Bilindigi gibi teknolojinin gelisimi �retim ve t�ketim

Document Sample
Bilindigi gibi teknolojinin gelisimi �retim ve t�ketim Powered By Docstoc
					YALÇINKAYA, Timuçin ve ERTAŞTAN, Burak, “Türkiye’de Piyasa Ekonomisi ve Rekabet Anlayışının Dış
  Ticaret Üzerine Yansımaları - Sorunlar ve Öneriler”, İGEME’den Bakış Dergisi, Yıl:2, Sayı:8, 1998.




      Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari
                 Bilimler Fakültesi




                  TÜRKİYE’DE PİYASA DÜZENİ

                                               VE

                        REKABET ANLAYIŞININ

         DIŞ TİCARET ÜZERİNE YANSIMALARI

                     -SORUNLAR VE ÖNERİLER-




                             Burak ERTAŞTAN
                           Timuçin YALÇINKAYA



                                       İzmir 1998
GİRİŞ

1. GELENEKSEL TOPLUMDAN BİLGİ TOPLUMUNA GEÇİŞ

2. PİYASA EKONOMİSİNİN GELİŞİMİ
       a) Serbest Piyasa Ekonomisi
       b) Sosyal Piyasa Ekonomisi
       c) Ekolojik Piyasa Ekonomisi
       d) Yenilikçi Piyasa Ekonomisi

3.REKABET ANLAYIŞINDAKİ GELİŞMELER
      a) Serbest Rekabet
      b) Tam Rekabet
      c) Fonksiyonel Rekabet
      d) Küresel Rekabet
              da) Fiyatta Rekabet ve Çevreye Duyarlılık
              db) Kalite Rekabeti
              dc) Yenilikçiliğe Dayalı Rekabet
              dd) Kişiye Özel Üretim
              de) Internet Aracılığıyla Ticaret
              df) Mutlak/Mukayeseli Üstünlüklerin Önem Kaybetmesi

4.TÜRKİYE’DE PİYASA DÜZENİ VE REKABET ANLAYIŞI

5.TÜRKİYE’DEKİ MEVCUT REKABET ANLAYIŞININ DIŞ TİCARETE YANSIMALARI
        a) Dış Ticaret İlişkilerimize Genel Bir Bakış
                 aa) Avrupa Birliği ile Ticaretimiz
                 ab) Rusya, Orta Doğu ve Eski Doğu Bloğu Ülkeleriyle Ticaretimiz
                 ac) Türk Cumhuriyetleriyle Ticaretimiz
        b) Uzak Doğu Piyasalarındaki Mevcut ve Muhtemel Gelişmelerin
           Dış Ticaretimiz Üzerine Etkileri
        c) Küresel Rekabetin Gereklerini Yerine Getirebilme Açısından Türkiye
                ca) Kalite
                cb) Müşteri Memnuniyeti
                cc) Ürün Geliştirme
                cd) Girişim Ruhu
                ce) Rekabet Gücü

6.ÖNERİLER

  SONUÇ




                                                                                   1
            GİRİŞ

            Bilindiği gibi teknolojinin gelişimi üretim ve tüketim yapılarında da bir
farklılaşmaya yol açmıştır. Bir yandan mevcut mal ve hizmetlerin niteliği ve niceliği daha
kolay artırılabilir hale gelmişken, diğer yandan yeni teknolojilerin kullanımı yoluyla eskiden
üretilemeyen mal ve hizmetler üretilebilir olmuştur. Ekonominin arz yönünde meydana gelen
bu gelişmeler yeni pazarlama stratejileriyle birleşerek insanları daha çok ve yeni ürünler talep
eder duruma getirmiştir.

            Arz ve talep yapısında meydana gelen bu gelişmeler, piyasaları dinamik bir
genişleme süreci içerisine sokmuştur. Gelişen ve genişleyen piyasalardan en büyük payı
alabilme çabası, piyasaya mal ve hizmet sunan kesimi ürün pazarlama ve geliştirme
konusunda yeni arayışlara yöneltmiştir. İşte tüm bu çabalar sonucunda ürün yelpâzesi
alabildiğine genişlemiş ve genişlemeye devam etmektedir. Bu yelpâzede yer alan ürünler hem
çeşitlilik hem de üretim tekniği açısından karmaşıklık gösterebilmektedir.

            İletişim teknolojisi ve ulaşımda zaman içerisinde görülen ilerlemeler, mal ve
hizmetlerin ulusal sınırlar dışına da çıkmasını, ya da ulusal sınırlar dışından da tedârik
edilebilmesini mümkün kılmıştır. Yalnızca ulusal sınırlar içerisinde değil uluslararası alanda
da rekabete açılan piyasalarda işbölümü, uzmanlaşma ve yeni pazarlar bulma önem kazanan
kavramlar haline gelmiştir.

            Türkiye’deki piyasa ekonomisi ve rekabet anlayışının dış ticarete yansımalarını,
sorunları ve önerileri dile getirmeyi amaçladığımız çalışmamızda ilk olarak geleneksel
toplumdan bilgi toplumuna geçiş süreci incelenmeye çalışılacaktır. İkinci bölümde piyasa
ekonomisi ve rekabet anlayışının gelişimi açıklanacaktır. Daha sonra Türkiye’deki piyasa
düzeni ve rekabet anlayışı sorgulanacaktır. En sonunda ise Türkiye’deki mevcut rekabet
anlayışının dış ticaret üzerindeki etkileri incelendikten sonra, bu alandaki sorunların
giderilmesine yönelik birtakım çözüm önerileri getirilmeye çalışılacaktır.




                                                                                              2
               1. GELENEKSEL TOPLUMDAN BİLGİ TOPLUMUNA GEÇİŞ

               Geleneksel toplum düzeninde insanların iktisâdî faaliyet biçimleri ve bunların
diğer alanlara yansımaları bugünkünden daha farklıydı: İnsanların zâten sınırlı olan ihtiyaçları
daha çok fizyolojik nitelikte, özellikle de gıda maddelerine yönelikti. Bu ihtiyaçlarını
gidermek üzere insanlar tarım, hayvancılık, avcılık ve balıkçılıkla uğraşıyorlardı. Kapalı bir
ekonomik anlayış hâkimdi. Daha çok emeğe dayalı olarak gerçekleştirilen faaliyetlerde kısıtlı
ölçüde de olsa kullanılan teknoloji ilkel düzeyde idi.

               Bu iktisâdî faaliyetlerin, içinde yaşanılan geleneksel toplumda sosyal, politik ve
kültürel alanlara etkileri söz konusu olmuş ve içe dönük bir toplum yapısı, geleneklere
bağlılık ve değiştirilmesi zor düşünce kalıplarını öne çıkarmıştır. Merkezî krallıkların
güçlenmesi kişi egemenliğini artırdı. İnsanlar ise kapalı ve esnek olmayan değer yargıları ve
dünya görüşlerinin etkisiyle geleneksel ve tekdüze birtakım davranış biçimleri gösteriyorlardı.

               Bu kapalı ve geleneksel toplum yapısı 15 ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da ortaya
çıkan gelişmelerle kırılmaya başlamıştır. Coğrafî keşifler ve Rönesans-Reform hareketleriyle
bir dışa açılma ve daha esnek düşünebilme süreci başlamış oldu. Bu süreçte pusulanın
bulunması ve gemi yapımı gibi konularda kaydedilen teknik ilerlemelerin yanısıra,
Avrupa’nın artık kıta halkının ihtiyaçlarına cevap verememesi de etkili olmuştur. Merkantilist
ülkelerin de deniz ticaretinde üstünlük kurmaya başlamasıyla birlikte sömürgecilik anlayışı
doğmuştur. Bu sömürü politikalarıyla genişleyen ekonomik faaliyetlerle Avrupa’ya bir altın-
gümüş akımı başlamıştı. Bu şekilde servet oluşumu için de bir yol bulunmuştu. Para artık
sadece bir mübâdele aracı değil, aynı zamanda servet yaratan bir araç da olmuştur.1

               18.yüzyıla geldiğimizde iktisat biliminin teorik temellerinin de iyice güçlendiğini
görüyoruz. Fizyokratların doğal kanunları ile birlikte Klasiklerin getirdiği rasyonellik anlayışı,
ileride dünya ekonomisinin şekillenmesinde etkili olacak sınai kapitalizmin doğmasına da
yine bu yüzyılda yol açmıştır.

               1765 yılında James Watt’ın buhar makinesini keşfiyle başlayan sanayi devrimi,
geleneksel toplumun yapısını kırmış, ortaya çıkan teknolojik yenilikler, toplumda bir takım
yapısal dönüşümlere yol açmıştır. Ekonomik alanda serî üretime geçilirken, sosyal alanda
işçiler ve kapitalistler şeklinde ikili bir sınıf yapısı oluşmuştur. Politik alanda çoğulcu
demokrasilere doğru bir yöneliş görülürken, yeni değer yargıları ve dünya görüşleri kültürel



1
    Ali ÖZGÜVEN, İktisadi Düşünceler, Doktrinler ve Teoriler, Filiz Kitabevi, İstanbul 1992, s.50.


                                                                                                     3
alanı da etkisi altına almaktaydı. Ortaya çıkan bu yeni toplumsal yapı, 1789 yılında
gerçekleşen Fransız Devrimi’nden de etkilenmiştir.

               Sanayi devrimi bir ayağı teknolojik-ekonomik temele, diğer ayağı ideolojik-politik
temele dayanan çifte devrim sonucunda tüm sosyal ve kültürel yapıyı da sararak ve yeniden
şekillendirerek gerçekleşmiştir.2 Bu süreç sonunda oluşan yeni toplumsal yapı kısaca “sanayi
toplumu” olarak adlandırılmıştır.3

               İnsanlar, Malthus’un Nüfus Teorisi’nde de bir yönünü açıkladığı gibi, ihtiyaçlarını
karşılayabilme konusunda hep bir endişe taşımışlardır. Sanayi toplumunda bu endişenin
aşılabilmesi için yüksek ve kitlevî bir üretim amaçlanmıştır. Buhar makinasıyla başlayan
teknolojik yenilikler, emeği ikame ederken, ortaya çıkan maddî üretim gücünü de temsil
ediyordu. Fabrikalarda gerçekleştirilmeye başlanan üretimde tipik ürün olarak karşımıza
önceleri tekstil ürünleri, sonraları demir-çelik ürünleri, otomobil, uçak vs. çıkmaya
başlamıştır. Sanayileşmenin ilk dönemlerinde girişimci ile yönetici aynı kişilerken, ilerleyen
dönemlerde firma yönetimlerinde profesyonel yöneticiler yer almaya başlamıştır.

               Sanayi toplumunda, teknolojinin üretimde kullanılmasıyla sosyal alanda gözlenen
değişimlerin başında saydığımız kapitalist ve işçilerden oluşan iki sınıflı bir yapıda işçiler ve
sermayedarlar arasında ortaya çıkan çatışma ortamının yumuşatılmasında ancak 20. yüzyıl
başlarında başarıya ulaşılabilmiştir.

               Yine sanayileşmeyle birlikte kentleşme olgusu gündeme gelirken, hızlı nüfus artışı
ve göç gibi unsurların yanısıra fabrikaların şehirlere yakın kurulması da kentler üzerinde bir
baskı oluşturmuş, kentleşme yavaş yavaş bir sorun halini almıştır.

               Geleneksel toplumun kapalı dünya görüşlerinin kırılarak sanayi toplumuna geçiş
yaklaşık yüzyıllık bir zamanda gerçekleşmiştir. Bunda, teknolojik gelişmelerin toplumsal
sistem üzerindeki etkilerinin gecikmeli olarak görülmesi etkili olmuştur. Oysa, sanayi
toplumundan 1980’li yıllarda bilgi toplumuna geçilmesi takriben on yıllık bir zamanda
gerçekleşmiştir. Bilgi toplumu olarak adlandırdığımız 1980’lerle başlayan yeni toplum
yapısının şekillenmesinde bu kez, etkileri daha çabuk görülen, daha dinamik teknolojiler söz
sâhibi olmaktadır.




2
    Hüsnü ERKAN, Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme, T. İş Bankası Kültür Yayınları, 1997, s.4.
3
    Hüsnü ERKAN, a.g.e., s.4


                                                                                                 4
                1975-1989 arasındaki geçen onbeş yılda ekonomi dünyasında meydana gelen belli
başlı olayları hemen hiçbir ekonomi kuramı açıklayamamaktadır.4 Sanayi toplumunun
işleyişini açıklayan mevcut iktisat teorileri Drucker’in sözünü ettiği gibi oluşan yeni dünyayı
açıklamaya yetmemiştir.

                Bilgi toplumu olarak adlandırdığımız yeni dünyada gerçekleşen yapısal
değişimlere yön veren teknolojiler, tamamen dijital alanda üretilmektedir. Bilgisayarlar bu
dönemde zihinsel emeğin ikamesi olmuş ve bilgi üretme gücünü simgelemiştir. Artık
toplumlar       seri    olarak    mal    ve      hizmet     üretimi   yerine,     bilgi   üretimi   üzerinde
yoğunlaşmaktadırlar.         Bilgi    ise,    sanayi     toplumunun    fabrikalarında      değil,   araştırma
merkezlerinde, teknoparklarda, silikon vâdilerinde, bilgi ağları, veri bankaları, iletişim ağları
aracılığıyla yaratılmakta ve yayılmaktadır. Yeni toplum yapısında tarım, sanayi ve hizmetler
sektörünün yanı sıra bilginin işlendiği bilişim sektörü de yer almıştır. Bilişim teknolojileri,
aynı zamanda diğer üç sektörde de verimlilik, hız ve kalitenin artmasında etkili olmuştur.

