir: 1929 Buhranı, dünya savaşı, faşizm, sovyet
deneyimi ve komünizm korkusu ile bunlara bağlı olarak yükselen sınıf mücadeleleri.
Ayrıca neye mal olduğu da ortadadır.

Bugün Batı dahil kapitalist dünyanın hiç bir yerinde bu nitelikte bir hegemonik yönetim
mevcut değildir, birikim krizi devam ettiği müddetçe olanaklı da değildir. En fazla
sınırlı bir hegemonya olabilir ki, bu da ancak gelişmiş ülkeler açısından söz konusudur.
Geniş yığınların çıkar ve ihtiyaçlarını dışlayan, nüfusun sadece bir bölümünü kapsayan
('iki-ulus hegemonya') bu model, dayatmacı ve ayrıştırıcı özelliklerinden ötürü
otoriterdir. Özgürlükçü söylem ile demokratik kurumların biçimsel varlığına rağmen
yeni sağ devlet ve onun bir unsuru olan yeni muhafazakarlık böyledir. Bu yönetimler
neoliberal düzeni sürdürmenin tek yolu olmakla birlikte altyapı ile üst yapı arasındaki
denksizliği artırdığından, kalıcı ve dayanıklı bir tarihsel blok oluşturmaktan uzaktırlar..
Bu yüzden devlet krizi ve meşruiyet bunalımı için potansiyel bir nedendirler. Nitekim
bu tür bir hegemonik yapının ne denli kırılgan olduğu Yunanistan'daki son olaylarda
görülmüştür.

Çevre ülkelerinde ise çok daha baskıcı biçimler gündemdedir. Bir kısmında tamamen
totaliter, bir kısmında ise otoriter-totaliter karışımı yönetimler söz konusudur. Her iki
grupta da düzen üstyapının (siyasal ya da ideolojik hakimiyetine yaslanmaktadır.
Dolayısıyla organik bir toplumsal kaynaşma (tarihsek blok) ile uzlaşıdan (ideolojik
hegemonya) eser yoktur. Görünürde devlet otoritesi, kamu düzeni ve siyasal istikrar
yerli yerindedir, ancak bu yanıltıcı bir görünümdür. Çünkü altyapının (sosyo ekonomik
gerçekler ve sorunlar), üstyapı tarafından baskılanması, bir önceki yazımda da
belirttiğim üzere, geçicidir. Ayrıca devlet ve meşruiyet krizini tetikleyen de bir
unsurdur. Arap dünyasındaki alt üst oluşlar ne demek istediğimi anlatmaya yetecektir.
Bu girdiler ışığında Türkiye'deki durumu haftaya değerlendireceğim.


Devlet Krizi (2)
Önceki yazımda (Devlet Krizi 1) son otuz-kırk yıldır tanık olduğumuz sosyal ve siyasi
altüst oluşların, devlet yapısı ve güç ilişkilerinde meydana gelen köklü değişikliklerin,
kurumlar arasında veya devletle toplum arasında yaşanan tüm kavgaların, devlet
krizinin göstergeleri ve yeniden yapılanmanın sancıları olduğundan söz etmiştim.
Yazının devamındaysa devlet krizinin ne olduğunu; semptomlarını, neden
kaynaklandığını, nasıl geliştiğini ve ne yolla çözüldüğünü ana hatlarıyla anlatmaya
çalışmıştım. Bugünse olayın Türkiye'deki seyrini değerlendireceğim.

Kısaca hatırlatmak gerekirse; devlet krizi, toplumsal çelişki ve çatışmaların
yoğunlaşmasıyla birlikte altyapı ile üstyapı arasındaki uygunluğun ortadan
kalkması,toplumsal bir çözülmenin başlaması ve devletin bu durum karşısında çaresiz
kalmasıydı. Kapitalist dünya, bu sorunla 20. yüzyılın son çeyreğinde bir kez daha
karşılaştı (daha önceki 1930'lardaydı). '60'ların sonlarında birikim süreçleri yine tıkandı
(kar oranları düşme eğilimine girdi), '70'lerin ikinci yarısındaysa ekonomiden siyasal
alana taşınıp, devlet makinesinin işleyişini aksattı. Merkez, yeni bir devlet modeline
geçerek, sorunları kısmen (ve şimdilik) çözebilirken, bu duruma hazırlıksız yakalanan
çevre, krize teslim oldu. Bu ülkeler arasında Türkiye de yer almaktaydı.

