Docstoc

Ruh ve Cesed

Document Sample
Ruh ve Cesed Powered By Docstoc
					                          RUH VE CESED

                 (PÂDİŞÂH VE CÂRİYE)
         Mükerrem ve mükemmel yaratılan insan, diğer mahlûkattan farklı olarak
iki rûhtan ibarettir.
         Biri, bütün mahlûkatta mevcûd olan “cân”dır ki, cesedle beraber son
bulur.
         Diğeri ise: “Ona rûhumdan üfürdüğüm...”âyet-i kerîmesinde beyân
buyurulduğu vechile Cenâb-ı Hakk’dan gönderilen keyfiyetli rûhtur ki, cesede,
ana karnındaki gelişmesinin belli bir safhasında dâhil edilir. Bu rûhun bir adı da
“rûh-i sultânî”dir.
         Cesedin aslı ise topraktandır.
         Her şeyin aslına rucû etme temâyülü fıtrî olduğundan beden, topraktan
hâsıl olan nîmetlere mütemâyildir. Bu temâyül, nihâyet onun toprağa
kalbolmasıyla sükûnet bulur.
         Rûh ise ilâhî nefhadan vücûda geldiğinden onun meyli de
ulvîlikleredir.
         Hayat da, her insanda rûh ve beden arasında ebedî bir cidâle sahnedir.
Rûhun asliyetinden doğan temâyüllerle bedenin asliyetinden doğan temâyüller
arasındakı mücâdelenin neticesi, bir insanın “aşağıların en aşağısı” ile “yücelerin
en yücesi” arasındaki istikrar noktasını sağlar.
         Aşağıdaki hikâyede Hazret-i Mevlânâ, insan bedenindeki rûh ve nefis
olarak bu iki zıddıyetin birbirlerine tahakküm mücâdelesini, kavgasını ve
yekdiğerini te’sîr altına alabilme gayretlerini temsîlî bir hikâye ile şöyle sergiler:
         Her bakımdan saltanat sahibi bir pâdişâh vardı. Birgün saray erkânından
yakınlarıyla birlikte ava çıkmıştı.
Yolda giderken güzel bir câriyeye rastladı. Câriye o kadar güzeldi ki,
pâdişâhı can evinden yaraladı ve bir anda kendisine râm etti. Ava giderken
avlanmış bulunan pâdişâh, içine düştüğü sevdâ ateşinden biraz olsun
serinleyebilmek için büyük meblağlar vererek câriyeyi satın aldı. Zîrâ bir kuş
kafeste nasıl çırpınırsa, pâdişâhın da canı beden kafesinde öylece çırpınmaya
başlamıştı.
         Şimdi ise, câriyeyi satın alıp arzusuna kavuştuğu için kendine göre
seâdeti bulduğunu zannediyordu. Ancak onun bu sürûru uzun sürmedi. Câriye,
müthiş bir hastalığa yakalandı ve gün geçtikçe mum misâli erimeye başladı.
Kurumuş ve sararmış bir sonbahar yaprağına döndü. An geldi yataktan
kalkamaz oldu. Çâresiz ve dertli pâdişâh, ne kadar mâhir ve meşhûr hekim

