Docstoc

Prizma-1

Document Sample
Prizma-1 Powered By Docstoc
					      Prizma, Muhterem Müellifin değişik zaman ve mekanlarda yapmış olduğu
sohbetlerinden derlenip, ardından da kısmen düzeltilerek Zaman’ın Akademi sayfasında
yayımlanan bazı yazılarının bir araya getirilmesinden müteşekkil bir eserdir. Bu eserde başta
din olmak üzere, tarih, sosyoloji, psikoloji, siyaset, politika vs. gibi değişik ilimlerle alâkalı pek
çok konuya -tabii soru-cevap esprisinin müsaade ettiği ölçüde- açıklık getirilmekte ve icmâlen
de olsa eşya ve hadiselere yeni bir bakış zaviyesi teklif edilmektedir ki bu açıdan ona
“Alternatif bir düşünce harmanı” da denilebilir.
       Eserde, küreselleşen dünya atlasında fen bilimlerinin beraberinde gittikçe trendi
yükselen sosyal bilimler gerçeğinin çok yerinde ve çaplı bir anlayışla tesbit edilip dile
getirildiği görülmektedir. Müellifin bu meyandaki şu sözü konuyu gayet veciz olarak ifade
etmektedir: “Geleceğin dünyasını idare edecek ve cihan-şümul problemlere çareler üretecek
olan fen bilimlerinden ziyade sosyal bilimler ve o sahada yetişen elemanlar olacaktır. İhtimal,
bu sahada söz sahibi olan insanlar, her yerde bizatihî icranın içinde bulunacak ve ülkelerin
yönetim şekillerine göre devlet başkanı, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan vs. olacaklardır.”
     PRİZMA: Perspektif, Düşünce Boyutu, Din Ekseni Etrafında, Büyüteç ve Aktüel olmak
üzere beş ayrı bölümden oluşmaktadır.
      Perspektif: Tıpkı Sahâbe-i kiram gibi, bütün insanlara, mutlak insanlığa, dolayısıyla
rahata, huzura, cennete, Cemalullah’a giden yolu göstermeye talip hak erlerine, dolu dolu
mesajların verildiği bölüm... Burada kâh Allah’a ve Rasûlullah’a (sav) hizmet adına
hazırlanan imkânlara dikkat çekilmekte, dînin temel dinamiklerinden olan aksiyon ve hamle
ele alınmakta, kâh insanlara, hatta onlar arasında düşmanca tavırlar içinde bulunanlara
yaklaşımımız için ölçüler verilmekte ve hizmet içindeki dengeler nazara verilerek aklî ve
mantıkî boşluklara girilmemesi üzerinde durulmaktadır.
       Düşünce Boyutu: Kültür hayatımızdan, “devlet için din, din için devlet” anlayışına,
nefis ve vicdan mekanizmalarından mevcut sistemlere, İslâm adına reaksiyoner çıkışlara
veya dinlerin tevhid edilmesi düşüncelerine varıncaya kadar pek çok konu da bu bölümü
teşkil etmektedir. Ayrıca yine bu bölümde, gerek hemen hergün karşılaştığımız problemlere
yaklaşım keyfiyeti, gerekse onların perde arkası gerçekleri nümayandır.
       Din Ekseni Etrafında: Bu bölümde yer alan cevaplar öteden beri çoklarının kafasını
karıştıran, yorumlardaki farklılıktan dolayı anlama ve kavrama zorluğu çektiği çeşitli konulara
açıklık getirmektedir. Meselâ, “cevşen nedir, ne değildir? Tecdid ne demektir ve reformdan
farkı nedir..?” gibi. Bunun yanında hassaten günümüzde çoklarının ayağının kayabileceği
gayet kaygan bir zemin olan rüya mes’elesine dikkatler çekilmektedir. Gerçi rüyanın bilgi
sebebi olmadığı bilinen hususlardan; ama buna rağmen yine de rüya ile amelin dindeki yeri
veya rüya-hakikat dengesinin kurulması günümüzde üzerinde durulan konulardan. Bu
mevzudaki ölçüler de işbu bölümde bulunmaktadır. Bazıları itibariyle ilk etapta klasik gibi
gelen nice sorular var ki, onlara verilen seviyeli ve aşkın cevaplardaki farklılıktan dolayı
okuyucuya “böyle bir yaklaşımı ilk defa duydum, okudum” hakperestliğini itiraf ettiriyor.
      Büyüteç: Büyüteç, herkesin bildiği gibi nesneleri olduğundan büyük gösteren bir
mercek aletidir. İşte bu isim altındaki bölümde Müellifin daha önceleri yazılı veya sözlü olarak
ifade ettikleri hususların, kendilerine tekrar sorulup da bu sorulara verilen izahlı cevaplarını
bulunmaktadır. Meselâ, “Milletleri yaşatan üç önemli unsur vardır: Din, hikmet ve kuvvet
buyuruyorsunuz; bunu izah eder misiniz?” veya “Geleceği kucaklamak bilgi toplumu
olmaktan geçer, ifadesindeki ‘bilgi toplumu’ndan maksat nedir?” gibi.




                                                  1
       Aktüel: Adından da anlaşılacağı üzere bu bölümde aktüel mevzulara ait verilen
cevaplar yer almaktadır: Bosna-Hersek savaşı karşısında sadra şifa verici hiçbir şey
yapamadığı inancı içinde bulunan ve bunun ızdırabı ile inim inim inleyen ümitsiz insanlara
verilen mesajlar.. üzerinde senaryolar üretilen muhtemel ABD-Japon savaşı hakkında geniş
açılı değerlendirmeler.. şer odaklarının işledikleri cinayetler.. ve milletimiz üzerinde oynanan
oyunlar.. gibi pek çok aktüel konu.
      PRİZMA; kelime olarak, ışınları etrafa aksettiren ve ayrıştıran saydam maddeden
yapılmış nesnelere denir. Bu tariften hareket edecek olursak, kitabın muhtevası ile ismi
arasında ciddî bir ilgi ve alâkanın olduğu görülecektir. İster vehbî, ister kesbî yollarla elde
edilen ışık tayfları misillü bilgilerin, önce tasnifinin yapılıp sonra zaman, mekân ve şahıs
unsurunun nazara alınarak muhataplarının idrakleri ölçüsüne “indirgendiği” bir kitaptır
PRİZMA. Bu yönüyle o, tıpkı gerçek prizma gibi ayrıştırma ve yansıtma vazifesi görmektedir.
Ancak tabii ki, “herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi.”
      Kitaptaki hemen her mesele, Kur’an ve Sünnet üzerine ikame edilerek sözler tam bir
rasanete kavuşuyor ve ardından mülahaza ekseninde yüzlerce yeni düşünceye yol veriliyor.
Nakil ve akıl buudlarıyla çift kanatlı olarak ifade edilen sözler, böylelikle insanın kalbî-aklî tüm
yanlarına hitap edecek şekilde muhataplarına seslendiriliyor.
     Yine eserde dikkatimizi çeken bir diğer nokta ise “eserin dili”. Dinin en ince
meselelerinden en güncel, en aktülel konulara kadar üzerinde fikir beyan edilen bütün
hususların, tam bir selaset, nefaset, suhulet, belağat ve fesahat içinde ifade edilmiş olması,
bütüncül bir bilginin yanısıra aynı zamanda güzel-yerleşik bir dil zevkine de delalet
etmektedir.
      Kitapta zikredilen her soru’nun üst kısmına, cevabı verilecek mesele hakkında ara
başlıklar yerleştirilmiş; yalnız biz özetimizde bu ara başlıklara yer vermedik.
      Eserde teori planındaki soyut bilginin, pratik yaşamda nasıl somut olgular haline
gelebileceğinin prensipleri belirlenmiş ve o prensipler çizgisinde realitenin üzerine idealite
abidesi bina edilmiş.
      Ayrıca eserde şöyle bir husus farkediliyor: Sorularda geçen bir yahut iki kilit kelime,
cevaplarda etimolojik açıdan tahlil edilmiş ve lugavi-ıstılahi manaları verilmiş ve böylece
sorunun tam olarak anlaşıması temin edilmiş.. ve iyice anlaşılan soruya verilen cevabın da
açık-seçik anlaşılmasına zemin hazırlanmış. Zira sâilin muradının net anlaşılmadığı soruların
cevapları da anlaşılamaz; belki çoğu zaman da yanlış anlaşılır. Ayrıca bazı sorulara üslub-u
hakim ile cevap verilmiş olduğu da gözden kaçmayan bir gerçek.
      Kısaca böyle bir tanıtım girişinden sonra şimdi de “ihtisar etme” ölçüleri içinde 49
soru-cevaptan müteşekkil kitabın muhtevasını özetlemeye çalışalım.


     Birinci Bölüm PERSPEKTİF başlığını taşıyor ve bu bölümde 9 mühim suale
mülahaza mihverli mukni ve müşfi cevaplar serdediliyor.
     1. Soru’da “Hizmetteki İlâhî inâyet ve bereketin temadisi için neler tavsiye
edersiniz?” diye sorulmuş. Ve tahdis-i nimetle başlanılan cevabta üzerimizdeki ilahi inayetin
devamı için nakil ve akıl perspektifinden bir yaklaşımla kısaca şu tavsiyelerde bulunulmuş:
     a. Hizmet adına alınan şu mesafede ve yapılan işlerde, şahsen en ufak bir dahlimizin
olmadığına nefsimizi iknâ etmeliyiz.
      b. Bunun da ötesinde, “bu işin içinde biz olmasaydık ihtimâl bu hizmet, daha hâlis
insanlarla temsil edilirdi ve bu sayede şimdiye kadar olanından çok daha büyük mesafeler
alınmış olurdu” diye düşünmeliyiz.
     c. Yaptığımız işler ve elde edilen başarılar ölçüsünde mahviyet ve ibadetlerimiz
artmalıdır ki, kendi kendimizin altında kalıp ezilmeyelim.


                                                 2
    d. Her eksikliği kendimizden bilmeli, nefsimizi hizmetlerin önünde bir mânia olarak
görmeli ve her muvaffakiyeti ekstra bir İlâhî ihsan kabul etmeli ve Allah’a vermeliyiz.
      e. Hayatımızdaki her hayır ve muvaffakiyetin Allah’tan olduğunun şuur ve idraki, O’nu
anlatma cehdimiz ve kıskançlığımızla kendini gösterir. Bazen, “şuna da muvaffak kılındık;
Allah aczimizden bize bunu da yaptırdı” demek bile gizli bir riyadır ve riya nimeti inkıtaa
uğratır.
     f. Tevfik ve inâyet-i İlâhî’nin en büyük bir vesilesi de cemaat içinde vifak ve ittifakın
korunmasıdır.
     2. Soru’da ise “Temel Dinamikleri ile Aksiyon” mevzuuyla alakalı olarak “ Hizmetlerde
günümüzün şartlarına uygun olarak daima aksiyon insanı olabilmenin sırrı nedir?”
sorusu tevcih ediliyor.
     İbtida cevabta “İslâmî hizmetlerde, aksiyon veya hamle”nin, “mevcut olanı yeterli
görmeme; himmetini âlî tutma, dünyaları cennete çevirme mevzuunda hiç durmama,
yılmama veya bu işi sonuna kadar götürme” mânâlarına değinilmiş ve bu işin sonunun ise:
“Yakîn (ölüm) sana gelip çatıncaya kadar Rabbine ibadet et” âyetinin anlattığı ufuk noktayı
yakalamak olduğu belirtilmiş.
     Bu hamle ruhunu devam ettirebilmek için ise: 1. Tefekkür, tetkik ve murakabe gibi
ameliyat-ı fikriye. 2. Rabıta-i mevt. 3. Birlikte hizmet edilen arkadaşlardan ayrılmama. 4.
İnsanı her zaman metafizik gerilim içinde tutacak ve canlı kılacak kitaplar okumak. 5. Hak ve
hakikata, hizmet adına mutlaka bir vazife alma.. gibi manevi dinamikler hedef gösteriliyor.
     “İman Hizmetinde Tevazu ve Mahfiyet”in işlendiği 3. Soru’da ise “Allah’ın
gördürdüğü hizmetlerin büyüklüğü fertleri gurura sevk edebiliyor; bazen de
beklentilere itiyor, neler tavsiye edersiniz?” deniliyor.
      Öncelikle, bu cemaate şu hizmet çığrını açan zatın: “Biz o kudsîlere zemin hazırlıyoruz”
ifadesiyle işaret buyurduğu hakikat zaviyesinden bakmanın isabetli olacağı.. fakat bu işin
daha önceden plânlanmış bir mastır plânın parçaları şeklinde değil de, hâdiselerin akışına
göre tabii bir yol takip ederek bu günlere gelip ulaşmış olduğu.. ve gelecekte de birbiriyle
münasebeti olan bu parçaların birbirine eklenmesiyle bütünlük elde edilip ve işte o zaman
hayallerdeki umranların kurulacağı belirtilmiş.
      El-an mevcut hizmet neslinin ömrünün uzun olup, o misyonu geleceğe ait bütün
yönleriyle temsil edebileceği.. lakin bu meyanda herhangi bir beklentiye girmenin ve hareket
tarzını da ona bina etmenin tam mânâsıyla bir “ihlassızlık” olacağı üzerinde durulmuş.
        “Bunları ben yapıyorum” gibi düşüncelerin ve ufak dahi olsa birtakım beklentilerin,
ileriye matuf büyük misyonla alâkalı yapacağımız o binanın bir yanını yıkacağı ve hatta
zamanla ruhlarda yaralar açıp sahibini bencilliğe sevk edebileceğine de değinilen cevapta,
işin başındaki zat’ın “Bilmeyerek dinime hizmet ettirildim...” gibi ifadeleri de hatırlatılarak
durumun nezaketine parmak basılmıştır.
      Ve mevzu “Evet, neferlik bizim için bulunmaz Bursa kumaşıdır. Vakıa, bazen bir nefere
müşirlik vazifesi de gördürebilir ki, bu O’nun bileceği bir iştir. Allah (cc) bize ne kadar büyük
vazifeler gördürürse, bizim de o nisbette tevazumuz artmalı ve beklentilerden, iddialardan
uzak bir hâl almalıyız. Zira dünyada ve ahirette selâmette kalabilme, ancak kalp selâmetine
vabestedir.” cümleleri ile bitirilmiş.
      “Hizmet adına yapılan işlerde, istiğfarın yeri?” üzerine tahşidatın yapıldığı 4.
Soru’nun cevabına “Hizmet hayatına ait vazifeleri yaparken bazen Allah’ın hoşlanmadığı
şeyler de işlenebilir ve bunlar, çok defa o işin tıkanmasına sebebiyet verebilir.” uyarısıyla ile
girizgah yapılmış. Kur’ân’da fetihle istiğfarın birbiriyle irtibatlandırılması ve Peygamber
(sav)’e: “Allah’ın fethi geldiğinde, durmadan istiğfar et” ayeti nazil olduktan sonra Hz. Âişe
Validemiz (r.anha)’in ifadeleri içinde “Efendimiz’in (sav) bir mecliste bazen yüz defa istiğfarda
bulunur hale gelmesi” gibi naklî delillerle temellendirilen konu, istiğfarın hem şahsî-ictimaî her


                                                3
türlü terakkiyle dolu başarı dönemlerinde ve hem de musibet ve bela zamanlarındaki “gafleti
izale edici ve şirke ait düşünceleri zararsız hale getirici” konumuna dikkat çekilerek, yine
“daima rıza-i ilahi” sözleriyle nihayete erdiriliyor.
     Mazhar olduğumuz İlahî lütufların devam etmesi için ferden ve cemaaten bizlere
düşen vazifeler nelerdir?” denilen 5. Soru, 1. Soru’nun hemen aynısı olmakla birlikte
cevabın farklı açılardan sunulması, tekrarlardaki muhtemel yeknesaklığı ortadan kaldırıyor ve
adeta soru, verilen cevaptaki enginlikle gerçek derinliğini kazanıyor.
      İlk olarak, lütuflar karşısında tahdis-i nimette bulunmak kadar, o nimetleri istikamet
üzere korumanın da önemli önemli olduğu vurgulanıyor. Bir diğer nokta olarak da, yaptığımız
işlerde en halisaneyi, en zahidaneyi bulmaya çalışmanın gerekliliği.. aksi takdirde, aksiyon
ruhunun dumûra uğradığı an, “Hücümat-ı Sitte”deki gailelerin hemen çepeçevre bizi
kuşatmasının kaçınılmaz olduğuna parmak basılıyor.
       “Eğer şükrederseniz nimetimi artırırım. Ama nankörlük ederseniz azabım çok
şiddetlidir” ayeti ve Üstadımız’ın “Kendilerine verdiğimiz şeylerde infak ederler” âyetinin
tefsiriyle alakalı söylediği; “Malın zekâtı olduğu gibi bedenin, zekânın, hafızanın,
muhakemenin, hatta nutkun da kendisne göre zekâtı vardır.” yorumu bir temel gibi
kullanılarak, bunca lütufların temâdisi için de aynı cinsten şükürle mukabelede bulunmak
gerektiği belirtiliyor.
      “Biz kendimizi değiştirmedikçe Rabbimiz bizi değiştirmeyecektir.” sözleriyle ilgili ayete
bir gönderme yapılıyor ve ‘iç kontrolü temin etmek için birbirimize karşı açık kapı siyaseti
izlemek’ hususunda vefakar dostlara olan şedit ihtiyaç dile getirilerek mesele sonuca
bağlanıyor.
       6. Soru’da “Hasmane tavırlara karşı üslubumuzun nasıl olması gerektiği” sual
ediliyor.
      Cevap, 20. Yüzyıl insanının belki anlamakta güçlük çekeceği bir insanî asalet ve İslamî
adalet örgüsü üzerine işlenmiş. “Mü’min, İslâmî edeple şekillenmiş tavrını, en imânsız
adamlar ve en amansız hâdiseler karşısında dahi değiştirmeden bir Müslüman’a yakışır
şekilde sergilemek zorundadır.” disiplini bir ön kabul olarak tahkim edilmiş. Ardından da buna
Allah Rasûlü (sav)’nün Ebû Cehil gibiler karşısındaki mutedil ve müstakim tavrı ve Fir’avn
hakkında bile “ona yumuşak söyle, belki düşünür” denilmesi örnek getirilmiş.
       Konu etrafında belli ölçüler verildikten sonra, günümüzde müminler arasında çokça
tartışılan hassas bir meseleye gayet ince bir yorum getiriliyor ve deniyor ki: “Hz. Mesih’in âhir
zamanda yeryüzüne inmesi ve ümmet-i Muhammed’den birine iktida etme mes’elesini,
O’nun, Muhammedî ruhtaki mevcud adaleti, re’fet ve şefkatiyle ayrı bir buuda çekmesi
şeklinde anlamak mümkündür.” Bu tesbit, orijini müellife ait olan oldukça yeni ve yeni olduğu
kadar da realiteye ayakları basan bir tesbittir.
       En son, şiddet ve hiddetle hiç kimseye bir şey anlatılamayacağı belirtildikten sonra
“Belki, belli bir dönemde şiddet kullanma bir metod ve bir yoldu ama, zaman onu neshetti.
Artık “medenîlere galebe ikna iledir” düsturu hüküm-fermâ.” sözleriyle mevzu bağlanıyor.
     7. Soru: Hizmetin seyri memnuniyet verici midir? Tasavvur edilen seviyelere
ulaşmış mıdır?
      Cevap: Mes’ele, birbiriyle irtibatlı iki açıdan ele alınmış:
     Birincisi: Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle umulanın çok üstünde lütuflara mazhar olduğumuz.
Büyük bir şehirde küçük bir çekirdek olarak başlayan hizmetin artık şimdilerde, normalin çok
üstünde ve inşirah verici mahiyette olduğu tahdîs-i nimet kabilinden i’lam ediliyor.
      İkincisi de, değişen ve gelişen şartlara göre hizmetin seyri ele alınıyor. Hizmetin
seyrinin memnuniyet verici olup olmaması hususunda da şöyle deniliyor: “Muhammedî (sav)
anlayış içinde hayatını örgüleyen bir mü’min doyma bilmeme kuşağında yaşar. Hatta bir gün
yeryüzünü bütünüyle ışığa boğsa ve her tarafı aydınlatsalar, bu defa da göklere merdiven