***

 '70'lerin ikinci yarısında şiddetlenen sosyal ve ekonomik istikrarsızlar, bir süre sonra
siyasal süreçleri de tıkadı.. Alınan önlemlerin de işe yaramaması üzerine '80'de ordu, (de
facto ve de jure) yönetime el koydu. Önce toplumsal muhalefet bastırılıp, devlet otoritesi
ve düzen yeniden kuruldu. Bu arada iktidar bloğu içindeki çelişkiler de giderilip,
neoliberal ekonomik düzenin düğmesine basıldı. Sıra onunla uyumlu bir siyasal ve
ideolojik üstyapıyı oluşturmaya geldiğinde yönetim sivillere devredildi.

Özal yönetimi, ilk iş olarak bir takım hukuksal, idari ve teknik düzenlemelerle devletin
kurumsal yapısında bazı değişiklikler yaptı. Yanı sıra serbest piyasa toplumunu
oluşturmak üzere ideolojik ve kültürel formasyonu yeniden şekillendirmeye girişti.

Kısa sürede çok iş kotarılmakla birlikte neoliberal dönüşüm süreçleri daha öteye
taşınamadı. Örneğin Özal'ın bir takım girişimlerine rağmen, ne yeni bir devlet formu ne
de onu ayakta tutacak bir tarihsel blok oluşturulabildi. Devlet krizi, kısmen kontrol
altına alınsa (kısmen de sumen altı edilmişti) da tamamen sönümlenmedi. Buna Özal
iktidarının siyasi ömrü kadar kapasitesi de yetmedi.

Kuşkusuz bu yetersizlikte ekonomik çelişkilerin yeniden canlanması dışında öteki
toplumsal çatışmaların (Kürt muhalefeti) yükselmesinin de bir payı vardı. Ama asıl
neden, uygulanan politikaların/stratejilerin yanlışlığıydı. Çünkü; Özal yönetimi (selefleri
gibi), toplumsal yapıyı organik değil, inorganik (üstyapısal) yollardan bütünleştirmeye
kalktı. Bu, kırılan vazoyu, kötü malzeme ve kaba tekniklerle onarmaya benziyordu.
Askeri yönetim, zecri (militer) yöntemler kullanırken, sivil yönetim, dolaylı (örtük)
zora (hukuksal, idari, politik) başvurdu. Gerçi her iki yönetim de, parçalar daha kolay
yapışsın diye bileşime bir miktar dolgu/katkı malzemesi (ideolojik) katmıştı, ama
sonuçta o da üstyapısal bir malzemeydi.

Oysa üstyapısal unsurlar, toplumsal bünyenin inorganik bileşenleridir. Tıpkı doğal
inorganik maddeler gibi kaynaştırıcı değil, ayrıştırıcıdırlar. Ayrıca kendileri de dayanıklı
olmayıp, kolayca çözülürler. Özümsenmeleri güç, sentezleme ve sentezlenme
yetenekleri ise hiç yoktur. Her hangi bir enerji vermekten/ sinerji yaratmaktan
uzaktırlar. Bütün bu özelliklerinden ötürü iyi bir harç malzemesi sayılmazlar.

Somutlaştırmak gerekirse; Özal döneminde de emek mücadelesi, yasal ve polisiye
önlemlerle bastırılmaya devam etti. Emekçilerin bilinci, bir yandan aşırı bireycilik ve
tüketimciliğe dayanan yoz bir serbest piyasacılıkla öte yandan milliyetçi, dinsel ve
muhafazakar bir dünya görüşüyle soğurulmaya çalışıldı. Ayrıca emekçiler dışında
Kürtler ve öteki ezilen grupların tamamı siyasetten de dışlandılar. Onların özgürlük
talepleri de aynı inkarcı ve imhacı üslupla yanıtlandı. Bir takım vaatlere (veya niyetlere)
karşın ne gerçek anlamda demokratik' bir yönetim ne de bir uzlaşı ortamı oluştu.
Nitekim '90'larla birlikte çelişkiler yeniden yoğunlaştı; hem toplumsal tansiyon yükseldi
hem de devlet kendi içinde tekrar kavgaya tutuştu (bu sürecin tepe noktası 28 Şubat'dır).

***

Devlet krizinin canlanmakta olduğunu gören güç koalisyonları, neoliberal restorasyon
projesini yeniden değerlendirdi. Geçmiş deneyimler de göz önünde tutularak, iktidar
partisi yapısından lider profiline, yol haritasından yönetim stratejilerine kadar projede
bir takım değişiklikler yapıldı. Bu modifikasyonların işe yarayıp yaramadığını
tartışmadan önce bunların neler olduğuna bakalım. Hangi derslerin çıkarıldığını ve ne
tür önlemlerin alındığını, Akp pratiğinden çıkarsamak olanaklıdır (posteriori
değerlendirme):

(1) Altyapı fazla ihmale gelmemektedir.Sosyo-ekonomik koşullar kötüye giderken,
halkın ihtiyaçlarının sürekli ertelenmesi, hoşnutsuzluk yaratmakla kalmayıp, devlete
olan güveni de sarsmaktadır (meşruiyet sorunu). Bu yüzden projenin bazı sosyal yardım
programlarıyla desteklenmesinde yarar vardır (elbette sermaye birikim süreçlerini
olumsuz etkilemeyecek biçimde). Bu arada durumun düzeleceğine, yakında güzel
günlerin geleceğine dair bir umut ve beklenti (psikoloji) de yaratılmalıdır.