                Sanayi toplumunun son dönemlerinde oluşan siyasi bloklu dünya, bilgi
toplumunda ekonomik bloklu küresel bir dünyaya dönüşmüştür. Bu yapı, politik alanda
katılımcı        demokrasiyi         getirmiş,         ayrıca   yerelleşme        ve      on-line     katılım
görülmüştür/görülmektedir. Değişimin çok çabuk yaşanması sosyal alana da yansıyarak, sınıf
bilincinde zayıflamaya yol açmış, sınıflar arası akışkanlık ve etkileşim artmıştır. Nitelikli
emek ön plana çıkmış, nitelikli emeğe sahip insanlar yüksek düzeyde gelir elde edebilir
duruma gelmişlerdir. Yüksek gelir temin eden emek sahipleri gelişen ve küreselleşen para ve
sermaye piyasalarında da kendilerini göstermeye başlamışlar, bu piyasaların saygın müşterileri
konumuna gelmişlerdir. Ayrıca, nispeten düşük gelirli emekçi grupları da sermaye
piyasalarına akıtabildikleri küçük tasarruflarla yerel şirketlerden küresel şirketlere kadar pek
çok şirketin birer ortağı durumuna gelmişlerdir. Bu şirketlerden sağlanan kâr payları ile yine
para/sermaye piyasalarına açılabilmişlerdir. Tüm bu gelişmeler artık yalnızca emek, yalnızca
sermaye ya da yalnızca kirâ geliri ile hayatını kazanan insan tipini tarihe karıştırmış, böyle
olunca da ekonomide çeşitli şekillerde gelir temin eden insanlar arasındaki karşılıklı çıkar
ilişkilerine dayalı çatışma ortamı, çok daha karmaşık bir ilişkiler sistemine konu olmuştur.
İnsanlar, bu karmaşık çıkar ilişkileri içerisinde hem işçi hem işveren olma gibi yeni dünya
düzenine özgü çelişkiler arasında, doğru karar verebilme ve bu karar için yeteri derecede bilgi
sağlayabilme amacına yönelmişlerdir. İşte bilgi toplumu bu aşamada da tüm imkânlarıyla


4
    Peter DRUCKER, Yeni Gerçekler, T. İş Bankası Kültür Yayınları, 1992, s.159.


                                                                                                           5
karşımıza çıkarak bilginin toplanışını, depolanışını, akışını ve kullanılışını öngören
teknikleriyle bize yepyeni bir dünyanın kapılarını açmaktadır.

             İnsanlar, geleneksel toplumdan sanayi toplumuna, oradan da bilgi toplumuna
geçerken önce üretmeyi, sonra satmayı öğrenmişlerdir. Satıcılar, ürünlerini satmakta
zorlandıkları andan itibaren, talebi daha çok dikkate alan stratejiler geliştirmişler, böylece
pazarlama kavramı ortaya çıkmıştır. Piyasaların doyuma ulaştığı zamanlarda ise talebi
uyarabilmek için pazarlama faaliyetlerinin de ötesinde, birtakım yenilikler getirmeye
çalışmışlardır. İşte bu aşamadan itibaren rekabet ve yaratıcılık ekonominin gündemine iyice
girmiştir.

             2. PİYASA EKONOMİSİNİN GELİŞİMİ

             Ticarete konu olan piyasalar her devirde ve her ülkede var olmuştur. Ancak
piyasaya dayalı bir ekonomik sistem ve düzenin iktisat literatürüne girmesi, 18. yüzyıldaki
teknolojik gelişmelerle başlayan sanayileşme süreci ile gerçekleşmiştir. Endüstri devriminin
yaratığı maddî sonuçlar kadar, yol açtığı düşünsel, kurumsal ve hukuksal değişmeler
sonucunda piyasa sistemi oluşmuştur.5 Peki piyasa ekonomisini şekillendiren ve ticaretin
gelişmesiyle kendini gösteren süreç nasıl oluşmuştur?

             İnsanlık, geçmişten günümüze kadar her dönemde ticarete önem vermiştir.
Hindistan’dan Avrupa içlerine kadar uzanan İpek ve Baharat Yolları vasıtasıyla birbirinden
çok uzakta olan bölgeler arasında bile mal alışverişi gerçekleşmiştir. Bu yolların hâkim i
olanlar ticaret üzerindeki denetim hakkını da bir nevi ellerinde tutmuşlardır. Bu yolların
denetiminin zaman içerisinde Osmanlı Devleti’nin eline geçmesi zengin Doğu âlemi ile
nispeten fakir Batı arasındaki alışveriş üzerinde Osmanlı Devleti lehine büyük bir tekel
durumu ve imtiyaz hakkı yaratmıştır. Yine Akdeniz’in de Osmanlı hâkimiyetine geçmesi
Akdeniz’de yürütülen deniz ticaretini sınırlayan bir diğer etken olmuştur.

             Henüz geleneksel toplum düzeninin tüm dünyaya hâkim olduğu bu dönemde,
Avrupa’da da insanlar daha çok geçimlik iktisâdî faaliyetlerde bulunuyorlardı. Dışarıya
pazarlayacak fazla bir artık değer üretemeyen Avrupa’da yine de kıtanın özellikle denize kıyısı
bulunan ya da yakın olan kuzey ve güney-güneybatı kesimlerinde günün koşullarına göre
önemli sayılabilecek yerel pazarlar oluşmaya başlamıştı.

             Ancak, kıtaya asıl ticarî potansiyeli veren ve zengin Doğu ile bağlantısını sağlayan
yollar Türklerin denetimine geçince bu denetimden kurtulmak için yollar aranmaya başlandı.




                                                                                               6
İşte Avrupa, ticaret üzerindeki bu kısıtlamalardan kurtulmak için çareler ararken Hindistan’a
deniz yoluyla ulaşmak fikri, bilhassa denizcilikte ilerlemiş İspanyol ve Portekizlileri sarmıştı.
Bunun için de Atlas Okyanusu’na kıyısı bulunan İspanyol ve Portekizliler harekete geçti.
Gelişen teknik de bu girişimleri destekler mahiyette idi. Sonuçta Vasco de Gama ile Ümit
Burnu üzerinden Hindistan, Crishtopher Colomb ile Amerika keşfedildi.

               Tüm bu keşiflerin Avrupa’ya iki ayrı etkisi oldu. İlk olarak Avrupa, keşfedilen
yeni topraklardan ucuz hatta bedava işgücü ve hammadde sağladı. Böylece oluşturulan yeni
sömürü düzeni sayesinde Avrupa mallarının mâliyeti düştü ve kıta, uluslararası piyasalarda
daha çok mal satabilme imkânına kavuştu. Coğrafî keşiflerin hızlanması da Avrupa’nın önüne
daha geniş pazar imkânları açmıştır. İşte bu genişleyen pazar olgusu Avrupa’nın ticari
dinamizminin ikinci ayağını oluşturuyordu.

               Tüm bu sayılan etkenlerin yanına o sıralarda yaygın iktisâdî görüş olan
Merkantilizm’in en önemli servet biriktirme aracı olarak dış ticareti ve aktif ticaret
bilançosunu önermesi ve devletin de artık -İngiltere’nin Doğu Hindistan Kumpanyası’nda
olduğu gibi- dış ticareti desteklemesi, Avrupa’da zengin bir tüccar sınıfın oluşmasına ortam
hazırladı.

               O günün imkânlarıyla ulaşabildiği tüm dünyayı kendine pazar olarak kabul eden
Avrupa, ticaretin servet birikimini hızlandıran tüm etkilerinden de faydalanarak sermaye
stokunu güçlendirdi. Oluşan bu sermaye stoku birtakım teknik buluşlarla da desteklenince
ortaya yepyeni bir sosyo-ekonomik yapı çıktı.

               Başlangıcının James Watt’ın buhar makinesini buluşu olarak kabul edebileceğimiz
sanayi devrimi pek çok şeyi değiştirdiği gibi ticaretin mâhiyetini de değiştirdi. Artık ticarete
konu olan mallar eskinin ucuz, çabuk bozulabilir, katma değeri düşük tarım malları değil,
işleyen bu yeni sürecin tipik birer ürünü olan, daha çok teknik isteyen, daha pahalı, dayanıklı
ve katma değeri yüksek sanayi malları idi.

               a) Serbest Piyasa Ekonomisi

               Piyasaların yaşadığı bu süreç sonunda oluşan ortamda piyasa sistemi önce serbest
piyasa ekonomisi olarak şekillenmiştir. Oluşan bu piyasa düzeni “laissez faire, laissez passer”
felsefesini benimsiyordu. İnsanlara geniş bir özgürlük ortamı sağlanmaya çalışılırken,
mülkiyet, tüketim ve çalışma alanlarında serbesti önem kazanmıştır. İnsanların gelirlerinin
tasarruf edebilecekleri düzeyde olması amaçlanmış, bu sayede, tüketim eğilimi yoluyla pazara

5
    Hüsnü ERKAN, Sosyal Piyasa Ekonomisi, Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilciliği, İzmir 1987, s.201.


                                                                                                           7
bir derinlik kazandırılmıştır. Bir doğal hak olarak mülkiyet hakkı, herkesin üretim faktörlerine
sahip olabileceğini söylüyor, bu hakkını kullananlar da rekabet içinde istedikleri malın
üretiminde bulunabiliyorlardı. Mülkiyet hakkı böylece bir emekçi sınıfı ve birikmiş
sermayesini kâr getirecek hale dönüştüren bir girişimci sınıfı yaratmıştır.

            Ekonomik yapı böyle iken devletin konumunu irdelemek de yararlıdır. Felsefî
alanda “bırakınız düşünsünler, bırakınız söylesinler” , ekonomik alanda da “bırakınız
yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışının hâkim olduğu serbestlik ortamında, devlet de bekçi
pozisyonundan öteye geçememiştir. Devlet sadece serbest rekabet için gerekli davranış
özgürlüğünü yaratan yasal düzenlemeyi yapmak gibi sınırlı ve etkin olmayan bir fonksiyon
üstlenmiştir. Doğal denge görüşü benimsendiği için devlet müdahalesi istenmemiştir.

            Serbest piyasa ekonomisi, sanayi toplumunun ilk aşamalarında ortaya çıkan yeni
teknolojik olanaklarla üretimin massedildiği bir ortam yaratmıştır. İşbölümü ve uzmanlaşma
artarken, kişisel verimlilikte de artış kaydedilmiştir. Artan üretim nüfusun ihtiyaçlarına cevap
verebilecek düzeye gelmiştir.

            Bütün dünyanın pazar olarak kabul edildiği, hammadde ve emek mâliyetlerinin
uygulanan sömürü politikalarıyla düşük tutulabildiği, kâr oranları ve katma değerlerin gittikçe
yükseldiği bir piyasa söz konusu idi. Bu piyasadan en büyük payı alabilme arzusu ve gayreti
çok büyük bir rekabeti de beraberinde getiriyordu.

            Serbest rekabet uzun dönemde tekelci eğilimlerin güçlenmesi yoluyla rekabetin
sınırlanmasını gündeme getirirken fazlaca bir sermayeye sahip olmayan ve bağımsız
çalışabilecek bireylerin girişim ruhunu öldürüyordu. Kısacası oluşan tekelci kapitalist yapıda,
piyasalar her isteyenin satıcı olarak giremeyeceği kadar kapalı, fakat piyasada fiyatların
istenildiği gibi belirlenebileceği kadar serbestti.

            Rekabetle yola çıkıp rekabeti öldüren bir piyasa anlayışı, toplumda zaten var olan
gelir dağılımındaki adaletsizlik ve bozuklukları daha da güçlendirdi. Özellikle 1789 Fransız
Devrimi’nden sonra halkın siyasi yaşama daha fazla katılma eğilimi, şiddete de bürünmeye
başladı. Oluşan bu toplumsal rahatsızlıkları, gittikçe güçlenen sosyalist akımlar da artırıyordu.

            b) Sosyal Piyasa Ekonomisi

            İşte, tam bu sırada Bismarck ile siyasi birliğini kurarak Avrupa’da yeni bir güç
halinde ortaya çıkan Almanya, Kant’ın toplumsal değer yargılarında meydana getirdiği olumlu
dönüşümü de arkasına alarak yepyeni bir anlayış ortaya koydu. Bireyin hak ve özgürlüklerini



                                                                                                8
kısıtlamaksızın kamu yararının daha ön plana çıkarıldığı ve ahlâki öğelerin değer kazandığı
Almanya’da hâkim olan bu yeni anlayış bir bakıma günümüzün sosyal devlet anlayışının da
temelini oluşturdu.

               Bu sosyal anlayışta özgürlüklerin güç odakları karşısında yasal teminata alınması
önem kazanmıştır. Karl Popper’in de sözünü ettiği şekilde, “sosyal kontrolü olmayan
özgürlük, kendi kendini yok etme eğilimindedir”. Nitekim vahşî kapitalizm dediğimiz olgu
buradan kaynaklanmıştır. Bireysellik ile sosyallik sentezinin sağlandığı, bireyin özgürlüğünün
kısıtlanmadan, toplum yapısına uydurulduğu ve bunların yasal düzenlemelerle sağlandığı
sosyal devlet anlayışı gelişmiştir.

               Birey ile toplum, sermaye ile emek ve piyasa ile devlet arasındaki dengeyi
amaçlayan sosyal anlayış, ekonomik düzene “sosyal piyasa ekonomisi” olarak yansımıştır.
Sosyal piyasa ekonomisi konseptinin bilimsel temelleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
Almanya’da Müller-Armack tarafından atılmıştır.

               Konsept, çalışma ve başarı rekabeti ve sosyal dengeleme olarak iki teze
dayanmaktadır. Burada piyasaların fonksiyonel işlerliğini sağlama yönünde bir rekabet
anlatılmaktadır. Rekabet ile tüketici tercihlerine daha iyi uyumu sağlayan, kaynakların etkin
dağılımı ve kullanımına hizmet eden bir rekabet, sosyal dengeleme ile ise rekabetin
sonuçlarının, sosyal güvenlik, eğitim imkânları, gelir dağılımı gibi yönlerden düzeltilmesi
ifade      edilmektedir.    Kısacası     bireysel   özgürlükler     yanında    sosyal    sorumluluk        da
savunulmaktadır.6

               Sosyal piyasa ekonomisi konseptinin devlet anlayışı da serbest piyasa
ekonomisinden farklıdır. Burada klasik liberal düşüncedeki “daha az devlet” kavramı, yerini
“daha iyi işleyen devlet”e bırakmıştır.

               c) Ekolojik Piyasa Ekonomisi

               1970’li yıllara gelindiğinde piyasa ekonomisi yeni bir düzleme kaymıştır. Sanayi
toplumunun son dönemine damgasını vuran yeni anlayış, ekolojik piyasa ekonomisini
yaratmıştır. Klasik liberalizmin getirdiği serbesti ortamı, sosyo-ekonomik birtakım sorunlara
yol açmıştı. Ancak 1870’lerle başlayan sosyal fikirler dönemi, bu sorunların aşılması için
düzenlemeler yapmıştı. 1970’li yıllarda önemi ancak kavranılabilen ekolojik bozulmalar ise,
sanayi devriminin getirdiği ikinci bir sorunlar alanıydı. Yaklaşık iki asır boyunca, önceleri

6
    Hüsnü ERKAN, Sosyal Piyasa Ekonomisi, Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilciliği, İzmir 1987, s.110.