                                                 4
dayama yollarını arar ve “daha yok mu?” derler ve ihtimal bir daha yeryüzünün bozulmaması
ve ifsad edilmemesi için, şerir ruhların önünü alma yollarını araştırırlar. İslâm’ın istediği
mânâda aksiyon anlayışına ulaşmış bir insan için, hizmetin inkişaf ve gelişmesi tatmin edici
değildir ve mevcudla iktifa etmesi düşünülemez.“
       Halid b. Velid ve Ukbe b. Nafi ile de bahis-mevzu olan gerçek aksiyon adamının
portresi misallendiriliyor. Son olarak, 1980 ihtilalinden az önce Meryem suresinin 96. ayetini
tefsir ederken vaaz kürsüsünün devrilir gibi olup yeniden doğrulması şeklinde görülen bir
rüya zikrediliyor. Ve bu ayet ve onun şarihi hadisten istidlalde bulunularak, bugünün hizmet
erlerine hüsn-ü kabul vaz’edilmiş olduğu ümidi dile getiriliyor. Muhtemel bir itiraza cevap
sadedinde de, zahirî hal ve zahirî şerâit te’yid ettikten sonra mana alemindeki böyle bir
ru’yete itimat ve itibar etmemek için de hiçbir sebebin olmadığı belirtiliyor.
      Bu kültür hizmetinin gelecekte bütün dünyayı saracağını daha o günlerde muştulayan
Müllefin, bu muştusu çok geçmeden gerçekleşmeye başlamıştır ve şimdilerde bizler,
bazılarının kehanet ve bazılarının da keramet sayabileceği böyle bir müjdenin ufuktan nazlı
nazlı doğuşunu seyrediyoruz.
      8. Soru’da deniliyor ki: Tanıdığımız birçok insanlar dünyanın değişik yerlerinde
canla başla hizmet ediyor ve sevindirici haberlerle dönüyorlar. Bizler de; “hizmet artık
yurt dışında yapılıyor, burada biz boşuna duruyoruz” gibi bir duyguya kapılıyoruz. Bize
neler tavsiye edersiniz?
      Cevaben: Bu duygu ve düşüncenin değişik sebepleri olabilir. Bunlardan birisi yenilik
ruhu ve yenilik düşüncesi olsa gerek. Ayrıca burada bazı mülâhazalar hatırlatılıyor:
       1. olarak “İnsanın bu düşünceyle nefsini hırpalaması, onu hesaba çekmesi ve saf
duygu, saf düşünceye doğru merdiven merdiven tırmanması ki; herkes için metafizik
gerilimin önemli bir esası sayılır.” deniliyor. Üstad Bediüzzaman, İmam Rabbani, Hz. Aişe,
Hz. Ömer’in birer muhasebe ve hamle insanı olmaları vurgulandıktan sonra, Hz. Ali’nin
cihada gidemeyip Medine’de Rasulullah’ın vekili kalması karşısında söylediği “Sizler cihada
gidiyorsunuz, ben ise burada, kadınlarla, çoluk-çocukla baş başa kalıyorum” sözü ve akıttığı
gözyaşları misal olarak getiriliyor. Ve bu misaller, şu “insan hizmette arkada kalmayı onuruna
yedirememeli ve bunu yüzüne savrulmuş bir hakaret saymalıdır” cümlesiyle sonuca
bağlanıyor.
      2. “Bazı kimseler, dünyanın değişik yerlerine gönderilirken, bazıları da meslek, ünite,
birim itibariyle burada kalıyorlarsa, bu karar, istişare ile ve belli maslahatlar içindir.
Dolayısıyla karara uyarak burada kalmak bir haneperestlik, rahatperestlik değildir. Belki tam
tersine emre itaat ve istişare kararına uymak demektir.”
      3. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” fehvasınca, burada hizmetleri gereği kalan
insanlar, o diyarlara hicret etmiş, hizmet yapmış kişiler gibi sevap kazanabilirler.” denilerek
Ahzâb suresi 23. ayetten (Minel mü’minîne ricalün..) istidlalde bulunuluyor.
      4. “Türkiye, bugün dünyanın değişik yerlerinde görülen hizmetlerin merkezi
durumundadır. Öyleyse bu merkezî hizmetin, sağlıklı gelişimi adına, halkıyla, talebesiyle,
rehberiyle, öğretmeniyle, kadınıyla, erkeğiyle korunması ve dağıtımın bu dengeler gözetilerek
yapılması şarttır.” denilmiş.
       Bu dört mülahazanın ardından meşveretle iş yapma ve kararlara itaat hususunda bazı
illet ve hikmetler de getirilirek genişçe duruluyor. İtaate kilitlenmede bir ölçü olarak da
"gerekirse insanın kendi talebesine bile itaat edebilmesi” ifade ediliyor ki, kendini herşeye
hazırlama yolundaki bu dahilî telkin ile adeta işin ciddiyetini ifham sadedinde mahrem bir
sırrın ifşa ediliyor.
      9. Soru: Efendimiz (sav)’in hicret etmesi, mağaraya sığınması vs. hâdiseler
“tarihî hâdiselerin tekerrürü açısından” bakıldığında bizim için de bahis mevzuu
mudur?



                                              5
       Cevap: Tarihî tekerrürler açısından hizmet ve bizim durumumuzun ele alındığı cevapta
öncelikle “Allah (cc) kıyamete kadar olacak her şeyi Asr-ı Saâdet’te bir mikro plânda
görüntülemiş gibidir. Bu itibarla ümmet-i Muhammed, her zaman Asr-ı Saâdet’te gelişen yeni
hâdiseler, değişen şartlar ve hükmü belli olmayan mes’elelere çözüm yollarını o asra
müracaat ile bulabilirler.... Fakat tarihî hâdiseler aynıyla değil, misliyle cereyan eder.” tesbiti
bir mihenk olarak yerleştirildikten sonra, sorunun cevabına geçiliyor ve günümüz itibariyle,
bizlerin de öteden beri hep böyle bir hicret kulvarında yol aldığımız söyleniyor.
      Devamında ise “Yapılan hicretin içine hiçbir iddia, beklenti karıştırmaksızın, sadece
Allah için yapılması şarttır.” esasının üzerine yapılan tahşidat, Sahabe-i Kiram’ın dünyaya ait
hiçbir beklenti olmaksızın gerçekleştirdikleri hicretleri ile taçlandırılıyor ve o taçın üzerine
Yunus’un “Gelse celâlinden cefa, yahut cemâlinden vefa / İkisi de câna safa, lütfunda hoş
kahrın da hoş” beyti nakşediliyor. Ve günümüz muhacirlerine, o taçı giyme şartları ve adabı
talim ediliyor.
    Soruda zikri geçen mağara mevzuunda da, Sahabe’nin mağara dönemini ferd ve
cemaat bazında bugün de misliyle yaşadığımız dile getiriliyor ve yakın tarihteki bazı
mahkumiyet ve idamlara göndermeler yapılıyor.
      Son olarak da hâdisenin farklı bir buuduna işaret edilerek bahis şu sözlerle
noktalanıyor: “Her şeyden evvel bu millete, bu ülkeye, bu devlete hizmet vermek isteyenler
çok uzun vadeli plânlar yapmalılar ve gelecekte, kendilerine terettüp edecek ağır
mükellefiyetleri göğüslemek için şimdiden hazırlıklı olmalılar.”


     İkinci Bölüm     DÜŞÜNCE BOYUTU                   başlığını taşıyor ve 15 soru-cevaptan
oluşuyor.
      1. Soru: Gerçek dünya düzeni adına problemlere yaklaşım nasıl olmalıdır? (*)
     Bu sorudaki “Gerçek dünya düzeni” tabiri, son yıllarda medyada revaç bulan “Yeni
dünya düzeni” tabirine bir alternatif olduğu izlenimini veriyor; ya da inanan insanlar açısından
meseleye yeni bir yorum imkanı sağlanıyor. Cevapta ikibine çeyrek kala yeryüzüdeki beşerî
oluşumlar iki ana grubta ele alınmış:
     Birincisi, şovenizm (milliyetçi) kökenli oluşumlar. Mesela: komunizmin dağılmasından
sonra, Orta Asya’da meydana gelen idari yapıların böyle bir yöne kaydıkları söyleniyor.
       İkincisi, din eksenli bir süreç takip eden oluşumlar. Fakat dünyayı şimdiye yüzyıllardan
beri sömürmüş güçlerin, bu yeniden yapılanma sürecini kendi hesaplarına değerlendirmek
gibi bir gayret içinde olacaklarına tenbihte bulunuluyor.
       Bir de Türkiye, Mısır, Pakistan gibi durumalarını anlamanın oldukça zor olduğu.. umum
ganimetten hisse istemeyen ve hatta ne istedikleri belli bile olmayan.. “Yurtta sulh, cihanda
sulh” sihirli beyanıyla mahmur ülkelerler söz ediliyor ve “Keşke bütün dünya sulh içinde
olabilseydi, ama realiteler bunun böyle olmadığını gösteriyor!” deniliyor.
        Her toplumun kendi içinde kendine has bir değişim vetiresi yaşadığı girizgahından
hareketle, Türk milletinin de birgün mutlaka kendi özünde en uygun değişimi benimseyip onu
gerçekleştireceğine ve bu değişimde Türklerin hüşyar, uyanık, önsezi ve vicdanının sesine
uyan bir millet oluşlarının tesirine dikkat çekiliyor ve hatta ülkede pekçok düşünce
farklılıklarının doğması da bu sezgi ile irtibatlandırılıyor.
      Bu umumî mütâlâadan sonra mes’elenin tekniğiyle ilgili olarak şu kısa mülâhaza
arzediliyor: “Harb ü darble, kan dökerek ne istenen seviyede bir dünya kurulur, ne de
kurulacak böyle bir dünya hüsn-ü kabul görür. Nitekim dün tek başına saldıran “salip” yanına
bugün hilali de alıp yoluna öyle devam ediyor. Biz bir mânâda, Kore, Vietnam, Körfez ve
Somali’de bunun en çarpıcı misallerini gördük. Geleceğin tepki örnekleri ise daha şiddetli
olacaktır.



                                                6
      Zaten İslâm âleminin tabanında mevcut olan, hasım dünyaya sempatiler de yavaş
yavaş eriyerek, yerlerini antipatiye bırakıyor. Karşı tarafın olumsuz tavrı değişmediği
müddetçe de, bu antipati bütün şiddetiyle devam edecektir. Zaten, “karşı cephe” tabiriyle
kasdettiğimiz ülkeler de bunun farkındalar. Onun için olacak ki, herşeye rağmen yer yer
kendilerince taviz kabul edilebilecek bazı görüntüler sergilemekteler.”
       Şimdiye kadarki beyanlar, bir açıdan “gerçek dünya düzeni” tabiri üzerine sosyolojik bir
tahlil sayılabilir. Bu ifadelerin ardından tüm insanlığa “yeni dünya düzeni” değil, “gerçek
dünya düzeni”ni kuracak olanların mesajı veriliyor ve mesaj şu ümit-bahş cümlelerle nihayet
buluyor: “Dünyadaki yeniden yapılanmayı gerçekleştirecek olanlar, şu anda sahnenin önünde
duranlar değil de, perde arkasında kalıp hâdiselerin olgunlaşma mevsimini bekleyenler
olacaktır. İşte onlar ki, kinle, nefretle yoğrulmuş bir dünya yerine, sevgi ve hoşgörü ikliminde
şekillenmiş bir dünya inşa edeceklerdir.. ve bu yeni yapılanmada insanlık, onların tekliflerini
isteyerek kabullenecektir.“
      2. Soru’da ise “Son gelişmeler ışığında İslâmî hizmetin dünya çapındaki durumu”
soruluyor. Cevapta mes’elenin bir bize bakan yanına, bir de bizi aşan yanına değinilmiş.
Hülasa şöyle denilmiş:
      Bize bakan yönü itibariyle, bu iş sırf emr-i İlâhî olduğu için yapılır: Kur’ân’da, “Ey imân
edenler! Sizi, size hayat verecek şeye çağırdığı zaman Allah’a ve Rasûl’e icabet edin”
buyurulmaktadır. Evet bu, bir ihyâ, yani dirilme ve diriltme mes’elesidir. Allah rızası için
yaptığımız işlere, kendi arzularımız kat’iyen girmemelidir. Biz, sadece emredileni emredildiği
şekilde ve emredildiği çerçevede yerine getirmekle mükellefiz.
       Bu işin bizi aşan yanı ise şudur: Mesajımızı insanlara kabûl ettirme, bizim tâkat ve
gücümüzün üstünde bir mes’eledir ve ayrıca bu husus bizim işimiz de değildir. Kabul
ettirecek Allah olduğu gibi, kabul ettirmeme de O’na aittir. Ayrıca mebde’ itibariyle bu hizmet,
tamamen Allah Rasûlü’ne aittir. Mânâ açısından ele alınınca da, 20. asırda Efendimiz’in
izdüşümü olarak, kuvve-i kudsiye sahibi bir zat zuhûr etmiş ve bu misyonu o yüklenmiştir;
fakat ne o ve ne de şimdiki hizmet erleri, görülen muvaffakiyetleri kendilerinden bilmemiştir,
bilmemelidirler.
      Görüldüğü      üzere burada üslub-u hakim ile cevap verilmiş; zira sorulan soru “Son
gelişmeler ışığında İslâmî hizmetin dünya çapındaki durumu” iken, verilen cevapta, hizmetin Allah
için yapılması ve muvaffakiyetlerin sadece Allah’tan bilinmesi ana tem’ası işleniyor. Biz bu
cevabtan ancak lazımî mana olarak “hizmetin durumunun iyi olduğu” sonucunu çıkarıyoruz;
çünkü yapılan tahşidat bu mana üzerine ikame edilmiş.
     3. Soru: Tarihî hâdiselerin tekerrürü zaviyesinden dünyada cerayan eden olaylara
yaklaştığımızda karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor; lutfeder misiniz?
      Cevap şu cümlelerle başlıyor: “Dünya yeniden bir manevî buhran ağında.. evet, Allah,
dünyayı bir kere daha sarsıyor. En müreffeh ve istikrarlı ülkeler kabul edilen Amerika ve
Almanya bu sarsıntıdan hissedar olacakları gibi, sıralamada onları takip eden devletler de
kendi durum ve konumlarına göre bu buhrandan nasiplerini alacaklardır. Hissesi ne olursa
olsun, Türkiye’nin de bu sıralamada bir yeri olduğunu unutmamak gerek.”
     Bu girişten sonra “dünyanın yeniden buhrana sürüklenmesi neticesini doğuran
sebepler üzerinde derinlemesine duruluyor. Bu sebepleri başlıklar halinde şöyle
maddeleyebiliriz:
      1. Dünyayı idare edenlerin, liderlik yanlarının eksikliği.
      2. Dünyadaki ekonomik hayatın, ekonomi bilmeyenlerce yönlendirilmesi.
      3. İsraf.
       Dünyanın manevi buhran arenasına itilmesi, ayniyet içinde değil, misliyet içinde bir
tarihî tekerrür olarak ele alınıyor ve bu tekerrürlerden ders değil, ibret almamız lazım geldiği
üzerinde durulduktan sonra da mevcut buhrana bu anlayış perspektifinden bakılıyor.


                                                 7
Geçmişten misallerle fehme takrib edilen mevzuda geçen şu üç cümle meseleyi
kaideleşitiriyor:
       “Tarihî tekerrürler içinde nice defalar görülmüştür ki, Cenab-ı Hakk’ın insanları sıktığı,
sıkıştırdığı, preslediği dönemler, çok defa insanlık için yeni ufuklara açılmanın mebdei
olmuştur. Ayrıca, normo âlemin sultan-ı mümtazı insanla, makro âlem arasında her zaman
ayniyete yakın bir misliyet söz konusudur. İnsandaki kabz hallerini bastın takip etmesi gibi,
toplumsal kabzları da ictimaî bastlar takip eder...”
      Hizmetimiz için de aynı kaidenin geçerli olduğuna değinilen cevapta “Öyle inanıyorum
ki, bugün içinde bulunduğumuz buhran ve sıkıntılar da aynı şekilde yeni inşirahlara köprü
olacaktır.” müjdeleriyle söz son buluyor.
      “Günümüzde kültür hayatımızın bizden bekledikleri nelerdir?” şeklindeki 4.
Soru’ya verilen cevap oldukça geniş tutulmuş.
     “Şu anda bizlere düşen en önemli vazife, bu milletin irfan hayatına hizmet etmektir.”
olan millî sorumluluğun beyanıyla başlayan açıklamalar, “bu kültür hizmetini yapmanın pozitif
sonuçları ve yapmamanın da negatif neticeleri” üzerinde dallanıp yeşeriyor. Esas zararlı
mürteciliğin, çağa uygun bu kültür hizmetini kabullenmeme olduğu ve böyle bir duruma
düşülünce, ya çağın mes’elelerini hiç takip etmeme veya geriden takip etmenin söz konusu
olacağı anlatılıyor. Daha sonra da buna alternatif olarak takip edilmesi gereken usul ve
prensipler ortaya konuluyor.
       Bil-mana şöyle deniliyor: “Kur’ân’dan Sünnete, ondan da müçtehidlerin safiyane
içtihadlarına ve günümüzde rehberlik adına ortaya konulan düsturlara kadar uzanan çizgide,
asla sadakatla beraber, eğer inkılâpçı olunamazsa, gelişen hâdiselerle, Allah’ın lutfettiği
ihsanları tanımada ve onlara motive olmada zorluk çekilir; belki de bu hiç başarılamaz. Hak
ve hakikati yaşamak için insanları geçmişe davet etmemeli, belki onu şimdiki zaman içinde
yaşanır hale getirmelidir. Bunun için de irşadın, devrin şartlarına göre eda edilmesi lazımdır;
mesela üniversiteler, akademiler, araştırma merkezleri, anfiler ve salonlar.. ve medya,
bilgisayar, tv, radyo gibi her türlü teknik vasıta kullanılmalıdır. Çağın problemlerini, ancak
müsbet ilimler ile dini ilimleri barışık olarak yorumlayabilen terkipçi, yenilikçi ve inkilapçı ilim
adamları çözebilir. Aydınlık gelecek adına temel esaslara sadakatin yanında inkılâpçı ruhlara
ihtiyaç var.”
      Bu sözleri müteakiben, hizmet çerçevesi içerisinde yeni teşebbüsleri anlamada
gecikmelerin yanında eski düşünce ve anlayışlarına takılıp kalanların olduğu.. ve ileride de
olacağı.. hatta bu insanların, seviyeli hamleleri bile engellemeye gidebilecekleri ve bunların
gelecekte sayılarının daha da artacağı vurgulanıyor. Böylesine çağını idrakten gerilerde
yaşayanların “gerici-mürteci” tabirine uygun düştükleri söylendikten sonra şöyle ince bir
çıkarıma gidiliyor: “Ehl-i dünya, şeytanın iş’arıyla içimizdeki bu yeniliğe kapalı ruhları
hissediyor olmalı ki; durmadan, hakiki Müslümanlar’a olmasa bile, bize “gerici” deyip duruyor.
Ehl-i dünya kendi anladığı mânâda bize “gerici ve yobaz” derken, tepeden tırnağa haksızdır
ve bize zulmetmektedir. Ancak, mes’eleye bir de kendi gerçek kriterlerimizle bakınca,
onların, o ifadelerinde bir doğruluk payının olduğu da muhakkaktır.” Böyle bir detay ile
“çağımızda Kur’anı ona yaraşık şekilde edebilme, tıpkı hicri 1., 2., 3., ve 4. asırları günümüz
şartlarına uygun şekilde hayata geçirme” gayesine motive etme gayesi güdülmüş.
       Çağın düşünürü Bediüzzaman’ın Muhakemat’ında dediği gibi İslam alemi 8. Asırdır bir
durgunluk yaşamaktadır ve mesela en son fıkıh kitabı Fatip Sultan Mehmed döneminde
yazılan Mültekal-Ebhur ve yine aynı dönemin eseri “Dürer ve Gurer” dir. Bu, zamanı asırlar
geriden takip demektir ve ne yapıp yapılmalı bu dualizmden kurtulmalı; ve zaman
yakalanmalı, hatta önüne geçilmelidir. Fikrî planda ifade edilen bu meyandaki sözler, bir
mukaddime olarak kullanılmış ve bundan pratik teklifler üzerinde yoğunlaşılmış. Özellikle
ünitversite kurma teşebbüsü –ki o günlerde daha henüz proje aşamasındadır- ve bu
teşebbüsün gerçekleşmesi durumunda oralarda yapılacak ilmî çalışmaların çizgisi
belirlenmiş.


