Documents
Resources
Learning Center
Upload
Plans & pricing Sign in
Sign Out

RASULULLAH

VIEWS: 0 PAGES: 6

									RASULULLAH'IN DİPLOMATİK MÜNASEBETLERİ

Yazar : Av.Dr.Abidin SÖNMEZ
Yayınevi : ılapİnk
Baskı : İstanbul / 1984 / 304 shf.
Bilim Grubu : İslam
Türü : Telif
Hitap Ettiği Okuyucu Kitlesi: Özel İlgi

Genel Değerlendirme:
Peygamberimiz zamanında müslümanların diğer milletlerle münasebetleri anlatılıyor.
Peygamberimizin (sav) elçi kabul etmesi, onlara hediye verip onlardan hediye alması, azmi,
kararlılığı, sözünden dönmemesi vb. konular inceleniyor. Uluslararası ilişkileri İslami açıdan
inceleyen ender kitaplardan birisi.

Giriş:
Sulh kelimesi fesadın zıddıdır. İyi olarak, uygun olarak iki tarafın anlaşması aralarının
düzelmesi manasına gelir.
Musalaha ise davacı ile dava arasındaki husumeti ortadan kaldıran bir akittir. Musalaha
taraflar arasında emniyet sağlar ve her iki tarafı da birbirine saldırmaktan men eder. Asr-ı
saadette Resulullahın akdetmiş olduğu musalahalar Kur'anda harp ve sulh hukukunu
ilgilendiren ayetlerin tefsiri mahiyetinde olup Hz.Peygamberin kavli ve fiili sünnetidir. Ahd;
kökünden alınan muahede kelimesi ahidleşmek, ahd ise yeminle teşvik edilen akit, söz verilen
hususu her halükarda korumak demektir. Muahede ise sulh şartlarını bildiren muhasim
taraflarca kabul edilerek imza edilen belgedir. Ahd ve Akid ise teşvik olunmuş ahd yani bir
şeyi diğerine sağlam surettet bağlayan düşüm demektir. Hz.Peygamber sağlığından gayri
müslim kabile veya devlet yönetimleri ile sulh musalahaları akdederken şüphesiz ki dayandığı
kaynak Kur'an olmuştur. Bununla beraber Kur'an da olmayanlar hükümler de sünnetine göre
hareket etmiştir. Asrı saadette musalahalara esas olan sözü edilebilecek üçüncü kaynak ise örf
ve adetlerdir. Bir kısmını kaldırmışken bazılarını ise hal üzerinde bırakmıştır. İlk etapta
Resulullah'ın musalahaları bunlara dayanırken daha sonra zamanla ilaveten İslam
hukukçularının içtihat ve reyleri, icma ve kıyas, hakem kararları, komutan, amir ve hakemlere
verilen resmi talimatlarda eklenmiştir.

