Docstoc

Fırat Genç - YÖK_ VAKIF ÜNİVERSİTELERİ VE DÖNÜŞEN EMEK PİYASASI

Document Sample
Fırat Genç - YÖK_ VAKIF ÜNİVERSİTELERİ VE DÖNÜŞEN EMEK PİYASASI Powered By Docstoc
					YÖK, VAKIF ÜNİVERSİTELERİ VE DÖNÜŞEN EMEK PİYASASI


YAKALARINIZ HÂLÂ BEYAZ MI YOKSA?

Gazeteler “YÖK’ün Swissotel’de düzenlediği kongre olaylı başladı” klişesiyle görmüşlerdi haberi.
Eğitim-Sen 6 no’lu üniversiteler şubesinin çağrısıyla 27 Mayıs Cuma günü sabah saatlerinde
Dolmabahçe’de toplanan üniversite çalışanları, öğrenciler ve öğretim elemanları, Uluslararası Yüksek
Öğretim Kongresi’nin yapılacağı alana doğru ilerlemek istemiş, polis tarafından yolları kesilmiş,
ardından gazetelerin bezgin yorumlarından ötesini canlandırmaz hale gelen polis şiddetine maruz
kalmışlardı.

Cumhurbaşkanının “himayelerinde” düzenlendiği vurgulanan kongrenin amacı “Türk yükseköğretimi
ile ilgili uygulanabilir, inovatif ve stratejik yaklaşımların ortaya konulması” idi. Ev sahibi YÖK, mevzu
da üniversite reformu olunca fonun polis lacivertine bürünmesi kimseyi şaşırtmazdı elbette. Nitekim
grup dağıtılmış, Beşiktaş’ta düzen sağlanmış, içerideki kravatlılar derin tartışmalarına geri
dönmüşlerdi.

Ayrıntılarını bilmesek de içeride neler olduğunu kestirmek güç değil. Türkiye yükseköğretim
sisteminin çağın gereklerine uydurulması gerektiği söyleminin nereden baksanız on beş yıllık mazisi
var. 1990’ların ortasında Kemal Gürbüz’ün müellifliğinde TÜSİAD için yazılan raporlardan bugün hâlâ
gizemini koruyan yükseköğretim yasa tasarısına, mevcut üniversite sistemini ‘katılıklarından’
arındırmak gerektiği defaten vurgulandı. Üstelik bu çabaların berisinde Bologna Süreci, Lizbon
Anlaşması gibi küresel protokoller, bürokratların cansiperane uyum çalışmaları var.

Bahsi geçen kongre, bu yönelimin iyiden iyiye olgunlaştığını, eğitimin mahiyetinden ve biçiminden
çalışanların koşullarına, öğrencilerin konumlarından akademik hayatın standartlarına kadar
üniversite hayatının pek çok veçhesini kapsamlı bir dönüşüme uğratacak yasal değişikliklerin artık
kapıda olduğunu gösterdi.

Kamuoyunda ekseriyetle hâlihazırdaki sistemin ‘demokratikleşmesi’ ekseninde tartışılan üniversite
reformundan kimin ne anladığının biraz olsun netleştirilmesi gerekiyor. Zira önümüzdeki günlerin
hararetli gündemlerinden biri olacağı apaçık ortada olan üniversiteler konusunda ‘bizlerin’ ve ‘onların’
nereye düşeceğini anlamak için bu tartışmayı sürdürmek elzem.

Yaldızlı Repertuar

Yükseköğretim Kurulu Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği, 10 Mart 2011 tarihli açıklamasında
kurulun yeniden yapılandırma çabasının şu beş ilke üzerine inşa edileceğini duyurdu: Çeşitlilik,
kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik, performans değerlendirmesi ve rekabet, mali esneklik ve çok
kaynaklı gelir yapısı, kalite güvencesi.

Şirket âleminin yaldızlı repertuarından özenle seçilmiş bu sözcüklerin kodlarını çözmek bu derginin
mahir okuyucuları için zor olmasa gerek. Mevcut yasal ve kurumsal yapının, yükseköğretim alanında
her gün sayısı artan potansiyel ‘alıcının’ doğurduğu kâr imkânına yanıt vermekte yetersiz kaldığının
gayet fakında olan sermayenin kamuyla girdiği kader ortaklığının ifadesi bu sözcükler. Her biri ayrı
ayrı üzerinde durmayı hak ediyor. Ama biz şimdilik çeşitlilik ilkesinden ne anlamamız gerektiğine
bakalım.