                                                 8
       Bilhassa vurgulanan hususun can alıcı noktası ise, yarım özetle şudur: “Günümüzde
mevcut pozitif ilimler hemen bütün şubeleriyle, Batı materyalizmine dayanır. Batılıya göre
madde esastır. İslam dünyasında yapılan ilmi değerlendirmeler, tamamen Batılının ilim
anlayışıyla senteze gidilerek yapılmakta ve yapılan bu değerlendirmeler sun’î olmaktadır.
Oysa ki beklenen gerçek değerlendirme bu değildir. Mevcut fen ilimleri henüz bizim
kriterlerimiz açısından sağlam bir blokaja oturtulamadı. ilmi Batı’dan alıp ona İslâmî bir buud
kazandırma düşüncesine dayalı hipotezlerle de sağlam bir neticeye ulaşılması mümkün
değildir. Ancak, bir gün, Müslümanlar, Batılılara ait mevcut kriterleri, ellerinin tersiyle itip,
keşfedilen herşeyi tekrar laboratuara alıp incelemeye tâbi tutabildikleri ölçüde müsbet
neticeye ulaşmanın mümkün olabileceği söz konusu olabilir. Şu anda ilmin oturtulduğu zemin
yanlıştır. Yanlışla doğruya varmak ise imkânsızdır. Doğru bir maksadın vesileleri de doğru
olmalıdır.”
      5. Soru: Sahabe şuurunu nasıl kazanır ve kazandıktan sonra nasıl koruyabiliriz?
     Cevab, üç ana bölüme ayrılmış. Önce: Muhtaç olduğumuz Sahabe şuurunun mahiyeti.
Sonra bu şuurun nasıl kazanılabileceği. Ve son olarak da: Bu şuur kazanıldıktan sonra nasıl
korunabileceği.
      İbtida Sahabe şuuru, “şuurda ufuk” olarak adlandırılıyor ve böyle bir şuura ihtiyacımız
dile getirildikten sonra aynı ufkun sesi şöyle bir dilek yükseliyor: “Şu anda eğer sahib-i
selahiyet olsaydım, Rabbimden ızdırap tohumları ister, bununla bütün evleri dolaşır,
yuvalarında mışıl mışıl uyuyan mü’minlerin sinelerine, İslâm’a ait dert ve ızdırabın tohumlarını
saçar ve “Of” desin inlesinler, “Ah” desin inlesinler; ızdırapla beyinleri zonklamaya
başladığında da, yataklarından fırlayıp evlerinin koridorlarında veya salonlarında deli gibi
dolaşsınlar dilerdim. Evet geleceği kuracak akıllılar da işte bu deliler olsa gerek. Hatta
diyebiliriz ki, dininden dolayı cinnet ve hafakanlara girmeyenlerin diyanetlerinin kemâle
ermesi söz konusu değildir. Evet, işte biz bu seviyede bir şuura talibiz.”
      Hasımlarımızın, metafizik gerilimimizin pozitif kutbu durumunda oldukları ve bizi tetikte
durmaya zorladığı ve bu meyanda 163. addenin kalkmasından naşi içte bir burukluğun
hissedildiği belirtiliyor. Çünkü o bir yönüyle bizim adımıza baraj durumundadır ve hamlar
olgunlardan, elmaslar kömürlerden kısmen de olsa onunla birbirinden ayrılıyordur.
      Ve ardından kalbî bir duyuş serdediliyor: Şirinyer’deki askerî cezaevinin önünden
geçerken, bir zamanlar misafir kaldığı bu yere -ki ona beyaz köşk derlermiş- dönüp dönüp
bakıyor ve kendi kendine; “artık elimizde kelepçe buralara gelmemiz de sadece bir rüya.
Artık elveda o günlere, din için çileyle geçen aylara, yıllara!” diyor. Duyguları gözyaşlarına
çeviren bu hisler adeta şunu ifham etmektedir: “Evet artık imâna ve Kur’ân’a kilitlenmişliğe,
tehlikenin üzerine gide gide hizmet etmeye, iyiyi kötüden ayıran süzgeçten geçmeye elveda!”
      Rahat ve rehavetin insanı çürüten en mühim faktörlerden olduğuna değiniliyor ve
cevabın içine şu ateşin cümleler bir kor gibi düşüyor: “Bu mücadelenin, dünyanın değişik
yerlerinde sürdürüldüğü o zorlu zeminlerde gidip hizmet verelim. Literatürümüze bütün dünya
devletlerini sokalım. Derdimizi, ızdırabımızı irademizle evrenselleştirelim. Hizmetimiz adına
alevle, ateşle hatta lavlarla kapı-komşu olmak bir esastır. Bizim aradığımız şuur da budur.”
     İstenilen şuurun böylece genel hatları belirlendikten sonra, bu şuurun nasıl
kazanılacağı konusu da maddeler halinde dile getiriliyor:
     1. Âyât-ı tekviniyeyi tefekkür: Bu maddede, tefekkür ibadeti bir rampaya benzetiliyor ve
onun insanı amûdî olarak Allah’a yükselttiği anlatılıyor.
      2. Risale-i Nurları hergün okumak: Bir cümle ile değinilen bu madde, parantez içine
alınmış şu kayıt ile bitiyor: (Herkese objektif gelmeyecek bu mes’eleyi sadece işaretleyip
geçiyorum).
      3. Sahabe-i kiramın hayatlarını konu alan eserleri sıkça okumak ve okunanları tatbikte
kararlı olmak. Burada, Sahabe’yi tanımanın ve sevmenin gerekliliğine parmak basılıyor ve
bazı misaller veriliyor.


                                               9
      4. Hizmet ocaklarının tüttüğü yerleri gezip ziyaret etmek.
       Bu 4. Madde her ne kadar “Sahabe şuurun nasıl kazanabileceği” meyanında
zikredilmekle beraber, aynı zamanda “bu şuurun nasıl korunabileceği” hususuna da cevap
olarak getirilmiştir ki, bu 4. Maddenin ilk cümlesi olan “Hizmet ocaklarının tüttüğü yerleri
gezip ziyaret etmek de kazandığımız şuurun devamlılığı bakımından önemlidir.” ifadeleri,
bunu göstermektedir. Sahabe şuurunun kazanıldıktan sonra nasıl korunabileceği hususuna
böyle bir cümlelik ve üstelik başka bir saded içinde yer verilmesi, zihne şu yorum jimnastiğini
yaptırıyor: Acaba “bizde daha bu şuurun mevcut olmadığı ve dolayısı ile sorunun bu kısmının
zaidliği” mi iş’ar ediliyor. Ve sanki burada bir nebze “üslub-ı hakim”e gidilmiş gibi görülüyor.


     6. Soru: Hulefâ-i Râşidîn döneminden sonra Emevîler, Abbasîler, Selçuklular ve
Osmanlılar’da “din için devlet felsefesi, devlet için din şekline dönüşmüştür” denilip;
askerî, siyasî, içtimaî bütün kargaşalar buna bağlanmak istenmektedir. Böyle bir süreç
acaba günümüzde de yaşanmakta mıdır?
      Verilen cevapta: “Raşid Halifeler başta olmak üzere Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve
Osmanlılar’da “din devlet içindir felsefesi hakimdi” ifadesini mutlak mânâda doğru
bulmuyorum. Yani ister Emevî idareciler, ister diğer devletleri idare edenler arasında, devlet
felsefesini bu istikamette anlayanlar olmuş olabilir. Ancak, “hepsi de böyleydi” demek doğru
değildir. Ve yine doğru olmayan bir diğer şey de, dini yüceltme gayesini sadece Sahabe
dönemine inhisar ettirmektir” deniliyor ve Muaviye b. Süfyan, Ömer b. Abdülaziz, Harun
Reşid, Mehdi, Alparslan, Melikşah, Fatih Sultan gibi dev kametler misal olarak serdediliyor.
Osmanlıların hepsinin de dâhî ve ileri seviyede insanlar oldukları, onlar hakkında Şecere-i
Numaniye’de söylenenlerin elhak doğru olduğu söyleniyor.
      Bu açıdan, devletin dine göre esas alınması ve devletin dine irtibatlandırılması
mes’elesini sadece Raşid Halife Efendilerimize bağlamanın yanlıştır ve günümüzde Mevdudî
gibi bazı kimselerin ifratkar davranmalarının sebebi, hilafeti meliklikden ayırma mevzuunda
biraz fazlaca hassasiyetleri, biraz Ehl-i Beyt’i aşırı iltizamları, biraz da Emeviler’e fazla
yüklenmeleri sebebiyledir. Oysa Ehl-i Beyt’i yükseltelim derken, İbn-i Teymiye ve
Vahhabilerin bir kısmının yaptığı gibi Hz. Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e zararlı şekilde yükleniyorlar.
       Özellikle bu meselenin arkasında yatan düşüncenin “günbegün yemü’l-beter”
düşüncesi olduğu tesbit edildikten sonra, Kur’an’dan “O günler... onları biz insanlar arasında
çevirir dururuz.” (Âl-i İmrân,140) ayeti delil getirilerek reddediliyor. İlaveten zamanın dairevi
döndüğü, bugün birilerine bayram ise, yarın da başkalarına bayram olacağı ve Allah Rasulü
(sav) bunu “Elharbu sical” sözüyle anlattığı beyan ediliyor.
      18. asırdan başlayıp hergün biraz daha hız ve tempo artırarak 19. asra kadar sürekli
başaşağı gelen ve 20. asırda yerle bir olan Alem-i islam için, 21. asrın tekrar doğrulup
zirveye tırmanış asrı olacağı.. ve belki önümüzdeki asrın ilk çeyreğinden sonra Osmanlı
döneminde bile o ihtişama ulaşılmamış günlerin geleceği müjdesi veriliyor.
      Meseleye değişik bir yaklaşımla deniliyor ki: “İslâm devletinin kuruluşundan günümüze
kadar, kesintiler olsa bile çoğunlukla devlet, din, hilafet veya imamete tabi kılınmış ve bütün
gücünü dinden almıştır. Hatta değişik dönemlerde yer yer imamet ve hilafet âdetâ saltanat
hâlini almıştır ama, pek azı müstesna, bu mükemmel temsilciler, imameti saltanat
seviyesinde temsil edenler, kat’iyen kalplerini, kafalarını saltanata kaptırmamışlardır. Ama
bazen içlerinde melikliği ve saltanat sürmeyi Allah’ın rızasının önüne geçiren idareciler zuhur
etmiştir. Ne var ki, bu istisnalarla o altın devletleri karalamak insafsızlıktır. Hem o
dönemlerde yaşanan saltanat, tam bir meliklik de değildir. Sadece i’lâ-yı kelimetullah uğruna
bir sancak açmak, kibir ve gururla burnunu diken düşmanlara karşı sadaka cinsinden gururlu
ve kibirli davranmak idi ki, din böyle bir davranışı istihsan eder.”
    7. Soru: İnsanın terakki ve tedennisinde rol oynayan vicdan ve nefsin
mahiyetlerini kavrama adına neler söyleyebiliriz?


                                               10
      Denilebilir ki verilen cevapta, nefis ve vicdan mekanizmasının mahiyetinden ziyade
fonksiyonları üzerinde durulmuş ve sanki üslub-u hakim kullanılmış gibidir; zira ilm-i kelamda
da geçtiği üzere bu dünyada mahiyet-i eşyaya ıttıla mümkün değildir; dolayısıyla bu iki
mekanizmanın mahiyetleri üzerinde durmak insanlara pratikte pek de yarar sağlamayacaktır.
      İnsanın manevî cephesi olan melekutî ciheti “vicdan mekanizması” olarak ve maddi
cephesi olan mülk ciheti de “nefis mekanizması” olarak isimlendiriliyor. Bu iki mekanizmayi
meydana getiren bazı unsurlar sayıldıktan sonra, bunların birbirleri rağmına işledikleri
söyleniyor. Yalnız vicdan mekanizmasının galebesi halinde, nefis mekanizması da müsbete
dönüşeceği ve insanın yücelmesine hizmet eden bir mekanizma haline geleceği belirtiliyor ve
nefsin mertebelerine değiniliyor. Bu sebeple, insanı sadece mânâ yönüyle ele alıp terbiye
etmek veya sadece vicdan mekanizmasından ibaret kabul etmek eksiktir, yarımdır. Hakiki
velayet de Sahabe velayetidir ki onlar, nefis mekanizmasını “Sıbgatullah” denen İlâhî boya ile
boyamış ve insana verilen negatif duygulara dahi birer velayet mührü basmıştır.
       Şehvet duygusu üzerinden misal getirilmek suretiyle, bir hadis-i şeriften de teyid alarak
onun nasıl velayete sıçratan bir rampa olduğu üzerinde duruluyor. İnsanın bütün uzuvları ile
velayete ulaşması şeklinde özetlenebilecek bu umumi yol-Sahabe yolu salık veriliyor ve
cennetin ruh ile beraber cesede hitap edecek olmasının hikmet ve sırlarından birinin de bu
olabileceği beyan ediliyor. Bu arada parantez içi çok ince bir nükte serdediliyor ve şöyle
deniliyor: (Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasını ve yaratılışı anlatan, balçık, kurumuş çamur
vs. gibi ifadeleri, insanoğlunun mahiyetini ele veren bazı malzemeler şeklinde anlamak
muvafık olsa gerek. Yoksa onu, bildiğimiz dünyaya ait balçık ve çamur şeklinde yorumlamak
eksik bir anlayıştır.)
       Bu sözlerden sonra “vicdan” kelimesi üzerinde kısa bir tahlil yapılıyor ve onun dilinden
anlayanlar için, Allah’ın varlığını gösteren delillerin en büyüğü olduğu, mahiyetindeki nokta-i
istimdattan hareketle derinlemesine açıklanıyor. Ve en niyatte ise Kant’ın, Saf Aklın Kritiği’ne
gönderme yapılarak, Allah’ın nazarî akılla değil, amelî akılla bilinebileceği hususu işleniyor.
     8. soru’da günümüzde idarî, siyasî ve politik mes’elelere yaklaşılırken daha
ziyade eleştirinin yegâne kriter olarak ele alınması soruluyor.
      Arapların “Et-tahrîbü eshel” sözü ile başlayan cevap, yıkmanın kolay olduğu ve bir şeyi
yıkmadan önce onun alternatifinin ortaya konması gerektiği.. aksi takdirde doğacak zararın
şiddetine göre devletleri bile kaosa sokabileceği üzerinde devam ediyor. Meselâ alternatif
projeleri olmaksızın Sultan Abdülhamit Han’ı tahttan indirenlerin, iş işten geçtikten sonra
pişmanlıklarının bir fayda vermediği ve dünyanın daha hala bunun bedelini hem de çok
pahalı olarak ödemekte olduğu anlatılıyor.
       Bazılarının “devletçi” sayabilecekleri ölçüde “sistemli hayat”tan yana bir tavrın
sergilendiği cevapta şöyle milli bir idealin altı çiziliyor ve bilmana deniliyor ki: “Alternatif doğru
plân ve projeler ikame edilmeden, devlet veya hükümetler tahrip edilmesi, tarihi bir hatadır ve
milletimizin tarihi kredisini zayi etmektir. Oysa coğrafî konumu sebebiyle, stratejik bir yere
sahip olan ülkemiz, çevremizde yaşanan siyasî çalkantılar içinde şayet bugün biraz daha
güçlü olsaydı, bütün bir Orta Asya’yı arkasına alabilir ve “ilelmerkez” bir güç ve bir vakumla
onları yanına çekebilirdi. Hatta İslâm ülkelerini bile etrafında toplayabilirdi. Tıpkı mazimizde
olduğu gibi. “
       Bu cümlelerin ardından rical-i devletin negatif davranışları yüzünden, devlete küsmenin
ve onu menfi tenkid etmenin yanlış olduğu vurgulanıyor ve iki ucun radikalleri dengeye davet
ediliyor. Zira her şey kendi tâbî olduğu kurallar içinde yapılmalı ve millet ve devlet hiçbir
mâceraya kurban edilmemelidir.
     9. Soru: Bütün dünyada İslâm adına mevcut sistemlere reaksiyoner çıkışlar
oluyor. Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?
     Cevap, tarih boyunca yıkmaktan başka işe yaramayan reaksiyoner hareketlerin, kendi
düşüncelerini katiyyen sonuca ulaştıramadıkları gerçeği üzerine bina ediliyor. Ki bu sebeple


                                                 11
ülkemizde de ilk demokratik hareketlerin reaksiyoner olduğu için uzun ömürlü olmamıştır. O
halde uyulması gereken temel prensipler nelerdir? Düşünceler 4 madde halinde dile
getiriliyor:
       1. Bize göre; esas yapılması gerekli olan şey, İslâmî düşünceyi anlatmak ve inandırma
yollarını araştırmaktır. Karşı cephenin nefretiyle hareket edilmemeli, gayr-i memnun tavırlarla
iş yapılmamalıdır.
     2. Bu milletin bugünü ve yarını adına ne yapılırsa yapılsın, tahrip hesabına olmamalıdır
ve ne olursa olsun, bu ülkenin birlik ve dirliğine zarar vermemelidir.
      3. İnanan insanlar, kendi inanç dünyalarına göre bir sistem kurmayı ve o sistem içinde
hayatlarını sürdürmeyi isteyebilirler. Fakat böyle bir duygu asla maksad-ı aslî olamaz. Çünkü
vazifemiz alnızca imana hizmettir; aksi bir düşünce (haşa) Allah ile pazarlık manasına gelir.
Kaldı ki 13 yıllık Mekke hayatı boyunca, bugünkü anlamda idarî, siyasî bir tek âyet nazil
olmamıştır ve tek bir hadis varid olmamıştır; zira gaye-i hayal yalnızca rıza-i ilahidir.
     4. Dünyaya ait şeylerin pek çok tâlibi bulunur. Böyle çok tâlibi bulunan mes’elelerde,
gücü kuvveti elinde bulunduranlar, onu elde etmek veya ellerinde ise kaçırmamak için sık sık
kuvvete başvururlar. Bir noktada tûl-i emelin buudlarından biri olarak sayabileceğimiz bu
hususta, her iki taraf da aynı hedefe göz dikince, kuvvetli olanlar galip geliyor. Cezayir
hâdiseleri bu açıdan değerlendirilebilir.
       Bu ana prensiplerden sonra ilerleyen açıklamalarda ‘kuvvet-hikmet dengesi’ne temas
ediliyor ve bunun hizmetin felsefesi, ruhu olduğu ifade ediliyor. Aksiyoner hareket adına
Amerikadaki zencilere, Orta Asya’daki dindaşlarımıza sahip çıkılabileceği belirtiliyor.
      Mevzu şu cümlelerle noktalanıyor: “Netice itibariyle, reaksiyoner çıkışlar yerine, Allah’ın
rızası hedef alınarak tebliğ ve irşad yapılmalı, yaşanılan şeyler anlatılmalı. Ve bir gün gelir,
hâdiselerin tabii seyri içinde ferdî olarak yapılan işler sistematize olmayı gerektirirse, o
zaman da uzun vadeli, kalıcı, yapıcı şeyler tercih edilerek, dengeler gözetilmeli ve kat’iyen
dünya karşısında hedef haline gelinmemelidir.”
      10. Soru’da İslâm’ın evrensel olma hüviyetini nasıl anlamamız gerektiği soruluyor.
     İslâm evrensel-alemşumul bir dindir ve mesajlarını mekan, mekin ve zaman farkı
gözetmeksizin bütün insanlığa sunar. Meselenin izah ve ispatı sadedinde söylenenleri şöyle
maddeler halinde sıralamak mümkün:
      1. Kur’an ve Sünnet’te mevcut ayet ve hadisler: Mesela: “Biz seni âlemlere rahmet
olarak gönderdik” âyeti; “Her peygamber kendi kavmine gönderildi; ben ise bütün insanlığa
gönderildim” hadîsi o deryadan sadece bir katredir.
     2. Bunu, geçmiş peygamberlerin, “ey kavmim” sözlerinin, zaman ve mekânın
Efendisi’nde “ey insanlar” haline gelmesinde de görmek mümkündür.
      3. İslam, evrenselliğini iddia ile değil, icra ispat etmiştir.
       4. İslâm’ın bu gayeyi hedeflerken, önce insanı bütün müsbet ve menfî yönleriyle bir
bütün olarak ele alması ve sebeple getirdiği mesajların, kabul edilen bu fıtrat değerleri ile
hiçbir zaman çakışmaması.
       5. İslam’ın kısa zamanda her çeşit kültür ve dinler arasında hüsn-ü kabul görmesi
ancak onun mesajlarının evrensel olmasıyla izah edilebilir. Mesela birbirinden olabildiğince
farklı iki millet Türkler ve Hindlerin, İslam ortak paydasında birleşebilmelerini, İslam’ın
evrensel kaideleri içinde aramak lazımdır.
      7. Evet; İslâm’ın evrenselliğini onun ferdî-ailevî-ictimaî-iktisadî-ilmî.. her sahada
insanlığa getirdiği dinamiklerde aramak lazım; ama yalnızca Kur’an’da değil; âyetlerin
yanında, Sünnet-i sahîha, Hulefa-i Raşidîn’in içtihatları ve selef-i salihînin görüşleri ile birlikte
ele almak icap eder.