                                                                                                            9
üretim faaliyetleri, sonra da kentleşmeyle birlikte tüketim faaliyetleri sonucu insanlar doğal
çevreye zarar vermişlerdir. Bu, 1970’lerden sonra zararın olmadığı anlamına gelmemektedir.
Fakat, insan yaşamının gittikçe tehlikeye sürüklenmesi, konuya bu dönemde ciddî şekilde
eğilinmesine sebep olmuştur.

            Piyasa ekonomisinin geçirdiği üçüncü aşama olan ekolojik piyasa ekonomisi ile,
sermaye-insan-çevre arasında bir dengenin kurulması amaçlanmıştır. Böylece piyasaya
yönelik olarak yürütülen ekonomik faaliyetlerin ve zamanla sosyal faaliyetlerin yaşam
ortamına zarar vermeden yapılması hedeflenmiştir. Bugünkü tüketim gerçekleştirilirken,
gelecekteki tüketimin tehlikeye atılmaması, bunun için de doğal çevrenin ihmal edilmemesi
gereği üzerinde durulmuştur. Nitekim, günümüze dek gelen, ekolojik hayatın korunması
yönündeki bu anlayış birçok düzenlemenin yapılmasına da imkân tanımıştır. Ulusal düzeyde,
çevre tahribatına karşı yasal-kurumsal düzenlemeler yapılmakta, atık arıtma tesisleri
kurulmakta ve benzeri faaliyetlerde bulunulmaktadır. Bu tür çalışmalar uluslararası düzeye de
taşınmış ve Birleşmiş Milletler öncülüğünde yapılan çalışmalarla, çevre sorunlarının yalnızca
bazı insanları ilgilendirmediği, aksine tüm dünya insanlarını etkilediği ve gelecek nesillere de
etkilerinin olacağı ortaya konmuştur. Global düzeyde önlemler alınmaya çalışılmış, tüm
ülkeler için stratejiler geliştirilmiştir. Bu global stratejilerden biri, günümüzde önemi artma
yönünde olan ISO 14000 standardıdır. ISO 14000, bu standart ile söz konusu ürünlerin
çevreye duyarlı olduğunu vurgulamaktadır. Yine, fabrikalar kurulurken yapılan fizibilite
çalışmalarında Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporlarının hazırlanması da, bu stratejiler
arasında sayılabilir. Saydığımız bu örnekler hep, çevre sorunlarının giderilmesinde bilgi
toplumunun niteliklerinin etkili olacağını ortaya koymaktadır.

            d) Yenilikçi Piyasa Ekonomisi

            1980’li yılara gelindiğinde, teknolojinin toplumsal sistem üzerine etkilerinin daha
kısa bir süreçte görülmesi, bilgi toplumunu yaratmıştır. Bilgi toplumunda bilişim
teknolojilerine dayalı olarak sürekli yenilik üretme çabası bir başka ekonomik sistemi
doğurmuştur: Yenilikçi piyasa ekonomisi.

            Piyasa ekonomisinin yaşadığı bu son aşama aslında önceki aşamaların bir sentezi
niteliğindedir. Yenilikçi piyasa sistemi, bireyin yetenek ve başarısını ön plana çıkardığı için
özgürlükçü ( serbest ), toplumsal dengeleri katılımcı örgütlerle ve gönüllü kuruluşlarla
kurduğu için sosyal, yenilikleri ile doğayı sömürmek yerine, ikame ettiği için ekolojik ve




                                                                                             10
nihayet bilişim teknolojisinin bilgi üretimini yeniliklere dayandırdığı için yenilikçi bir özelliğe
sahip olacaktır.7

               Yenilikçiliğe dayalı bu ekonomik sistemde bireyler ve girişimciler başarılı
olabilmek için rekabet edecek, rekabet ise bilgiyi bilgi kullanarak üretmek ile mümkün
olacaktır. Yenilikçi piyasa ekonomisi de bilgi toplumunun dinamizmi içinde evrimler
geçirecektir. Bunda bilginin, dolayısıyla yeniliklerin, alım-satımdan ziyade aktarım-kullanım
sürecine konu olması etkili olacaktır.

               3. REKABET ANLAYIŞINDAKİ GELİŞMELER

               a) Serbest Rekabet

               Piyasa ekonomisinin, sanayi toplumunun oluşmaya başlamasıyla birlikte geçirdiği
evrimler, beraberinde rekabet anlayışında da değişimlere sebep olmuştur. Zira her devirde ve
her ülkede var olan piyasalara işlerlik kazandıran olgu rekabettir.

               Klasik liberal düşüncede rekabet görüşü, serbest rekabet olarak belirlenmiştir. Bu
görüşün hâkim olduğu dönemde, bütün dünyanın pazar olarak kabul edildiği, hammadde ve
emek mâliyetlerinin uygulanan sömürü politikalarıyla düşük tutulabildiği, kâr oranları ve
katma değerlerin gittikçe yükseldiği bir piyasa söz konusu idi. Bu piyasadan en büyük payı
alabilme arzusu ve gayreti çok büyük bir rekabeti de beraberinde getiriyordu.

               Çok iyi niyetlerle ve temelini girişimcilerin azamî kâr güdüsüyle hareket
edecekleri fikrinden alarak ortaya atılmış serbest piyasa ve serbest rekabet anlayışı, zaman
içerisinde birbiriyle yarışarak değil, birbirini yok ederek üstünlük kurmanın adı olmuştur.

               İnsanları ve toplumları sömürerek rakiplerine üstünlük sağlama biçiminde
gerçekleşen faktör piyasasındaki rekabet, saf dışı edilmiş rakipler sonucunda oluşturulan
tekeller sayesinde piyasayı yeniden sömürme uğraşı haline geldi. Arz yönünden kaynakların
etkin kullanılmaması dolayısıyla ekonomide oluşan tahribat, talep cephesinde ise yüksek
fiyatlarla tüketicinin sömürülmesine, gelir dağılımının bozulmasına ve bu yolla kaynak
kullanımının ikinci bir kez bozulmasına yol açmıştır.

               Hiçbir kural tanımayan bu rekabet anlayışı esas itibariyle piyasadaki diğer
rakipleri yok etme amacına yönelmişti. Bu amaca yönelik olarak girişilen haksız ve yıkıcı
rekabet uygulamaları, bir süre sonra bu denli acımasız bir rekabeti finanse edemeyen, nispeten
küçük sermaye sahiplerine piyasayı terk etmekten başka çıkar yol bırakmadı. İşleyen bu

7
    Hüsnü ERKAN, Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme, T. İş Bankası Kültür Yayınları, 1997, s.174.


                                                                                                   11
serbest rekabet sürecinin sonunda piyasalara tekeller hâkim oldu ve tekelci kapitalizm
aşamasına geçildi.

               b) Tam Rekabet

               Klasik iktisatçıların serbest rekabet şeklindeki tezlerine karşın Neo-klasikler tam
rekabet anlayışını savunmuşlardır. Buna göre piyasadaki mallar homojen olup, aleniyet
varsayımı çerçevesinde piyasadaki mallar hakkında alıcı ve satıcılar kolayca bilgi sahibi
olmaktadır. Bu rekabet anlayışında, ekonomik birimlerin faaliyet özgürlüğü benimsenirken,
bu özgürlük alanı devlet tarafından düzenlenmektedir. Neo-Klasikler, bu rekabet tezleriyle
rekabet sürecini değil, rekabet süreci sonunda ulaşılan statik durumu incelemişlerdir. Oysa
malların homojenliği varsayımının aksine, rekabet farklı malların sunulmasını mümkün
kılabilmelidir. Ayrıca reklam harcamalarının farklılığından dolayı kolay bilgi sahibi olmak da
aşılabilmelidir. Bununla birlikte; uzun dönemde tam rekabet piyasasında normal kâr söz
konusu olduğu için bir firma, yenilikleri finanse etmeyecektir. Çünkü rekabet edip de
ulaşabileceği bir nokta yoktur.

               Neo-Klasiklerin tam rekabet görüşleri uygulanması güç, ancak düşünsel anlamda
mümkün, uç bir noktayı ifade etmektedir.

               c) Fonksiyonel Rekabet

               1940’larda Maurice Clark tarafından geliştirilen fonksiyonel rekabet teorisi de
önceki iki rekabet anlayışının sentezi niteliğindedir. Clark’ta, Neo-Klasiklerdeki rekabet
özgürlüğü fonksiyonu yerine, konjonktürel değişmelere uyum, kaynak dağılımı, gelir dağılımı
gibi fonksiyonlar söz konusudur. Burada çalışma ve başarı ilkesine dayalı fonksiyonel işlerliğe
sahip, etkin ve dinamik rekabet sürecinin motoru, yenilikçi ve dinamik girişimcidir.
Anlaşılamayacak kadar çok sayıda firmanın bulunduğu geniş oligopol piyasasında fiyat, kalite,
hizmet boyutlarıyla rekabet istenmektedir. Bu anlayışta firmalar fiyat, kalite, hizmet
farklılıklarını ortaya koymak suretiyle rekabet ederek piyasada bazı aksaklıkları ortaya
koymalıdırlar. Fonksiyonel rekabet görüşünde, rekabetçi piyasa yapısı ve rekabetçi piyasa
davranışı ile rekabet sonunda oluşmuş piyasa sonuçları amaçlanmaktadır.8

               Fonksiyonel rekabet, günümüzde küresel nitelik kazanan çağdaş piyasa anlayışına
yakın rekabet görüşüdür. Özünde, yenilikler yaratan dinamik girişimciyi taşımaktadır. Haksız
ve yıkıcı olmayan rekabet ruhunu yaşatan girişimci, bırakın ulusal piyasaları, artık global


8
    Hüsnü ERKAN, Sosyal Piyasa Ekonomisi, Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilciliği, İzmir 1987, s.138.


                                                                                                           12
düzeyde farklı olabilmek için çabalamaktadır. Global piyasalarda sadece kaliteli olmak
yetmemekte, aynı zamanda yenilikçi de olmak gerekmektedir.

            d)Küresel Rekabet

            Dünyada ortaya çıkan ekonomik trendlerin ve oluşumların temelinde hep
teknolojik gelişmeler yatmaktadır. Teknolojik yenilikler, değişim esnekliğinin yüksek olması
sebebiyle ilk olarak ekonomik alanı etkilemektedir. Daha geç etkileşimin yaşandığı diğer
toplumsal alanlar da yapısal değişimler göstermektedir. İşte böyle bir sürecin varlığı, günümüz
dünyasının ekonomik yapısını, 1980’lerle çok hızlı gelişme gösteren bilgisayar teknolojileri
sayesinde oluşturdu.

            Bilgisayar teknolojileri 1980’lerden sonra yeni şekillenmeler göstermiş, birçok
yazılım programları geliştirilirken bunlar biyolojiden iletişime kadar pek çok alanda
kullanılmaya başlanmıştır. Dünyanın önde gelen genetik bilimcileri 21. yüzyılın biyoloji
yüzyılı olacağını söylemektedir. Nitekim medyada da geniş ölçüde yer alan biyoteknolojilerin
getirdikleri bunun öngörülebilmesine imkân yaratmaktadır. Bugün genetik bilimindeki
ilerlemeler hayvanların kopyalanmasına olanak sağlarken, ileriki yıllarda da canlıların
biçimlendirilmesine yol açabilecektir. Yapay kan, yapay organ gibi yenilikler ileride yapay
zekâ konusundaki çalışmalara da ışık tutabilecektir. Yeni çağdaki gelişmelerin insan sağlığı
üzerindeki olumsuz etkileri olan Alzheimer, AIDS, kanser gibi hastalıkların aşılmasında da
biyoteknolojiler çok kilit nitelikte işlevler üstlenecektir.

            İletişim dünyası da teknoloji sayesinde yeni eğilimlere kavuşmuştur. Cep telefonu,
faks, e-posta gibi kolaylıklar gün be gün yeni şekillenmelere konu olurken, kalkınmanın
dolaylı amaçlarından olan “boş zaman yaratma ve mevcut boş zamanı artırma” da bu sayede
hizmet görmektedir. Görüntülü telefonlar, kol bilgisayarları, hatta insanın yakasında
bulunduracağı kamera ve mikrofonlar gibi birçok teknolojik yenilik insan hayatına girecektir.

            Özünde teknolojik yeniliklerin yattığı, dünyanın yeni ekonomik düzeni, dünyayı
global bir köy görünümüne çevirmiştir. Küreselleşme dediğimiz bu yeni düzende insanların ve
ülkelerin, dünyanın herhangi bir yerindeki gelişmelerden uzak kalmaları, kendilerini
soyutlamaları mümkün değildir. Bunu ulusal borsaların etkileşiminde rahatlıkla görebiliriz.
Örneğin Uzak Doğu ülkelerinin mâlî piyasalarındaki çalkantılar tüm Batı borsalarında
endekslerin altüst olmasına yol açabilmektedir. Asya piyasalarında patlak veren bir mâlî kriz
yüzünden New York Borsası’ndaki yatırımcıyla birlikte, İstanbul Menkul Kıymetler
Borsası’ndaki yatırımcı da aynı ya da yakın bir zaman dilimi içerisinde zarar edebilmektedir.


                                                                                            13
Bir ülkede ya da şirkette uygulanan yeni bir teknik, yeni bir yöntem çok çabuk olarak bir
başka yerde uygulama alanı bulabilmektedir.

           İşte böyle bir ekonomik yapının sağladığı olanaklardan daha fazla pay alabilmek
için ülkeler, firmalar ve bireyler bir yarış süreci yaşamaktadır. Ayakta kalmak ve pastadan
daha büyük bir dilim alabilmek için rekabet etmektedirler.