Açıklamanın ilgili kısmı gayet net: “Kitle eğitiminin giderek çeşitlendirdiği öğrenci profiline muhatap
olmak ve bunun yarattığı öğrenci taleplerini karşılamak, piyasa ihtiyacına cevap vermek ve istihdam
gibi nedenler tüm dünyada yükseköğretimde çeşitliliği öne çıkarmaktadır.”
Bu çeşitliliğin nasıl hayata geçirileceği de aynı netlikle ifade edilmiş: “Bazı kurumlar temel veya
uygulamalı araştırmalarda yoğunlaşmış iken diğerleri eğitim ağırlıklı veya topluma hizmet odaklı
olabilir. Karar alma mekanizmaları ve yönetim sistemi, eğitim şekli (birinci ve ikinci öğretim, uzaktan
öğretim, yaşam boyu eğitim vb. ağırlıklı) gibi konularda farklılaşmaya imkan tanıyan, ayrıca devlet,
vakıf, özel veya uluslararası üniversite modelleri hayata geçirilebilir.”

Yani bir yandan üniversitelerin prestijli araştırma kurumları ve kitlesel eğitim siloları şeklinde
ayrışacağı haber verilirken, diğer yandan yükseköğretim alanındaki mevcut sahiplik ve mülkiyet
ilişkilerinin sermayenin artan talepleri doğrultusunda yeniden yapılandırılacağı müjdeleniyor.

Malum, Türkiye’de kamu üniversiteleri dışında ancak vakıf üniversiteleri kurulabilmekte. Bu
üniversitelerin de vakıf senetlerinde tanımlanmış amaçlar doğrultusunda kâr amaçlı olmayan bir
işleyişe sahip olmaları yasal zorunluluk. Vakıf üniversitelerinin bu zorunlulukların etrafından
dolanmak için ne taklalar attığı, vakfın kurucusu holdinglere parasal kaynak aktarabilmek için ne denli
maliyetli inşaat yatırımlarına giriştiği herkesin malumu olsa da mevcut yasal-kurumsal yapının arzu
edilen, hatta oracıkta bekleyen, kâr potansiyeline kavuşulmasında ayak bağı olduğu da bir gerçek. YÖK
açıklamasında ve muhtelif raporlarda ifade olunan kâr amaçlı özel üniversitelerin (for-profit
corporate universities) işte bu derde çare olması hedeflenmekte.

Anlaşılan o ki, özgüveni yerinde hükümetimizin vakit kaybetmeden yasalaştıracağı değişikliklerin
ardından yerli ve yabancı sermayenin yatırımlarıyla yeni özel üniversiteler mevcutlara eklenecek.
Artan kurumsal ve işlevsel çeşitliliğin üniversite dünyasının vazgeçilmez bileşenleri olan öğrencilerin,
akademik ve akademik olmayan personelin dünyasında ne türden değişiklikler getireceğini ise elbet
beraber yaşayarak göreceğiz. Ne var ki büsbütün sürpriz de olmayacak bu değişiklikler. Verimlilik,
etkinlik, kâr maksimizasyonu gibi çağın karşı gelinmez değerlerinin aynasında –akademik ya da değil–
çalışanların giderek daha fazla disipline edileceğini beklemek işten değil. Nitekim Galatasaray
Meydanı’nda yapılan bir basın açıklaması bahsi geçen yapısal değişikliklerden ne anlaşılması
gerektiğinin ipuçlarını sunuyordu.

Bilgi’de Sendikalılara Tırpan

2 Temmuz Cumartesi günü Taksim’in eylem kalabalığına karışanlar bu sefer vakıf üniversitesi
çalışanlarıydı. DİSK’e bağlı Sosyal-İş ile Eğitim-Sen 6 no’lu üniversiteler şubesinin ortak çağrısıyla
gerçekleşen basın açıklaması, bilhassa Bilgi ve Maltepe üniversitelerinde yaşanan son gelişmeler
üzerineydi. Kimi bölümlerin yeterince gelir getirmediği gerekçesiyle kapatılması, kapatılan bölümlerde
öğretim gören öğrencilerin bölümlerinin değiştirilmesi, artan disiplin uygulamaları, işten çıkarmalar
ve tek taraflı sözleşme dayatmaları derken, 90’lı ve 2000’li yılların bu parıltılı sektöründe işlerin pek
yolunda gitmediği ortaya saçılmış oldu.