(2) Devletin yeniden yapılanma süreçleri vakit kaybetmeden sonuçlandırılmalıdır.
Yoksa devlet, üst üste yığılan sorunların ağırlığı altında ezilecektir. Sürecin bu kadar
yavaş ilerlemesinde en önemli etken, lokomotif görevi görecek güçlü bir siyasi
iradenin bulunmamasıdır. O halde önce bu eksik giderilmeli, örneğin yürütme daha çok
güçlendirilmelidir. Bu bağlamda devlet organlarının yapı içindeki yerleri ve işlevleri ile
aralarındaki ilişkiler yeniden tanımlanmalıdır. Bu konuda 'başkanlık sistemi', 'kuvvetler
birliği' gibi yürütmeye devlet içinde tekelci bir konum kazandıracak modeller referans
alınabilir. Bir an önce bunlardan biri üzerinde karar kılınıp, anayasada gerekli
değişiklikler yapılmalıdır.

Kuşkusuz bu süreçte kimi münafıklar, bu operasyonları iktidarın, rejimi değiştirmeye
yönelik adımları olarak değerlendirecek ve süreci kesintiye uğratmaya çalışacaklardır.
Özellikle devletin dönüşümü konusunda bozgunculara tolerans gösterilmemelidir.
Dahası devlet krizini sona erdirmek gibi yüce bir amaç uğruna eğer rejimi değiştirmek
gerekiyorsa, bu görevden de kaçılmamalıdır.

(3) Siyasal iktidar ile devlet iktidarı birleşinceye (tekleşinceye) kadar siyasal toplumun
karantinaya alınmasında yarar vardır. Çünkü çoğulculuk, siyasal rekabet ve başka
alternatiflerin bulunması gibi etmenler, süreci istikrarsızlaştırıp, yavaşlatmaktadır.
Bundan ötürü meşru ya da gayri meşru (dinleme, izleme, tehdit, şantaj ne olursa) bütün
yöntemler denenip, siyasal alan bir an önce enterne edilmelidir. Bu işlem iki nedenle
gereklidir: Birincisi, siyasal üstyapıya dönük operasyonların steril bir ortamda
yürümesini sağlayarak, olası komplikasyonları önler. İkincisi, toplumda genel bir
korku, kaygı, yılgınlık ve suskunluk yaratarak, güce boyun eğişi sistematikleştirir.

(4) Devlet krizi ile meşruiyet krizi (egemenlik/hegemonya sorunu), her ne kadar aynı
şey olmayıp, farklı nedenlerden kaynaklansa da, çoğu kez iç içe gelişmekte ya da
birbirini izlemektedirler.. Gerçi bu fiili durum geleneğin (proje sahiplerince benimsenen
liberal anlayış kast ediliyor) ana varsayımlarıyla çelişmektedir, ama bu olguyu dikkate
almamak da olmaz.

Nitekim devlet krizini başarıyla yöneten ülkelerin deneyimleri, tek başına siyasal
toplumu denetim altında tutmanın, krizi çözmeye yetmediğini göstermiştir. O halde sivil
toplumu ele geçirmenin de yolları aranmalıdır. Bu iki biçimde olabilir: İlki,
açık/doğrudan/aktif onayın (ideolojik hegemonya), ikincisi ise, dolaylı/ örtük/edilgen
rızanın örgütlenmesidir. Devlet krizdeyken yöneticilerin, tercih yapma gibi bir lüksleri
olmadığına göre, hangi yol geçerliyse onda karar kılınmalıdır.

Öte yandan egemenlik veya hegemonyanın inşası, elzem olmakla birlikte çok basit bir iş
değildir. Her şeyden önce ekonomik krizin hala sürüyor olması, ciddi bir handikaptır.
Ekonomi dardayken maddi (ekonomik) ödünler vermeye ya da benzeri ödüller (sosyal)
dağıtmaya (tek-ulus hegemonya) kalkmak, kolay kolay her iktidarın harcı değildir. Bu
durumda geriye iki şık kalmaktadır: Ya sınırlı bir hegemonya (iki-ulus hegemonya)
kurulacak ya da salt hakimiyetle yetinilecektir.