                                                                                        14
            da) Fiyatta rekabet ve çevreye duyarlılık

            Günümüz rekabet anlayışı firmaları fiyat, kalite ve hizmette üstünlük yaratmaya
itmektedir. Dış piyasalara ucuz mallar sunabilmek büyük ölçüde ülke içindeki mâliyet
unsurlarına bağlıdır. Her ülke enerji türleri ve miktarı, ulaştırmanın niteliği ve etkinliği gibi
açılardan malların ucuza îmal edilmesi ve bu yolla oluşturulan düşük fiyatın bir rekabet
unsuru olması sağlanabilmektedir. Bu noktada özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan
ülkelerin karşılaştıkları zorluk çevre dampingi ve sosyal damping iddialarıdır.

            Küreselleşme sürecinin yarattığı değerlerden diğerleri de çevreye ve sosyal
bünyeye duyarlılıktır. Piyasada ekonomik faaliyetler yürütülürken doğal çevrenin ve insanların
rahatsızlığına yol açılmaması istenmektedir. Örneğin Coca Cola, çevre konusunda hassas
insanların isteklerini de dikkate alarak ürünlerini yeniden doldurulabilir pet şişeler içinde
sunmaya başlamıştır. Fakat bu görüş küresel nitelik kazanan dünyaya ayak uydurabilen
gelişmiş ülkelerce benimsenmektedir. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ise bu iki alan
bilinçli- bilinçsiz olarak ihmal edilmektedir.

            Çevresel değerlerin bozulmaması ve sosyal bunalımların önlenmesi amacıyla
mikro ve makro ölçekte atılan adımlar, uluslararası alanda malların fiyatlarına yansımaktadır.
Örneğin firmaların, atık arıtma tesisleri kurmamaları; önemli yollar üzerinde, ancak verimli
topraklarda fabrikalar tesis etmeleri, mallarını daha ucuza mal etmelerini sağlayabilmektedir.
Ancak, bu arada doğal yaşam ortamına olumsuz etkilerde bulunulmaktadır. İşgörenin düşük
ücretlerle ve bazı sosyal haklardan yoksun olarak çalıştırılması da mâliyetleri düşürmektedir.
Ne var ki bu durum çalışanların yaşam biçimlerine ve sosyal bünyeye olumsuz olarak
yansırken, verimlilikleri de düşmektedir.

            db) Kalite rekabeti

            Kalite alanında rekabet de dünya ekonomisinde ortaya çıkan yeni eğilimlerden
biridir. Firmalar ve ülkeler, ancak kaliteli mal ya da hizmet sunabilirlerse, gerek ulusal
gerekse uluslararası piyasalarda başarılı olabileceklerinin farkındadırlar. Bunun için de
araştırma- geliştirme faaliyetleri, yeni teknolojiler, yeni malzemeler gibi alanlara yönelirken,
“en iyi” adına konulan standartlara ulaşılıp ulaşılmadığını denetlemektedirler. Bu şekilde
girdilerin yeni ve kaliteli olması ve etkin bir kalite denetiminin yapılmasından öteye kalite
kavramı yeni bir boyuta ulaşmıştır: Toplam Kalite Yönetimi (TKY). Toplam kalite
yönetiminde kalite, üretim sürecinin her aşamasında üretime katılanlar tarafından amaç
edinilmekte ve sıfır hatâ hedeflenmektedir. TKY anlayışının uluslararası ekonomik



                                                                                              15
faaliyetlerde uygulanması, uluslararası rekabet gücünü sağladığı gibi, global düzeyde
insanların yaşam standartlarının iyileşmesine hizmet etmektedir.

             Maurice Clark’ın 1940’larda bilimsel temellerini oluşturduğu fiyat, kalite ve
hizmette rekabetin bir halkası olan kalite konusunda, bu söylediklerimiz yavaş yavaş geride
bırakılmaya başlanmıştır. Zira artık uluslararası alanda rekabet edebilenler “kalite”ye
ulaşabilmişlerdir. Bugün hâlâ kalite elde etmeye uğraşıyorsanız, diğerlerine yetişmeye
çalışıyorsunuz demektir.9 Kaliteli olmaktan öteye, şimdi değerli olan yeni ve farklı olanı
yaratabilmektir.

             dc) Yenilikçiliğe dayalı rekabet

             Günümüzün ekonomik sistem anlayışı yenilikçi piyasa ekonomisi olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu piyasa sistemi bilgi toplumu ile birlikte ortaya çıkmıştır. Yenilikçi
piyasa ekonomisinde bilişim teknolojilerine dayalı olarak bilginin ve yeniliklerin üretilmesi
söz konusu olmaktadır. Bugün girişimciler yeni ürünler, yeni değerler yaratmak zorundadırlar.
Rekabet edebilmek bu şekilde mümkündür. Üstelik rekabetçi olmak, rekabet-üstü olmaya
dönüşmektedir. Rekabet-üstü olmak, sunulmakta olan üründeki farklılığı sağlayan
değişikliklerden çok, bu şekilde sağlanan yeni bir değerin benzersizliğiyle ilgilidir.10

             Örneğin Filipinler’de Jalibi adında bir şirket bulunmaktadır. Bu şirket, dünyada
McDonalds’ı geçen neredeyse tek fast-food restoran zinciridir. Kendi ülkesinde hamburger vs.
yapımında McDonalds’dan daha büyük bir pazar payına sahip; dünyada tek örnektir. Bu şirket
yeniliğe çok açık; Amerikan hamburgerleri yapmaya çalışmamakta, spesifik olarak Asya tipi
bir fast-food yapmaktadır. Şu sıralar Çin’e ve diğer yerlere girmeye çalışmaktadırlar. Bu, ciddî
bir yenilikçilik örneğidir.11

             İletişim ve dağıtım kanallarının çok geliştiği bugünkü dünya düzeninde rekabet
anlayışı, yalnızca kaliteliyi değil, yeni ve orjinal ürünlerin geliştirilmesini de gerektirmektedir.
Bu yeni ürünler bâzen yüksek teknoloji kullanılarak geliştirilirken, bâzen de o kadar yüksek
teknoloji gerektirmeyen ancak, insanlara farklı ve ilginç gelebilecek, daha önce hiç
düşünmedikleri birtakım ihtiyaçlarını görerek, bu ihtiyaçlara yönelik olarak üretilebilmektedir.
Örneğin son zamanlarda piyasaya sürülen ve günde elli bin kişiye reçetelendiği tahmin edilen
Viagra adlı ilaç, insanların daha önceden karşılanamayan birtakım ihtiyaçlarına cevap
vermektedir. Bu ilacın yıl sonuna kadar iki milyar dolar ciro yapması öngörülmektedir. Bu

9
  Gary HAMEL, Strateji Bir Devrimdir, Capital Temmuz 1998 eki, s.7.
10
   Edward de BONO, Rekabetüstü (Sur/petition), 1996, s.97.
11
   Gary HAMEL, a.g.e., s.6.


                                                                                                 16
şekilde yeni dünyanın insan yaşamında öne çıkardığı ve belirginleştirdiği bazı tüketim
alanları, yenilikçiliğin adresi olmaktadır.

               Geçtiğimiz yıl piyasaya sunulan sanal bebek de farklı bir bakış açısının ürünüdür.
Bilindiği gibi yüksek düzeyde bir teknoloji gerektirmeyen sanal bebekler, pekâlâ basit dijital
saatler ya da el atarileri üretebilen Türk firmalarınca da geliştirilebilirdi. Ancak bu, yenilikçi
düşünebilen ve farklı şeyler ortaya koymasını bilen başka firmalarca gerçekleştirilmiştir. Bu
yeniliğin ve farklılığın sonucu olarak firma dünya üzerinde milyonlarca dolarlık bir pazar
yaratmıştır.

               dd) Kişiye özel üretim ve hizmette rekabet

               Bilgi toplumunun önemli özelliklerinden birisi de bireyi ön plana çıkarmasıdır.
Birey bir anlamda bütün kapıların açıldığı bir noktadır. Bireysel gelişim önem kazanırken bu,
tüm toplumsal sistem üzerinde dolaylı ve dolaysız etkiler gündeme getirmektedir. Böylece
rekabet anlayışı da bireyi eksen almaktadır. Bilgi toplumunun bireyi sanayi toplumunun
bireyinden farklıdır. Burada birey yeniliklere açık ve değişime meyillidir. Bu yüzden
insanların ilgi alanları, tüketim eğilimleri, kültürel düzeyleri önem arz etmektedir. Yeni çağda
bireye özgü üretimde ve hizmette rekabet söz konusudur. Saydığımız unsurları göz önünde
bulunduran firmalar ve girişimciler rakiplerine üstünlük kurabileceklerdir. Bilişim
teknolojilerinden de yararlanarak bireye dayalı olarak faaliyet gösterilebilinmektedir.
Teknoloji sayesinde malların yığınlar hâlinde pazara çıkarılması aşılmış, bireyin nitelikleri ve
özel zevklerini daha çok dikkate alan bir pazarlama anlayışı benimsenmiştir. Bugün bilgisayar
ağları   aracılığıyla aldıkları      sipârişleri değerlendiren firmalar kişiye özgü üretimi
gerçekleştirmekte ve pazara kitleler için değil, kişiler için mal sunmaktadır.

               Örneğin California’da TC2 Textile & Technology Clothing Corparation adlı bir
firma, müşterilerinin ölçülerini bilgisayar ortamında alarak, bir-iki gün gibi kısa bir zamanda
onlara özel olarak hazırlanmış kıyafetleri ulaştırabilmektedir. Bu tür bir anlayışta önemli olan
bireysellik ve ulaşılabilirliktir.

               de) Internet aracılığıyla ticaret

               Yaklaşık beş-on yıl öncesinde faks, teleks, telgraf gibi iletişim araçlarının gördüğü
işlevi bugün tek başına bilgisayarlar görmektedir. Günümüzde bilgisayar başında oturan bir
kişi, bu araçların hiçbirini kullanmasına gerek kalmaksızın internet vâsıtasıyla dünyanın dört
bir tarafıyla iletişim kurabilmektedir. Bu noktaya bilişim teknolojileri alanında yapılan
yatırımlar sayesinde ulaşılmıştır. Bilişim altyapısını oluşturma ve bilişim teknolojileri


                                                                                                 17
geliştirme şimdi rekabet edebilmenin temel şartlarından biri olmuştur. Hattâ rekabetin
şartlarından yenilikçilik de bilgiyi elde etmek ve işleyebilmekle mümkündür. Bilgi
toplumunda ortaya çıkan bu yeniliğin farkında olmak, bireylerin ve girişimcilerin yapacağı en
önemli iş olacaktır. Bilgi toplumunda zaman değerinin yaratılması söz konusudur. Bu yüzden
zaman kaybetmek geleceğin dünyasında ayakta kalabilmenin ve üstünlük kurabilmenin en
büyük engeli olacaktır.

                Örneğin Internet üzerinde Amazon.com şirketinden istediğiniz kitabı bulup satın
alabilmektesiniz. Şirket kendini şöyle tanımlamaktadır: “Bizim mâliyet yapımız diğer fiziksel
kitapçılara oranla daha düşüktür. Herkes tarafından her zaman ve her yerde ziyaret edilebiliriz.
Biz dünyanın en büyük kitapçısıyız”12Bu örnekte de görülebileceği gibi bilgi toplumunun
getirilerinden olan birey gerçeğini ortaya koyabilenler yanında, e-ticaret faktörünü
kavrayabilenler rekabet ederek ayakta kalacak ve pastadan daha büyük dilim alabileceklerdir.

                Bilişim teknolojilerinin belki de en yaygın olanı internettir. Bilginin önemini
kavrayanlar internet kullanımında ve dolayısıyla küresel rekabette ön sıralarda yer
almaktadırlar. IBM tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, Avrupa şirketlerinin
%85’i e-ticarete yatırım yapmaları gerektiğine, aksi takdirde rekabette geri kalacaklarına
inanmaktadır. Araştırmaya katılan bilgi işlem yöneticilerinin %44’ü e-ticarete yapılan
yatırımların somut olarak geri döndüğünü, şirketlerin %68’i ise, e-ticareti stratejilerinin bir
parçası olarak gördüklerini ifade etmektedir. Yine IBM Global Services Network bölümünden
sorumlu Robin Young da tüketicilere on-line olarak hizmet veremeyen şirketlerin rekabet
avantajlarına sahip olamayacaklarını vurgulamaktadır.13

                Geleceğin dünyasını şekillendirmeye çalışanlar, yaratacakları sanal geçeklik
ortamı       sayesinde    tüketiciye,   oturduğu   yerden   alışveriş   yapma   imkânı   sunmaya
çalışmaktadırlar. Bir giyim mağazasına gitmeden, istediğimiz ölçüdeki elbiseyi kendi zevk ve
tercihlerimizle donatarak ve üzerimizde deneyerek satın alma imkânına sahip olacağız.

                df) Mutlak/Mukayeseli üstünlüklerin önem kaybetmesi

                Günümüzde dünyada uluslararası alanda rekabet edebilmek için mutlak ya da
mukayeseli üstünlüklere sahip olmak gereği kalmamıştır. Klasik müzikle, orijini açısından bir
ilgileri olmayan Japonlar, Yamaha ile piyanoda dünyanın bir numaralı üreticisi olmuşlardır.
Buna benzer şekilde, makine mühendisliğinde ileri bir Almanya’nın yazılım alanında dünya


12
     Gary HAMEL, a.g.e., s.15.
13
     Capital, Temmuz 1998, s.199.


                                                                                              18
lideri bir firma (SAP) çıkaracağı, Tayvanlı bir şirketin kişisel bilgisayar sektöründe öncü
olacağı öngörülebilir bir şey değildi.14

                Kısaca ifade etmek gerekirse, günümüzün ve geleceğin piyasa ve rekabet ortamı;

*          Yeni ürünlerin ve yeni değerlerin ortaya konulduğu,

*          Bireyi baz alan esnek üretim anlayışının yerleştiği,

*          Fiyat, kalite ve hizmette bir yarış sürecinin yaşandığı,

*          Elektronik bilgi ağları aracılığıyla hizmet ve alışveriş imkânının sağlandığı,

*          Ekonomik faaliyetler yürütülürken doğal çevrenin ihmal edilmediği,

*          Yerel dinamiklerden öteye küresel dinamiklerin önem kazandığı,

*          Kalitenin yalnız mal ve hizmette değil, insan yaşamında da ön plana çıktığı,

*          Kısa vâdede yüksek kârlar yerine uzun vâdeli müşteri memnuniyetinin amaçlandığı

                bir yapı yaratmaktadır. Bu alanda ortaya çıkan diğer gelişmeleri yukarıdaki
şekilden izlemek mümkündür. Bu yapı içinde başarılı olmak, bu yapıya uygun piyasa ve
rekabet anlayışına sahip olmakla mümkün olacaktır.