Aslında Bilgi Üniversitesi’nde ters giden bir şeylerin olduğu meselenin takipçilerinin malumuydu.
Express’in de defalarca konu ettiği gibi, üniversitenin Laureate isimli küresel eğitim ağına satılmasının
ardından, ders programlarının yeniden düzenlenmesinden akademik kadro kararlarına, temizlik ve
bakım işlerini gören destek kadroların taşeronlaştırılmasından burslu öğrencilerin durumuna dört başı
mamur bir değişiklik gözlenmeye başlamıştı. Hatta bu saldırı dalgası hayırlara da vesile olmuş ve
Bilgililer ülkenin ilk sendikalı vakıf üniversitesi olarak idari, destek ve akademik kadroları aynı
örgütlenme çatısı altında toplamayı başarmışlardı. Toplu iş sözleşmesi yetkisi almaya yetecek
örgütlülük seviyesine (henüz) ulaşamamış olmalarına rağmen bir muhatap olmayı becermişler,
herkesin göz ucuyla izlediği bir örnek teşkil etmişlerdi.

Ne var ki eğitim alanındaki dudak uçuklatıcı fırsatların erken farkına varmış küresel bir aktör olan
Laureate’in, eğitim özelleştirmelerinin yılmaz lobicisi Rıfat Sarıcıoğlu başkanlığındaki yeni mütevelli
heyetinin ve onların dümen suyundan çıkmayan üst kademe akademik kadroların, aşağıdan gelen bu
can sıkıcı itirazlara pabuç bırakmaya niyeti olmadığı anlaşıldı. Sendikal faaliyette aktif olduğu bilinen
isimler sırasıyla işlerini yitirdiler. Yıl içinde idari ve destek kadrolardan tenzilat yapılırken dönem sonu
itibariyle sıra araştırma görevlilerine ve okutmanlara geldi. Resmi gerekçeleri değişmekle birlikte yirmi
dokuz kişinin sözleşmeleri yenilenmedi. YÖK’ün tüm bölümlere zorunlu tuttuğu Türk Dili derslerini
hiç olmazsa yaratıcı bir muhteviyatla yeniden şekillendirmeyi deneyen üniversitenin ilgili birimi
‘gereksiz masraf’ yarattıkları gerekçesiyle standart halde döndürüldü. Yeterince burssuz öğrenci
çekemeyen, dolayısıyla zarar eden yüksek lisans bölümleri ya tümden kapatıldı ya da mevcut işleyişte
değişikliği kabul etmeyen yöneticileri görevden alındı.

Tüm bu yapısal değişikliklerden akademik kadrolar içinde en doğrudan etkilenenlerse elbette ki bu
yapının en altında yer alan araştırma görevlileri oldu. Önce “6+1 sistemi” denilen bir sistemle görev
süreleri her durumda yedi seneyle sınırlandı. Bunun pratikteki anlamı, kimi çalıştığı bölümün
kuruluşundan bu yana bu üniversitede olan, belki de pek çok profesörden, doçentten daha uzun süre
bu kurumda görev yapmış olan araştırma görevlilerinin, akademik hayatlarının en verimli ama aynı
zamanda en zorlu aşamasında iş güvencesinden bir anda yoksun kalmaları oldu.

Değişimin nasıl bir zihniyet üzerine inşa olduğunun belki de en açık göstergesi ise, işten çıkarılan
araştırma görevlilerin yerine gelenlerin idari kadro statüsüyle işe alınmaları, kendilerinden öncekilerin
sahip olduğu (öğretim üyelerine yapılan kurumsal sağlık sigortası gibi) haklardan mahrum
bırakılmaları ve 11 ay üzerinden sözleşme imzalamaya zorlanmaları. Üstelik tüm bunlar olurken
okuldaki sendikal faaliyetin başını çeken isimlerden, Bilgisayar Bilimleri bölüm başkanı (eski bölüm
başkanı demeli aslında, zira yönetim yeterince kârlı görmediği bu bölümü bir başka bölümün altına
monte etme cin fikirliliğini gösterdi) Chris Stephenson’un okuldan atılmasının bile mümkün
olabileceği bir disiplin soruşturmasına tabi tutulduğu haberi geldi. Stephenson, öğretim üyelerine açık
bir iletişim platformunda okulun yeni halkla ilişkiler departmanının aklı evvellikleriyle dalgasını
geçmiş ve okul yönetiminin sendika karşıtı politikalarını eleştirmişti. Yönetimin yanıtı gecikmedi ve
Stephenson, özetle “kurumun huzurunu bozmak” babından bir dizi gerekçeyle, cezaî bir soruşturmaya
maruz bırakıldı. Soruşturmanın nasıl nihayete ereceğini hep birlikte izleyeceğiz, ancak bu son
gelişmelerden anlaşılıyor ki Bilgi Üniversitesi’nde sular durulacak gibi değil.