Ancak sınırlı hegemonyanın, bir çevre ülkesinde dikiş tutturması oldukça güçtür. Çünkü
çevrenin ekonomik durumu kadar sosyal ve siyasal dokusu da, bu temelde bir
hegemonik yapının kalıcı olmasına elverişli değildir.. Yine de bir yol bulunup
denenmelidir. Örneğin yeni bir zenginler sınıfı ('anadolu burjuvazisi', 'otantik burjuvazi')
ile yeni bir orta sınıf (yeni kazananlar) yaratılabilirse, hegemonyanın ömrü de uzar.
Tabii bunun da belli gerekleri vardır; her şeyden önce ekonomik olanakların, gözden
çıkarılabilecek/çıkarılması gereken kesimlerden bu yeni kitleye aktarılması gerekir, ki
destekleri azalmasın. Ayrıca ekonomik çıkarlara hitap etmek dışında aynı kitlenin
ideolojik ve kültürel çıkarları ile talepleri de dikkate alınmalıdır. Hatta gerektiğinde
onlar adına yeni çıkarlar ve ihtiyaçlar icat edilmelidir..

Bir diğer seçenekse, kitleleri ütopyalarla, ideallerle veya sembolik ödüllendirmelerle
tavlamaktır. Türkiye, bu açıdan hiç malzeme sıkıntısı çekmeyecek bir ülkedir. İster AB,
Yeni Osmanlıcılık, Müslüman Dünyası liderliği, İleri Demokrasi, ekonomik mucize
gibi ütopyalar isterse din, mezhep, etnisite, kültür ve cinsiyetle ilgili semboller
kullanılabilir. Toplum, sosyolojik ve kültürel özellikleri nedeniyle bu sembolleri
ülküleştirmeye zaten çok yatkındır. Zamanın ruhu, dünya konjonktürü,ekonomik
koşullar, sosyal ve kültürel atmosfer, artık hangi taktiği geçerli kılıyorsa, ona baş
vurulmalıdır.

Hakimiyete dayanan yönetime gelince; bu da bazı açılardansorunludur. Kısa vadede
iktidar partisine bazı avantajlar sağlasa dahi uzun vadede sistem açısından sakıncalıdır.
Çünkü bu tarz bir yönetim, her şeyden önce türdeş, tektipleştirilmiş ve edilgen yığınlara,
dolayısıyla itaat ve disipline dayalı otoriter-hiyerarşik bir toplumsal örgütlenmeye
ihtiyaç duyar. Ayrıca etkin/zecri denetim araçları ve teknikleriyle donatılmış özel
örgütlü kuvvetlerce (militer, paramiliter) desteklenmelidir.. Her iki koşulda da kitleler,
sistemli bir eğitim ve öğrenime tabi tutulmalıdır. Resmi eğitim sistemi bu konuda
yeterli olmayabilir. Ayrıca dini- cemeatsal kurumlar ve okullar ile sivil toplum örgütleri
de seferber edilmelidir. Hakimiyet (zor), ancak bu tür bir toplumsal ağ çerçevesinde
hegemonya (ikna) ile eklemlenip, daha etkin ve kalıcı olabilir.

Akp, bu haliyle projeye talip oldu. İktidara gelince harfiyen de uyguladı. Peki devlet
krizi bitti mi? Bunun yanıtı da haftaya.



Devlet Krizi (3)
Geçen hafta yazıyı şöyle bağlamıştım; 1980'de askeri darbeyle başlayıp, Özal ile devam
eden, 90'larda kesintiye uğradıktan sonra yeniden projelendirilen restorasyona bu kez
Akp talip oldu.

Akp, 2002'de üstlendiği tarihi misyonu yerine getirmek üzere emin adımlarla işe
koyuldu. Kendine güveniyordu; çünkü belediye yönetimleri sırasında epeyce deneyim
kazanmış, işin püf noktalarını öğrenmişti. Ayrıca kadrolarının donanımına da inancı
tamdı. Özellikle dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen, ana akım öğretileri (sağ-
neogramsciyan versiyonlar) ezbere bilen, 'sermaye aklı'nın düsturları ve taktikleri
konusunda bilgili, öngörü ve vizyon sahibi danışmalarına.

Ki onlar sayesinde çoğu sağ parti için yabancı olan kavram ve taktikler Akp için son
derece bildikti. Örneğin restorasyon, konsolidasyon, hegemonya, hakimiyet, iktidar
bloğu, tarihsel blok, entegral devlet gibi kavramlar ile onlarla ilgili yöntem ve teknikler
(örneğin (mevzi savaşı, manevra savaşı, pasif devrim, karşı devrim).