Musalahayı Hazırlayan Şartlar
Karşı tarafta İslam Devleti arasında musalaha yapılması için bazı şartlar vardır ki onlar; Gayri
Müslimlerin sulh ve barış yoluyla bir musalaha akdederek İslam Devletinin hudutları içinde
yaşamak zorunda kalmaları. Bir gayri müslim devletin İslam Devleti ile harbe girip harbin
neticesinde teslim olması ve boyun eğmesi. Hiçbir zorlayıcı bir sebep olmaksızın sırf İslam
Devletinin himayesi altına girmesini kabul ederek kendisiyle bir sulh muhadesi akdetmesi.
Şu hususa dikkat etmek gerekir. ki bu hükümler zamana ve zemine göre ele alınan hükümler
bir kendi isteğiyle sulh isteyen ve bir de savaşta yenilen bir devlet için aynı muamele
yapılmaz. Bu hususlarda hangisi olursa olsun Himayeyi kabul eden devlet zımmi sayılır. Bu
durumda can ve malları korunur ve karşılığında cizye ödemek zorunda kalır. Musalaha
unsurları ise; İslam hukukunda muahedeni şartları yani akd açık ve belirli manaya sahip olup
yapılan anlaşmalarda tamamen her iki tarafın rızası öngörülür. Muahedenin taraflarından
birinin muvaffak ettiği karşı tarafa ulaşırsa buna "icap", diğer tarafın buna muvaffak etmesine
"kabul" denir. Denildiği üzere rıza, şarttır bu ister sulh yoluyla ister zorlayıcı yollarla olsun
önemli olan rızanın varlığıdır. Rızanın varlığının yanı sıra imzanın da çok büyük önemi
vardır. Tastik yetkisi olanlarca imza edilmedikçe anlaşma hiçbir hüküm ifade etmez. Nitekim
Hz.Peygamber yabancı hükümdarlara mektup göndermeye karar verdiği vakit H 6. senesinin
sonlarına doğru mühür kullanmaya başladığı ittifakla ifade edilir. Hz.Peygamber Dümet-ül
Cendel Reisi Ukeydir ile bir muahede akdettikleri zaman muahede metninin altına parmağı ile
mürekkepten bir çizgi veya işaret koyduğu nakledilen rivayetler arasındadır. Şeybani ve diğer
İslam hukukçuları Bakara suresinin 282. ayetinde ve Hz.Peygamberin sünnetine dayanarak
sulh muahedesinin yazılı olması gerektiğine kani olmuşlardır. " Birbiriniz, emin bulursanız
kendine güvenilen kimse üzerindeki emanet borcu sahibine ödesin." Ayetinin ibaha ve irsat
için olduğunu beyan etmişlerdir.

Sürenin Belirlenmesi:
Taraflar arasında kararlaştırılan muahedenin yazılış ve yürürlüğe giriş tarihi ve muahede
süresinin açıkça belirtilmesi ileri sürülmüştür.
Hz.Peygamberin yaptığı sulh muahedelerine de bazılarının süresinin sınırlanmış bazılarının
ise tahdit edilmeyenlerinde olduğu görülmüştür. Gayri muayyen süreli olanlar mezkur ayete
istinaden 4 ay önce haber verilmek suretiyle feshedilmesi cihetine gidilmiştir. Müddete bağlı
olan muahedelerde müddet bitmedikçe herhangi bir husumet belirtisi gösterilmez. Bu
durumda şu hadis aktarılır; "Her kim bir kavimle anlaşma yaptıysa müddeti bitinceye kadar (
bu ipin ) üzerine bir düğüm düğümlesin ve onu çözmesin."

Musalaha Yapma Yetkisi:
Yapılan musalahalarda yetki meselesine gelince, her zaman tastik mercii hazır vaziyette
bulunmayabilir. Bu durumda mudahedeler devletlerin temsilcileri tarafından müzakere
edilecek muvakkaten karara bağlanır. Bu görüşme esnasında salahiyet dışı mesele görüşülmez
veya yetki istemek üzere ilgili makama müracaat edilir. Heyetler verilen talimata uygun
şekilde hareket etmemişlerse ve yetki sınırlarını aşmışlarsa bu gibi durumlarda tasdik işlemini
reddedilmesi ve yapılan muamelenin hükümsüz ve geçersiz olacağı tabidir. Netice;
Hz.Peygamberin ve halifelerin seçtikleri delegelerce yürütülen sulh görüşmeleri sonunda son
şeklini alan sulh şartlarını onaylamaları vekil yada temsilcinin yetki sınırlarını aşıp
aşmadığının denetiminden ibaret bulunmasıdır ki, onun koşul veya tasdiki musalaha onaylama
anlamına gelir. Yetkili makamın onaylaması ile de bütün müslümanları bağlayıcı nitelik
kazanır.

Modern hukuk sistemlerinde de muahede yapmak yetkisi ile onay yetkisi daima birbirinden
ayrı olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı Devletinde muahede padişah adına vezir, sadrazam,
kazasker vb. tarafından müzakere parefe edilmiştir. Muahedenin onaylanmasında doğrudan
doğruya padişaha aittir. Görüldüğü üzere hemen hemen her devirde bir tasdik mercii söz
konusu olmaktadır. Ancak bu tasdik mercii, aynı zamanda sulh şartlarını görüşme yetkisine de
sahip olabilir. Peygamber efendimiz musalahada lisan ve yazı usulüne ayrı bir önem
vermiştir. Göndereceği elçilerin o dili konuşmalarına emniyet ederdi. Mesele Yahudilerle
yapılan muahedelerde katiplerine İbranice öğrenmelerini emretti.