Maltepe’de “Kara Liste”

Avrupa yakasında bunlar olurken, inşaatçılıktan gelme kurucusunun meslek icabı becerileriyle
Maltepe ormanlarını kucaklayan kampusuna yerleşmiş olan Maltepe Üniversitesi’ndeki olaylar belki
biraz daha ‘alaturka’ versiyonuyla ama aynı minvalde seyretmekteydi.

Okuldaki hoşnutsuzluğun dışarıya yansıyan ilk emareleri kimi derslerin haftalık saatlerinin
‘rasyonalizasyon’ gerekçesiyle (siz bunu hocaları ve öğrencileri haftanın her günü kampusta tutmanın
şirket lügatindeki karşılığı olarak okuyun) yeniden düzenlenmesi üzerine oldu. Hocaların da tepkisini
çeken bu düzenlemeler üzerine öğrenciler bir haftalık bir boykot yapmış, yönetim revizyona gitmek
zorunda kalmıştı. Ancak bu süreçte akademik kadrodan kimi isimlerin, ‘sözleşmeleri
yenilenmeyecekler’ listesine girdiği söylentisi çıktı. Katılımcılık lafzının başköşeye oturtulduğu bir
devirde ilgili hocaların dahi son dakikaya kadar bilgilendirilmediği bölüm açma/kapama haberleri
etrafta dolaşıyor, ‘kara listeye’ girmiş isimlerin ilk tenzilatta yer alacakları dedikodusu kasıtlı olarak
döndürülüyordu. Okuldaki hoşnutsuzluk yönetimin okul giriş çıkışları esnasında akademik kadrolara
elektronik kart, idari kadrolara elektronik parmak basma uygulaması getirmesiyle daha da pekişti. Bu
olay üzerine “akademik kurulların işletilmemesi” ve de “rencide edici kart sistemi” gerekçesiyle bir
imza kampanyası düzenlendi ve akademik kadrodan 190 imza toplandı. Sene sonu gelip de yeni dönem
için sözleşmelerin yenilenmesi söz konusu olduğunda ise gerginlik had safhaya ulaştı. Çalışma saatleri
ve yıllık izinler konusunda akademik teamülleri tümüyle yok sayan, ücret artışlarını cüzi seviyelerle
sınırlayan, işten atılmalara varacak kadar ağır mesnetsiz disiplin uygulamaları dayatan, çalışanların
aleyhine olduğu açık yeni sözleşmeler araştırma görevlilerinin ve öğretim üyelerinin önüne kondu.
Resmi gerekçeleri farklı olmakla birlikte çoğu ‘kara listede’ yer alan sekiz kişinin sözleşmesi doğrudan
feshedildi. On beş kişi kendilerine dayatılan sözleşmeyi kabul etmediği için işten çıkarılmayı
beklerken, büyük çoğunluk sözleşmelerin yarattığı hak gasplarını sineye çekerek imza atmak zorunda
kaldı.

İşaret Fişekleri

Ancak, bu iki üniversitede yaşananları, kötü yönetimlerin basiretsizlikleri ya da tüccar zihniyetli
patronların şarklılıkları kabilinden görmemek gerekir. Piyasa dinamiklerince her geçen gün daha fazla
kolonize edilen bir alanın nasıl bir seyir izleyeceğine dair işaret fişekleri bunlar. Sayıları bugün için 62
olan vakıf üniversiteleri, neoliberal itikadın her türlüsünü hayata geçirmekte pek heveskâr olan
Türkiye muktedirlerinin hayalini kurduğu yükseköğretim sisteminin yakın gelecekteki suretini
sunuyor bizlere. Kamudaki muadillerinin benzeri seçkin araştırma kurumlarını şimdilik bir yana
bırakırsak, bu okulların çoğu müşteri profiline uygun olarak çeşitlendirilmiş fiyat ve kalite portföyünde
hizmet veren ‘butik’ ve ‘merdiven altı’ üniversiteleri olarak işlev görüyor.

Yaratıcılıktan yoksun, tekdüze, lise dengi müfredatlara mahkûm bırakılan öğrenciler bir yanda; artan
rekabet ortamında, aynı kaderi paylaştıkları meslektaşlarından farklılaşabilmek adına kırk takla atan
akademik kadrolar öbür yanda. Kim bilir, belki de en ayrıcalıklı bildiklerimizin dahi yakalarının
mavileştiğini konuşmanın vakti gelmiştir artık.

                                                                                                 Fırat Genç

				
DOCUMENT INFO
Categories:
Tags:
Stats:
views:8
posted:6/30/2012
language:
pages:4