***
Akp, öğrendiklerini sırasıyla sınama olanağı buldu. Önce sermaye içi uzlaşıyı
(ekonomik hegemonya/hakimiyet uğrağı) sağlama dersinden sınava girdi. Kendisi için
bir baraj niteliği taşıdığını bildiğinden, özellikle bu sınava çok hazırlandı. O günün
koşullarında hiç kolay sayılmayacak bu sınavı başarıyla atlattı. Çünkü liberalizasyon
süreçlerinden yararlanarak, gelişmiş sermaye grupları ('anadolu burjuvazisi'), iktidar
bloğu içindeki dengeleri değiştirmiş, bir hegemonya mücadelesine yol açmışlardı. Yeni
sınıf dilimlerinin çıkarları kendisi için çok daha öncelikli olmasına rağmen Akp, akıllıca
manevralarla büyük sermayeyi ürkütmemeyi de başarmıştı.

Örneğin çalışma yaşamı ile emeğin sıkı disiplin altına alınması gibi bütün sermaye
gruplarının hem fikir olduğu konulara öncelik verip, hepsini hoşnut edecek
düzenlemeler yaptı. Benzer başarıyı, rejimin niteliği ve toplumun yeniden örgütlenmesi
konusunda duyulan kaygıları gidermede de gösterdi. Pragmatik davrandı; kendi
tercihlerine rağmen olumlu ve uzlaşmacı mesajlar verip, herkesi yatıştırdı. Yine AB ve
demokratikleşmeye ilişkin şirin tavırlarıyla büyük sermaye yanında emekçi sınıfların da
sempatisini kazandı.

***

İkinci sınavı, bağımlı sınıflar ile iktidar bloğunun çıkarlarını bütünleştirme üzerineydi.
Ona da iyi hazırlandı. Belediyelerin önemli bir kısmını zaten daha önce ele geçirmişti.
Ayrıca ülke çapında örgütlü cemeat ağı da, kendisine yardıma hazırdı. Her iki yapının
bütün olanaklarını seferber edip, neoliberal düzenin mağdur ettiği kesimlere (kent
yoksulları, kırsal sınıfları ve küçük üreticiler) bir takım hizmetler (sosyal ve ekonomik
yardım) götürdü. Sadakadan öteye geçmeyen bu sınırlı yardımlar, yoksulların gönlünü
fethetmesine yetecekti..

Öte yandan Akp, hegemonik bir yönetimin bundan daha fazlasına ihtiyaç duyduğunun
farkındaydı. Fethedilen kesimler kadar fethe konu alanların da genişletilmesi
gerekiyordu. Yani sadece kalp kazanmak yetmez, ayrıca akılları da çelmeliydi. Bu iş de,
çocuk oyuncağı kadar kolay gerçekleşti. '80'den bu yana adım adım genişleyen
cemeatsel yapılar, yığınların aklını çoktan esir almışlardı.

Nitekim Akp, egemen ideolojiyi kendi siyasal projesi uyarınca yeniden yapılandırmada
hiç bir güçlükle karşılaşmadı. Seleflerinin mirasını da iyi değerlendirip, popüler
demokratik ideolojilerle dinsel ve muhafazakar ideolojileri eklemleyip, islamcı
aydınlarla liberal ve sol liberal aydınların ittifakına dayanan entellektüel bir blok ve
geniş kitlelere hitap eden hegemonik bir söylem oluşturdu.

***

Sıra üçüncü sınavdaydı: Siyasal toplumun ele geçirilmesi (siyasal hegemonya). Ancak
bu seferki öncekiler kadar kolay geçmeyecekti. Çünkü (sağ olsun yine cemaatin
desteğiyle) bazı devlet organlarını (başta polis teşkilatı) ele geçirmiş ve bürokrasiyi
büyük ölçüde yenilemişti, ama hala devlet içinde bazı direnç odakları kalmıştı. Bunlarla
özellikle kaynak tahsisi, laiklik ve Kürt mücadelesi konusunda zaman zaman
zıtlaşmaktaydı. Üstelik bu zıtlaşmalar, devlet içinde kalmayıp, topluma da
taşınmaktaydı. Bu yüzden toplum içinde istikrarı bozacak kadar etkili kamplaşmalar
meydana gelmişti.