                                                  12
      8. Ondört asırdan beri düşmanlarının cefası, dostlarının da vefasızlığına rağmen,
İslâm’ın ter ü taze esaslarıyla ayakta kalması da onun evrenselliğinin bir delilidir.
      Bu arada bir mütefekkirimizin ifadelerinden hareketle şu tespite gidiliyor: “Eğer kilise
taassup gösterip de İslâm karşısında Antik Çağa (putperestlik dönemi anlayışına)
sığınmasaydı ve bir şartlanmışlık içinde ona bakmasaydı dünya bugünkü karanlıkları
yaşamayacaktı. “
      9. Sonuç: İslam’ın evrenselliği, esas pratikte temsil edilebilme imkanı verilmesi ile
ortaya çıkacaktır.


     11. Soru: Efendimiz (sav)’in Ashab-ı kirama sevgisi ve bu sevginin sebepleri
adına neler söyleyebiliriz?
      Verilen bilgiler ışığında Efendimiz (sav)’in Ashabı’na olan sevgisinin sebeplerinden
bazıları şunlardır:
      Ashab-ı Kiram, Efendimiz’e iman edip davasında arka çıkmışlar ve onu en zor anlarda
bile yalnız bırakmamışlardır. Bu sebeple Nebi sevgi ve ilgisine mazhar olmuşlardır.
      Hem Peygamberler Peygamberi’nden sonra onun misyonunu Sahabe-i Kiram
yüklenmişlerdir. Ki bu misyonun velayet cihetindeki varisleri Ehl-i Beyt, dava-yı nübüvvet
cihetiyle varisleri de Ashab ve daha sonraki nesiller içindeki vazifeli insanlardır. İşte böyle
önemli bir hizmetten dolayı onlar, Efendimiz (sav)’in muhabbetine nail olmuşlardır.
       Beri taraftan Efendimiz’in fıtratı ve ahlakı itibariyle tam bir vefa insanı oluşu da, kendi
açtığı çığırda hırz-ı can edenlere karşı, son nefesine kadar hep vefa soluklamasını netice
vermiştir. Kaldı ki O’nun vefası, yalnızca insanlar has değildir; Mekke’yi arzular, Uhud’a uğrar
ve sık sık ilk konağı olan Kuba’yı ziyaret ederdi. Medine’nin mezarlığı Baki’e giderdi.
      Yine Sevgi Peygamber’i (sas), Ashab’la aralarında teessüs eden uhuvvet, mahabbet,
ülfet sebebiyle onları çok seviyordu: Zira onlarla öylesine bütünleşmişti ki, Rabbine
kavuşacağını düşündüğünde bile, -ki bu onun muradıydı- onlardan ayrılık O’nu (sav) hıçkıra
hıçkıra ağlatmış ve “yakında beni sizden soracaklar” demekle iktifa etmişti.
       Evet, Sahabe-i kiram ubûdiyetleri, mücadele azim ve gayretleriyle belli bir devreden
sonra kendilerine lütuf ve ihsanda bulunulmuş kimselerdir. İftihar Tablomuza (sav) gelince,
O, daha dünyaya adımını atarken peygamber olarak atmıştır. O (sav)’nun çocukluk dönemi
dahil, peygamberlik öncesi bütün hayatı, daha sonraki durumunu destekleyici mahiyettedir.
      Nasıl O Zât (sav) ısmarlama bir insandır; O’nun etrafındaki insanlar da, yine husûsî
yaratılmışlardır. Tabii bu aynı zamanda şu mânâya da gelir: Siz artık bundan sonra bir Ebu
Bekir, Bir Ömer arasanız da bulamazsınız. Ama, temsil ettikleri misyon itibariyle onların
arkasında yer alacak Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler kıyamete kadar devam
edecektir.
       Ashab’ın da ısmanlama olduklarını beyan sadedinde iki aylık müslüman Halid b.
Velid’in Mute’deki dehası destanlaştırılıyor ve her cevapta olduğu gibi mevzu, şu sözler ile
hizmete kanalize ediliyor:
     “Evet, onlar yürekten, gönülden, sadakatla bu işe dilbeste olmuş ve dolayısıyla da
O’nun şefaatine, O’nun muhabbetine layık hale gelmişlerdi. Bizim neslimiz de, kendilerine
has verasetle Hz. Muhammed (sav) davasıyla alâkalı vazifelerini bihakkın eda edelerse tıpkı
Ashab-ı kiram gibi Nebîler Serveri’nin (sav) muhabbetine layık olurlar.”
      12. Soru: Büyüklerin sohbet meclislerinden azamî derecede istifade edebilmek
için ne tür kalbî ve ruhî hazırlıklar gerekir?
    Cevapta sohbetten istifadenin önündeki 3 büyük engel zikredilmiş ki, bunlar aynı
zamanda günümüzdeki en önemli kalbî hastalıklardan da bazılarıdır:



                                               13
       1. Kibir: Soruda bahsi geçen büyüklerin sohbetlerinden istifade edebilmek için önce o
şahsa itimadın tam olması gerekir. Aksi halde kibir ve çalım içinde.. hatta “vakit kaybı olacak
ama ne yapayım, falanı kıramadım...” şeklindeki düşüncelerle iştirak edilen bir sohbetten
istifade mümkün değildir.
      2. Haddini bilmeme: Haddi tecavüz etme ve kendini hakiki büyükler gibi görme de
sohbetten istifadeye mani hususlardandır. Ki günümüzde yaygın bu anlayış, AİDS ölçüsünde
tehlikeli bir hastalıktır. Ayrıca bu düşünce, insanın yol almasına ve belli bir seviyeye
ulaşmasına da manidir. Zira böyle birinin önünde seviyeli örnek alınacak kutlu zatlar yoktur
ki, onları yakalamak, onlara ulaşmak için gayret göstersin. Bu tür insanların, bırakın
şunun-bunun sohbetinden istifade etmesini, Peygamberliğin İftihar Tablosu Hz. Muhammed
Mustafa (sav)’dan istifade etmesi bile düşünülemez.
      3. İnhiraf: İnhiraf da bu tür sohbetlerden istifadeyi engeller. İnhiraf, kenardan, köşeden
bakma, çevreyi miyop görme, bir şeye takılıp kalma, köhneleşmiş zihniyetinin ya da şartlı
bakışının tesirinden kurtulamama demektir.
      Daha sonra da Efendimiz (sas) ve Bediüzzaman Hazretlerinin, inhiraflı bakışlardan
çektikleri çilelerden bazı kesitler sunuluyor.
       Netice itibariyle ise “büyüklerin sohbetlerinden kâmil mânâda istifade, önce inanma, her
türlü tecavüzden sakınma ve inhirafın her çeşidinden tecerrüt etmekle mümkündür” deniliyor.
      13. Soru: Orta öğretim seviyesindeki birtakım okulların son yıllarda yurt içi ve
yurt dışında düzenlenen proje ve bilim olimpiyat yarışmalarına katılmaları, başarılar
elde etmeleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir; lutfeder misiniz?
       Önce bilim proje ve olimpiyatlara katılmanın önemi, bu işin şimdilik sivil toplum
tarafından ifa edildiği, fakat esasen bunun bir devlet politikası haline getirilmesi gerektiği
üzerinde durularak söz başlanıyor.
      Bir diğer açıdan mesele dinle irtibatlandırılıyor. Şöyle ki: gerek Asr-ı Saadet’te bazı
münferid vak’alarla, gerekse fıkhın bir mektep olarak ele alınıp ekoller halinde geliştiği
dönemlerde bu türlü ilmî faaliyetler, idareciler tarafından hep teşvik görmüştür. Zaten bizi
asırlarca dünya idaresinde söz sahibi yapan da bu anlayışın ürünleri olmuştur.
      Ayrıca bu başarılar, gerek içte-gerek dışta, gerek dost çevrede-gerekse düşman
çevrede Müslümanlardan ilim adamı çıkmaz imajını yıkmış ve paramparça etmiştir. Ve
asırlardan beri ilmî ve askerî gücü ile bizi psikolojik olarak ezen Batı karşısındaki ezikliğimizi
atmanın verdiği rahatlıkla gelcekte daha büyük projelere imza atmak mümkün olacaktır.
      Yine bu başarılarla, bazıların tenkid odağı olan klasik Kur’an kursu görüntüsü yıkılmış
ve içeride de bu okullara karşı bakış açısı değişmiş, onları ilgi odağı haline getirmiştir.
      İlaveten bu başarılar, okullara madde plânında destek veren insanları alabildiğine
rahatlatmıştır ve başka destek bulmada da çok önemli bir koz olmuştur.
       Fakat bu başarıların son nokta olmadığına dair beyanlar, şu altı çizili cümlelerle devam
ediyor: “Himmeti dûn tutmayı günah sayanlardanız. Biz şimdilerde amatörce yaptığımız bu
işlerle, gelecekte yapacağımız profesyonelce şeylere zemin, altyapı, blokaj hazırlıyoruz.
İnşâallah, yakın bir gelecekte bütün dünyanın gıpta edeceği ABD’nin NASA’larına bedel
TÜRKSA’ların kurulacağı ve ilim adına hemen hemen her şeyin patentinin Müslüman ilim
adamlarına ait olacağı günler yakındır ve mutlaka gelecektir.”
      Yine benzeri her konumda olduğu gibi burada da mutad uyarı tekrarlanıyor: “A’dan Z’ye
her safhada niyetin halis tutulması ve daima şükr-ü mutlak içinde bulunulması farzdır.”
      Ve bahis, ‘amansız ve imansız hastalıklar’ diye isimlenen kanser ve AİDS’e çare
bulunması şeklinde bir hedef gösterilerek kapatılıyor. Bitiş sözü şu: “Hatta diyebiliriz ki yüz
okul, talebeleri, hocaları ve maddî imkânlarıyla birleşerek, kansere deva bulup bir insanın
kurtuluşuna vesile olsalar, bu inanmış insanların hepsi cennete girebilir.”



                                               14
      14. Soru olarak iki-üç asırlık perişaniyetimizden kurtulmanın yolları soruluyor.
     Cevabın daha başlangıcında millet ve ümmet olarak 3 asırdan beri musab kaldığımız
bazı musibetlere örnekler veriliyor; mesela, 93 harbi, 1. Cihan harbi, Yemen, Suriye, Mısır,
Cezayir, Azerbaycan, Çeçenistan, Bosna-Hersek, Keşmir.. ve daha nice yerde yaşananlar.
Ardından bu nevi musibetlere, bir mü’minin bakış açısı ne olmaldır, sorusuna da icmalen bir
cevap sadedinde şöyle deniliyor: “Türk milleti ve hatta bütün bir İslam ümmeti olarak
yaklaşık üç asırdan beri maruz kaldığımız büyük musibetler, aslında Allah’ın bize
ruhumuzla-özümüzle bütünleşmemiz ve kendimiz olabilmemiz adına lutfettiği lütuf buudlu
musibetlerdir.”
      Tevcih edilen suale ise, Allah’ın, Efendimiz’e (sav) hitaben buyurdukları bir ayetle
cevap veriliyor; “Habibim, sen onların içinde bulunduğun sürece Allah onlara azab edecek
değildir ve onlar istiğfar ederken de Allah onlara azab edecek değildir.” Bu ayette dikkati
çeken ve azaba mani olan iki nokta nazara veriliyor:
       Birincisi: Efendimiz (sav)’in maddî-manevî mevcudiyeti. İkincisi; İstiğfar ve ona
devam. Yalnız bu istiğfarın, mücerred kavlî bir istiğfar değil, 3 asırdır hayatımızdan
uzaklaştırmak suretiyle günaha girdiğimiz İslam’ı yeniden hayata hayat kılmak şeklinde bir
istiğfar olduğu da özellikle beyan ediliyor.
      15. Soru, dinlerin tevhidi düşüncesini nasıl anlamamız gerektiği hakkında.
     “Öncelikle, bunun bizim problemimiz olmadığını belirtmek isterim. Evet, böyle bir
mes’ele semavî dinleri birbirinden ayrı görenlerin problemidir. Biz ne Hristiyanlığı, ne
Yahudiliği, ne de İslâmiyeti menşei itibariyle birbirinden ayrı görüyoruz” sözleriyle başlıyor
cevabın giriş kısmı.
     Ardından Hz. Ömer’in, Mecusîlerin bazı temel inançları itibariyle Müslüman akidesine
yakın olmalarından ötürü, onları ehl-i kitab statüsünde kabul etmesi.. hatta günümüzde
Muhammed Hamidullah gibi değerli ilim adamlarının Brahmanizm hakkında da aynı
düşünceyi paylaşmaları.. ayrıca kimilerinin Budizm’i de ilahî dinler katagorisi içinde
değerlendirmelerinden bahsediliyor.
        Bu noktada istidradi olarak bir hususa dikkatler çekiliyor: Mü’minlerin, Hristiyanlığı ve
Yahudiliği’in aslının ilahî olduğunu ve bazı çarpık akidelerin doğrulanmasını Kur’anla
öğrenebildiği; bu açıdan Budizm’in de böyle bir tahrif talihsizliğine uğramış olabileceği
belirtiliyor ve Sokrates’in genel düşüncelerindeki Allah inancına temas ediliyor.
       Sahih inançların nesilden nesile intikal ederken ilk saflığını kaybettiği ve zamanla
muharref hale geldiği ve Hristiyanlığın Hz. İsa, Yahudiliğin Hz. Uzeyr, ve İslamiyet’te Şiiliğin
Hz. Ali hakkındaki uluhiyet inançları misal olarak getiriliyor; ve tahrif ve tebdilin ağına düşmüş
dahi olsa, Hristiyanlık, Yahudilik, Brahmanizm, Budizm, Mecusilik vesairin üzerinde ittifak
ettikleri bir kısım müşterek esasların bulunduğunun da bir gerçek olduğu anlatılıyor.
       Örneğin tevhid, nübüvvet, haşir, adalet, ubudiyet gibi. Veya ölüleri gömme, tesettür vb.
mes’eleler gibi. Ama tahrif ve neshin çokluğundan dolayı teferruâta veya asla ait hükümlerde
esas itibariyle Allah’tan geleni, Allah’tan gelen şekliyle bulmak ve onları tevhid etmek çok zor
olacaktır. “Zaten, Allah (cc) da, razı olduğu esasları, bir sonraki peygamberin mesajı içinde
belirtmiş, değiştireceği hükümleri de değiştirmiştir. En son olarak da Hz. Muhammed (sav)’i
göndermiştir ki, o da Kur’ân ve Sünnet’le, musahhihlik, müceddidlik veya müessislik görevini
yerine getirmiştir. Evet O, bir anlamda musahhihtir. Çünkü kendinden önceki şeriatlarda
tahrife uğrayan noktaları tashih etmiş.. müceddittir, şartların değişmesine paralel olarak nice
hükümleri değiştirmiş.. ve müessistir, A’dan Z’ye büyük ölçüde yeni bir dinin kurucusu
olmuştur.
      Dolayısıyla da yeniden dinleri birleştirme gibi bir arayışın içine girmeye hiç gerek
yoktur. İslâm, düşünülen böyle bir işin, Allah tarafından gerçekleştirildiği dinin adıdır. “Bugün
sizin dininizi tamamladım, nimetimi itmam ettim ve din olarak İslâm’dan razı oldum” ve “kim,
İslâm’dan başka bir din arayışı içine girerse, bu ondan kabul edilmeyecektir” veya “Allah


                                               15
katında hakiki din, İslâm’dır” âyetleri de aslında bu hakikatı bildirmektedir. Ayrıca “bizden
önceki şeriatlar nesh edilmediği müddetçe bizim de şeriatımızdır” kaidesi zaten böyle bir
düzenlemeye gerek olmadığının ayrı bir göstergesidir,” deniliyor.
      “Ne var ki” kaydı ile başlayan paragrafta ise, dinlerin tevhidi yolundaki düşünce ve
çalışmaların, din adına değil de ilim-kültür ve medeniyet araştırmaları açısından her ne kadar
yararı olsa da, böyle Sanskritçe gibi bir din anlayışının –bence kaydı mahfuz- abesle iştigal
olduğunun altı çiziliyor. Ve tarihte aynı yönde Ali Ekber Şah gibi bazıların çalışmalar yaptığı
ama hiçbirinin muvaffak olamadığı ve şimdilerde Garaudy’nin de bu yolda olduğu; oysa
İslâm’ı işleye işleye tabiata mal etmeden, bünyedeki küfre ait artıkları temizleyip bir kenara
atamadan, yani yüzmesini öğrenmeden kendilerini derin deryalara salma nev’inden yaptıkları
şey düpedüz kendilerini bilmeme olduğu anlatılıyor.
       Ve sözün son paragrafı: “Evet, insan, tabiatında tahrife meyil taşıyan bir varlıktır; bazı
insanlar hassaten inhiraf duygusuyla da imtihan olmaktadırlar. İnsan iradesini zorlamalı ve
Allah’ın “razı oldum” dediği din içinde kemâlât-ı insaniyeye giden yolları araştırmalıdır. Aksi
halde ‘orijinal-yeni icadlarda bulunacağım..’ gibi düşünceler onu yolda bırakabilir ve kazanma
kuşağında kaybettirebilir.”


      Üçüncü Bölüm DİN     EKSENİ ETRAFINDA
      Bu bölüm, 13 soru-cevabı ihtiva etmekte. Adından da anlaşılacağı üzere daha ziyade
dinî motifi ön planda olan mevzular seçilmiş. En önemli özelliği de günümüzde medar-ı
münakaşa olan meseleleri ele almış olması.
      1. Soru, Cevşen hakkında.
      Bazı müslümanlar onu baş tacı yaparken, bazıları da alabildiğine ilgisiz, hattâ habersiz.
      Cevap, bu noktada Cevşen hakkında yorumlanmış tanıtıcı bilgiler sunuyor: Daha çok
Şiî kaynaklardan geldiğinden dolayı, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davrandığı
öncelikli olarak belirtildikten sonra, Cevşen ile ilgili hususiyet arzeden kendi mülahazalarımız
aktarılıyor:
      “1. Cevşen’in asgarî vasfı onun halisane bir duâ olmasıdır. Başka hiçbir özelliği
bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen’e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli
bir sebeptir. Öyleyse, sadece senedine âit şaibeden dolayı Cevşen’i tenkit pek haklı bir
davranış olmasa gerek.
     2. Efendimiz’e ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir üstünlüğü vardır. Cevşen de baştan
sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edâya sahiptir. Bu sebeple de duâda O’na ait
malzemeleri kullanmak hem önemli hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de bu bir tercih
mes’elesidir.
       3. Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkra hariç Sünnî kaynaklar Cevşen’e
yer verilmemesi, sadece senede ait bir husûsiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın
tezahüründen başka birşey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir
ağırlığı da yoktur.
     4. Bazen hadis kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullah’ın Efendimiz’den keşfen hadis alması
hiç de az vaki olmuş hâdiselerden değildir. İmam Rabbani’nin muavvizeteyn ve Ebu
Hanife’ye iktida hakkında keşfi’ni belli hadis kriterleri içinde tahlil etmek imkânsız olsa da;
hadisçilerin bu türlü ifadelere iltifat etmemeleri, onların doğru olmadığı mânâsına gelmez. Ve
bu sözler, Cevşen için de aynen geçerlidir.
      5. İmam Gazalî gibi bir allame, Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bediüzzaman gibi
bir sahib-kırân, Cevşen’i kabullenip onu vird edinmişlerdir. Hatta İmam Gazalî ona bir şerh
yazmıştır. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhan
olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın


                                               16
Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı
konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı
Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.”
       Bu beş maddelik bilgi ve yorumdan sonra Cevşen hakkında şu hüküm veriliyor: “Biz
kesinlikle diyoruz ki, Cevşen mânâsı itibariyle Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir.
Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen
bize kadar öyle ulaşmıştır.”