RUH VE CESED                                                                        1
varsa, hepsini topladı ve onlara: “–Benim de, câriyemin de hayatı sizin
elinizdedir.” diyerek bu derde devâ bulmaları için türlü diller döktü.
Makamının husûsiyetini dikkate almadan acziyyet içinde yalvardı.
Hekimler de, mağrûriyetle:
“–Sultânım! Her birimiz tabâbette zamanın Îsâ’sıyız! Bil ki elimizde devâsı
olmayan bir dert yoktur!”
«İnşâallâh» demediler. Ancak bu benlikleri kendilerini rezil ve rüsvây
eyledi. Zîrâ yaptıkları ilaçların faydası şöyle dursun, câriyenin
hastalığını bir kat daha artırdı. Zavallı câriye kıl gibi zayıfladıkça
zayıfladı, tamamen bîtâb düştü.
Bunu gören pâdişâh, üzüntüye boğuldu. Çöl gibi kavrulan bağrından çıkan
feryâd ü figânları, boğazını düğüm düğüm eyledi.
Bütün dünyevî hekimlerin aczi üzerine nihâyet pâdişâhın aklı başına geldi ve
mescide koşarak mihrabda secdelere kapandı. Gözyaşlarıyla yeri sırılsıklam
ederek Rabbine ilticâ etti:
         “Allâh’ım! Sen kalplerdeki bütün istekleri bilirsin! Bir fânî câriyeye esir
oldum. Ey dertlere hakîkî derman olan! Beni kapından çevirme!” diye
yalvardı, yalvardı, yalvardı...
Pâdişâhın bu deryâlar gibi coşkun yalvarışı karşısında Allâh’ın lutuf ve
merhamet deryâsı da coşmaya başladı. Zîrâ samîmî gözyaşı, her zaman rahmet-
i ilâhiyyeyi cezbeden bir müessirdi. Öyle ki, bîçâre pâdişâhın duâsının kabul
buyurulmasına da müessir oldu ve Cenâb-ı Hakk, ona sâlih ve has kullarından
birini, yâni ilâhî bir rehberi tedâvî için göndereceğini ilhâm etti.
         Pâdişâh neş’e ve sürûr içinde saraya koştu ve öteler âleminden
gönderilen misâfirin gelmiş olduğunu gördü. Nûrundan gözleri kamaştı. Zîrâ
onun nûru karşısında güneşin aydınlığı bile sönük bir duman gibi kalıyordu.
Pâdişâh, büyük bir hayret ve hayranlıkla âdetâ başsız ve ayaksız bir hâle
gelmişti. Gönlünde apayrı hâller hissetti ve gayr-i ihtiyârî olarak o şerefli
misâfire:
         “–Benim asıl sevdiğim, o câriye değil, sensin. Fakat dünyâda iş işten
çıkar. Allâh’ın hikmeti ile sebeplerden sebep doğar.” dedi.
         O nûr yüzlü kudsî misâfiri muhabbetle kucakladı. Canının içine soktu. Bir
yandan o zâtın elini, alnını öpüyor, bir yandan da: «Acabâ halkın gözünde perde
mi var ki, bu hakîkate âmâdırlar? Nasıl oluyor da bu kadar parlak bir mehtabı
görmüyorlar?» diye düşünüyordu. Böylece târifsiz bir sürûra garkolarak:
«Düştüğüm iptilâya sabır ve tahammül ile ne büyük bir mânevî hazîne buldum.»
dedi. Sonra ona derdini açtı:

         “–Ey bana Rabbimin hediyesi! Ey «Sabır, sürûrun anahtarıdır.» hadîsinin
canlı mânâsı! Hoş geldin! Anladım ki, sensiz başımıza ne kazâlar ve belâlar
yağar. Şu geniş olan semâlar bile daralır da bizi sıkmaya başlar. İşte düştüğüm
dert!..” diyerek mânevî hekimi, hasta câriyenin yanına götürdü.
RUH VE CESED                                                                      2
         Bu hekim, bir mâneviyat sultanıydı. İnce düşünüş ve firâset sahibiydi.
Hakk’ın nûruyla hastaya daha ilk bakışta teşhîsini yaptı:
Câriye bir gönül hastasıydı. Çünkü onun vücûdunda gerçekte hiçbir hastalık
yoktu. Ancak gönlü yaralı, gamlı ve perîşândı.
Durumu sultana kısaca hulâsa eden mânevî hekim, câriyeyi konuşturabilmek için
oradaki herkesi dışarı çıkardı. Sonra onun nabzını tutarak çeşitli suâller sormaya
başladı. Memleketini, başına gelen cevr u cefâları, belâları vs. her şeyi sordu.
Zîrâ ancak böylelikle câriyenin kimseye açmadığı mahrem sırlarını çözecekti.
Nitekim “Semerkand” adı geçtiğinde câriyenin nabız atışı hızlandı. Yüzü kızardı
ve sarardı. “Kuyumcu” sözü geçtiğinde de kendini kaybedecek kadar sırrını ele
verdi.
Arzu ettiği malumatı edinen mânevî hekim, sultandan derhal o kuyumcuyu
getirtip câriyeyi ona vermesini istedi. Pâdişâh, çâresiz bu talebi yerine getirdi.
         Böylece sevdiğine kavuşan câriye, gün geçtikçe iyileşmeye başladı ve bir
bahar dalı gibi eski güzellik ve letâfetine kavuştu. Asıl maksadı pâdişâhın
derdine devâ bulmak olan mânevî hekim, mânevî vazîfesinin diğer kısmına geçti.
         Kuyumcu için gâyet te’sîrli bir şerbet yaptı. Kuyumcu, şerbeti içti ve bir
anda kızın gözü önünde yavaş yavaş erimeye başladı. Zayıflayıp çirkinleşti.
Baştan aşağı çirkinlik timsâli oldu. İzâfî güzellikleri kayboldu, abesleri ortaya
çıktı.
         Gün geçtikçe tükenen kuyumcu, nihâyet câriyenin gözünden düştü ve bir
müddet sonra da ölerek toprak altına girdi. Böylece bîçâre câriye de, düştüğü
dünyevî iptilâlardan arındı, tertemiz oldu.
         Mesnevî’de anlatılan bu hikâye, haddi zâtında iki ayrı cins arasında geçen
bir aşk değildir.
         Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-’un, hikâyeye başlamadan evvel beyân
buyurduğu gibi bu hâl, aslında bizim hâlimizin hikâyesidir. Yâni bu hikâye, rûhun
Allâh’dan bu ten kafesine üflendikten sonra insan için
başlayan imtihanlarla dolu binbir hikmetli mâcerâyı ihtivâ eder. Diğer bir
ifâdeyle içimizdeki Mûsâ ile Firavun’un hikâyesidir. Rûhun rûhânî bir âlemden
ayrılıp bu âleme gönderilmesi ve beden elbisesine
büründürülerek bir nefis ıslâhı ile tekrar vahdet âlemine döndürülmesi, bu
hikâyenin vak’aları dolayısıyla ârifâne bir şekilde ortaya konulmaktadır.
Dolayısıyla hikâyede geçen pâhişâh, Allâh tarafından insana nefhedilmiş olan
rûh-i sultânîyi temsîl eyler. Câriye, nefsin sembolü; kuyumcu da, nefsin bir ömür
peşinde sürüklendiği hevâ-hevesler, dünyevî rağbetler, eskiyen, zevâl bulan
geçici câzibelerdir. Hekim ise, Rabbanî tabîb, yâni mürşid-i kâmildi.
         Buna göre insanın hikâyesi şöyledir:
         Vuslat sarayından ayrılan pâdişâh, yâni rûh-i sultânî, çıktığı mârifet
avında önüne çıkan câriyeyi, yâni nefsi görünce kendi mevkî ve şerefini
unutarak onun câzibesine kapılır. O anda yaratılış gâyesi olan kulluk ve mârifeti