Bütün bu gerginlikler süreci yavaşlatıyordu. Oysa zaman kendisi için giderek
daralmaktaydı. İkinci iktidar döneminin sonlarına yaklaşmıştı. Gerçi bu sürede boş
durmamış; devletin kurumsal yapısında geri dönüşsüz değişiklikler yapmış, hatta iyi
kötü bir tarihsel blok da kurmuştu, ancak devlet krizi hala demoklesin kılıcı gibi
tepesinde salınmaktaydı. Temel sorunların hiç biri çözülmediği, dahası yeni sorunlar da
doğduğundan, kriz temelli kronikleşmişti. Tarihsel bloğun bu basınca daha ne kadar
dayanacağı belli değildi. Cılız da olsa bir muhalefetin varlığıysa, işini iyice
güçleştirmekteydi.

Sınav komisyonu da sıkıştırmaya başlayınca, Akp, başka bir yol denemeye karar verdi.
Madem hegemonik yönetim, kendisine ayak bağı oluyordu, o zaman hakimiyet kurmayı
seçerdi. Akp'nin bu seçimini, partinin genetik yapısı, liderin kişilik özellikleri,
kadroların formasyonu gibi öznel etmenlerden (kuşkusuz onların da payı var) çok nesnel
koşulların dayatmasına bağlamak daha doğru olacaktır.

Kararını verdikten sonra işe koyuldu. İlk önce devlet çekirdeğini sağlamlaştırdı; işleyişi
bozan aksamları değiştirdi. İdari ve yasal düzenlemelerle devletin iç hiyerarşisini
yeniden belirledi. Devlet organları ile ajanlarının tamamını ana kumanda merkezine
(hükümet) bağlayıp, bütün işlemlerin tek bir havuzda toplanmasını sağladı. Ayrıca en
alttakinden en tepedekine kadar bütün birimlerin her türlü eylemini filtreleyecek
mekanizmalar oluşturup, devlet içinde etkin bir oto kontrol/oto sansür düzeneği de
geliştirdi. Böylece sadece mevcut sorun odaklarını temizlemekle kalmadı, devlet içi
tartışma ve müzakere kanallarını tamamen tıkayarak, siyasal toplumu hakimiyetine aldı.
Bu işi kotardıktan sonra sivil topluma yöneldi. Daha önceki mevzi savaşlarıyla, bu alan
zaten büyük ölçüde kendi yönetimindeydi, ancak yönetmek yetmiyordu, onu kendi
başına hareket edemeyecek kadar bağımlı hale getirmeliydi. Bu arada buyruklarını
takmayan bazı dik başlılara da hadlerini bildirmesi gerekiyordu, yoksa ötekilere kötü
örnek olacaklardı. Sorunu kökünden çözmenin yolu, siyasal alandaki sıkı disiplin
düzeneğini olduğu gibi buraya taşımaktı.

Bu amaçla sivil topluma hem siyasal hem de ideolojik silahlarla saldırdı. Bir yandan
yasal ve idari kovuşturmalarla davalar (Ergenekon ve onunla ilintili operasyonlar) açıp,
geniş bir sürek avı başlattı. Böylece var olan muhalifler temizlenirken, seyirciler de
terörize edildi. Öte yandan medya aracılığıyla yoğun bir psikolojik savaş yürüttü;
böylece hem operasyonlar haklılaştırıldı hem de halkın bir bölümünün kendisiyle
kenetlenmesini sağladı.

***

Bir yönetim, eğer hegemonyadan uzaklaşıp, hakimiyete yöneliyorsa, bunun bir tek
anlamı vardır; artık düzeni onarmaktan caymış, onun yerine kendi düzenini inşaya
hazırlanmaktadır. Yani artık mevcut yapının ihyası değil, ilgası söz konusudur.
Türkiye'deki ilga sürecini daha önce başka bir yazı dizisinde (Faşizmi Anlama
Kılavuzu:1-3) ele aldığım için tekrar o konuya girmeyeceğim. Yaptığım analize
katılmayanlar için ancak şu kadarını söyleyeceğim; faşizmin ayırt edici özelliği, özgül
bir devlet biçimi olmasıdır, dolayısıyla bu biçimin karakteristik özelliklerini taşıyan her
devlet (dolayısıyla her düzen) adı ne olursa olsun faşisttir.

Akp pratiğine dönecek olursak; çoktan restorasyondan vazgeçilmiştir. Nedeniyse
basittir; başarılamamıştır. Yazının bundan sonraki bölümünde bu başarısızlığın
(dolayısıyla neden dikatatoryaya kayıldığının) nedenlerini bir kaç başlık altında
irdeleyeceğim.