                Çalışmanın izleyen bölümünde Türkiye’nin bu yapıyla ne kadar uyumlu olduğu
ortaya konulacak, ardından da aradaki farkların giderilmesi için alınması gereken önlemler
değerlendirilecektir.

                4. TÜRKİYE’DE PİYASA DÜZENİ VE REKABET ANLAYIŞI

                İktisat târihi boyunca her dönemde var olan piyasalar, sanayi toplumunun
oluşmaya başlamasıyla ilk kez bir ekonomik sistem olarak önem kazanmıştır. Bugüne dek
birçok evrim geçiren piyasa ekonomisi, şekil değiştirdikçe beraberinde rekabet anlayışında da
değişmelere yol açmıştır. Bu gelişmeler dahilinde Türkiye’nin, mevcut ekonomik düzeni ile
küresel dünya düzlemindeki yerini incelemek yararlı olacaktır. Zira yeni dünya düzeninin
değişim ve gelişimleri, başta ekonomi olmak üzere tüm toplumsal alanlar yönünden, bütün
dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye üzerinde de etkili olmaktadır. Türkiye’nin de bu
etkileşim ağında önemli bir konuma ulaşabilmesi için toplumsal sisteminin dinamiklerini
değerlendirmesi gereği yadsınacak bir konu değildir.




14
     Gary HAMEL, a.g.e., ss.5-6


                                                                                             19
            Osmanlı İmparatorluğu döneminde ekonomik sistem, bir piyasa ekonomisi
anlayışını getirmemektedir. Bu dönemde, birçok açıdan piyasa ekonomisi şartları
oluşmamıştır. Tarım ve ticarete dayalı olarak yürütülen ekonomik faaliyetler geleneksel
toplumu yaratmış, düşünsel ve davranışsal olarak piyasa ekonomisini oluşturacak altyapı
hazırlanamamıştır.

            Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından hemen sonra, daha cumhuriyet ilan
edilmeden önce 1923 yılı Şubat ayında İzmir’de toplanan 1.İktisat Kongresi’nde alınan
kararlar çerçevesinde millî bir iktisat anlayışı ortaya konmuştur. Bu kongreye katılan çeşitli
kesimlerin temsilcilerinin benimsedikleri iktisadî politika hür teşebbüse dayalı, yabancı
sermayeye ülke menfaatlerine muhalif olmamak kaydıyla sıcak bakan bir yapıda idi. Kısaca
1.İktisat Kongresi’nde liberal bir iktisat politikası takip edilmesi hedeflenmiştir.

            Ancak, zamanla Türk toplumunda girişim ruhunun henüz yerleşmemiş olmasının
yanısıra, mevcut sermaye birikiminin iktisadî ve sınaî kalkınmayı sağlamakta yetersiz olduğu
da ortaya çıktı. Daha sonraları dünyâyı sarsan ekonomik buhranın etkilerinin henüz dünya
ekonomisi ile yeterince bütünleşmemiş olmasına rağmen ülkemizi de sarması, Batı’da liberal
iktisat anlayışının yerini yavaş yavaş devletin ekonomiye müdahalesine daha hoşgörüyle
yaklaşan Keynesyen anlayışa bırakması, kısmen de plânlı ekonomiyle idare edilen Sovyet
Rusya’nın gerçekleştirdiği kalkınma hamlelerinin bazı kesimlerce örnek olarak gösterilmesi,
ekonomide devlete daha aktif görevler veren bir anlayışı ön plâna çıkardı.

            Bu yeni anlayış sonrasında devlet iktisadî kalkınmanın motoru oldu. Tüm 30’lu
yıllar boyunca KİT’ler olarak adlandırdığımız kamu teşebbüslerini devreye sokarak özel
kesimin o günün şartlarıyla yapamayacağı, yapmakta zorlanacağı ya da yeterince kâr
vâdetmediği için yapmayacağı; fakat millî ekonominin ihtiyaçları açısından mutlaka yapılması
lâzım gelen birtakım yatırım-istihdam hamlelerine girişti. Bu hamlelerin daha düzenli bir
biçimde yürütülebilmesi amacıyla Birinci ve İkinci Sanayi Plânları hazırlandı. Birincisinin
başarıyla uygulanmasına karşın ikincisinin uygulanması, çıkan İkinci Dünya Savaşı yüzünden
mümkün olamamıştır.

            Çok partili hayata geçişimizden sonra 1950’li yıllar boyunca Demokrat Parti’nin
uyguladığı politikalar Türkiye açısından iktisâdî liberalizme dönüş hamlesi olmuştur. Bu
dönem içinde devlet, altyapı yatırımlarına büyük önem vermiş, ekonomide dışa açılma
yolunda ilk adımları atmıştır. Kamu girişimciliği ve kamu işletmeciliğinden vazgeçilmeksizin
özel sektöre daha çok hareket alanı yaratmayı hedefleyen bir anlayışla 1950’li yıllar



                                                                                           20
geçilmiştir. Bu dönemin Türkiye açısından en belirgin özelliği, Türkiye’nin artık kendi yağıyla
kavrulmak yerine dış yardımlara ve dış ekonomik ilişkilere daha çok önem veren bir
perspektife sahip olmaya başlamasıdır. Nitekim Türk ekonomisinde dışa açılma yolunda
gerçekleşen küçük çapta da olsa bu dönüşüm, daha sonra çok daha büyük ve belirgin
açılımlarla desteklenecektir.

                1963 yılından îtibâren uygulamaya konulan beş yıllık kalkınma plânları ile
devletin ekonomideki yeri ve yönlendirme işlevi tanımlanmaya çalışılmıştır. Uygulamaya
konulan ekonomik planlar kamu ve özel sektör arasında dengeli bir gelişmeyi hedeflemiştir.
Dönemin iktidarlarının siyasi tercihlerine de bağlı olarak devletin ekonomideki yeri ve
büyüklüğü değişebilmiştir.

                Cumhuriyetin ilânından sonra benimsenen, plânlı dönemle birlikte vurgulanan
“karma” ekonomik anlayış 1980’li yıllara dek süregelmiştir. 1980’de alınan 24 Ocak Kararları
ve onun tamamlayıcısı uygulamalar içinde “serbest piyasa ekonomisi” politik düzeyde kararlı
bir biçimde savunulur olmuştur. Böylece ülkemizde ekonomi politikası gündemine “karma
ekonomi” yaklaşımının yerine “serbest piyasa ekonomisi” yaklaşımı getirilmiştir. Serbest
piyasa konsepti, Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı’nda ve dönemin hükümet programında da
yer almıştır. Bu plân ve programda, ekonominin “doğal düzen” ilkesince gelişmesinin
sağlanacağı, ekonomik sistem olarak rekabete dayalı serbest pazar ekonomisinin tercih
edileceği üzerinde durulmaktadır.15

                Bununla birlikte; öne sürülen bu yaklaşım klasik liberal düşünceyi yansıtmaktadır.
Serbest rekabete dayalı bu düşüncede bireyler ve girişimciler davranış özgürlüğüne sahiptirler.
Ancak bu özgürlük, beraberinde sosyal sorumluluğu getirmemektedir. Ülkemizde ekonomik
birimlerce genellikle keyfî olarak hareket etmek şeklinde algılanan serbestlik, toplumda
birtakım sıkıntılara yol açmaktadır.

                DPT ve DİE kaynaklarından alınan bilgilere göre yüzde 20’lik en düşük gelir
grubu ile en yüksek gelir grubu arasında 1987 yılında 9,6 kat, 1994 yılında 11 kat fark
vardır.16 Serbesti ortamının gelir dağılımına yansıyan bu olumsuz etkisi, Birleşmiş Milletler
çalışmalarında da yer almıştır.1997’de hazırlanan Ticaret ve Kalkınma Raporu’nda Türkiye,
doksan iki ülke arasında gelir dağılım en adâletsiz yirmi altıncı ülke konumunda
gösterilmiştir. Yine fonksiyonel gelir dağılımında da iç açıcı şeyler söylenemez. 1980
sonrasının liberal anlayışı tarım gelirlerinin istikrarlı bir seyir gösterdiği, tarım dışı maaş ve

15
     Hüsnü ERKAN, Sosyal Piyasa Ekonomisi, Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilciliği, İzmir, 1987, s.120.


                                                                                                             21
ücretlerin özellikle 1991’den sonra azaldığı ve tarım dışı diğer gelirlerin -faiz ve kâr- arttığı
bir yapı yaratmıştır.

              Yine bu teşkilatlarca yapılan inceleme sonucunda ekonomide söz konusu dönem
boyunca yoğunlaşmaların arttığı ortaya çıkarılmıştır. Sektörel pazarların çok büyük bir
bölümünün bir veya birkaç firmanın elinde bulunduğu tespit edilmiştir. Bu da 1980 sonrasında
uygulamaya konulan iktisat politikalarının ekonomide tekelleşme eğilimlerini artırdığını
gözler önüne sermektedir.17 Bu dönemde serbest rekabet tekelci eğilimleri artırmıştır. İnsan,
doğası gereği rekabetten kaçmaya meyillidir. Davranış serbestisinin sağlanmasının yeterli
görüldüğü bir ortamda girişimciler de rekabete gitmeyerek, birleşme, hâkim güç oluşturma
gibi rekabet dışı uygulamalara gitmişlerdir. Karteller, holdingler görülmeye başlanmıştır. Bu
durum enflasyonun, faiz ve kâr gelirlerinin artmasına yol açmıştır.

              Ayrıca, 24 Ocak 1980 Kararları ile ekonomide gerçekleştirilmek istenen dönüşüm
sırasında, devletin ekonomideki ağırlığı azaltılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla devlete âit bazı
iktisadî teşebbüslerin özel sektöre devri gündeme gelmiştir. Ancak on beş yılı aşkın bir süredir
devam eden özelleştirme tartışma ve uygulamaları sonucunda kat edilen mesâfe hiç de iç açıcı
değildir. Nitekim on yılı aşkın bir süredir ülke gündemini işgal etmesi ve hemen hemen
gelmiş tüm iktidarlarca benimsenmesine rağmen, özelleştirme uygulamalarına ilişkin kanun
ancak 1994 yılında çıkarılabilmiştir. Söz konusu dönemde özelleştirmeden beklenen bütçe
açıklarını kapatıcı ve verimliliği artırıcı ekonomik faydalar sağlanamadığı gibi, söz konusu
dönemde özelleştirmeden elde edilmesi beklenilen sosyal fayda da elde edilememiştir.
Özelleştirme uygulamaları sonrasında pek çok insan işsiz kaldığı gibi, bu uygulamaların
büyük bir kısmı piyasalarda rekabeti arttırıcı değil, azaltıcı ve yok edici bir etki yaratmıştır.
Özellikle çimento sektöründeki uygulamalar bu iddiaları destekler niteliktedir.18

              Devlet, tüm 80’li-90’lı yıllar boyunca reel ekonomideki varlığını azaltmak için
gayret sarf ederken, bozulan kamu mâlî dengelerine paralel olarak, piyasalar üzerindeki
ağırlığı ve baskısının çok şiddetli bir biçimde hissedildiğini görülmektedir. Nitekim devlet,
son on yedi yıldır gerçekleştirilen menkul kıymet ihraçlarının tamamına yakın denebilecek bir
kısmında tek borç alan konumundadır. Para ve sermaye piyasaları üzerindeki bu baskısı,
krediye ihtiyaç duyan fakat bizzat devletin yükselttiği faizlerle borçlanamayan girişimciler
açısından yine rekabeti bozucu ve hâkim durumu kötüye kullanıcı bir etki yaratmaktadır.

16
   DİE, 1994 Yılı Hane Halkı Gelir Dağılımı Anketi sonuçları
17
   Ekonomik Forum Dergisi, Nisan 1994
18
   Bu sektörle ilgili olarak İzmir Ticaret Odası tarafından Rekabet Kurulu’na yapılan şikâyet henüz inceleme
aşamasındadır.


                                                                                                               22
            Söz konusu dönemde Türkiye’de çok yüksek faizler ve oluşan rant ekonomisi de
göz önüne alınacak olursa diyebiliriz ki girişim, bir nevi “her ne pahasına olursa olsun”
mantığı çerçevesinde yapılmıştır. Tüketicinin istismarı yanında, doğal çevre de ikinci plâna
itilmiştir. On yıllardır kirlenen topraklar son dönemlerde ileri düzeyde ihmal edilmiştir.
Verimli tarım arazileri sanayi tesisleri için feda edilirken, bu tesisler atıklarını denizlere,
tarlalara boşaltmışlardır. Vahşî sayılabilecek tutumlar, ormanların, çayır ve meraların tahrip
edilmesine yol açmıştır. Doğal ortama duyarlı olunmamıştır. Oysa yaşam ortamının bozulması
önceki ekonomik faaliyetlerin dâhi yapılamamasına sebep olabilecektir

            1980’lerin başından beri mal ve hizmet piyasalarından kademeli bir şekilde
çekilmeyi amaçlayan devlet, piyasayı kendisinden sonra, tamamen özel çıkarları peşinde
koşan güçlere -yani firma ve şahıslara- terk etmeden önce, gerekli yasal-kurumsal
düzenlemeyi yapmayı ihmal etmiştir. Kuralları ve sınırları belirlenmemiş ve “serbest piyasa”
olarak nitelendirilen bu piyasada, her türlü haksız ve yıkıcı rekabet cezalandırılmayarak âdeta
teşvik edilmiştir. Bu dönemde başta kalitesiz, pahalı ve satış sonrası hizmet ağı
tamamlanmamış ürünleri almak zorunda kalan tüketiciler olmak üzere, özsermayesi küçük
müteşebbisler de ezilmiş, mağdur edilmişlerdir. Bu durum, ülkemizde hâlâ sanayi toplumunun
başlangıç aşamasındaki ilkel piyasa sistemi anlayışının geçerli olduğunu göstermektedir. Bu
anlayış, günümüz yenilikçi piyasa ekonomisi ile örtüşmemektedir.