Hukuki metinler beşer yapısı oldukları için zamanla taraflar arasında yeni bir takım
anlaşmazlıkların olması muhtemeldir. Mustahen tarafları onun bazı maddelerinin kendi
çıkarlarına uygun düşecek biçimde yorumlamaya kalkışabilirler. İşte bu durumda başka
isnadatına kalmasına meselenin halli için musalaha kurulacak bir komisyona havale edilerek
halledilir, veya muahedeye dahil olması suretiyle gerçekleştirilir.

Hakemlerin Dikkat Edecekleri Hususlar:
A- Kelimelerin tek tek incelenip kelimenin tabir ve mufat arasında metinin içinde yeni bir
mana çıkmıyorsa inceleme durdurulur. Yeni manalar çıkarsa diğer usullere başvurulur.
B-Burada sözleşmenin mahiyeti, gayesi, hükümleri, hazırlanışı ve kabul ediliş usulü nazar
itibara alınır. Yeni mana buna göre biçimlendirilmiştir.
C-Bir vesikayı batıl hale sokan yorum tarzını kusur etmemek prensibi musalahada hal ve
şartların icabına göre gerekli tadilat yapılacağına dair. Her hangi bir kayıt ulunmayabilir. Bu
gibi durumlarda tadil isteği tarafların her hangi bir tarafından gelebilir. Bu isteğe karşı taraf
rıza gösterebilir.
İslamın asıl maksadı sulh içinde yaşamak olduğu için düşmanlar akdedilmiş olur. Musalaha
şartlarına dikkatle ve titizlikle riayet edilmesi istenmiştir. Nitekim Hz.Peygamber "İslam da
Hilt yoktur, hilt cahiliyededir. buyurmaktadır ve Cenab-ı Hak vefayı müminlerin sıfatlarından
saymıştır. Ve ters düşen herhangi bir hususta ise yüz tane şart kılınmış olsa bunun batıl
olacağını haber vermiştir. Efendimizin işte bu madde daha başlangıçta batıl olacağından
Hukuki bakımdan bağlayıcı niteliği yoktur. Bunun dışında bile aleyhte bile olsa uyulması
vecibedir.