     2. Soru: Tecdid ne demektir? Tecdidin reformdan farkı nedir ve tecdid devreleri
adına bizleri aydınlatır mısınız?
       İşin doğrusu, tecdid, müceddid, reform gibi müslümanlar arasında sık sık nizaa sebep
olan böyle bir mesele, taassup, peşin kabul, hayal, kısır düşünce ve ütopik olmaktan uzak,
realite ayakları üzerine kurulmuş olarak gayet özlü ifadesini buluyor verilen cevapta. Önce
‘tecdid’ kavramının tarifi yapılıyor ve müceddidin misyonu çerçeveleniyor:
       “Tecdid; dinî dinamik ve kriterleri iyi tesbit edip, bunları yerinde kullanarak, asla uygun
ve onu bozmadan sistemi restore etme, başlangıç noktasındaki safvete ulaştırma ve
saykıllama hareketidir; bunu gerçekleştirene de müceddid denir. Yoksa müceddidin vazifesi;
aslı-faslı bozulmuş bir sistem doktrinini yeniden şekillendirme değildir; buna dense dense,
reform denir. Ne yaptığının şuurunda olan bir müceddid, ciddi master plânlarla, ne
yapacaksa onları sıraya koyar ve tecdidin geçireceği devreleri birer birer belirler. Sonra da
öncelik sırasına göre yapacağı şeyleri bir bir tatbik etmeye başlar.”
      Soruda geçen ‘tecdid devreleri’ terkibi, ‘bir misal’ kapı aralığı ile o terkibin kaleminden
zuhur ettiği ve ‘önümüzdeki çağ ve çağlara hükmedecek bir müceddid’ sıfatıyla tavsif edilen
Zat’ın beyanlarına dayanılarak şöyle açığa kavuşturuluyor: “Tecdidin bir imân faslı vardır.
İmân devresini hayat devresi takip eder. Hayat fethedilince, yapılacak şey, dünya çapında o
büyük değişimin son merhalesinin gerçekleştirilmesidir.”
      Fakat bu işin gerçekleşmesi için mücerred kitaplar okuma yeterli değil; belki
sebeplerine fiilen müracaatta bulunmak gerektir. Tıpkı Kitap ve Sünnet’in, geleceğe matuf
gaybî olarak bir kısım haberler verip, sonra da sizden, o rüyaların gerçekleştirilmesini
beklediği gibi. Peki, bütün bunlar nasıl olacaktır? “Dünden-bugüne tevarüs edilen bütün
duygu ve düşünceleri çağın şartlarına göre sistemleştirerek, bütün hayatın içine pompalamak
suretiyle onun her yere ulaşmasını sağlanacak.. ve bunun ulaşmadığı bir yer kalmayacaktır.
Zira onun ulaşmadığı yerlerde her zaman, kangren ve ölümler söz konusudur.
     Değişik ünitelerden mürekkeb her uzuv, gelişimini tamamladıktan sonra o, sevaplardan
mürekkeb bir parça haline gelecektir. Diğer yerlerde de sevaptan mürekkeb parçalar olacak
ve bu parçalardan meydana gelen bütün de, her yanıyla mahz-ı sevap olacaktır. Yoksa
eczası, günahlardan mürekkeb parçalardan, sıhhatli bir bünye meydana gelmeyeceği açıktır.
       Bu itibarla da, halihazırdaki müslüman diyarlardan sıhhatli bir İslâmî bünye beklemek
ham hayallik olur.” deniyor. Artı olarak güzel günlerin, biraz da farkına varmadan
‘gelivermiş’ olacağına telmihte bulunuluyor. Şimdilik bu hizmetin, böyle bir inkişafı bağrında
büyüttüğü; ama şartların tersi istikamette zuhur edip zor günlerin de gelebileceği, hazırlıklı
olunması gerektiği üzerinde tahşidatta da bulunuluyor.
     Son olarak ise, bu üç tecdid devresinin belli ölçüde birbiri içine giren daireler gibi iç içe
bulundukları, bunları birbirinden tamamen ayrı düşünmenin yanlış olduğu gerçek hayattan
örneklerle tavzih ediliyor.
      3. Soru: İmân-hayat-İslâm merhalelerinin hepsini bir müceddid mi temsil edecek?
      Daha faydalı olabilceği düşüncesiyle bu soruya verilen cevabı, meselenin nezaketinden
dolayı, ana cümleleri oldukları gibi yan yan gerirerek şöylece ihtisar etmeye gayret ettik:



                                               17
       “Şimdi müceddid yok; hepsi de vazifesini îfa edip gitmiş. Şimdilerde yapılacak şey,
onları tanıyıp onların yorum ve bakış zaviyelerini değerlendirmektir. Madem bugüne kadar
gelip-geçen büyükler ve bilhassa çağın düşünürü, böyle bir imân ve Kur’ân hizmetini
başlatırken, kendilerini nazara vermemiş ve şahıs yerine “şahs-ı manevî” demişler; demek ki
bundan sonra imân ve İslâm hizmeti şahs-ı manevî ile temsil edilecek. Vâkıa bazen içtihad
hatası olarak insanlar, yanlışlık yapıp, bir kısım kimselere fazla teveccühde
bulunabileceklerdir. Böyle bir durumda, kendilerine teveccüh edilen kimseler eğer hakperest
iseler, bu teveccühü, o cemaatin dağılmaması istikametinde kullanacak ve ondan kendilerine
bir hisse çıkarmayacaklardır.
     Bu arada bazı şahıslar da vardır ki, aslında hiçbir şey olmadıkları halde, aşağıdan
gelen bir saygıyla toplumun canı-kanı haline gelmişlerdir; eğer bu insanlar, bu kadarcık olsun
işe yarıyorlarsa, artık onunla uğraşmanın da âlemi yoktur. Ama bunlar, eğer toplumu
yönlendiremiyor ve gerektiği ölçüde o toplumda yenilik ruhunu inşa edemiyor, toplumun her
kesimini kucaklayıp onlarla uyum içinde olamıyor, sadece ve sadece kendilerine saygı
duyanlarla uzlaşabiliyorlarsa, böyleleri birer puttur; bu putların da kırılması gereklidir.
      Aslında, toplum içindeki firavunlarla dahi uyum içinde çalışmasını bilemeyen
böylelerinin şahs-ı manevîyi temsil adına kabiliyetli oldukları kabul edilemez. Zaten eğer
böylelerinde azıcık ihlas varsa, toplumun her kesimiyle uyum içinde olamadığını anladığı
zaman, hemen kendini nefyeder ve İbrahim Ethem gibi ferdiyet gaybûbetine gömülür..
gömülür ve kendini bulmaya çalışır; zira, onun böyle bir hizmetin başında daha fazla kalması,
kendinde olan bazı şeyleri kaybetmesine de vesile olabilir.
     Eğer, başa dönmek icap ederse, diyebiliriz ki: Müceddid bir şahıs olarak beklense de
dünyanın globalleştiği ve “tekârub-u zaman” ve “tekârub-u mekân”ın yaşandığı bir dönemde
hizmet, ferd-i ferîdlerle değil, şahs-ı manevî dehâsıyla yürütülmelidir. Evet bu işin husûsiyet
gamzeden adamları olmayacaktır ama; husûsi adamlar bu umûmî mektebin muallimi, bu
zaman üstü tekyenin ferd-i ferîdi, bu çağları aşkın medresenin baş hocası ve aynı zamanda
bu umûmi kışlanın seraskeri olacaklardır.
       Zannediyorum şimdilerde kutbiyet ve ferdiyet daha çok şahs-ı manevîlerce temsil
ediliyor. Bazı zamanlarda kutbiyetle gavsiyet beraber bulunduğu gibi, irşada yönelik olması
itibariyle bugün, kutbu’l-irşad birkaç tane de olabilir. “Evtad” dediğimiz zevat da ihtimal, bu
müşterek anlayış içinde temsil edilecek veya bu anlayışla bütünleşen ve bütün İslâmî
cemaatler arasında dağılarak, geleceğin mukaddes ve muhakkak birliğinin canı ve kanı
olarak misyonunu edâ edecektir.
      Dünya kadar evliyâ ve dünya kadar irşad kutbiyetine merdiven dayamış yediler, kırklar
gibi haslar var. Bunlar ayrı ayrı görünseler de, bir gün mutlaka bir birleşme noktasına
ulaşacaklardır.”
     4. Soru: Rüya ile amel edilip-edilemeyeceği hakkında.
     Etraflıca verilen cevabı şöyle iki paragrafta özetlemek mümkün:
      “Rüya, hadisin ifadesiyle “mübeşşirat”tandır. Yani o bir muştular kaynağıdır. Allah (cc)
rüyalarla bize müjdeler verir. Elbette rüyanın da bir hakikati var. İster müsbet, ister menfî
ma’nâda, rüyalarla gelen müjde veya ikazların objektif bir değer ifade ettikleri söylenemez.
Bu yönüyle de onların bağlayıcı birer delil veya bürhan kabul edilmeleri mümkün değildir.
Ancak, şer-i şerife muvafık ve mülayim olan mes’elelerde rüyaların o rüyayı görene özel bir
mesaj ifade etmesi -tabiî Kitap ve Sünnet’le çatışmaması bir ön şarttır- söz konusu olabilir.
Aksi haldeki rüyaların, hiçbir kıymet-i zâtiyeleri yoktur.
     Mesela insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri de görse, velileri de görse hüküm
değişmez. Söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır. Cinler,
medyumlar, melekut alemine açılan başka kapılar ve velayet yolundaki vartalar da da durum
böyledir.”
     5. Soru’da “tevbede dikkat edilmesin gereken hususlar” soruluyor.


                                              18
    Cevap: Günahlar karşısında en büyük tahassüngahımız (sığınma yeri) olan tevbe
mevzuunda, şu hususlara dikkat etmek kalbî ve ruhî hayatımız için çok ehemmiyetlidir:
      1. Günah karşısındaki tepki, iç nedamet.
      2. Günahın kısa ömürlü olması.
      3. Günahı kerih görmek.
      4. Günah-tevbe dengesi.
      5. Günahı günah olarak bilmek.
      Bediüzzaman Hazretlerinin günahı arslan veya kaplana değil de yılan ve çıyana
benzetmesinin ‘günahın sinsiliği’ açısından çok manidar olduğu çıkarımı yapıldıktan sonra şu
veciz ifadeye yer veriliyor: “Günahlara karış teyakkuz, Allah’a karış vefalı olmak demektir.”
     Günah manasına gelen zenb ve kuyruk manasına gelen zeneb kelimelerinin aynı
kökten gelmelerinden hareketle ikinci bir nükte çıkartılıyor ve günah işlemenin, kendine
kuyruk takmak yani behîmileşmek düşüncesini hatırlattığı.. günah işlediği halde onu
sezemeyenlerin ise, “kel en’ami belhüm edall” tokatı ile hayvandan da aşağı bir dereceye
düşmüş oldukları anlatılıyor.
      6. Soru: Efendimiz (sas), bilhassa Mekke fethinden sonra civar devlet ve
kabilelerden gelen heyetleri karşılamada, ciddi bir hassasiyet gösteriyor ve bu
davranışının örnek alınarak kendisinden sonra da devam ettirilmesini istiyordu.
Ömrünün son anlarında bu isteğini, vasiyetleri arasında da tekrar etmişti. Hikmeti
nedir? Aynı hâdiseyi günümüze yorumlarsak ne gibi dersler alabiliriz?
      Cevab: Efendimiz’in bu hassasiyeti bizim de en çok hassas olmamız gereken önemli
bir konudur. Allah Rasûlü, sadece kendisine gelen heyetlere karşı değil, dini kabul etmek için
gelen ferdlere karşı da her zaman ilgi ve alâkasını en üst seviyede sürdürmüştür. Meselâ,
Halid b. Velid, Amr b. Âs, İkrime b. Ebi Cehl, Abdullah b. Cerir el-Becelî ve Osman b. Talha
gibi Mekke’nin seçkinleri Medine’ye geldiklerinde, her biri Allah Rasûlü’nden öyle iltifatlar
görmüşlerdir ki, o gün için Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.anhüm) öylesini bulamamışlardı.
    Efendimiz (sas)’in değişmeyen prensipleri cümlesinden olan bu fert ve heyetlere
muamelelerinde bir sürü hikmet dolu gayeler vardı:
     Evvela: Henüz bütünüyle İslâm’a ısınmamış bu insanlar yer değiştirmenin tedirginliğini
yaşarken, eğer kendilerini tedirginlikten kurtaracak emniyet dolu bu sıcak atmosferi
bulamasalardı, tercihlerini başka türlü de kullanabilirlerdi.
      İkincisi: Gelen heyetler arasında, kavminin ileri gelenleri de bulunabiliyordu; eğer
onlara, alışageldikleri ilgi ve alakanın aynısı gösterilmeseydi, yeni tanıştıkları İslam ortamını
yadırgar, rahatsız olurlardı.
      Üçüncüsü: İslâm bir devlet nizamı olarak îlan edilince, çevredeki kabile ve devletler
kendilerince bir durum değerlendirmesi yapmak üzere, Medine’ye resmî heyetler
gönderiyorlardı. Bu heyetlere, istikbal ve hürmet gösterilmeliydi ki, geriye müsbet kanaatlerle
dönsünler; ve bu kanaatler de kendi toplumlarında tesir icra etsinlerdi.
      Dördüncüsü: Efendimiz (sav)’in ahlâk ve şemâili Ehl-i Kitap tarafından biliniyordu. Zira
bu şemâil onların kitaplarında da mevcuttu. Heyetlerden bir kısmı da bu işin hakikatini
araştırmak için geliyordu. Allah Rasûlü, onları yakınına alıyor ve âdetâ, nübüvvetine ait
alâmetleri görmelerine yardımcı oluyordu ki, bu sayede, şüphe ve tereddütler, O’nun o
mübarek hal ve tavrına çarpıyor ve delik-deşik oluyordu; sonuçta döndükleri yerlerde tebliğ
misyonunu edaya hazır hale geliyorlardı.
      Beşincisi: Gelecekte cihanın dört bir yanından binlerce heyetleri ağırlayacak olan İslam
Site Devleti’nin protokol işlerinin temelleri de mikro planda bu şekilde atılmış oluyordu.




                                               19
      Günümüzün irşad erleri de, Efendimiz (sas)’in ister heyetleri kabulünde gösterdiği sıcak
alâkayı, isterse bazı kimselerin mâzideki kusurlarını tamamen unutarak onları kabullenişini
aynıyla tatbik ve temsil edememeleri gerçeği mahfuz, yine de aynı şeyleri güçleri nisbetinde
yapmak durumundadırlar; aksihalde bu hizmeti seviyesiz göstermiş, dolayısıyla da bu yüce
davaya ihanet etmiş sayılırlar.
      7. Soru’da ise kadın-erkek eşitliği meselesine İslamın bakış açısı soruluyor.
      Cevapta, önce “eşit” kelimesinin “hiçbir fark göstermeyen, tabiatı, niteliği, değeri ve
boyutları bir olan demek olduğu.. “eşitliğ”in ise “haklar bakımından insanlar arasında hiçbir
ayırım bulunmaması anlamına gelen bir kelime olduğu belirtiliyor. Böyle lügavî bir tayin ile de
aslında “kadın erkek eşitsizliği” zımnen ifade edilmiş olunuyor. Bu zımnî ifade ise kadın ve
erkek arasındaki iki ana farklılığın zikri ile bütün bütün tebeyyün ediyor:
      a)- Fıtratta farklılık: Kainatta Allah (cc) her şeyi çift yaratmıştır. Bu çiftlerden her birinin
diğerine, bütün yönleriyle eşit olduğunu söylemek mümkün değildir; ancak birbirinin
tamamlayıcısı olabilirler. Allah Rasulü bir hadîslerinde bu gerçeği şöyle ifade ederler:
“İnnema’n-nisâ şekâikur’r-ricâl = Kadınlar erkeklerin yarısıdır.” Ama hiçbir zaman biri
diğerinin aynı değildir. Yani bunların fıtratları ruhî ve psikolojik yapıları tamamen farklıdır.
       Kaldı ki sadece farklı cinsler arasında değil, aynı cinsler arasında bile, tam bir eşitliğin
olduğunu söylemek mümkün değildir. Böyle bir ümniyenin gerçekleşmesi için uğraşmak,
fıtrat kanunlarını değiştirmeye uğraşmaktır ki, bu tür gayretler bütünüyle boşa giden emek
sayılır. Bununla beraber, kadınlarda bu yaratılış farklılığı onların hor ve hakir görülmelerini
gerektirmez.
       b)- Vazifede farklılık: Erkek ve kadın arasındaki fizyolojik, biyolojik ve ruhî farklılıklar,
vazifelerinin de farklı olmasını gerektirir. Dolayısıyla kadın, vazife bakımından da erkeğe eşit
olamaz. Dolayısıyla, erkek-kadın eşitliği değil, kadın ve erkeği ayrı ayrı, kendi fıtratları
içerisinde ele alıp değerlendirme en isabetli yoldur; gerçek hak ve adalet de budur.
     Hem kadına altından kalkamayacağı ağır işler teklif etmenin ve onu fıtratının dışına
taşan işlerde çalıştırmanın ne eşitlikle ne de insanî yaklaşımla alâkası vardır. Aksine böyle bir
davranış ona ait birçok hakkı gasbetme mânâsına gelir.
      Efendimize ait şu hadis, söz konusu hususu ne çarpıcı ifade eder. “Bir ineği
boyunduruğa koşmuşlardı. Döndü ve sahibine şöyle dedi: Ben bu işler için yaratılmadım.”
Hülasa her şeyin bir yaratılış gayesi vardır. Her varlık yaratılış gayesine ve kabiliyetlerine
göre istihdam edilmelidir ki, gerçek adalet teessüs etsin.
     8. Soru, Mus’ab bin Umeyr’i Mus’ab bin Umeyr yapan özelliklerin neler olduğu
beyanında.
     Mus’ab b. Umeyr Ashab-ı kiramın en büyüğü olmasa da hayat-ı seniyyeleri itibariyle en
büyük sahabilere denk bir misyon eda ettiğinde de şüphe olmadığını öncelikle vurgulandıktan
sonra; bu gerçeğe şu zaviyelerden yaklışılıyor:
      a- O zatın zamanın belirli bir diliminde gördüğü tarihî misyon.
      b- Cahiliyeyle kirlenmemiş ahlâk-ı âliyesi.
      c- Tebliği ve irşadda tam bir denge, düşünce ve irade insanı oluşu.
      d- Mevcud lüks ve refahı terkedip, iradî olarak çile yoluna sulük etmesi.
      e- İffeti.
      f-   Annesinin tüm menfi tavırlarına rağmen onu kırmadan idare etmesi.
      g- Allah Rasulü ile münasebetini daima kavi, sıcak ve canlı tutması.
      h- Eşyanın perde arkasına gözlerini açmış, ölümü gülerek karşılamaya hazır tam bir
         dava eri oluşu.