            Dünya 21. asra sosyal dengeleri gözeten, çevreye duyarlı bir ekonomik anlayışla
girerken, Türkiye ilkel kapitalizmin bir ekonomik anlayışı olan serbest piyasa fikrini yeniden
keşfetmiştir. Oysa, ABD daha 1890’larda rekabete ilişkin kurumsal düzenlemesini yapmış,
haksız ve yok edici rekabet uygulamalarına sınırlama getirmiştir. Yüz yılı aşkın bir süredir
uygulanan anti-tröst ve anti-kartel yasaları sayesinde ABD ekonomisi çok yüksek bir rekabet
gücüne ulaşmış, belli başlı tüm buluş ve yeniliklerin piyasa kavramı çerçevesinde en güzel bir
şekilde ortaya çıkarıldığı yer olmuştur. Yine Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Almanya,
sosyal dengeleri ABD’dekine nazaran daha çok gözeten bir rekabet kanunu ile rekabetin
korunmasını amaçlayarak tekel, tröst ve kartel karşıtı uygulamaları gerçekleştirmek üzere
Kartel Kurumu’nu oluşturmuştur. Yalnızca ABD ve Almanya değil, sistem olarak piyasa
ekonomisini benimsemiş tüm gelişmiş ülkeler rekabet karşıtı uygulamaları gidermek için bir
takım yasal-kurumsal düzenlemelere gitmiştir.

            Türkiye ise haksız rekabete ilişkin düzenlemesini Borçlar Kanunu’nda yapmış
daha sonradan haksız rekabete ilişkin çıkarılan özel bir yasa ile bunu pekiştirmeye çalışmıştır.
1989 yılında çıkarılan “ithalatta haksız rekabetin önlenmesi hakkında kanun” ile bir adım


                                                                                             23
daha atılmış, fakat bu adımlar Türkiye’de rekabetin korunması ve düzenlenmesi için yeterli
olmamıştır.1995 yılında Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği görüşmeleri devam ederken, AB
yetkililerinin birliğin gerçekleşebilmesi için bazı yasal düzenlemelerin yapılmasını ülkemize
dayatması sonrasında yine birtakım adımlar atılmak zorunda kalınmıştır.

            Markalar Kanunu ve Türk Patent Enstitüsünün Oluşturulması Hakkında
Kanun’un, Tüketicinin Korunması ve Tüketici Mahkemelerinin Oluşturulmasına Dâir
Kanun’un yanı sıra, 7.12.1994’te çıkan 4054 sayılı “Rekabetin Korunması Hakkında Kanun”
da AB’nin bize dayatması sonucu Türk hukuk mevzuatına giren kanunlardır. Bu kanunların
hiçbiri Türk toplumunun kendi iç dinamikleri neticesinde oluşmamıştır.

            4054 sayılı kanunla oluşturulan Rekabet Kurumu bünyesinde, bu kanunun temel
uygulayıcısı olarak nitelenen Rekabet Kurulu, ancak kanunun çıkmasından bir buçuk yıl sonra
1996 yılında oluşturulmuştur. Bu kanunun geçici hükümlerinden biri ışığında Rekabet
Kurulu’nun ilk üyelerinin atanması siyasî mülâhazalara konu olmuştur. Nitekim on bir üyeli
Kurulun başkanı da dâhil olmak üzere yedi üyesi dönemin siyasi otoritesince atanmıştır.

            Kurul oluşturulduktan sonra da hemen faaliyete geçememiş, kurumun çalışmasıyla
ilgili tebliğ ve yönetmelikler hazırlanmaya çalışılmıştır. Yasal mevzuatın tamamlanmaya
başlanmasıyla birlikte, rekabetin korunması ve düzenlenmesiyle ilgili yetişmiş insan gücü
sıkıntısı hissedilmeğe başlanmış, bu amaçla Kurul 1998 yılı sonbaharında uzman yardımcılığı
giriş sınavı açmıştır. Tüm eksikliklerine rağmen Kurum, Türkiye’de rekabet anlayışının
geliştirilmesi, rekabetin korunması ve düzenlenmesi açısından olumlu bir gelişmedir.

            Türkiye’deki rekabet anlayışının kısaca ve yeniden bir değerlendirmesini yapmak
gerekirse şu noktalara değinilebilir;

*       Yenilik yaratmak yerine mevcut ürün ve teknolojilerin piyasaya sürülmesi

*       Yüksek fiyat-düşük kalite-aksayan hizmet ağının giderilememesi

*       Ürünlerin tanıtımı ve satışında bilgi işlem teknolojilerinden faydalanılamaması

*       Üretim süreci içinde doğal çevrenin ihmal edilmesi

*       Ürün tasarımında bireysel zevk ve tercihlerin dikkate alınmaması

*       Bilimselliğe ve modern anlayışa dayanmayan bir rekabet kültürünün olması



            5. TÜRKİYE’DEKİ MEVCUT REKABET ANLAYIŞININ


                                                                                          24
            DIŞ TİCARETE YANSIMALARI

            1963 yılından 24 Ocak 1980 Kararları’na kadar geçen dönemde ülkemizde ithal
ikamesine dayalı bir kalkınma stratejisi izlenmiştir. Bu stratejinin amacı ithal edilen malları
yurtiçinde üretebilmektir. Bunun için millî bir sanayiin kurulması devlet eliyle teşvik
edilmiştir. Kurulan bu millî sanayiin yaşatılabilmesi için iki yola başvurulmuştur. Birincisi
kurulan bu sanayiin gümrük vergileri aracılığıyla korunması, ikincisi ise bu sanayiin
ürünlerine yönelik bir talep yaratılması idi. Dışarıya karşı yüksek gümrük duvarları ile
korunan bu sanayilere talep yaratmanın en etkili yolu ücretleri yüksek tutmaktı. Hem dışarıya
karşı korunan hem de yurtiçinde yeterince talep bulabilen sanayi, yurtdışına açılma gereği
duymadığı gibi, açılsa bile uluslararası piyasalarda rekabet gücünü hâiz değildi.

            24 Ocak Kararları sonrasında ekonomi dışa açılıp ihracata yönelik sanayileşme
stratejisi benimsendi. Fakat bu dönemde Türk ekonomisi dışarıya satacak kadar bir üretim
fazlasına sahip değildi. Gerek ekonominin döviz ihtiyacı, gerekse benimsenen kalkınma
stratejisi çerçevesinde ihracatını artırmayı hedefleyen Türkiye, dışarıya satacağı malları
üretimini artırarak değil, yurtiçi talebi kısarak sağlamayı tercih etmiştir. Bunun için ise
ekonomideki pek çok dengesizliğin bir sonucu olan enflasyon bir araç olarak kullanılmıştır.
Enflasyon süreci ile gerileyen reel ücretler, yurtiçi talepte de nispî bir azalma meydana
getirmiştir. Yine aynı dönemde, 1970’li yıllar boyunca iç barışın sağlanamaması ve petrol
krizi yüzünden kullanılamayan kapasiteler değerlendirilerek üretim artışı gerçekleştirilmiştir.
Yatırım yapılmasından değil atıl kapasitelerin harekete geçirilmesinden kaynaklanan büyüme
sonucunda oluşan üretim artışı ihracata da yansımıştır. Yine aynı dönemde ihracata verilen
devlet destekleri ve ithalatta kısmî liberasyona geçiş Türkiye’nin dış ticaret hacmini
artırmıştır. İhracata teşvik edilen sanayicilerin yurtdışında rekabet edebilmesi için reel
ücretlerin düşük tutulması yoluna gidilmiştir. Bu düşük ücretler vâsıtasıyla mâliyetler,
dolayısıyla fiyatlar düşük tutularak yurtdışında pazar payı edinilmesine çalışılmıştır. Kısaca
Türk mallarının yurtdışındaki rekabet gücü modern anlayışın birer unsuru olan yenilik,
verimlilik ve kalite ile değil devlet desteği ve bastırılmış ücretlerle sağlanmaya çalışılmıştır.

            1989 yılında para ve sermaye piyasalarında başlayan liberasyon süreci ile Türk
parası yabancı paralar karşısında konvertibl hale getirilmiştir. Bu dönemde iyice bozulan
kamu mâlî dengesini istikrâra kavuşturmak için sıcak para da denilen kısa vâdeli yabancı
sermaye hareketlerine göz yumulmuş, hatta bu hareketler teşvik edilmiştir. Sıcak paraya
yönelik bu teşviklerin temelinde hem yüksek faiz hem de aşırı değerlenmiş millî para gibi iki
unsur göze çarpmaktadır. Bütün bunların Türkiye’nin dış ticaretine ve özellikle ihracatına


                                                                                                    25
etkileri ise olumsuz yönde olmuştur. Aşırı değerlenmiş millî para bir yandan ithalatı
ucuzlatarak ithal mallarına yönelik talebi artırırken, diğer taraftan ihraç mallarının fiyatı
yüksek tutularak Türk ihracatçılarının dünya piyasalarında fiyata dayalı rekabet gücü
kısıtlanmaktaydı.

             Artma eğilimindeki ithalat ve durgunlaşan ihracat sonucunda artan dış ticaret
açığını kapatabilmek için de yine kısa vadeli yabancı sermaye hareketlerine güvenilmiştir. Bu
yabancı sermayeyi çekebilmek için yüksek tutulan faizler kamunun faiz yükünü artırırken,
müteşebbislerin yatırım yapmasını da güçleştirmiştir. Hem aşırı değerlenmiş millî para hem de
yüksek tutulan faizler nedeniyle ihracat sektörü, uygulanan bu iktisat politikalarından en fazla
etkilenen sektör olmuştur.

             İhracat sektörü bugün devlet desteğinden büyük ölçüde yararlanmaktadır. Bu
durum ihracatın ancak devlet desteği, yani sunî fiyat indirimleriyle gerçekleşebilmesine yol
açmıştır. Bunun sonucunda bağımlılık kazanan ihracatçı, sürekli devlet desteği ister duruma
gelmiştir. Planlı dönemde ithal ikameci uygulamalarında etkisinin olduğu bu süreç, geleneksel
“devlet baba“ imajının farklı bir düzlemde tezâhürü olarak karşımıza çıkmıştır. Yani devlet
ihracat artışı için sürekli ve farklı yöntemleri kullanarak (vergi iâdesi, kredi teşviki, navlun
primi vb.) devrede olmak zorunda kalmıştır.

             Örneğin zeytinyağı sektöründe bu yıl yaşanan gelişmeler üreticilerin devletten
yine destek istemelerine sebep olmuştur. Yüksek zeytin rekoltesi dış piyasalarda yüksek
fiyatlar sebebiyle eritilemeyince iç piyasaya yönelinmek istenmiş, fakat iç piyasadaki alım
gücünün yetersizliği buna engel olmuştur. İç piyasa engelini aşmak isteyen üreticiler de
devletten zeytinyağını destekleyerek tüketiciye daha kolay ulaşabilecekleri bir fiyat düzeyi
oluşturmasını talep etmişlerdir. Bu şekilde piyasa sonuçlarını kabullenmek istemeyen
üreticiler yine devletin kapısını çalmışlardır.

             İçerde devlet desteği ile ayakta durmayı yeğleyen ve rekabetten kaçma eğilimi
gösteren     üreticiler,   dış   piyasalara   açıldıklarında   birbirleriyle   kıyasıya   rekabete
girişmektedirler. Rekabeti, fiyat kırma yoluyla yapan üreticiler dış piyasalarda, örneğin 10$’a
satın almaya râzı alıcılar varken, 7$’a satış yapmak suretiyle ülkeye döviz girişinde
sınırlamalara neden olabilmektedir. İhracatçıların birbirleriyle giriştikleri rekabet sonucunda
oluşan kayıpları önlemek için ortak hareket etmeleri sağlanmalıdır. EGS örneğinde olduğu
gibi rasyonelleşme ve uzmanlaşma kartelleri oluşturma yoluyla dış piyasalarda rekabet gücü
artırılabilecektir.



                                                                                               26
            a) Dış Ticaret İlişkilerimize Genel Bir Bakış

            aa) Avrupa Birliği ile Ticaretimiz

            Türk ihracatçılarının uluslararası piyasalarda son zamanlarda önlerine çıkarılan
önemli engellerden birisi de haksız rekabet iddialarıdır. Bu iddiaların temelinde, zaman zaman
devletten alınan destekler yatmaktadır. Firmalarımızın dış piyasalardaki rekabet gücünü devlet
destekleri sayesinde sağladıkları öne sürülmektedir. Özellikle Avrupa Birliği bünyesinde
devletin ihracat destekleri belli bir mevzuata bağlanmış, mevzuat dışı destekler haksız rekabet
unsuru sayılmış ve Gümrük Birliği sonrasında Türk ihracatçılarına da belirttiğimiz iddialarda
bulunulmuştur.

            Bunun dışında önümüzdeki dönemlerde ihracatçılarımızın karşılaşabileceği
engellerden biri de “çevre dampingi” ve “sosyal damping” iddialarıdır. Doğal çevreye
verilecek zararı en aza indirecek tedbirleri almamak suretiyle mâliyet avantajı elde eden
firmaların ellerinden bu avantaj, anti-damping vergileriyle geri alınabilecektir. Yine işçilerin
sosyal haklarında kısıntıya gitmek suretiyle sağlanan mâliyet avantajı da sosyal damping
iddialarına konu olabilecektir. Uluslararası siyasi ilişkilerimiz açısından da ileri sürülebilecek
bu tür tarife dışı engeller, önümüzdeki dönemde Türk ihracatçılarının rekabet açısından başını
ağrıtacak meselelerden biri olabilecektir.

            Bilindiği gibi Avrupa Birliği ülkemizin en önemli ticarî ortağıdır. Birlik ile olan
dış ticaret hacmimiz yaklaşık 35 milyar$ civarındadır. Özellikle Ankara Anlaşması ve Katma
Protokol çerçevesinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği, AB ülkeleriyle olan ticarî
ilişkilerimize yepyeni bir boyut kazandırmıştır.