Ancak önce küçük bir parantez açmam gerekiyor: Bir tarihsel dönem sonlanmadan onun
hakkında yargıda bulunmak kolay değildir. Bir kere söz konusu süreç yaşanırken ona
dışarıdan bakmak oldukça güçtür. İkincisi, her an sürecin seyrini değiştirebilecek
gelişmeler yaşanabilir. Ancak eldeki verilerden hareketle bir ara değerlendirme yapmak
veya belli varsayımlardan (tarihsel ve kuramsal gerçekler) hareketle bazı öngörülerde
bulunmak her zaman olanaklıdır.
Bu rezervler dahilinde şu saptamalar yapılabilir:

(1) Yapılar arası organik birlik/denklik bir yana yapıların kendi içinde denge
kurulamamıştır. Örneğin gerek sermaye dilimleri gerekse onlarla emek arasında
istikrarlı ilişkiler ve kalıcı uzlaşılar sağlanamamıştır. Çelişki ve çatışmalar, hep dışarıdan
müdahalelerle ve yapay yöntemlerle baskılanmıştır.

Bunun temel nedeni kuşkusuz ekonomiktir. Reel bir büyüme ve istihdam artışı yerine
işsizlik ve yoksulluk üreten, gelir uçurumlarını derinleştiren, yaşam standartlarını sürekli
düşüren bir ekonomi, çalışan sınıflar başta olmak üzere geniş toplum kesimlerini
olumsuz etkilemiştir. Bu etkiler, her ne kadar düzene (ve siyasal iktidara) karşı bir
tepkiye dönüşmemişse de, başka konularda ve başka biçimlerde kendilerini dışa
vurmaktadırlar. Örneğin toplumsal bağlar gevşemiş, dayanışmanın yerini bencil bir
bireycilik ve rekabet almış, sosyal yaşam ürkütücü boyutlarda çözülmüştür.
Çöküş/çözülüş, kendini özel yaşamdan kamusal yaşama kadar hemen her alanda artan
öfke, tahammülsüzlük ve şiddet biçiminde dışa vurmaktadır..'İnsan insanın kurdudur'
özdeyişi, son on yıl içinde bir varsayım olmaktan çıkıp, bir realite haline gelmiştir.

Bu süreçte Akp'nin en büyük avantajı, karşısında güçlü ve örgütlü bir emek cephesinin
bulunmamasıdır. Ancak bu tepkisizliğin ilanihaye devam edeceği anlamına gelmez. Akp
de, söz konusu edilgenliğin bir hoşnutluk ifadesi olmadığını ya da 'sessizliğin,
çokluğun olmadığını göstermediği'ni (Gramsci) bilmektedir. Yığınların, bir gün
kendiliğinden ve inorganik bir biçimde dahi olsa, edilgenliklerini aşıp,
etkinleşmelerinden ölesiye korktuğu her halinden bellidir. Her gün muhatap olduğumuz
saldırgan ve buyurgan üslup, kibir ve küstahlık, Tekel direnişi, Hopa ve diğer gençlik
protestoları gibi en masum olaylara bile gösterilen aşırı tepki ve öç alma hırsı başka
nasıl açıklanabilir?.

Öte yandan Akp'nin sermaye cephesiyle olan ilişkisi de güven verici değildir. Ekonomik
çıkarların uzlaştırılması, fraksiyonların karşılıklı ve gönüllü rızasından (hegemonya) çok
birinin kendi isteklerini ötekine dayatması (hakimiyet) biçiminde ve çoğu kez de kerhen
gerçekleştiğinden, iktidar bloğu hep sallantıda olmuştur. Çekişmeler ya emek
sömürüsünün artırılması veya kamu kaynaklarının peşkeş çekilmesiyle
yatıştırılabilmiştir.. Nitekim emekten sermayeye aktarılacak kaynaklar ile talan
edilecek ülke zenginliklerinin sonuna gelindiğinde kavgalar yeniden alevlenmiştir.
Ekonomi dışı konulardaysa, her hangi bir mutabakat zaten hiç sağlanamamıştır. .
(2) Altyapısal sorunlar nedeniyle ekonomik ile siyasal alan arasında sağlam köprüler
kurulamazken, siyasal alanın kendine özgü istikrarsızlık etmenleri de, organik bir
bütünleşmeye pek fırsat vermemiştir.. Hem ekonomik çatışmalar hem de ekonomi dışı
toplumsal gerilimlerin, devlet organlarına, yine onlar arasındaki gerginliklerin, topluma
yansıyıp, durması, iktidarın da sürekli zigzaglar çizmesine neden olmuştur. Nitekim bir
gün uzlaşı ve demokrasiden söz ederken ertesi gün had bildirip, tehditler savurmaya
başlamıştır.