                                                 20
      Rasulullah (sas)’ın Hz. Ebu Bekir’e Hz. Ömer’e, Hz. Ali’ye rağmen tebliğ ve irşad
vazifesiyle başkasını değil, onu seçip, Medine’ye göndermesi.. ve Medine’de hiç mi hiç panik
yaşamadan, sergilediği ciddi tavırla gönüllere itminan salarak Useyd b. Hudayr, Sa’d b.
Muaz, Sa’d b. Ubade gibi devâsa kametlerin İslâm’la şereflenmelerine vesile olması
hakperestlikle teslim ediliyor ve son olarak şu sözle konu hitam buluyor:
     “Mus’âb, çetin olma, zor olma ve aşılamayan tepe mânâsına gelen ismiyle, önüne
çıkan her engeli Allah’ın inayetiyle aşmış ve rahmet-i Rahman’a kavuşmuş, çoklarının her
zaman hayâl hanesini dolduran şehadet ile hayatını noktalamıştı.”
     ‘Bir nebze de şeytandan’ ara başlığıyla başlayan bu 9. Soru’da “Şeytanın mâhiyeti,
fonksiyonu, yaratılışının hikmetleri, insanı saptırma yolları, bunlardan korunmanın
çareleri şeklinde 8 şık üzerinde duruluyor.
     1. “Şeytan” kelimesi hangi kökten gelir?
     Cevap: Şeytan kelimesi, iştikâk itibariyle, Allah’tan, Allah’ın rahmetinden uzak oldu
mânâsına (şatane)’den, bir de; yandı, işi bitti, helâk oldu (şâta-yaşîtu) mânâsından olmak
üzere iki kökten gelir. Her ikisi de şeytan için doğrudur. Zira o, Allah’ın rahmetinden
kovulmuş ve yanmaya hak kazanmış bir varlıktır.
     2. “Şeytan” kelimesi başkaları için de kullanılabilir mi?
      “Şeytan” kelimesi taşıdığı mânâdan hareketle dinde her azgın ve taşkın şeye
kullanılabilir. Nitekim Allah (cc) “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını
düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar”(Enfal, 6/112)
âyetinde şeytan tabirini, yaldızlı sözlerle insanları baştan çıkartan cinler ve insanlar için
kullanıyor. Efendimiz (sav) de bir yerde köpeğe, bir yerde de serkeşlik yapan deveye şeytan
demiştir.
     3. Şeytan, niçin Allah’ın rahmetinden kovulmuştur?
      Şeytan, mahiyetinde mündemiç olan duyguları kötü yolda kullanması sebebiyle Allah’ın
rahmetinden kovulmuştur. Yoksa o rahmetten uzak yaratılmamış ama, kabiliyetlerini kötüye
kullanması sebebiyle uzaklaştırılmıştır.
     4. Şeytan insana niçin düşman olmuştur ve hangi yollardan yaklaşır?
       Şeytanın Hz. Adem (as)’e secde etmemesi, onun Rahmet-i İlâhî’den kovulmasına;
Allah’ın kovması da, onun Allah’a karşı düşmanlık göstermesine zahirî birer sebeptirler.
Şeytanın insana yaklaşması ise, günahları süslü göstermesi ve dört cihetten onlara
sokulması şeklinde gerçekleşmektedir; ilgili ayetlerde zikredildiği üzere.
     5. Şeytan niçin hidayete gelmemektedir?
      Şeytan kin, nefret ve küfr ikinci bir fıtrat kazanmıştır; ve bu türlü davranışlar onun o
andaki fıtratının gereğidir. Şeytan, şayet Allah’a sığınsa ve girdiği o çıkmaz yoldan çıkma
eğiliminde bulunsaydı, Allah’ın inayeti ile kurtulur ve hidayete mazhar olabilirdi.
     6. Şeytan’ın yaratılmasının hikmeti nedir?
      Allah (cc), abes iş işlemekten münezzeh ve müberradır. Hakîm olan ve her şeyinde bin
bir hikmet gizli bulunan Allah hakkında böyle bir şey düşünme, Allah’ı bilememenin, O’nu
tanıyamamanın bir ifadesi olsa gerek.
      Şeytanın yaratılma hikmetinin en önemlisi ise, insanı kulluğunda dikkat ve teyakkuza
sevk etmesi, korunma istidatlarını inkişafa ve Allah’a dehaletine, Sünnet-i seniyye kalesine
sığınmasına vesile olmasıdır.
     7. Şeytanın bizimle uğraşmasına nasıl engel olacağız?
     a- Allah’a sığınma
     b- Tembelliği terk etme


                                              21
      c- Ayât-ı tekviniyeyi sık sık mütalâa etme
      d- Rabıta-yı mevtte bulunma
      e- Sürekli tebliğ ve irşadla dolu yaşama
      f-   Allaha verilen ahde vefa
      g- Yalnız kalmama; hakikat erleriyle beraber bulunma
      h- Va’z u nasihat dinlemek
      8. Şeytanın şerrinden korunmak için hangi dualar okunmalı?
      Bir fasıl önce zikredilen hususları, bu konuda yapılacak fiilî dualar olarak nitelendirecek
olursak, bunların yanında bir de kavlî dualar vardır ki, bu ikisi bir vahidin iki yüzü gibidir. Birini
yapıp diğerini ihmal veya terk etmek, neticeye ulaşılmasını engelleyebilir.
     Allah Rasûlü (sav)’nün şeytandan korkulduğunda söylenmesi için talim buyurduğu
duayı örnek olarak zikredip sair şeyler için bu konuda yazılmış duaların derlendiği dua
mecmualarına müracaat etmek uygun olur:
      “Ya Rahman! Ne bir iyinin ne de bir kötünün kendilerini aşamayacağı, Allah’ın yarattığı,
zürriyet halinde her tarafa saçtığı ve kusursuz meydana getirdiği şeylerin şerrinden, gökten
inen ve oraya yükselen şeylerin şerrinden, Allah’ın yerde yarattığı ve yerden çıkan şeylerin
şerrinden, gece ve gündüzün fitnelerinden -hayırla gelenler müstesna- meydana gelen
hâdiselerin şerrinden, Allah’ın tastamam kelimelerine ve vech-i kerimine sığınırım.”
     10. Soru: “Sizden biriniz bir münker gördüğünüzde eliyle, gücü yetmezse diliyle,
ona da muktedir olamazsa kalbiyle tavrını belli etsin. Bu sonuncusu imânın en zayıf
mertebesidir.” hadîs-i şerifini nasıl anlamalıyız?
      Detaylarıyla verilen cevapta hülasa şöyle deniyor: Elle müdahele, İslamî bir cemiyette
zuhur eden her çeşit münkere devletin bizzat müdahelesi.. Dille müdahele, devletin emr-i
bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” yapmadığı aynı ortamda mü’minlerin kavl-i leyyinle,
Kur’ân’ın ruhuna uygun tebliğ metodla tebliğ ve irşadda bulunması.. ve kalben buğz etme
ise, devletin böyle kavlî ikaz ve ihtara izin vermediği zeminde o münkerat ve onu irtikâp eden
kimselerle, irşad ve tebliğ gibi hususların dışında münasebet kurmama ve vazife olarak da
en azından kalbde onlara karşı bir burukluk, bir buğz hissetmek demektir ki, bu da yapılması
gerekli olan şeylerin en aşağı derecesidir. Fakat bu buğz, sırf Allah için olmalı ve İslâm
adına, karşı tarafa sunulacak teklif ve mesajların hüsn-ü kabul görmesi esasına göre
ayarlanmalıdır.
      Eğer topyekün günahlara mübtela bir cemiyet içinde o ahlaksızlıkları def edecek
paratöner, dinamik bir hakikat cemaati bulunuyorsa, o cemaat sayesinde musibetler savulur;
aksihalde o cemiyete sağnak sağnak belaların yağması mukadderdir.
     11. Soru: Hadiste “rüya nübüvvetin kırk altı cüz’-ünden bir cüz’dür” deniyor.
Ama rüyanın ilim sebeplerinden biri olmadığını da biliyoruz. Bize rüya-hakikat
dengesini nasıl kurmamız gerektiği hususunda bilgi verir misiniz? Yani rüya bir teşrî
kaynağı mıdır?
     Böyle öteden beri kayma noktası olmuş ‘rüya-hakikat dengesi’ meselesi, aklî-kalbî bir
muvazene içinde cevabın derununa öylesine sehl-i mümteni içesinide içirilmiş ki, rüya
noktasında tarihi sapmaları düşününce, akıl hayret ediyor; ve nasıl şu özlü gerçeği
bilememişler diyor?
       Cevapta önce rüyanın, nübüvvetin kırkaltı cüz’ünden bir cüz’ü olduğunu ifade eden
buhari-müslim hadisi, şerhediliyor: Bu, muhteva ve mânâ açısından peygamberliğin, kırk altı
derinliğinden, kırk altı parçasından, ifade ettiği kırk altı mânâsından ve içindeki kırk altı
esastan biri mânâlarına gelebilir. Muhakkikîn bu hadîse şöyle bir açıklama getirmişler:
Efendimiz, kendisine peygamberlik gelmeden evvel, nübüvvetle alâkalı mes’eleleri, altı ay


                                                 22
kadar rüyalarında görüp tanımıştı. Peygamberlik de yirmi üç sene sürdüğüne göre, bu altı ay,
vahyin nazil olma süresinin kırk altı parçasından biri sayılabilir.
      Bu yorumdan sonra “Ahir zamanda en sadık olan şeyler rüyalardır.” hadisine “neden?”
sorusu açısından değiniliyor: Çünkü ahirzamanda rüyaların arkasındaki gerçek, yani
peygamberlik artık yok, hatta bir yönüyle velâyet-i kübra da yok, doğrudan doğruya
Efendimizle zaman üstü bir noktada görüşme ve emir alma da yoktur. Mesela, Bediüzzaman
yoktur. Bizler de ümmî insanlarız. Bu açıdan hakikat âleminde,“mişkât-ı nübüvvet”ten
alınacak şeyleri doğrudan doğruya elimizi uzatıp alamıyoruz. Durum böyle olunca, bunca
günah, bunca karışıklık içinde Allah bize olan lütuflarını rüyalar yoluyla lütfediyor veya bazı
saf gönüller sayesinde “yakazalar” vasıtasıyla içimize akıtıyor, başta Efendimiz olmak üzere
birçok Sahabe, evliyâ ve mukarrabinle görüştürüp buluşturuyor; yani ihtiyacımıza binaen.
     Kaldı ki küfrün bütün üniteleri ile hayata hakim olduğu bir dönemde dine hizmet
edenlere Cenab-ı Hakk’ın, şekerleme nev’inden mübeşşirat ile onları teşvik etmesi
rahmetinin bir tezahürüdür.
      Fakat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çünkü çocuğa her zaman
şekerleme verilmez; aksihalde vücud sağlıksız olur. Öyle de bizler herşeyi rüyaya bağlar ve
rüyalardan dışarı çıkamazsak, bir rüya adamı olarak kalır gideriz; yakaza dediğimiz husus da
aynen bunun gibidir. Hem bunlar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında
hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir. Yine rüyalarla amel etme, yakazalara
güvenme, cinleri kullanma.. hep böyle çok masumane, Müslümanlık duygu ve düşünceleri
içinde başlar.. başlar ama bir de bakarsınız ki şirazeden çıkmışsınız.
     Bize düşen şey Kitab’a ve Sünnet’e uymaktır. Mesela siz göklerde gezip dolaşsanız,
zaman-üstülük içinde Efendimizle buluşsanız, Cenab-ı Hakk’ın değişik şekilde tecellileri ile
baş başa kalsanız.. işte bütün bunlar, Sünnet’i yaşamanın yanında ceviz kabuğu kadar yer
doldurmaz.
     O halde saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. Sizler tertemiz duygularla
yaşar, kılı kırk yararcasına        “Kitap ve Sünnet” derseniz, “Şeriat-ı garrâ”nın elmas
düsturlarını, akyolun prensiplerini hayat düsturu yapar yaşarsanız, Allah da sizi boş
bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder. “ Verilen cevabı bu noktada keserek bir kavram
meselesine dikkatleri çekmek istiyoruz:
     Cevaba girişte geçen “ahirzamanda velayet-i kübra yok” cümlesindeki “velayet-i
kübra”dan murad, Üstad Bediüzzaman’ın taksimini yaptığı ve velayet-i kübra dediği Sahabe
Velayeti değildir; olsa olsa İmam Rabbanî, İmam-ı Şazelî, Şah-ı Geylanî ve Ahmet Rufaîlerin
velayetidir. Aksi takdirde ahirzamandaki nesl-i mev’ud’un yolunun velayet-i kübra yolu olduğu
gerçeği ile tezad teşkil ederdi.
       Son olarak bitiş cümlesini özellikle kaydetmek gerek; zira gerçekten insan düşüncesini
ve hayalini donduracak derecede kat’î bir inanç ve itmi’nan içinde söylenmiş, gayet şaşırtıcı
ve orijinal bir cümle: “Sizin bundan sonra din adına söylenen şeylerin dışında artık alacağınız
fazla bir şey kalmamıştır. Gördüğünüz rüya ve yakazalar, şevkinize medar olabilecek şekilde
sizi şahlandırıyorsa onunla iktifa etmelisiniz...”
      12. Sual’de “irade ile imtihan olma” mes’elesi soruluyor.
     Buna göre insanın maddî yanı alem-i halk içinde, manevi yanı da alem-i emr içinde
mütalaa ediliyor. Alem-i emr ile alakalı bütün unsurlar, doğrudan ruhla irtibatlıdır ve insan
kendisindeki bu cismanî ve ruhî cihazatla hep insan-ı kamil olmaya koşup durmalıdır. Bu da
iman-ı kamil ve amel-i salih ile mümkündür.
       İradeye gelince; âlem-i emr içinde, vicdan mekanizmasının dört temel unsurundan
birisidir ve Bediüzzaman Hazretleri’nin veciz ifadeleri içinde “o bir meyelân (eğilim) veya
meyelândaki tasarruftur; nisbî-kisbîdir.” Aslında bu, bir şart-ı âdidir. Ve tabii bu şart-ı âdide,
sebeple-müsebbeb arasında tenasüb-ü illiyet prensibine göre bir münasebet de aranmaz.



                                               23
      Bu kısa ve öz açıklamalardan sonra, irade ile imtihan olma mes’elesini incelemeye
alınıyor:
     “1- Öncelikle insan, iradesiyle imtihan olmaktadır. Onda tenasübü illiyetin olmaması
sebebiyle irade gibi yok denecek derecede var olan bir şeyden, böyle büyük neticelerin elde
edilmesi ise, Allah’ın kudret, kuvvet ve hikmetinin bir tecellisidir, göstergesidir.
      2- İradenin mahiyeti ne olursa olsun, madem ki Allah geleceğimizi, bizim iradelerimiz
üzerine kurmuştur, yani geleceğimiz adına irade, bir bakıma plân ve proje gibidir; öyleyse
ona itibar etmek lazımdır. O, ne herşeydir, ne de hiçbirşey.. belki ehl-i sünnet akidesi içinde
Mutezile-Cebriye arası itibarî bir varlıktır. Ki geleceğe ve günahlara da bu açıdan bakılmalıdır.
      3- İradenin Allah’ın gösterdiği istikamette ve makul sınırlar içinde kullanılması da çok
önemlidir. Mantıkî ve hissî boşluklar içine düşülmeden, mutlak şuurla kaynaşarak ilham-ı ilahi
olan latife-i rabbaniyenin desteğinde yapılan böyle iradî ubudiyet ve hizmetler neticesi
imtihan da kazanılmış olabilir.
     4- İrade-imtihan münasebeti açısından insanın kendi vazifelerini yapıp kat’iyen şe’n-i
Rububiyet’in gereğine karışmaması gerekir ve bu da yine bir irade mes’elesidir. İnsana
düşen kulluktur; aksine davranış Allah ile pazarlık yapma tavrnını çağrıştırır.”
      İrade ile alakalı bu dört ana husus beyan edildikten sonra burada akla gelebilecek:
“İrade ile imtihan yine irade ile kazanılmayacak mıdır?” sorusu şu şekilde izah ediliyor: “Evet,
irade ile imtihan, yine irade ile kazanılacaktır. Onun için iradenin devamlı olarak
güçlendirilmesi gerekir. İradenin güçlenmesi için de dua ve istiğfar, çok ama çok önemli iki
faktördür. İstiğfar meyelân-ı şerrin kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir.
      Meyelân-ı şerrin kökünü kesen istiğfar, geçmiş günahlara nedamet etmek, hal-i
hazırdaki istikameti korumak ve gelecek adına günahlara karşı tavır belirleyerek, bunda
kararlı olmak.. ve dahası sürekli bunu vurgulamak, bir diğer ifadeyle Allah’a yöneldiğini
vicdanında tam duymak demektir.
      Meyelân-ı hayra kuvvet veren duaya gelince; Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de değişik
yerlerde, bizleri duaya teşvik ederken: “Dua edin, duanıza icabet edeyim.” “Eğer kullarım
benden sorarlarsa, ben onlara çok yakınım..” buyurmaktadır.”
     Bu sözleri müteakiben duanın fiilî, kavlî, gönülle yönelme yani vicdandaki
mülahazalarla teveccüh etme şekillerine temas ediliyor.
       Ayrıca “Duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın (ne ehemmiyetiniz var)” âyetince, duanın
insanın çok önemli bir yanı olduğu ve sair ibadetlerin dua kadar halis olmayabileceği.. bunun
sebebinin de diğer ibadetlerin bazılarının riyaya, sum’aya açık olduğu, bazıları da zahirî
sebepler çerçevesi içinde zorakî yapılabileceği.. halbuki duanın, esbabın bi’l-külliye sukûtu
noktasında insanın başvurduğu bir silah gibi olduğu ve duada sebeplere müracaat edilmediği
için riyaya ve sum’aya daha kapalı olduğu ifade ediliyor.
      13. Soru’da “Malî ve bedenî ibadetler hakkında bilgi verir misiniz? Günümüzde
malî ibadet adına imkânı olan mü’minler için bir ölçü söyleyebilir misiniz?” deniyor.
      Cevap: “Dînimizde ibadetler, esas itibariyle iki bölümde mütalâa edilir: 1 Malî ibadetler.
2. Bedenî ibadetler. Yalnız bu taksimi birbirinden kesin hatlarla ayrılmış, birinin diğeri ile
uzaktan yakından ilgi ve alâkası olmayan bir ayrım şeklinde düşünmek doğru değildir.
Mesela hac vazifesi hem malî, hem de bedenî bir ibadettir. Öyle de İslâm’ın şartları içinde yer
alan 4 ana unsur da böyledir. Dolayısıyla Allah’a karşı yapılan ubudiyetlerin âdetâ maddeden
tecerrüdü imkânsız gibidir.”
      Önce yanlış anlamalara sebebiyet verebilecek ince bir noktaya işaret ediliyor: “Allah’ın
kendilerine mal-mülk ihsan ettiği insanlar, zekâtlarını versinler, hatta zekâtın ötesinde ve
onun çok çok üstünde infaklarda bulunsunlar, ama bedenen hizmet yolunda koşmasalar da
olur demek doğru değildir. Malının hepsini Allah yoluna infak eden Hz. Ebu Bekr, eğer Bedir,



                                               24
Uhud.. vs. muharebelerden birine katılmasayıdı, belki de Tebuk karşısındaki Ka’b b. Malik
konumuna düşecekti.”
     Bu kısa açıklamadan sonra, soruya esas teşkil eden mevzuya geçiliyor ve günümüzde,
imân ve Kur’ân’a hizmette çok defa, madde ön plâna çıkmakta olduğu, ama bunun mutlak bir
hakikat olmadığı, belki zaman, mekan ve kişilerin durumuna göre değişkenlik arzettiği
söyleniyor.
      Bu böylece tesbit edildikten sonra, mes’ele iki ayrı açıdan değerlendiriliyor: 1.
İnsanların az veya çok sahip oldukları maddî imkânları Allah yolunda harcamaları ve infak
etmeleri. 2. Bu mevzuda yapılabilecek fedakârlığın, İslâm’ın getirmiş olduğu sınırlar içinde
ele alınması. Özet olarak, herkesin az-çok sahip bulunduğu imkânlarla Allah yolunda
seferber olmakla mükellef olduğunun altı çiziliyor.
      Burada bir ayrı hususa bilhassa temas etmekde fayda mülâhaza edilmiş, o da: Bir
insanın hem çok vermesi hem de ihlasını koruması olabildiğine zor olduğu.. ancak “meşakkat
miktarınca sevap” kaidesince böyle bir davranışın sevabının da çok fazla olduğu hususu.
      Mes’elenin diğer yanı da, İslâm’ın fedakârlıklar adına getirmiş olduğu ölçü ile alâkalı.
Her ne kadar zekat ve öşürde insanı mesuliyetten kurtaracak minimum sınırlar ayet ve
hadislerde tesbit edilmiş olsa da, cihat yolundaki fedakarlıkta böyle sabit bir ölçünün
olmadığı; belki bunun zaruretler ölçüsünde olduğu belirtiliyor. Buradan hareketle asrımızdaki
alem-i İslam’ın durumunun, müslümanın değil malının yarısını, hatta hepsini, canını dahi bir
kesenin içine koyup mücadele ve mücahedeye atılması için yeterli sebep olduğu; ve herkesin
bu yolda inancı ölçüsüde fedakarlık yapabileceği anlatılıyor.


      Dördüncü Bölüm: Büyüteç başlığını taşıyor ve içinde 7 soru-cevabı ihtiva ediyor.
Her bir soru, müellifin değişik zamanlarda söylemiş olduğu bazı cümle yahut terkiblerin
hususi önemine binaen daha derin ve detaylarıyla anlaşılması gayesine matuf kendisine sual
edilmiş ve bunların bizzat kendi ağzından açıklanması istenmiştir; yalnız 6. Sırada sorulan
cümle, Bediüzzaman Hazretlerine aittir. Bu bölüme “Büyüteç” isminin verilmesi de bu manayı
ifham için olsa gerek.
     1. Soru’da “Milletleri yaşatan üç önemli unsur vardır: Din, hikmet ve kuvvet”
sözünün açıklanması isteniyor.
      Cevaba genel olarak bakıldığında, önce din, hikmet ve kuvvetin tarifleri, sonra bunların
ana tonlarıyla çizgileşmesi ve ardından birbiri ile olan bağlantıları üzerinde durulduğu görülür.
      “Din; Kitap, Sünnet ve ayrıca selef-i salihîn’in Kitap ve Sünnet’e dayanan sâfî
ictihadlarından müteşekkil, insanları kendi ihtiyarlarıyla hayra sevkeden İlâhî ve küllî bir
sistemdir.” şeklinde tarif ediliyor.
      “Hikmet”ten anlaşılan manaların başında, “Kur’an veya Sünnet” manalarının geldiği,
ama bununla beraber Üstad Bediüzzaman’ın da işaret buyurduğu gibi, “bize bir hak ve
gerçek olarak ta’lim edilen İslâmî mes’elelerin, keşf, müşahede, sezginin inkişafı veya
hayalin vüs’ati yoluyla görünmesi ve eşyanın perde arkasının kavranması” mânâsına da
hamledilmiş olduğu delilleri de beraberlerinde getirilerek zikrediliyor.
      Ayrıca bazılarının hikmeti “felsefe” mânâsında kullanmış oldukları da ilave ediliyor ki,
“dalâlet-âlûd” felsefeye hikmet gözüyle bakılmasa bile, zamana ait mes’eleleri, aklî bir
çerçeve içinde ele alma, yani fünûn-u müsbete ve içtimâî ilimlerin prensiplerine göre
düşünüp, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde bir “akliyât” ve “mantıkiyât” sisteminin de hikmet
katagorisi içinde sayılabileceği belirtiliyor. Buna misal sadedinde de İmam-ı Gazali ve Üstad
Bediüzzaman Hazretlerinin isimleri tasrih ediliyor.
      Yine “kâinat kanunlarının, insan hayatının kanun ve prensipleriyle mutabakatının
araştırılması, Kur’ân-ı Kerim’le kâinat arasındaki uyumun sezilip ortaya çıkarılması”nın da
hikmet mefhumunun içinde mütalâa edilmiş olduğu söyleniyor.