RUH VE CESED                                                                     3
unutur. Âdetâ kendisi avlanır ve nefsinin esiri olur. Onun isteklerini yerine getirip
nefsini memnûn etmek için elinden gelen her şeyi yapmaya başlar.
         Ancak nefs, tabîatı îcâbı olarak gözü dâimâ aşağılardadır. Esfel-i sâfilîne
doğrudur. Orayı seâdet zanneder. Onun kuyumcuya olan aşkı, dünyevî istekleri,
altın ve gümüşü fazla sevmesi, onlara kul köle olmasını ifâde eder. Nefis, bu
yönüyle rûha bir tek nazar bile etmemektedir. Yâni rûh ne kadar onun
arkasından koşarsa, nefs ondan o kadar
uzaklaşmaktadır. Bundan muzdarip olan rûh da, onu birçok hekimlere gösterir.
Hepsi de âciz kalır ki, bunlar mâneviyata ehil olmayan kimseleri temsîl eyler.
Zîrâ onlar, derûnî dâvâlara çâre bulamazlar. Oysa hâzık bir hekime, yâni
Rabbanî rehbere ihtiyaç vardır. Nitekim gerçek bir şeyh-i kâmili bulduğunda rûh,
onda Allâh’ın nûrunu seyreder: «Benim gerçek mahbûbum sensin!» der ve daha
evvel gönül verdiği nefsin pençesinden kurtulmak için onun verdiği talimatları
harfiyyen yerine getirir. Böylece perestiş ettiği dünyâ nîmetleri onun gözünde
aşağılanır, kalbini tatmîne medâr olacak muhabbetullâha tevcîh gerçekleşir.
         Hikâyemizdeki kuyumcunun hâzık tabîb, yâni mürşid-i kâmil
tarafından çirkinleştirilmesi, bu hikmete mebnîdir. Mürşid, müridin
terbiyesinde kalbi dünyevî iştihâlardan temizleyebilmek için o kalbde
böylesine yer eden fânî sevgilileri Cenâb-ı Hakk’ın “er-Rakîb” ism-i
şerîfinin tecellîsi ile aşağılatıp gözden düşürür. Bu bakımdan Rabbanî
hekimin kuyumcuya verdiği şerbet, onun ilk bakışta gözlere gizli kalan asıl
çehresini göstermek içindir ki, bununla Rabbanî hekim âdetâ şöyle demek ister:
         “Sen, ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir
de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğuna bak!”
         “Şafak vaktinde güzel güneşin doğuşunu görünce, gurûb zamanı, onun
ölümü demek olan batışını hatırla!”
         “Her fânî bu mâcerâyı yaşar. Her şeyin kemâl ve cemâli zevâle
mahkûmdur.”
         “Kezâ cam gibi nergis bakışlı mahmur bir gözü, sonunda çipil olmuş ve
suları akmağa başlamış bir halde görürsün!”
         “Ey yağlı ballı yemekler ve nefis gıdâlar görüp imrenen! Kalk helâya git
de onların âkıbetini gör!”
         “Bir ömür boyu peşinden koştuğun fânî alâka ve rağbetlerin ilk ve
letâfetli hâllerine bak! Sonra onların nasıl pörsüdüklerini ve ne hâllere girmiş
olduklarını seyret; ibret al!..”
         “Bu fânî âlem, sana tuzağını kurmuş ve o vâsıta ile nice ham ervâhı
aldatıp perîşân etmiştir.”
         “Aklını başına alıp sen ona tuzağını kur ve hüsrânın elinden kurtulmaya
çalış!”
         “Aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve
binânın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!”
         Mânevî hekimin bu nasîhatlerini işiten nefis de, nihâyet bütün
RUH VE CESED                                                                       4
istediklerinin fânî ve gel-geç boş arzular olduğunu kuyumcunun eriyip
ölmesi, yâni gönülden kaybolması neticesinde dünyevî bütün ihtiraslarından
sıyrılarak temizlenir, rûha lâyık bir mahbûb olur.
         Anlar ki, ehl-i irfânın verdiği zehir bile canlara safâ, rûhlara gıdâ
bahşetmektedir. Yâni onların sunduğu iksîrler, gönlün ve nefsin içinde
çöreklenen ve zaman zaman şâha kalkan nice sinsi yılanları ve zehirli akrepleri
bertaraf eyler ve kul Hakk’ın gönül sarayındaki yerini bulur.




RUH VE CESED                                                                  5

				
DOCUMENT INFO
Shared By:
Categories:
Tags:
Stats:
views:33
posted:5/8/2012
language:
pages:5