İslam dini ahde vefa görüşmelerini sülalelerden ısrarla istemiştir. Ancak öyle durumlar olur ki
bu vaziyette hala musalaha şartlarına bağlı kalmak büyük bir haksızlığa sebep olabilir. Bunun
için karşılıklı hak ve mesuliyet ihtiva eden muahede de çeşitli sebeplerle fesh edilebilir.
1-) Musalahadan Makzi; bir müslüman devlet hiçbir zaman karşı taraftakilerin gayri müslim
olduğunu ileri sürerek eline fırsat geçtiği zaman sulh akanı bozma cihetine gidemez. Çünkü
onun ahdi Allah içindir ve ona sadık kalmalıdır. Hatta müslüman devletin zaruret altında
İslam nizamına aykırı olarak akdetmiş olduğu muahedeler zaruret devam ettiği müddetçe
muteber sayılır. Akit tarafın ihaneti her zaman açık olmayabilir. Fakat hal ve davranışlardan
onun muahede bozma eylemi olduğu sezilebilir. Bu durumda kendilerine yazılı veya sahafi
olarak önceden haber verilmek suretiyle belirli bir süre içinde aralarındaki sulh akdine son
verilebilir.
2-) Belirlenen müddetin sonunda fesh hakkı ; taraflar arsında yapılan muayedeler belirli bir
süre ile sınırlı olamaya bilir. Bu gibi hallerde muayedeyi sona erdirmeksizin tarafların
muahadenin şartlarına riayet etmesi kaydıyla müddetin itamını beklemek gerekir.
3-) Müddete bağlı olamaksızın fesh hakkı; İslam devleti ile diğer haşim taraf arasında sırf
muahede yapıldıktan sonra akdin tarafları kim olursa olsun onu haber vermeksizin bozmaya
kalması ve muahedeyi feshetmesi taraflardan diğerine ihanet olacağı için haramdır. Ancak
muahedeler esnasında istendiği zaman muahedenin tek taraflı olarak belirli bir süre önce
haber verilmek suretiyle feshedileceğine dair hüküm yer alabilir. Bu durumlarda bir mesuliyet
söz konusu olmamaktadır. Diplomasi ; gerek Resulullah (sav) gerekse diğer devrelerde bir
yardımcı unsur olarak müracaat edilmiştir.
4-) Elçiler: İslam devletide diğer gayri müslüman devletler ve kabileler arasında münasebetler
genellikle elçiler vasıtasıyla görülmüştür. Resulullah'ın göndermiş olduğu elçilerine gelince
bunların hadis yanılmasına katkıları oldukça fazladır. Çünkü onlar daha ilk devirlerde gitmiş
olduğu ülke liderlerine ve halkına sadece Hz.Peygamberin hususi bir mesajını iletmekle
kalmamış aynı zamanda onun kavli, fiili ve hatta taktiri sünnetine ilişkin pek çok hususlarını
da nakletmişlerdir.
5-) Peygamberin seçtiği elçiler halim, selim kimselerdi. Hitabet kabiliyetleri çok fazla, belagat
ve fesehat sahibi idiler. Hasmını ikna kabiliyeti kuvvetli deliller getirme özelliklerine sahip
gönderildikleri ülkenin lisanına vakıf idiler. İslamda " elçiye zeval olamaz" sözü devlet
politikası haline gelmiştir.
a- Elçilerin can ve mal emniyeti; elçiler sadece kendi can ve mal emniyeti temin etmekle
kalmamakta aynı zamanda beraberinde bulundukları kimselerinde şahsi masuniyetten
faydalanırlar ve asla öldürülmezler ve ancak fevkalade hallerde ( casusluk şüphesi ) göz
altında tutulabilirler.
b- Elçilere iyi muamele edilmesi
c- Elçilerin din ve vicdan hürriyetleri
d- Elçilerin gümrük muafiyeti
Elçilerin kabulü; Sahabelere bir elçinin nasıl ağırlanmasını öğretiyorlardı. Çünkü gelen elçiler
çoğunluğu putperest yada ehli kitap idi .Ancak her ikiside kendi ananelerine göre amirlerin
önünde secde ederlerdi durumu bilmedikleri için aynı şeyi Hz.Muhammed'in(sav) huzurunda
da yapmakta idiler. Bunun bertarafı için önceden büyük çaba harcamak gerekliydi ve bu çaba
harcanırdı.
Kabul yeri ve kıyafeti; Hz.Peygamber'in diplomatik manada elçileri kabulü Medine
devletinde başlamıştır. Kendisi Medine'de bulunduğu zaman utadı üzere Cami-i Kebirde
elçileri kabul ederdi. Karşılama sırasında daima güzel elbiseler giyerdi.
Resulullah'ın elçilerinin hediyelerinim kabulü;
Nasıl kendisine gönderilen elçilerin getirdikleri hediyeleri kabul etmiş ve kendilerine
hediyelerini takdim etmiştir. Ama asla sadaka kabul etmemiştir. Ayrıca kabul ettiği hediyelere
doğrudan doğruya devlet hazinesine giderdi.