                                               25
      Bu anlamdaki hikmetten hareketle, dindeki “fıkh” mertebesine ve dolayısıyla da
dünya-ukba muvaffakiyetine ulaşmanın yolunun hikmetten geçtiği anlatılıyor. Özellikle Hanefî
mezhebi bir hikmet ekolü olarak ele alınıyor ve Abbasi, Selçuki ve Osmanlılar’ın devlet
idaresinin dinî-hukukî temellerini oluşturması, inkişafa açık olması ve umûmî hakikatlar
çerçevesindeki esnekliği de hikmetin ayrı bir yönü olarak kaydediliyor. Ve nihayet söz,
hikmetin devlet idaresindeki esaslı konumunu beyan sadedinde gelip şu cümlelere ulaşıyor:
“Ben şahsen İmam-ı Malik’i çok ama pek çok severim. Ne var ki, Muvatta ile bugün
Erzurum’u bile idare etmenin mümkün olamayacağına inanırım.”
       Dîn, hikmet ve bunların ardından kuvvet üzerinde duruluyor. Bu meyanda din ve
hikmetin düstur ve kanunlarının hayata geçirilmesinde kuvvetin vazgeçilmez misyonu nazara
veriliyor.
     Son olarak da din, hikmet ve kuvvet üçlüsünün bir arada ve ittifak içinde olmaları
gerektiği, aksi halde, dinsiz ve hikmetsiz kuvvetin sırf bir zulüm ve baskı aracı; dinsiz
hikmetin fırıldak çarkı, kuvvetsiz dinin de sırf bir “vicdan işi” haline geleceği.. dolayısıyla da
bunların yaratılma ve insanlara ulaştırılma maksadının tam olarak yerine getirilmemiş olacağı
beyan ediliyor.
    2. Soru’da “Allah Rasûlü keremini öyle bir fetanetle kullanmıştı ki, yaptığı
cömertliğin zerresi dahi boşa gitmemiş ve İslâm gücü olarak geriye dönmüştü”
sözünün ne anlama geldiği sual ediliyor.
      “İnsanlığın İftihar Tablosu (sav), Cenab-ı Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmış ve bu İlâhî
ahlâkı çok iyi kullanmış, zerresini dahi israf etmemiştir. Sonra da Cenab-ı Hakk, İlâhî ahlâkla
ahlâklanmanın neticelerini katlayarak O’na iade etmiştir.” cümleleriyle bir kere daha
vurgulanan mesele, Kur’an-ı Kerim’den “Kim bir iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on katı
vardır..” ayetiyle delillendiriliyor ve herkese ıtlak ediliyor.
       Ardından sırasıyla, keremin lügavi ve istılahi tarifi.. nüve olarak her insanda az-çok
mevcud olduğu.. ama bu potansiyel gücü son kertesine kadar değerlendirmeye ancak
Efendimiz (sas) muvaffak olduğu.. bu muvaffakiyetin Cenab-ı Hakk’ın O’na mebdeki
mevhibesinin büyüklüğü ve misyonu icabı verilişi.. ve O’nun bu nüveleri inkişaf ettirmedeki
iradî başarısı anlatılıyor.
      Zihne hutur edebilecek “neden O’na verilmiş de, başkalarına değil” gibi bir negatif soru
da, parantez aralığı cevazı içerisinde “Cenab-ı Hakk, istikbalde o zatın iradesinin tam hakkını
vereceğini, o muhit ilmiyle nazar-ı itibara alarak, herkesi ve her şeyi aşan bir büyüklüğü, ta
baştan ona ihsan buyurmuştur.” cümlesiyle cevaba kavuşturuluyor.
       Efendimiz (sas)’in kereminin de onun bir mucizesi olması, dava-yı nübüvete delil olma
yönüyle birlikte işlendikten sonra; keremin herkes tarafından sevilen bir haslet olması..
cahiliye şiirlerindeki en ağırlıklı iki motifin birinin şecaat, diğerinin ise kerem oluşu.. ve bu iki
motife, bakiye-i din-i ibrahim (as)in cahiliye nesli içinde ber-devam olan bir temsili
denebileceği.. ve Hz. İbrahim’in cömertliği meyanında bütün varlığını, meleklerden duyduğu
bir “Subbûhün, Kuddûsün, Rabb’ül-melâiketi ve’r-rûh!” zikri karşısında feda etmesini hikaye
eden bir menkıbeden bahsediliyor.
      Ve mevzu, Efendimiz (sas)’in Hatice Validemizle birlikte koca bir serveti, gönülleri
kazanma yolunda daha risaletin 2.-3. senelerinde tüketip, karınlarına taş bağlar hale gelmesi
bahsi ile yeniden ana mecrasına dönüyor.
       Hz. İbrahim’den kalma bu kereme, Mekkelilerin de yabancı olmadıkları.. fakat bu
tevarüste en büyük nasibin, şecere-i İbrahim’in en son ve en cami meyvesi olan ve adeta
şekillenmiş kerem haline gelen Efendimiz (sas)’e düştüğü.. ki özellikle ramazan aylarında
rahmetle esen bir rüzgar gibi herşeyini çevresine dağıttığından söz ediliyor.
    Çünkü böyle yüce bir misyon, gönülde ideal bir tutku haline gelirse, insan onu eda
edemediği zaman, adeta kendisini ölecek gibi hissederdi ve bu şuur ile davası yolunda feda
edemeyeceği bir şey olamazdı; bunun için de mahiyetindeki bütün hakikatleri bir bir


                                                26
değerlendirecekti. Evet Cevvad ism-i şerifine de azami derecede mazhar o Aşkın İnsan,
cesaretin infak burcundan da zirveyi tutacaktı; ama katiyyen israflara girmeyecek, gayet
temkinli davranacaktı. Cömertliği, gönülleri dize getiren Nebi’ydi O! Bir peygamber ancak bu
kadar kerim olabilirdi.
      Her cevapta olduğu gibi burada da günümüzle bağlantı kuruluyor ve hülasa şöyle
noktalanıyor: “Dava-yı nübüvvetin vârisleri” sayılan, yeryüzünün günümüzdeki mirasçıları da,
aynı cömertlik ve kerem duygusu ihya etmeli ve davaları adına müsbet gelişmelere onunla
hız vermelidirler; zira cömertliğin verdiği ve vereceği neticeler, bütün fedakârlıklara değecek
ölçüde kıymetli ve bu milletin geleceği adına da çok önemlidir.”
      3. Soru’da: “Geleceği kucaklama bilgi toplumu olmaktan geçer” ifadesindeki
“bilgi toplumu olmak”tan ne kastedildiği soruluyor.
      Önce bilgi’nin esas kaynağı olan esma-yı hüsna ve Hz. Adem’in şahsında insanlığın bu
ilme mazhariyeti ve o ilmin getirdiği yetkilerden bahsediliyor. Meselenin cevabı şöyle
toparlanabilir:
       Âdem’in meleklere rüchaniyetinin arkasında ilim vardır ve bu ilim de eşyanın hakikati
ilmidir. Bu ilim ile de varlığa müdahele etme yetkisine, yani hilafete mazhar kılınmıştır. Hz.
Adem’in şahsında insanoğluna icmali olarak verilen bu bilgi ve o bilgiye mukarin hilafet,
Efendimiz (sas)’e tafsilî olarak verilmiştir. Allah (cc) kudret, irade ve meşietiyle yazdığı kâinat
kitabı koridorlarında, insanlığın rahat hareket edebilmesi için, kelam sıfatından gelen “şeriat-ı
garra” rehberliğini lütfedip insanlığın eline vermiş ve böylece insanlık o koridorlarda rahatça
yürüyebilmektedir.
      Bu yüzden geleceğin kaderini bir ölçüde tayin edecek de ilimdir. Hususiyle de
dünyadaki küreselleşme, ilmin önemini daha da artırmaktadır. İlim ve teknolojideki
başarısıyla yeryüzü hakimiyetini ellerine geçiren Batı karşısında, ancak ilimle ayağa
kalkabiliriz; dinî ve dünyevî ilimlerle. Bütün sahalara ait ilimlerin, bütün üniteleriyle öğrenilip
sistemleştirilmesi bir zarurettir.
     Eğer bir gün dünya robotlarla idare edilecekse, bu robotları yönlendirecek kumanda
merkezi Müslümanların elinde olmalıdır. Ancak böyle bir mes’elenin kat’iyen aceleciliğe de
tahammülü yoktur. Zira henüz hiçbir sahada yeterli elemanın yetiştiği söylenemez.
    Burada istidradi olarak da günümüzde İslam Fıkhı’nın tekrar gözden geçirilerek
zamanın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tertip edilmesinin gereğine değiniliyor.
     Çok önemli mes’elelere talip ama yetersiz insanlar, Müslümanlık adına, bu topluma üst
üste fiyaskolar yaşatabilirler. Oysa asrın Ebu Hanifeleri, Buharileri, Taftazanileri, İmam
Gazalileri ve Bediüzzamanlarına ihtiyaç var.
      Soru şu sözlerle hülasa ediliyor: “Evet geleceği kucaklama, bilgi toplumu olmaktan
geçer. Zira bilgi, eşya ve hâdiselerin bize anlattığı, tekvinî emirlerin ve bu tekvinî emirlerin
önümüze açıp döktüğü nesnelerin hissedilmesi, kavranması ve Yaradan’ın yüce
maksatlarının sezilmesi demektir. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan, görecek,
okuyacak, sezecek ve öğrenecektir. Öğrendikten sonra da hâdiselere sözünü geçirme ve
onları teshir etme yolunu araştıracaktır. İşte bu nokta, Yüce Yaratıcı’nın emriyle, eşyanın
insana, insanın da kendi Yaratanına teslim ve mahkûm olduğu noktadır.”
      4. Soru’da ise: “Kudsîlerin hizmetlerinde ve hayatlarında sohbetlerin önemli bir
yeri vardır” sözü izaha kavuşturuluyor.
      Cevapta önce ‘Kudsiler’ ve mukaddesler kelimelerinin inceden inceye tahlilleri yapılıyor
ve kelime köklerinin ifade ettiği manalardan hareketle bazı çıkarımlara gidiliyor. Buna göre
kudsiler, dünyanın isine-pasına bulaşmamış, hayatlarını Cenab-ı Hakk’ın rızasını tahsile
vakfetmiş; düştüğünde doğrulmasını bilen ve gözlerini açıp-kapayıp rıza-i İlâhîyi
arzulayanlar.. ve i’lâ-yı kelimetullah adına lazım gelen her şeyi yapan yiğitlerdir. Ve yine onlar




                                                27
acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarını ortaya koyarak, her halleriyle Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı
merhametini kendilerine celb ve cezbetmesini bilirler.
      Şirki izâle ve yerine tevhidi ikame etme böyle birinin en yüce mefkûresi, en büyük
gâye-i hayalidir. Onun için Seyyidina Hz. Mesih, yeryüzünü şirkten, şirkin levsiyatından
temizleyecek olan ve ahir zamanın en güçlü cemaati bulunan Hz. Muhammed (sav),
cemaatına “kudsîler” demiştir. Nasıl geçmiş kitaplarda Hz. Mesih’in etrafındakilere “Onun
çırakları”, Hz. Musa’nın etrafındakilere de “Onun talebeleri, çırakları” ifadesi kullanılır. Öyle
de Kur’ân-ı Kerim, Allah Rasûlü’nün cemaatini ele alırken, “Ashab” sözünü, yani sohbetten
gelen bir kelimeyi kullanmıştır. Zaten Efendimiz (sav) de onlara “Ashabım” demiştir.
       Kudsîlerin iki döneminden bahsediliyor. Biri: Efendimiz (sav)’le başlayan ve o döneme
ait ani’l-merkez güçle değişik dönemlerde zirveleşen, devletler hâline gelen ve devletlerin
mülk ve saltanatında âdetâ hilafetin şehbalı şeklinde kendini gösteren aslî tecelli ve küllî
zuhûru. Diğeri de: Ahir zamanda yine Hz. Sâdık-u Masduk’un beşareti ve müjdesine binaen,
son bir kere daha Müslümanların, olmaları gerektiği ölçüde var olmalarıdır.Bu açıdan
Efendimiz (sav)’in ümmetinin, “kudsîler” sözcüğüyle yâd edilmesinden, ahir zamanda bu
ikinci dirilişi temsil edenler de nasiplerini almaktadırlar.
       “Allah sizi hayata mazhar etmesi, diriltmesi, (yani bir ba’su ba’del-mevte mazhar
kılması) için O ve Peygamberi sizi çağırdığı zaman, o çağrıya icabet edin!” ayeti
zaviyesinden, en çaplı ihyâ hareketlerinin peygamberlerle, onlardan sonra da kudsilerle
temsil edildiği beyan ediliyor. Dolayısıyla da kudsîler denince akla, ahir zamanda yere
konmuş hizmet boyunduruğunu yeniden omuza alan, tamamen durmuş bir sistemi yeniden
harekete geçiren, darmadağınık olmuş İslâmî toplumu yeniden çağıyla hesaplaşmaya
hazırlayan ve gezdiği her yere, tıpkı Hızır’ın gezdiği yerler gibi canlılık götüren bir umûmi ihyâ
hareketinin mümessilleri gelmelidir, deniliyor.
     Bu genel bir anlatımdan sonra, önce sohbet kelimesinin özlü bir tahlili yapılıyor ve
müteakiben de kudsilerin sohbetlerinin nasılı çizgileştiriliyor.
       Verilen tarife göre sohbet; duygu ve düşüncelerini karşılıklı müzakere ederek bu duygu
ve düşüncelerde derinleşmeyi hedef alan insanların kurdukları arkadaşlıktır.” Her türlü
nasihat ve irşad manasına da gelen sohbet kelimesi çok şümullü bir kelime olarak tavsif
edilirken, kudsîlerin sohbetinin ise, sıradan bir beraberlik değil, yüce bir gaye ve ideal
etrafında tam bir vahdet-i rûhiye içinde örgülenmek olduğu belirtiliyor.
     Buradan hareketle deniliyor ki: “Cephede sonuna kadar bizimle beraber kalmayan, her
sene elli defa plânı, sistemi, düzeni bozulsa “yeni baştan” deyip, ülke ve ülkümüz adına
beraberliğimizi sürdürmeyen bizim arkadaşımız değildir.”
      Ahirette dostluğun devamının, dünyadaki beraberliğe bağlı olduğu; “Kişi sevdiğiyle
beraberdir” hadisi, ve “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın
nimetlendirdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel
arkadaştırlar!” ayeti ile delillendiriliyor. Ayırcı Üstad Bediüzzaman’ın “Birimiz şarkta, birimiz
garpta, birimiz cenubta, birimiz şimâlde, birimiz dünyada, birimiz ukbada olsak yine
beraberiz” sözü ilave ediliyor.
      Böyle bir sohbet-arkadaşlığın en önemli özelliklerinden birinin “uyarma ameliyesi-oto
kontrol’ olduğu genişçe dile getiriliyor. Bu sohbetin bir diğer derinliği olan zikir, fikir ve
tefekkür hususları da Ashab-ı Rasulullah (sas)’ın zatında ‘ışık evler’ misalleriyle işleniyor.
        Nihayet mevzu mülahaza dairesini açık tutmak mahfuz, gizemli ve enteresan bir
hususu huzura getiriyor, o da geçmiş kitaplarda işaret edilen “ahirzamanda dirilişin önemli bir
yanını mev’izelerin teşkil edeceği” meselesi. Buna göre âhir zamanda ümmet-i Muhammed’e
diriliş üfleyecek zevatın önemli ünvanlarından biri de “Nâsih” ünvanıdır ki bu da nasihat
buudlu, mev’ize derinlikli sohbetleri, yani kudsilerin sohbetlerini ifade etmektedir.
      5. Soru’da müellifin sık sık kullandığı “cebr-i lütfî” tabirinin açılımı sorulmuş.



                                               28
        “Cebr-i lûtfî, insan irade ve ihtiyarı söz konusu olmadan Rabbisinin ona ihsan
buyurduğu lütuflar adına kullanılan bir tabirdir.” cümlesiyle giriş yapılmış cevaba. Cebr-i
lutfiler kümesinden olarak önce iman ve imanın cebr-i lutfi olması delilleriyle izah ediliyor.
İkinci olarak böyle bir nur hizmeti içinde oluşumuz ele alınıyor. Aynı çerçeve içinde cebr-i
lütfînin bir diğer buudu olarak ise; Hasanî ruh ve düşüncenin temsili perspektif altına alınıyor.
Ve Hasanî ruh ve düşünce şu sözlerle izaha kavuşturuluyor:
      “Yakın bir gelecekte bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, Hasanî
ruh ve anlayışı temsil eden hasbî, diğergam ve fedakâr bir kısım ruhların müstağni
davranmasıyla pek çok fitne önlenebilecektir. Başkalarının kapışmak için mücadeleye
gireceği öyle bir ortamda onlar, bunların hepsini ellerinin tersiyle itecek ve “bize lazım değil”
diyerek ömürlerinin geri kalanını bir mağarada geçirmesini bileceklerdir. İşte bu inanç, bu
düşünce, hem İslâmî cemaatler adına bir lütuf, hem de bu cemaat adına bir meziyettir. Evet
onlara karşı kavga çıkartmak isteyenler, ellerini havaya kaldırdıklarında muhatap
bulamayacaklardır. Zira, onların kesin kararı şudur ki; Müslümanlarla sebebi ne olursa olsun,
kavga edilmez, onlar her zaman “zamanımızda haklı dahi olsa kavga çıkaran haksızdır”
düsturu içinde hareket ederler.”
       Cebr-i lütfînin en önemli buudu olarak da, Rabbimizin ihsan ettiği bunca lütuf ve
ihsanlarda irademizin bahis mevzuu olmaması gerçeği kaydediliyor. Ve şu sözlerle mevzu
sonuca bağlanıyor: “Bir kere, kâinat içindeki mahlûkatın en üstünü sayılan insan olarak
yaratılmışız. Bununla kalmayıp insan-ı kâmil mertebesine çıkabilecek bir zeminde meydana
getirilmişiz. İçinde bulunduğumuz hizmet itibariyle, İmam-ı Rabbanî, Abdülkadir-i Geylanî,
Şâh-ı Nakşibendî olmaya namzet bir yerdeyiz. Yani bizi bu ufuklara taşıyacak altyapı, temel
dinamiklerin hepsi hazır.. ve bunların hepsi, irademiz haricinde bizlere yapılan birer ihsan ve
birer lütuf olduğundan şüphe yok. O halde bunların hepsinin kadr ü kıymeti bilinmeli, Allah’ın
bunca nimetine karşı şükürle mukabelede bulunulmalıdır.”
     6. Soru’da Kastamonu Lahikası’nda geçen “Avrupa’nın dörtte biri kadar bile
olmayan bir devlet, Avrupa’ya, Asya’ya, Amerika’ya karşı mücahidâne ve galibâne hal
alacaktır..” sözünün açıklanması talep ediliyor.
     Öncelikle içinde bulunduğumuz şartlar itibariyle bizim mücadele ve muharebeyi farklı
yorumladığımız ve bu konuda hep Bedîüzzaman’ın ‘medenileri galebe ikna iledir’ yaklaşımını
esas aldığımız kaydediliyor.
     Sonra, nasıl geçmişte Allah (cc), 10 milyonluk Osmanlı ile 250 milyonluk bir topluluğa
söz dinletmiş ise, gelecekte de aynı çekirdeği benzer bir lutfa mazhar kılabileceği inanç ve
kabulü ifade ediliyor.
        Son paragrafta ise, girişte değinilen mevzu biraz daha açılıyor ve ana hizmet
prensiblerimizden biri daha şu sözlerle ikrar ediliyor: Bizim düşünce ufkumuz farklı: “Biz
muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok. Kılıçtan, kamadan, gerilmiş yaydan, atılmış
oktan, yaralanmış insandan, öldürülmüş kâfirden bahsetmiyoruz. Yani, “Ey imân edenler;
hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlüne uyun” âyetinin fehvasınca
dirilişten bahsediyor, insanları Allah’a ve Rasûlullah’a çağırıyor ve diyoruz ki: Değil sadece
cismaniyetle ölmek, ruhî plânda da ölü olanlar dahi bu davete icabet ettikleri zaman ebedî
olarak dirileceklerdir. Zaten, dirilişi temsil edenler ölümden, harpten bahsetmezler ki!”
      7. Soru’da ise “Ben ne şanlı geçmişten, ne de muhteşem gelecekten biri olmayı
değil de günümüzdeki hizmet erlerinden biri olmayı isterim” sözünü izahı talep
ediliyor.
      Cevap maddeler halinde verilmiş:
      1. Gelecekteki başarılar, muvaffakiyetler beraberinde gıybeti, hasedi, nefreti, makam
ve mevki sevdasını da beraberinde getirecek ve safvet ve samimiyet azalacak. Zira bunlar
insanın tabiatında var. İşin doğrusu hizmet döneminden sonra, böyle dağdağa, yıkım ve
döküntü devresini yaşamak istemem.