            1 Ocak 1996 itibariyle yürürlüğe giren Gümrük Birliği’nin (GB) dış ticaretimiz
üzerinde olduğu kadar iç piyasalarımızda da etkileri olmuştur. Daha kaliteli olan Avrupalı
malların ithalatındaki artışa, ihracatımız ayak uyduramamış ve dış ticaret açığı büyümüştür.
GB’nin iç piyasalarda yarattığı etki ise, ithal malların ülkeye girmesiyle oluşan rekabet
ortamıdır. Firmalarımız artık yalnızca yurtdışında değil, yurtiçinde de daha sıkı bir rekabetle
karşılaştıklarından daha farklı ve yeni ürünler ortaya koymak durumunda kalmışlardır.
Örneğin otomobil sektöründe önceleri Kartal, Şahin, Doğan, Toros gibi araçlar üretilirken, GB
sonrasında çeşitlilik sağlanmış, Tempra, Tipo, Megane, Clio, Twingo gibi araçların üretimine
geçilebilmiştir. Bunun yanında Toyota, Hyundai gibi firmalar da Birliğin getirdiği
avantajlardan faydalanmak için Türkiye üzerinden Avrupa pazarına girmeyi hedeflemişlerdir.




                                                                                               27
Bu gelişmeler, otomobil sektöründe üretim ve istihdamı artırmakla kalmamış, oluşturduğu
rekabet ortamıyla reklamcılık gibi yan sektörleri de uyarmıştır.

            Bugün ihracatımızın büyük bölümünü OECD ve AB ülkelerine yapılmaktadır. Bu
ülkelerle aramızda mikro ve makro düzeyde ekonomik-politik uyuşmazlıkların olması, dış
ticaretimizi, özellikle de ihracatımızı sekteye uğratabilmektedir. Nitekim kısa bir süre önce
AB’nin, Türkiye’den yapılacak olan su ürünleri başta olmak üzere bazı ürünlerin ithalatına
sınırlamalar getirmesi bir kaybımızdır.

            AB ülkelerinin 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren -birkaç ülke daha, sonradan
katılmak üzere- tek para birimi olan EURO’ya geçecek olmaları şüphesiz Türkiye’nin Birlik
ile olan ticaretini de etkileyecektir. EURO’nun ABD dolarına güçlü bir alternatif olarak
piyasalara sürülmesi düşünülmektedir. Böylelikle başta birlik üyesi ülkelerinki olmak üzere
dünya üzerinde ABD dolarına olan talebin azalması öngörülmektedir. Birlik üyesi ülkeler
bundan böyle rezervlerinde ABD doları yerine Avrupa ortak para birimi olan EURO’yu
tutacaklardır. Bilindiği gibi EURO’nun değeri hesaplanırken birlik üyesi ülkelere âit birtakım
makro ekonomik veriler kıstas olarak alınmaktadır. Bu yüzden EURO’nun değerine en büyük
katkıyı yapacak olan ülkeler Avrupa’nın ekonomik açıdan lider ülkeleri, en başta da Almanya
olacaktır. Bu durum Alman Markı’nın diğer para birimleri karşısında nispeten değerlenmesine
yol açacaktır. Alman Markı’nın değerlenmesi Türkiye’nin en önemli ticarî ortaklarından biri
olan Almanya’nın ürünlerimize karşı son zamanlarda gerilemiş olan talebinde bir canlanma
meydana getirebilecektir.

            Yine Birlik üyesi ülkelerin Avrupa Merkez Bankası’na doğru yönelme eğilimleri,
bir yandan güçlü para birimi EURO sayesinde riskleri minimize ederek piyasalara istikrar
getirirken, diğer taraftan rezerv tutma oran ve mâliyetlerini azaltacaktır. Para piyasasında
azalan mâliyetler aynı zamanda bir harcama eğilimini de beraberinde getirecektir. Tüm bu
gelişmeler başta dış ticaret açıkları olmak üzere Birlik içerisinde birtakım sorunlara yol açacak
gibi görünse de (işsizlik gibi) tek paraya geçişin Türkiye’ye yansıması beklenilen ilk etkileri
olumlu yönde olacaktır. AB ülkelerinin tek paraya geçişi aşamasında Türkiye’nin ihracatını
artırma şansı yüksektir. Türkiye bu şansı iyi kullanarak Avrupa pazarındaki yerini
sağlamlaştırabilecektir.




                                                                                              28
            ab) Rusya, Orta Doğu ve Eski Doğu Bloğu Ülkeleriyle Ticaretimiz

            Türkiye coğrafî konumu itibariyle Avrupa ve Orta Doğu piyasalarının yanı sıra
Rusya ve eski Doğu Bloğu ülkeleri ile de bağ kurabilme potansiyeline sahiptir. Yeni dünya
düzeninin oluşturduğu ekonomik bloklu rekabet ortamı, Türkiye’ye önemli fırsatlar verdiği
gibi birtakım sorunlara da yol açabilecektir.

            Rus hükümeti, 1 Ağustos 1996’da yürürlüğe giren kararname uyarınca bavul
ticaretine uygulanan vergi muafiyetini 2000$’dan 1000$’a indirmiştir. Değeri 1000$’ı ağırlığı
da 50 kg’ı aşan eşya için fazla kilo başına 4 ECU’den az olmamak üzere gümrük vergisi
uygulanmasına karar verilmiştir.19 Bu gibi düzenlemelerle mağdur duruma düşmemek için
yapılması gerekenlerden biri, ihracatta ülke çeşitlenmesine gitmektir.

            Rusya’nın geçtiğimiz günlerde Ruble’yi devalüe etmesi Türk dış ticaretine
şüphesiz olumsuz bir yönde yansıyacaktır. Esnafımızın yanlış tutumu vb. nedenlerden dolayı
zâten eski canlılığını yitirmiş ve başka ülkelere yönelmiş bavul ticareti, bu gelişmeden
şüphesiz olumsuz yönde etkilenecektir.

            Dikkate değer piyasalardan biri de Orta Doğu’dur. Bölgedeki kişi başına millî
geliri yüksek ülkeler önemli potansiyel oluşturmaktadır. Yapılacak kapsamlı talep
araştırmaları ile buradaki gözde sahalar tespit edilebilecektir. Orta Doğu özellikle inşaat, gıda
ve tekstilde lider olunabilecek bir piyasadır. Müteahhitlik hizmetlerinde firmalarımız Orta
Doğu’da olduğu gibi eski Doğu Bloğu ülkeleri, Rusya ve Orta Asya’da da daha fazla söz
sahibi olabilir. Bu sektördeki kuruluşlarımız ileri teknoloji ve teknik bilgiyi etkin bir şekilde
kullanabilmektedirler. Türkiye bu alanda kayda değer bir potansiyele sahiptir.

            ac) Türk Cumhuriyetleriyle Ticaretimiz

            Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan bağımsız devletler, dış
ticarette önemli bir pazardır. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile olan târihî ve kültürel
bağlarımız münâsebetiyle bu ülkelerle ciddî işbirliği adımları atılabilir. Onların gözünde
Türkiye, rekabet gücünü hâiz olmaktan öte mânevî olarak da güven duyulan bir ülkedir. Dış
piyasalara hem arz hem de talep açısından ihtiyaçları vardır. Bu bağlamda güçlü Türk
firmalarıyla girişilecek ortak çalışmalar onlar için kritik bir öneme sahiptir. Nitekim başta
inşaat olmak üzere pek çok sektörü temsil eden Türk firmalarının başta Türkmenistan, tüm
Türk Cumhuriyetlerinde faaliyette bulunmaları, bu ülkelerle Türkiye arasındaki işbirliği
potansiyelini göstermektedir.




                                                                                              29
              Sahip oldukları petrol ve doğalgaz gibi kaynakların pazarlanmasında Türkiye boru
hatları ve işletme boyutlarıyla köprü işlevi görebilecektir. Sanayi, hizmetler, ulaştırma gibi
sektörlerde de birçok firmamız dışa açılma, uluslararası işbirlikleri kurma amaçlarına yönelik
olarak bu ülkelerde konuşlanabilir. Türk Cumhuriyetleriyle ekonomik ilişkilerimizin
gelişmesindeki en önemli engel, GB anlaşması çerçevesinde AB ülkelerine tanınan “en çok
kayırılan ülke” statüsüdür. Bu statü sayesinde AB ülkeleri Türk Cumhuriyetlerine
tanınabilecek her türlü gümrük avantajından ve bu alanda verilebilecek her türlü tâvizden
yararlanabileceklerdir. Bu durum Türkiye’nin bu cumhuriyetlere karşı Birliğin uyguladığı
tarife dışına çıkılmasını mümkün kılmamaktadır. Aksi takdirde bu cumhuriyetlere uygulanan
düşük gümrük vergilerinin aynısı AB ülkeleri için de geçerli olacaktır ki, bu da Türkiye’nin
dış dengesini çok olumsuz yönde etkileyebilecektir.

              b) Uzak Doğu Piyasalarındaki Mevcut ve Muhtemel Gelişmelerin

                 Dış Ticaretimiz Üzerine Etkileri

                 Bilindiği gibi bir yılı aşkın bir süredir Uzak Doğu piyasalarında kendini
gösteren ekonomik kriz dünyayı da genel bir tedirginliğe itmiştir. Önce Asya Kaplanları diye
tâbir edilen Malezya, Endonezya ve Güney Kore’de ortaya çıkan ekonomik krizler, sonra
Japon ekonomisinde baş gösteren sorunlar, en sonunda ise Çin ekonomisinde oluşturulan
devalüasyon beklentileri uluslararası piyasalarda istikrârı tehdit eder hale gelmiştir. Dünya
ekonomisinde görülen bu olumsuz gidişat ve küçülme, uluslararası piyasalarda faaliyet
gösteren girişimcilerin daha temkinli olmalarını gerektirmiştir.

                 Dünya ekonomisindeki bu belirsizlik ve daralma sürecinden elbette Türk
işadamları da nasibini almaktadır. Türkiye’nin ihracatında son zamanlarda görülen
yavaşlamada uluslararası piyasalardaki durgunluğun da etkisi vardır. Fakat Türkiye her şeye
rağmen bu durgunluk ortamından da faydalanmasını bilmelidir. Asya Kaplanları’nın içine
düştükleri sıkıntı birtakım ihraç pazarlarını kaybetmelerine sebep olmuştur. Türkiye bu
pazarları iyi gözeterek bu pazarlara girebilecektir.

              Aynı şekilde Çin, uluslararası pazarlarda en büyük rakiplerimizden birisidir.
Nitekim AB tekstil ithalatında Türkiye ile rekabet eden Çin, ucuz işgücü ve yüksek yabancı
sermaye yatırımları gibi birtakım avantajlara sahiptir. Çin ekonomisi üzerinde oluşan
devalüasyon beklentileri Türkiye’yi bu açıdan yakından ilgilendirmektedir. Çin’de



19
     Eylem TÜRK, Yeni Yüzyıl 10 Temmuz 1998


                                                                                           30
gerçekleşebilecek bir devalüasyon ihtimaline karşın gerek devlet, gerekse müteşebbis bazında
gerekli tedbirlerin bir an önce alınması lâzımdır.

            c) Küresel Rekabetin Gereklerini Yerine Getirebilme Açısından Türkiye

            ca) Kalite

            Dünya, kaliteli olanı satın almak istemektedir. Gelir düzeyi yüksek ülkeler artık
teknoloji-yoğun mallar talep etmektedir. Bunun yanında kaliteden ziyade farklı olan
istenmektedir. Böyle bir ortamda firmalarımızın hem farklı hem kaliteli olanı hedeflemeleri
gerekir. Zaman zaman Türk ürünleri kalitesiz bulunduğu için satın alınmamaktadır. Belli bir
standardizasyona tâbi tutulmayan niteliksiz mallar hâlâ söz konusu olabilmektedir. Sonuçta bu
mallara pazar bulunamamakta ve kaynak israfına sebep olunmaktadır.

            Son zamanlarda gerek sanayi gerekse hizmetler sektöründe birçok kuruluşumuz
ISO standardı almaya hak kazanmıştır. Bu, firmalarımızın dış piyasalarda iyi bir konuma
gelmesinde etkili olmuştur. Kalite konusunda Türk şirketlerinin aldıkları ödüllerin yarattığı
hava, Toplam Kalite Yönetimine ilgiyi artırmıştır. Artık kalite rekabetinin bilincine varan
şirketlerin sayısı hızla artmaktadır.

            cb) Müşteri Memnuniyeti

            Firmalarımızın mevcut pazar ve rekabet anlayışları ile bir pazarda uzun süre
tutunabilmeleri zordur. Firmalarımız yalnızca kaliteli ürünleri sunabilseler bile müşteriye
yaklaşımları itibariyle yurtdışındaki Türk imajını zedeleyebilmektedirler. Bu yüzden Türk
ihraç pazarlarında devamlılık sağlanamamaktadır. Nitekim her yıl 10 milyar $’a yakın döviz
girdisi sağladığı tahmin edilen bavul ticareti, esnafımızın gelen müşterilere karşı takındıkları
olumsuz tutumlar nedeniyle Çin, Suriye, Abudabi ve Dubai’ye kaymıştır.20

            cc) Ürün Geliştirme

            Şirketlerimizin mallarının kalitesine yansıyan bir eksiği de yeterince AR-GE’ye
dayanmaksızın mal üretmeleridir. Pazar araştırmaları, teknolojik gelişmeler, yeni değerler
üretimi gibi konularda henüz istenilen düzeyde değiliz. GSYİH’nın %0,5’i gibi az bir değerde
yapılan AR-GE faaliyetlerinin ancak %25’i özel sektör tarafından yürütülmektedir.
Üniversitelerin omuzlarına yıkılan AR-GE, Türkiye’nin özgün üretim yapamamasına, sürekli
teknoloji transfer etmesine ve rekabet gücünü yitirmesine sebep olmaktadır.