Resulullah'ın elçilere hediye takdimi:
Resul hususi elçiler vasıtasıyla İslam'a çağırdığı yabancı hükümdarlar kendisi hiçbir suretle
hediye göndermemiştir. Nebi (as)'in vefatı sırasında vasiyet ettiği ilk şeyden birini ise benim
kendilerine hediye verdiğim gibi hediye veriniz şeklindeki tavsiyesi olduğunu bildirmiştir.
Genellikle çeşitli vesilelerle kendisine hediye gönderen devlet ricalinin hediyelerinden diğer
ülke elçilerine hediyeler verirlerdi. Devam edegelen kin ve husumet ortadan kaldırarak savaş
etmemiştir. Çünkü kurmayı tasarladığı şehir devleti ancak bu şekilde vücut bulabilirdi. Bu
maksatla çeşitli etnik gruplarla müşaverede bulundu. İkili ayrıklıklara önem vermedi. Bu
birliği sağladıktan sonra muhacirler Evs ve Hazrec kabileleri ile Yahudi kabileleri arasın
federatif bir devlet kuruldu. İdare edenlerle edilenlerin hak ve vecibelerini teferruatıyla
açıklayan bir vesikayı da bu devletin ilk anayasası olarak ilan etti. İbn-i İshak bildirdiğine
göre Resulullah(sav) Medine 'ye hicret ettikten sonra ilk önce ensar ve muhacirler arasında bir
sözleşme addetmiştir. Daha sonra ise Yahudilerle müslümanlar arasında kardeşiliğe ilişkin
hususlar görüşülüp kesin olarak karara bağladıktan sonra diğer gayr-i müslimlere karşı hak ve
vecibelerin müzakeresi yapılmıştır.

Hukuki Durumu:
Pek çok müellif bu vesikanın dünyada vücuda getirilen ilk anayasa olduğunu savunmaktadır.
Bu incelendiği zaman bu modern bir hukuk sistemidir. Anayasa düzenlemesine ait temel
esasları eksiksiz olarak ihtiva etmektedir. Yahudi kabilelerinin başına gelen hadiselerde askeri
ve hukuki bakımından aşağıdaki neticeleri çıkarmak mümkündür.
a-Ahd yapılan devletin sulh bozmasına ilişkin haberlerin öğrenilmesinden sonra kendisine
karşı düşmanca tavır takınılması
b-Bir ordu kumandanı harb esnasında gelebilecek her türlü tehlikeyi gözden geçirmesi ve
gerekli tedbirleri zamanında alması
c-Her elçinin yetki verilen hususlarda konuşması diğer hususlarda susması
d-Hakem kararını verirken hukuk prensiplerine bağlı kalması tarafların kesin muvafakatını ve
rızasını almayı ve diğer musalahalarda sulh önünde bulundurmayı ihmal etmeyecek.
e-Bu nazik durumda ve maslahatın gerektirdiği hallerde karara merciği karara verme yetkisini
taraflarda güvenini kazanmış olan bir zata veya heyete devredebilecek
f-Muahedenin ahdi bozulduğu vakitte harb olduğunu ve onlara karşı ehli harbe ait ahkamın
uygulanacağına dair bir tebligat müşahede edilmektedir
g-Ahdi bozana karşı imamın tam bir serbestiyete sahip olduğunu dilediğini sürebileceğini,
öldürebileceğine cevaz olduğuna şahit oluyoruz.
e-Nihayet İslamı kabul edenlerin İslamın himayesi altına girdiklerinde can ve mal
emniyetlerini sağladıklarını görmek mümkündür.
i-İster kadın isterse kadın olsun yenilen tarafın katledilebileceğine bunların dışındakilerin
çocukların, masum kadınların, yeni harbe iştirak etmemiş olanlar katledilmeyecek, esir
edilebileceklerine müşahede etmekteyiz.
j-Yahudiler Resulün şahsına kastetme girişimleri olmasına rağmen onları sürgün etmemeleri
fakat İslam devletine kastetmesi söz konusu olduğu zaman affedilmemeleri dikkat çekicidir.