                                               29
      2. Bizler günümüzün çocuklarıyız. Ne geçmişe hulûl, ne de geceğe nüfuz etmemiz
mümkün değildir. Geçmiş masal değil, gelecek de hülya değil ama, o şanlı geçmişimize denk
bir geleceğin hazırlanması da ancak şimdiki zamanı iyi değerlendirmeye bağlıdır. Onun için
günümüzde sadece hizmetten başka hiçbir şey düşünmeyen bir nefer, başka dönemlerin
şahlarından, meliklerinden, hatta veli, kutub ve gavslarından daha hayırlıdır denilebilir.
      3. Belli bir dönemde hizmet etmiş ve şart-ı âdî ölçüsünde bu işe iştirakta bulunmuş
insanlar -hafizanallah- bunun gururunu ruhlarında taşıyabilirler. Bu ise, onların mükâfat adına
bütün varını yoğunu alır götürür. Onun için, Müslümanların başarısından bir gün evvel, ikindi
sonrası göçüp gitme gibi, bu dünyadan ayrılmak en güzelidir. Evet işte o zaman, “Allah’ım
emanetini al” demenin tam zamanıdır.
      Bu üç sebebin zikrini müteakip, yine de hakikat-i halin tam bilinemeyeceği, bunun
şeytanın sağdan yaklaşması da olabileceği gibi ince bir muhasebe ile iş Allah’a havale
edilerek söze son veriliyor.


      Beşinci Bölüm:   AKTÜEL
      Eserin son bölümünü oluşturan bu bölümde toplam 5 soru-cevap bulunuyor ve daha
ziyade güncel-aktüel konuları ele alıyor. Fakat aktüelliğin geçiciliğine takılmaksızın zaman
aşımına uğramayan yüzünü gösteriyor ve hadiselerden hareketle tarihî kaidelere, kevnî
prensiplere çıkarımlar yapıyor; ve özellikle ferdî-ictimâî problemlere nakil öncelikli aklî
reçeteler sunuluyor.
     1. Soru: ‘mezalimden bir kesit’ arabaşlığıyla sunulmuş. Bosna-Hersek’te,
Karabağ’da ve dünyanın daha birçok yerinde katledilen müslümanlar karşısında hiçbir
şey yapamadığımız, ve durumun bizi ümitsizliğe düşürdüğü.. tavrımızın nasıl olması
gerektiği soruluyor.
       “Beşer, beşeri öldürmekten, ona zulmetmekten ne zaman vazgeçti ki” sözü
hatırlatılarak giriş yapılıyor söze. 2. Dünya Harbinde 40 milyon; Hiroşima’da ise ilk etapta
seksen bin civarında olan ölen insan sayısının rakamları veriliyor; ve Balkan Harbinde,
Kurtuluş Savaşında öldürülen müslümanlar...
     Peki bu katliamlardan biz ne elde ettik? Medeniyet ve hümanizm sloganları ile insanlığa
sunulan ideolojilerin gerçek yüzünü ve Batı çifte standartını görmeyi.
       Bosna-Hersek’e hiçbir yardım yapılmazken, Hırvatistan sınırları ondört bin Birleşmiş
Milletler askeri ile koruma altında olması.. öldürülün müslümanlar lehinde hiçbir şey
yapılmazken onların öksüz-yetim kalan çocuklarını alıp kaçırması ve Hristiyanlaştırma için
yoğun faaliyetler yapılması.. bunlarla Vatikan’ın büyük yalanını bir defa daha bütün dünya ile
beraber müşahede ettiğimiz belirtiliyor.


       Bu hâdiselerin, Müslümanların hamiyet-i milliye ve hamiyet-i diniyyelerini tahrik edip
onları harekete geçirmeye vesile olması yönü özellikle vurgulanıyor ve bu sebeple zahiren
çirkin görünse de netice itibariyle yararlı oldukları ifade ediliyor. Çünkü öldürülenler şehitlik
mertebesini kazanıyorlar; öldürenler ise layık oldukları azaba çarptırılacaklar. Bu açıdan
şimdilik bir kaybetsek de gelecekte -inşaallah- on kazanacağız demektir, deniliyor.
       Esasen bizim vazifemizin i’la-yı kelimetullah olması hasebiyle yapmamız gereken işin,
medrese-tekye ve kışla motifleri ile anlatılan insan ve kültür merkezli hizmetin yerine
getirilmesi olduğu gerçeğinin önemi, geleceğe ait şu tesbitle kuvvetlendiriliyor: “Aksine, bir
gün bu memlekete İslâm bütün esaslarıyla hakim olsa bile ifade ettiğimiz nesiller
yetişmedikten sonra krizlerden kurtulmamız mümkün olmayacaktır.”
     Türkiye üzerinde oynanan oyunların da aslında millî tekevvünümüzü hedef aldığı; zira
Orta Asya Türklüğü ile 130 milyon, Çin’dekilerle birşleştiğinde ise 300 milyonu bulan bir


                                               30
neslin, bütün dünyaya bir ışık kaynağı olma yolundaki böyle bir milletin Batı’ya gelecek adına
hezeyan yaşattığı dile getiriliyor.
       “Yeryüzünde bugün mevcut Müslüman milletler içinde kemmiyet plânında bile bu
kalabalık, bu kadar çok, bu kadar güçlü başka bir millet yoktur. Evet, hem öyle güçlü ki,
gerilimi tam, dünya ile hesaplaşmaya hazır, geçen üç asrın hesabını soracak bir millet...”
İtiraf etmek gerekir ki bu sözlerde, Türk millî idealini gerçekleştirecek büyük dirilişi tam
kalbinden şahlandıran bir motive etme gücü çağlıyor.
      Ve en son etrafımızda cereyan eden ve mutlak plânda bizi üzen hâdiseler karşısında
ümitsizliğe düşme yerine, canla-başla davamızın i’lası istikametinde koşmanın, birinci
hedefimiz olması gerektiği hülasa ediliyor.
     2. Soru-cevapta terör hakkındaki mütalâalara yer veriliyor.
      Cevab: “Terör gaye değil vesiledir; esas varılmak istenilen gayelerin tesbit edilmesi
lazım ki mualecede isabet edilsin. Türkiyedeki terörün arkasında çeşitli güç kaynakları vardır.
Hepsinin ana hedefi: Geleceğin büyük milletinin devletlerarası muvazenede yerini almasını
engellemek!” şeklinde özetleyebileceğimiz girişten sonra, Türkiyedeki teröre destekleyen
güçler ele alınıyor.
       1. Amerika. Süper güç olma durumunu devam ettirmek istikametinde İslâm âlemini ve
Türklük dünyasını kontrolde tutabilmek için bazen dolaylı, bazen de doğrudan doğruya teröre
girdiği Körfez hadisesi ve Somali misalleriyle beyan ediliyor.
       2. Almanya. Süper güç olmanın peşinde kendisine potansiyel rakip olarak gördüğü
Türkiye aleyhine PKK gibi nice emsali terör örgütleri desteklediği belirtiliyor. Türkiyenin
önündeki büyük fırsatı değerlendirme yolunda Amerika ile Almanya arasında her zaman
varolagelen çıkar kavgasından istifade etmesi gerektiği gibi siyasi-idarî bir plan da teklif
ediliyor bu arada.
      3-4. İran ve Suriye. Mezhep telakkisi dâima dinin önünde olan ve devlet olarak
kurulduğu günden bu yana hep İslam alemiyle uğraşan İran. Zira onun bu bölgede ve alem-i
İslamdaki 1. rakibi Türkiye’dir. Suriye ise, dün Rusya ve bugün de Amerika’nın maşası
durumundaki idarecileri açısından Ortadoğuda suyu bulandırmak için fırsat kollayıp
durmaktadır.
        5. İsrail. Kurulma gayesi, İslâm âleminin ortasında Batı karakolluğu yapmak olan
İsrail’in cibilli düşmanlığı sebebiyle teröre çok yönlü destek vermesinin tabii olduğu
kaydediliyor.
      6. İç güçler. Bunlar ise bir kısmı ideolojik, bir kısmı da siyasî ve ekonomik çıkar
çevreleridir.
     Ateşten çember içindeki Türkiye’nin Kıbrıs, Saraybosna, Karabağ, Suriye, PKK ve
Hizbullah, Alevi-Sunni çatışması gibi hadiselerle tavizlere zorlandığı ve bu tavizlerden en
büyüğünün ise onun Asya’dan elini çekmesi isteği olduğu anlatılıyor.
     Netice olarak, iç ve dış mihrakların, ellerindeki terör alternatiflerini daima muhafaza
edeceklerine ve gelecekte ise en büyük potansiyel tehlikenin mezhep kavgaları olacağına
parmak basılıyor ve devlet büyükleri bu mukadder problemin çözümü için vazifeye çağrılıyor.
     3. Soru’da, ekonomik yarış sebebiyle Amerika ile Japonya arasında muhtemel bir
savaşın kaçınılmaz olduğuna dair olan bazı sosyologların görüşleri irdeleniyor.
       Cevaba müdakkik bir nazardan sadır olan nefis bir mihengin kapı aralığından giriliyor,
söz şu: “Meşîet-i İlâhînin tecellisinin nasıl olacağını bilmemiz mümkün olmadığı için bilhassa
istikbale ait mevzularda konuşurken, hatta yüzde yüz emin olduğunuz mes’elelerde bile,
daima mülâhaza dairesini açık tutarak konuşmak gerek.”
     Bu beyanı müteakip, böyle bir savaşın iki taraf açısından da makul olmadığı şu
hususlarla teyid ediliyor:


                                              31
      1. Japonya’dan böyle bir ihtimal düşünülemez. Zira 1941 yılında ilk defa Amerikan
deniz üssüne saldırırken hesapları, 1939’da patlak veren II. cihan harbiyle kaynayan dünya
çoğrafyasında bu tarihi fırsatla yüksekliğe sıçramaktı. Ancak evdeki hesap tutmadı ve
Hiroşima ile büyük bir mağlubiyete maruz kaldılar. O dönemde Rusya’yı deniz savaşında
yenen Japonya, şimdiki kadar da güçlü olmayan Amerika’ya yenildikten sonra artış şimdi
böyle bir tecrübeden sonra elbette bundan sonraki dönemde daha dikkatli ve daha tedbirli
davranacaktır. Hem taarruz eden taraf, karşı taraftan en az beş-altı kat üstün olmadan
taarruza geçmesi, askerî bir hata olur. Halbuki Japonlar adına bugün için böyle bir üstünlük
de söz konusu değildir.
      2. Amerika ile Japonya, şu anda uzay, teknik ve teknoloji gibi dallarda müşterek bazı
çalışmalar içindeler. Menfaat beraberliği, devletlerarası platformda çok önemli bir sulh
faktörüdür. Bu tür faktör olduğu müddetçe ve çok ciddî bir sebep de olmazsa,
Amerika-Japonya lüzumsuz bir gerginliğe girmek istemezler.
      3. Japonlar, bazı sahalarda teknik bakımdan çok ilerlemiş olsalar da, harp sanayiinde
Amerika’dan geridirler. Ayrıca, Amerika şu anda dünyanın en tecrübeli ordusuna sahip.
Vietnam, Kore, Küba, Güney Amerika, Irak derken şimdi de Somali... Halbuki harp, bizzat
harp yaparak öğrenilir; tatbikatla harp öğrenilmez. Harbi göze alan, şayet Japonlar olacaksa
umumî durumunu mutlaka değerlendirmeleri gerekecektir. Zaten Japon askerî uzmanlarının
Amerika’yla savaşmak gibi bir maceraya izin vereceklerini de zannetmiyorum.
       4. Amerika, çıkarları açısından Japonları karşısına almaktansa, yanına çekip kendisine
ait bir karakol gibi kullanmayı yeğler. Hem Çin’e karşı hem de Pasifik ülkelerinin kendisine
olan antipatilerine karşı bunda zaruret vardır. Çin’e bütünüyle güvenemez ve Japonya’yı el
altında bulundurur. Aynı durum, Amerika’ya karakolluk yapan İsrail, Küba, Mısır, Suriye hatta
Türkiye gibi ülkeler için de aynıdır.
     5. Son bir değerlendirme olarak şu hususu arz etmekte de yarar var:
      Eğer Japonya, Çin veya başka bir Pasifik ülkesiyle anlaşarak, harp sanayii bakımından
güçlenir ve borsalarda Amerikan ekonomisini darbelerse, ihtimal, Amerika da bir bahane
bulup Japonya’nın tepesine binmek isteyebilir. Ama böyle bir teşebbüsün gerekçeleri çok
kuvvetli ve inandırıcı olmalıdır. Aksi halde zaten durmadan itibar kaybeden Amerika için,
inandırıcı gerekçeye dayanmayan herhangi bir saldırı onun bütün itibarının tükenmesine
sebep olur ki kanaatimce Amerika, kat’iyen bütün dünya ülkelerini karşısına almak istemez.
Zira bu, onun sonu olur.
      Netice olarak böyle sıcak bir savaşın imkânsıza yakın uzak bir ihtimal olduğu kanaati
ile mesele noktalanmadan, yine o marifet şuurundan gelen bir temkin kaydı konuluyor ve
“Yine de her şeyin doğrusunu Allah bilir. O neyin olmasını dilerse o olur, neyin de olmamasını
dilerse o da olmaz.” sözleriyle cevap, başladığı aynı ritimde son buluyor.
      4. Soru’da ise, son günlerde Senirkent’teki heyelan, Pamukova cephane yangını
ve İstanbul’da meydana gelen sel gibi felaketlerin daha büyük felaketlerin bir öncüsü
mü, yoksa onlara karşı bir paratoner mi oldukları soruluyor.
     Bu soruya cevap vermeye geçmeden önce musibet nedir, kime ne ifade eder ve nasıl
değerlendirilmelidir... gibi hususlar üzerinde durulmuş ve musibetlerin inanan insanlar için
pek çok mana ifade etse de kör-sağır ve dilsizler için anlamsız sayıldığı belirtilmiş.
     Bundan sonra suale cevap teşkil edecek hususlara geçilmiş 3 madde halinde:
      1- Başımıza gelen semavî ve arzî musibetlerin niçin ve nedenlerini kavrayabilmek bir
ölçüde “te’vil-i ehâdis”i bilmeye bağlıdır. “Te’vil-i ehadis” ise ‘rüya yorumunun yanında’ bir
de Cenab-ı Hakk’ın varlığı ve birliği adına eşya ve hâdiseleri sürekli tetkik ederek, değişik
istinbatlarda bulunma ve böylece Allah’a olan imânını sürekli artırma.. muhabbetullaha,
zevk-i ruhanîye ulaşma.. tasavvufî yaklaşımla “seyr ilallah”da bulunma anlamlarına da gelir.




                                             32
      Bu açıdan bu musibetler Ülke insanına rahmet buudlu bir tembih, bir ikazdır; zahiren
şer, batınen hayırdır. Bu hayırlardan olarak şunlar düşünülebilir: Sebeplerin sukut ettiği o
musibet anlarında kul, Allah’a öyle bir yönelir ki, o yönelişte yönelişte “sırr-ı tevhid” içinde
“nur-u ehadiyet” tecelli eder, hatta bu bir “ân-ı seyyâle” bile sürse, insan onunla velî olabilir.
      Yine bu sel-deprem vesileleriyle çarpık şehirleşme ve heyelanların önlenmesi gibi
meseleler gerek halk, gerekse idari erkan tarafından bir kere daha ele alınır. Felaketlerle
bazıları cezalarını bulur, bazıları şehid olur ve bazıları da veli olurlar. Dolayısıyla “şerr-i kalil”e
maruz kalınmış olur ama hayr-ı kesîre de birçok kapılar açılmış demektir.
      2- Neticeleri ve melekut cihetleri itibariyle rahmet buudunda tecelli eden bu ilâhî
ikazlarda kat’iyen teşe’üme (şerre yormaya) gitmemelidir. Onların arkasındaki hayır
perdelerini aralamalı ve sürekli Rabbimizle olan münasebetimize devam etmeliyiz.
      3- Bazılarına göre subjektif de olsa, aslında bu semavi belalarda masum çocuklar,
kadınlar ve ihtiyarların ölmesi, tıpkı bir paratoner gibi daha umumi musibetlere engel oluyor.
Hatta PKK musibeti bile bizim daima sıcak tutulan Yunanistan ve Suriye ile olan savaş
ihtimaline bir paratoner gibidir. Hasılı küçük musibet, büyük musibete karşı bir sed veya
küçük kaymalar, büyük kaymalara karşı ikaz edici birer mânâ ifade etmektedir.
     Bu bölümün 5. ve son sorusu ise -ki aynı zamanda kitabın da 49. sıradaki son
soru-cevabı olmaktadır-, Türkiye’de müslümanlar üzerine yıkılan cinayetlerin perde
arkasına dair.
     Cevapta Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu gibi faili meçhul cinayetlerin neden
müslümanlar üzerine kaldığı maddeler halinde işleniyor:
     1) Bu ülkede Müslümanlara karşı son yıllarda daha da belirginleşen güven ve itimadı
sarsmak için İslâmî terör havasının estirilmek istenmesi önemli bir âmildir.
      2) Bu olaylar vesilesiyle askeriyeye darbe adına davetiye çıkartıldığı da diğer bir sâik.
Fâili meçhul cinayetleri plânlayan ve gerçekleştirenlerin bunların arkasında olduklarını
düşünmemek elde değil.
      3) Fâili meçhul bu cinayetlerin Müslümanlar tarafından işlenmediğini isbat etmek çok
zor, hatta imkânsızdır. Zira hukuk mantığına göre “nefy isbat edilemez.” Onun için bizler,
daima devletimizin yanında olduğumuzu her fırsatta belki bir ömür anlatmak zorundayız.
       4- Esas itibariyle Müslümanlıkta terör yoktur. “Terörist Müslüman olamaz, Müslüman da
terörist olamaz.” Evet, Müslümanın yeryüzünde bir tek gayesi vardır: Sadece Allah’ın rızası.
İbn Abbas’a göre insan öldürme, şirk ile eşdeğerdedir. Tâbiîn’in bazı imamlarına göre haksız
yere insan öldüren ebediyyen cehennemde kalacaktır. Demek ki onun tevbesi asla kabul
edilmeyecektir.
      Ayrıca burada “hayr-ı kesîr için, şerr-i kalîl irtikab edilir” düsturunu, İslâm adına
hakikaten İslâmiyet’e düşmanlığı müsellem insanların vücudunu ortadan kaldırmada mesned
olarak da kullanamayız. İntihar komandolarının yaptığı gibi, savaş alanında, ülkenin çıkarları
adına şahsın kendi rızasıyla kendini feda etmesi, üzerinde durulmaya değer ayrı bir husustur.
      Netice olarak “terörizmi, İslâmiyet ile te’lif etmek imkânsızdır.” gerçeği ile eser
noktalanıyor.
       Baştan bu yana görüldüğü üzere Prizma-1 isimli bu esere, 21. asra ramak kaldığı bir
ahirzaman diliminde yaşanılan pratik hayatın İslam düşüncesi ile yorumlanmış bir minyatürü
olarak bakılabilir. Bu sebeple eseri, şahsi-ictimai problemlere sadece zihnî planda çözüm
teklifleri sunan bir kitap olarak değil, belki o problemleri realitede çözme yoluna girmiş bir
Müşkil-kuşa Nesli’n el kitablarından biri olarak değerlendirmek durumundayız ki onu, benzeri
kitaplardan ayıran en önemli vasıflardan biri de bu olsa gerek.




                                                 33

				
DOCUMENT INFO
Shared By:
Categories:
Tags:
Stats:
views:86
posted:5/8/2012
language:Turkish
pages:33