                                                                                             31
              cd) Girişim Ruhu

              Dünyanın artık tek bir düzlem olarak anılması, yani küreselleşme süreci, ülkeler
arasındaki ekonomik sınırları kaldırmış, mal ve hizmetlerle birlikte üretim faktörlerinin de bir
ülkeden diğerine kolayca geçebilmesini mümkün kılmıştır. Firmalar şimdi dünyanın bir
ucundaki       insanlara   mal    satabilmenin   yanı   sıra,   bir   diğer   ucunda    üretimini
gerçekleştirebilmektedirler. Örneğin tekstil sektöründe faaliyet gösteren birbirinden binlerce
kilometre uzaklıktaki Türk ve Çinli işadamları, yine kendi coğrafyalarının binlerce kilometre
dışındaki bir pazarda, Avrupa’da, kıyasıya rekabet edebilmektedirler. Artık sınırların kalktığı
bilhassa sermaye açısından akışkanlığın önemli ölçüde sağlandığı bir dünyada, Türk şirketleri
de üretim yeri itibariyle Türkiye sınırlarının dışına taşmıştır. Koç Grubuna âit RAM şirketinin
Orta Asya ve Çin pazarında yatırım hamlelerine girişmesi, ENKA grubuna bağlı inşaat
firmalarının Rusya ve Pakistan’da ihaleler alması buna güzel bir örnektir. Bu ve benzeri
örneklerin de gösterdiği gibi Türk müteşebbisleri artık millî sınırlarımız dışına taşmıştır. Artık
Türk işadamları yalnızca Türk toprakları üzerinden üretim ve ihracat yaparak değil,
kuracakları ortak girişimler vs yoluyla yurtdışında da üretim ve yurtdışından da ihracat yapma
mevkiine gelmelidirler.

              Türk insanının doğasında bulunan ve yaşadığı ortama çok çabuk uyum
sağlamasını mümkün kılan özellikleri, dış piyasalardaki hareket kabiliyetimizi ve rekabet
gücümüzü artırabilecek niteliktedir. Nitekim 1960’lı yıllarda Almanya’ya işçi olarak giden
işçilerimiz, bugün milyarlarca marklık sermayeleri ile Almanya’nın önde gelen işverenleri,
başarılı girişimcileri arasına girebilmişlerdir. İnsanımızın bu girişkenliği ve dinamizmi,
yaşadığı ortama uyumu ile de birleşince ortaya parlak sonuçlar çıkabilmektedir.

              ce) Rekabet Gücü

              Michigan State Üniversitesi’nde pazarın büyüklüğü, ne kadar hızlı büyüdüğü,
satın alma gücü, satın alma alışkanlıkları gibi kriterlere göre yirmi üç gelişmekte olan pazar
üzerinde yapılan araştırma sonucunda Türkiye on dokuzuncu sırada yer almıştır. Bu durum
bahsettiğimiz uluslararası işbirlikleri alanında bir dezavantaj teşkil edebilir gibi görünse de,
söz konusu araştırmada ilk sıralarda yer alan Singapur, Malezya, Tayvan gibi ülkelerin son
zamanlarda düştükleri ekonomik bunalım Türkiye açısından bir şans yaratabilecektir.

              Türkiye’deki piyasa ve rekabet anlayışının dış ticaret üzerine etkilerini kısaca
özetlersek, firmalarımızın;

20
     Eylem TÜRK, Yeni Yüzyıl 10 Temmuz 1998


                                                                                               32
*         Kalite standartları konusunda hassas olmamaları

*         Yurtdışı faaliyetlerde ortak teşebbüsleri yeterince önemsememeleri

*         Yeni pazarları hedefleyememeleri

*         AR-GE’ye fazla önem vermemeleri

*         Düşük kalite yanında, fahiş fiyat uygulamalarına gitmeleri

*         Müşteri memnuniyeti yerine kısa vadeli kâr güdüsüyle hareket etmeleri

*         Satış hacmi yerine kâr maksimizasyonunu baz almaları

*         Üretimlerinde çevreye gerekli hassasiyeti göstermemeleri

*         İhracatlarının devamlılığı açısından devlet desteğine bağımlı olmaları

uluslararası pazarlarda rekabet gücümüzü olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca TL’nin
yabancı     paralar   karşısındaki   değerinin   olması   gerekenden     yüksek    tutulması   da
ihracatçılarımızın dış piyasalardaki başarı şansını azaltmaktadır.

             6. ÖNERİLER

             Türk toplumuna asıl rekabetçi kimliğini kazandıracak olan bir rekabet kurumunun
oluşturulması değil, rekabetin kurumsallaştırılmasıdır. Önemli olan insanımızı daha iyiyi,
daha güzeli yapmaya yönlendirirken hareket noktamızı iyi belirlemektir. Nitekim insanlarımız
bugün daha üst düzeydeki bir amaca ulaşabilmek için daha çok çalışmak ve diğer çalışanlarla
rekabet etmek yerine sahip bulundukları ilişki sistemlerini kullanarak bir yerlere gelme eğilimi
içindedirler. İnsanlar belli bir yere gelmek, belli bir şeyi elde etmek, kısacası başarılı
olabilmek için başkalarından çok çalışmak, onlardan farklı ve üstün olmak, daha yeni şeyler
üretmek yerine, bir yerlerden kuvvet alarak, sırtını bir yerlere ya da birilerine dayayarak ayakta
kalmayı tercih etmektedirler. Sırtımızı dayadığımız, güç aldığımız kimseler bizden desteğini
çekince de asıl mevkiimize, yani sıfır noktasına geri döneriz.

             Ortaya çıkarılan bu bağımlı insan tipinin oluşumu daha ilkokul sıralarında kopya
çekmekle başlayıp, ileriki dönemlerde “hâmil-i kart yakînimdir” parolasıyla devam eden bir
ilişki sisteminin sonucudur. Bağımlı ve henüz birey olma vasfına erişememiş kişilerden
oluşan toplumumuzu başarıya güdülemek gerekmektedir. Yıkarak değil yaparak yola devam
etmek, kötüleyerek değil daha iyisini yaparak üstünlük kurma anlayışını hâkim kılabilmek için
insanlarımıza ilkokul sıralarından başlayarak rekabet kültürünü aşılamak gerekmektedir.
Nitekim ABD’de öğrenciler bu rekabetin bir gereği olarak birbirlerine kopya vermezlerken,



                                                                                               33
İngiltere’de ise kopya çekmek hırsızlıkla eş tutularak kopya çeken arkadaş çevresinden
dışlanmaktadır. Türkiye’de ise rekabet kültürünün ABD’deki gibi gelişmemiş olmasının
yanında, var olan ahlâkî değerlerin de zaafa uğratılması İngiltere benzeri bir uygulamayı da
mümkün     kılmamaktadır.    Yine    toplumumuzda     başarının    ödüllendirilmesi   gibi   bir
mekanizmanın oluşmamış olması bağımlı birey sayısının hızla artmasını körüklemektedir.

           İnsanımızı rekabet ruhuyla teçhiz etmeden yapılacak yasal-kurumsal düzenlemeler
havada kalmaya mahkûmdur. Piyasalarda rekabetin sağlanabilmesi için bir Rekabet
Kurumunun oluşturulması gerekli, ancak yetersizdir. Rekabetin sağlanması ya da korunması
ile ilgili olarak yapılan bütün kanuni düzenlemeler, bu arada Rekabet Kurumu’nun
oluşturulması piyasa ile ilgili şeklî öğelerdir. Oysa piyasalara asıl kimliğini veren satıcılar
arasındaki yarıştır. Daha iyiyi daha ucuza satma şeklindeki bu yarış, zaman içinde daha yeniyi
ve daha farklıyı sunabilmenin adı olmuştur.

           Görüldüğü gibi Türk toplumunda asıl eksik olan şey rekabetin yasal altyapısı değil
kültürel altyapısıdır. İnsanımızı küreselleşen dünyada rekabet edebilecek bir düzeye
getirebilmemiz için ilk olarak ona rekabet ruhunu kazandırmamız gerekmektedir. Bunun da
tek yolu küçük yaşlardan başlayarak verilmesi gereken eğitimdir.

           Eğitim dışında, toplumumuzdaki rekabet anlayışını geliştirmek ve rekabetçi yapıyı
güçlendirmek için yapılması gerekenlerden bazıları da şunlardır:

*       Teknopark ve AR-GE merkezlerinin teşvik edilmesi

*       Rekabete ilişkin yasal mevzuatın tamamlanması ve işletilmesi

*       Destekleme ve teşvik politikasının değiştirilmesi

*       Çevre mevzuatına uymayanların haksız rekabet gücü kazanmasının önlenmesi

*       Kaçak işçi çalıştırılarak sağlanan rekabet üstünlüğünün önlenmesi

*       Patent, telif vb. hakların korunması




                                                                                             34
            SONUÇ

            Türk firmaları birtakım dinamizm ve potansiyel unsurlarına sahip olmasına
rağmen sıkıntılar yaşamakta, eksiklikler göstermektedir. Fiyat, kalite ve hizmette rekabet
edebilmenin bilinci yeni yeni oluşmaktadır. Bu arada dünya da yerinde durmamaktadır.
Küresel ekonomi, rekabet üstü olmayı, herkesle aynı kulvarda koşmaktan öteye kendini aşma
ve farklı olabilme değerini yaratmıştır. Artık herkes fiyatını düşürebilmekte, kalitesini
yükseltebilmekte ve hizmette kusursuzlaşabilmektedir. Bu yüzden şimdi yeni değer peşinde
koşma zamanıdır. Bizim de bütün bunların farkına vararak küresel ufuklar için vizyonlar
geliştirmemiz gerekmektedir.

            Türkiye genç ve dinamik insanlardan oluşan bir ülkedir. İyi bir cevher
diyebileceğimiz bu yapı, çoğu gelişmiş ülkenin arzuladığı, ama sahip olamadığı bir özelliktir.
Ne var ki bizim suni olarak yarattığımız krizler, bilgi toplumunun ileri bir üyesi olmamız
yolunda bir engel teşkil etmektedir. Böylece oluşan istikrarsızlık ortamı içeride sosyo-
ekonomik sorunlar, dışarıda da ekonomik ve politik güvensizlik ortamı yaratmaktadır. Dış
ticaret gibi kritik bir ekonomik konuda, bu istikrarsızlık ortamı, dünya ile bütünleşme, küresel
nitelik kazanma gibi bir fırsatı kaçırmamıza sebep olabilmektedir. Üstelik dünya yalnızca dış
ticaret ve ekonomi alanında değil, sosyal, politik ve kültürel boyutta da küresel düzeye
ulaşmıştır. Fırsatları kaçırmamız, 21. yüzyılı geriden takip etmemize neden olacaktır.

            Türkiye’nin hâlâ sistem tartışmaları yapıyor olmaktan uzaklaşması gerekmektedir.
Modern çağın getirdiği yenilikçi piyasa ekonomisi, çalışma ve başarı rekabeti, birey-toplum
sentezi yeni değerler ekonomisi gibi oluşumlara uzak kalınmamalıdır. Dünyada denge,
uzlaşma ve hoşgörünün sağlanabildiği örnekler vardır. İngiltere’de Tony Blair, küreselleşme
sürecinde oluşan yeni ekonomik-politik değerleri ülkesine taşıma başarısını göstermiştir.
Birçok ülkede anlayışlar ve dünya görüşleri yeni trendlere kavuşmuştur.

            Piyasa ekonomisini savunanların sosyal düzenlemeleri ihmal edemeyeceği, sosyal
düşüncedekilerin piyasaların dinamizmini göz ardı edemeyeceği bir çağdayız. Her türlü
politik-ideolojik çatışmaları aşmak ve sosyal piyasa ekonomisi olgusunu ülkemiz şartlarına
uyumlaştırarak uygulamak mümkündür. Piyasada bireylere ve girişimcilere rekabet ruhunu
kazandırmamız     ve   çalışanın   mutlaka   başarılı   olabileceği   bir   ortamı   yaratmamız
gerekmektedir. Şüphesiz bazı aksaklıklar ve eksiklikler olabilecektir. Bunların aşılmasında da
devlete etkin bir görev düşmektedir. Doğal çevrenin korunması, nitelikli emeğin gelişmesine




                                                                                             35
imkân verecek eğitim hamlelerine başlanması, yalnız çalışanları değil, tüm toplumu şemsiyesi
altına alacak sosyal güvenlik gibi alanlarda devletin düzenlemeleri gerekmektedir.

              Yeni çağın gerçeklerini görmezlikten gelmek büyük bir yanılgı olacaktır. Küresel
hâl alan piyasalarda rekabet edebilmek için bu gerçeklerin farkına varılmalıdır. Sahip
olduğumuz potansiyel yadırganacak gibi değildir. Önemli olan, gücümüzün farkında olmamız
ve bu gücü harekete geçirmemizdir. Çalışanın başarıya ulaşabileceğine, emeğinin karşılığını
alabileceğine ve tüm bu süreç içerisinde kendisine haksızlık yapılmayacağına inandığı bir
ortam yaratılabilirse Türk toplumunun yapısında var olan çalışkanlık ve dinamizm ortaya
çıkacaktır.




                                                                                           36
                                      KAYNAKÇA



Başol, Koray           Türkiye Ekonomisi, Anadolu Matbaası, İzmir 1995

Bono,de Edward         Rekabet Üstü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1996

Capital                Temmuz 1998

Drucker,F. Peter       Yeni Gerçekler, T. İŞ Bankası Kültür Yayınları, 1997

Erkan, Hüsnü           Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme, T. İş Bankası Kültür Yayınları, 1997

Erkan, Hüsnü           Ekonomi Politikasının Temelleri, Aydın yayınları, İzmir 1984

Erkan, Hüsnü ve        Ekonomide Sosyal Demokrat Alternatif, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1989
Canan

Erkan, Hüsnü           Sosyal Piyasa Ekonomisi, K.Adenauer Vakfı Türkiye Temsilciliği, İzmir 1987

Hamel, Gary            Strateji bir Devrimdir, Capital Dergisi Yönetim Dizisi, Temmuz 1998

İSO                    Türkiye İçin Rekabet Politikaları, Yayın no:9, 1993

Özgüven, Ali           İktisâdî Düşünceler, Doktrinler ve Teoriler, filiz Kitabevi, İstanbul 1992

Özmucur Süleyman       Türkiye’de Gelir Dağılımı, Vergi Yükü ve Makro Ekonomik Göstergeler,

                       Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1996

Yeni Yüzyıl Gazetesi   15 Ekim 1997, 10 Temmuz 1998




                                                                                           37

				
DOCUMENT INFO
Shared By:
Categories:
Tags:
Stats:
views:17
posted:5/22/2012
language:Turkish
pages:38