Hudeybiye:
Hudeybiye'de imza edilen musalaha dış görünüşü itibariyle bir takım ağır şartlar ihtiva
ediyordu. Peygamberimiz ashabı kiramın hoşnutsuzluğuna sebep olan böyle bir musalahayı
kabul edip imzalarken kendi iradesiyle mi hareket etmişti. Çoğu alime göre musalahamenin
kabulü ve imzalanması vahye dayanmaktaydı ve Hz.Peygamber ashabının üzüntüsünü
görünce; Hz.Osman Mekke'ye elçi gider. Şehit edildiği haberi gelince Mekke'deki
müslümanlar toplanıp Resullullah'a biat eder; bu vaka İslam tarihinde Beyat-ı Rıdvan diye
bilinir ki Cenabı Hakk'ı bile Mehtü senasına mazhar olmuşlardır "müminler ağaç altında sana
biat ederlerken Allah o mü'minlerde razı oldu" bu beyat Kureyş tarafında duyulmuş ve sulh
müzakerelerine Resul davet edilmiştir. Şartlar ise hicret eden kadınların iadesi gibi çok ağır
şartlar içermekteydi. Sonuçları, ise Resulullahın Hudeybiye'ye 400 kişi olarak girmesine
karşılık Mekke'ye 10000 kişiyle girmiştir.2 sene içinde artış hızını görmek mümkündür. İşte
bunu için Fetih suresince Cenab-ı Hakkın müessir kıldığı Fethi mübin Hudeybiye zaferinin ta
kendisidir denilebilir.
Çünkü Hz. Peygamberin silahsız, mühimmatsız bir kısım ashabı ile birlikte Mekke'nin harimi
dahiline varıp Hudeybiye'yi karargah seçmesi, en azılı düşmanına karşı Beyat'ı Rıdvan
yapması ve onları sulh istemeye bırakması en parlak bir zaferdir, kan dökülmeden kazanılan
gerçek bir zaferdir.
a-Rasul'un(sav) azim ve kararlı tutumu
b-Sahabenin Rasul'e sadakatle bağlılığı
c-Resul'ün kesinlikle harp etmemek niyetinde bulunması
d-Kureyş'in göndermiş olduğu temsilcilerin önünde sahabe bağlılığının gösterilmesi
e-Beyat'ı Rıdvan hadisesi
f-Kureyş'in daha önce harplerde müslümanların gücünü bilmeleri
g-Yapılan harpler neticesinde Kureyş'in zayıf düşmüş olması ve ticaret yollarının kapanması
h-Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi elebaşılarının ölmüş olmaları
ı-Kureyş kabileleri arasında hoşnutsuzluk baş göstermesi ve Resul'ün Kureyş'e yapmış olduğu
yardımı ve tutumu Hudeybiye anlaşmasına zemin hazırlayan sebeplerdendir.

Resul'ün Hudeybiye barışından sonuna kadar değişik tavırlar içinde görmekteyiz. Kureyş
tarafından gönderilen delegelerin mizacına göre tavır takınmakta kimisine karşı sert, kimisine
karşı yumuşak davranmakta ve kararlı tavırlarıyla tam bir şecaat örneği göstermesine rağmen
İslamın temel prensiplerini zedelemeden gerekli esneklik göstermesi takdire şayandır.
Resulullah'ın Kureyş ile olan münasebetleri siyasi bir vesika ile karara bağlandıktan sonra
siyaset ve harp meydanında tam bir canlılık baş göstermiştir. Kısaca söylemek gerekirse
Hudeybiye musalahası büyük bir fetihtir. Siyaset sahasında elde edilen fetih ise harp
sahasındakinden daha büyüktür. Bunun için cenab-ı hakkın övgüsüne mazhar olmuştur.

Netice:
Hz. Muhammed (sav) risaletinin başlangıcından sonuna kadar 23 sene boyunca mülkün
gerçek sahibini tanıtmaya ve onun prensibini yeryüzüne hakim kılmaya çalışmıştır. İnsanları
saadet ve selamete çağırırken nice sıkıntılarla karşılaşmış nice binlerce cefa içinde safa
nimetini derlemiştir. Kararan kalpleri Kur'an nuruyla aydınlatmış ilahi feyzin bereketiyle
mana aleminin hikmetli pencerelerini aramıştır. Ebedi kurtuluşa erebilmeleri için bütün
insanlara ve cinlere saadete çağıran ellerini uzatmıştır. Necaşi gibi ona tutulanlar selametle
sahile çıkmışlar, Kisra ve Herakliyus gibi ondan yüz çevirenlerde nefislerinin gönüllerine taht
kurdukları putları ile birlikte küfür karanlıklarında boğulup gitmişlerdir. Kurtarıcı mesaja
kulak verenler sağırlıktan kurtulmuşlar ; hakkın nurunu görenler bir daha kör olmamışlardır.
Kalp gözleri açılanlar gönül penceresinden nice binlerce alemi müşahede edebilme nimetini
elde ede

								
To top