Akp'nin tutarlı bir çizgi izleyebilmek için siyasal alanı kendi iradesine tabi kılma
girişimleri (önceki sayfada anlatılan) ise, daha ciddi sorunlar doğurmuştur.,. Örneğin
siyaset, aşırı merkezileşmiştir. Kuvvetler ayrılığı, devlet içi görüş alış verişi, tartışma ve
çoğulculuk fiilen ortadan kalkmış, dolayısıyla farklı siyasal taleplerin kendilerini devlet
katında ifade etme, buna karşılık devletin de bunlara dönük alternatif projeler üretme
olanağı kalmamıştır. Ayrıca öteki devlet organları üzerindeki kurduğu hakimiyet,
onların eskisine göre çok daha fazla politize olmasına neden olmuştur.

Bu arada sağ partilerin çoğu Akp içinde eriyip, yok olmuşlardır. Ancak Akp, bu zaferle
yetinmeyip, kalan partileri de etkisizleştirmeye, hiç muhalefetin olmadığı bir siyasal
alan yaratmaya kalkışmıştır. Oysa alternatifi veya karşıt kutbu olmayan bir siyaset, her
şeyden önce siyasetin kendi doğasına aykırıdır. Bir iktidar içinse, kendi bindiği dalı
kesmek (entropik bir durum) anlamına gelir.. Çünkü tartışma ve müzakerenin olmadığı
yerde meşruluk iddiasının hiç bir dayanağı ve geçerliliği yoktur; bu anlamda meşruiyet
krizine davetiye çıkarmak demektir

Akp, böyle bir stratejik hata yapmıştır: Siyasal olarak çok güçlenmiş (daha çok egemen),
buna karşılık kudretsizleşmiştir (daha az muktedir). Çünkü bu ikisi, birbirine zıt
olgulardır. Taraflardan birinin öteki aleyhine çok güçlü olduğu eşitsiz bir ilişkide saygı
ve güven yerini korku ve boyun eğmeğe bırakır. Oysa saygı, sevgi ve güvene dayanan
bir otorite çok daha bağlayıcı ve yönlendiricidir (meşrudur).

Akp başka kritik hatalar da yapmıştır: Toplumu bütünleştirmek; siyasal toplumla sivil
toplumu organik olarak birleştirmek isterken, sivil toplumu siyasal toplumun hakimiyeti
altına sokup, tamamen kolonileştirmiştir. Özgürlük ve özerkliğini yitirmiş bir sivil
toplum, belki çok daha kolay denetlenebilir, ama asla yönetilemez.

Bir diğer hatasıysa, siyasal toplumu parçalamasıdır. 'İki-ulus' hegemonik yapı yerine
birbirine hasım iki ulustan oluşan, parçalanmış bir siyasal toplum yaratmıştır: Bir yanda
kendisinden yana olanlar, öte yanda kendisine karşı olanlar olmak üzere. Akp, bunlardan
sadece birinin (yüzde elli) yöneticisi konumundadır. Ötekiler nezdinde hiç bir itibarı
(meşruiyeti) yoktur. Chp veya Bdp'nin yemin edip, etmemesi, meclise katılıp,
katılmaması bu gerçeği değiştirmez.

Bu noktada da avantajı, öteki ulusun türdeş, birleşik ve örgütlü olmamasıdır. Farklı sınıf,
etnisite ve dünya görüşünden insanların oluşturduğu bir kozmopolit ve amorf yığının
tek ortak noktası, Akp karşıtlığıdır. Bu karşıtlık, kısmen öfke kısmen de korku ve
yılgınlıkla karışık teslimiyet duygusuna dayanan 'olumsuz' psikolojik etmenlerce
beslenmektedir. Böyle bir yapının, kendiliğinden karşıt (alternatif) bir iktidar odağı
(tarihsel blok) oluşturması olanaklı değildir.

Öte yandan Akp-ulusu da türdeş ve tümleşik değildir; o da çok değişik çevrelerden
insanların oluşturduğu amorf ve inorganik bir kitledir. Omurgasını oluşturan cemaat
çevresi bile kendi içinde oldukça kozmopolittir. Bu kesimi birleştiren tek unsursa,
iktidar taraftarlığıdır. Yani burada da ekonomik, sosyal veya siyasal kazanım ile kazanç
beklentisine dayanan 'olumlu' psikolojik etmenler belirleyicidir.

Oysa psikolojik etmenler geçici ve sınırlıdırlar. İktidara getirebilir, ama sürdürmeyi
garantilemezler. Psikolojik gerçeklik, her an değişebileceği gibi hakikat karşısında
oldukça dirençsizdir. Bu yüzden psikolojik etmenlere dayalı bir yönetim, iktidarların en
kof, en dayanıksız ve eğreti biçimidir. Tüm azametli görünüşüne rağmen gerçekte
kağıttan bir kaplandan ibarettir.

								
To top