H�seyin Hilmi Isik Efendi (rahmetullahi aleyh) by pVErGYG

VIEWS: 73 PAGES: 69

									Hüseyin Hilmi Işık Efendi (rahmetullahi aleyh)

Allahü teala şefaatine kavuştursun inşallah.

"Sabahtan gece yarısına kadar yanından ayrılamazdım..."

Hüseyin Hilmi Işık Efendi (rahmetullahi aleyh), son devir
İslam âlimi, evliya ve fen adamıdır. Müsteâr ismi “Sıddîk
Gümüş”tür. Bazı kitaplarında bu ismi kullanmıştır. 8 Mart
1911 tarihinde (H.1329) İstanbul-Eyüp Sultan’da doğdu. 26
Ekim 2001'de vefat etti ve Eyüp Sultan’daki aile kabristanına
defnedildi. Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabının
önsözünde buyuruyor ki:
"İlk tahsîlimi, baba yerim olan İstanbulda, Eyyûb sultânda,
Reşâdiyye nümûne mektebinde yapdım. Evimden ve ilk
mektebden din terbiyesi, din bilgisi aldım. Halıcıoğlu Askerî
lisesi Orta ve Lise kısmında okurken, mekteblerden Kur'ân-ı
kerîm ve din dersleri kaldırıldı. Allahü teâlânın, sevgili
Peygamberimizin ve islâm âlimlerinin ismleri söylenmez oldu.
Hiçbir hocamız din bilgisi vermiyordu. Onları yüksek, olgun
tanıyor, çok saygılı olmak istiyordum. Fekat, mukaddesâtıma
saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradım. Îmân ile küfr
arasında bocaladım. Küçük aklımla düşünerek, müslimânlık
olarak öğrendiğim bütün bilgilerimi inceliyordum. Hepsinin
fâideli, iyi, kıymetli olduğunu görüyor, bunları fedâ
edemiyordum. Altı sene, bu iki te'sîr altında sarsıldım. Birkaç
sene önce, berâber oruc tutduğumuz, nemâz kıldığımız
arkadaşlarım, öğretmenlerin ve gazetelerin iftirâlarına
aldanarak, ibâdetden vazgeçdiler. Yalnız kalmak, beni dahâ
da üzdü. Acabâ haksızmıyım, yanlış yoldamıyım diyordum.
(m. 1929) senesinde, lise son sınıfda, onsekiz yaşında idim.
Kadr gecesi, mektebde yatmışdık. Uyuyamadım. Şaşkın
olarak, yatağımdan fırladım. Düşüncelerimde, îmânda yalnız
kalmışdım. Sıkılıyordum, bunalıyordum. Bağçeye çıkdım.
Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyyûb sultânın, ya'nî Hâlid bin
Zeydin türbesine karşı, Halîcin ışıklı dalgaları, sanki bana,
üzülme, sen haklısın diyorlardı. Hıçkırarak ağladım. (Yâ
Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum.
İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına
aldanmakdan koru!) diye yalvardım. Allahü teâlâ, bu
ma'sûm ve hâlis düâmı kabûl buyurdu. Kerâmetler, hârikalar
hazînesi, ilm deryâsı Abdülhakîm efendi hazretleri, önce
rü'yâda, sonra câmi'de karşıma çıkdı. Beni, cezb etdi. Eczâcı
mektebinde talebe iken, Bâyezîd câmi'i şerîfinde va'zlarına,
sonra evine gitdim. Bana acıdı. Sarf, nahv, mantık, fıkh
öğretdi. Çok kitâb okutdu. Fransızca Maten gazetesine de
abone etdirdi. Arabî ve fârisî öğretdi. (Emâlî kasîdesi)ni,
(Hâlid-i Bağdâdî dîvânı)nın bir kısmını ezberletdi. Sohbetleri
o kadar tatlı, o kadar fâideli idi ki, çok def'a, sahâhdan gece
yarısına kadar yanından ayrılmazdım. Şimdi, o sohbetleri
hâtırladığım ânlar, hayâtımın en zevkli dakîkaları olmakdadır.


"öğretmenlik hayâtımda, engin denizden bir damla gibi olan
bilgilerimi, gençlerin temiz rûhlarına, onların gonca gibi
açılmakda olan körpe dimâglarına akıtmak için çırpındım.
İçimde yanan îmân ışığından, onların saf kalblerine birer
kıvılcım salmak istedim..."


(m. 1936)ya kadar askerî tıbbiyye mektebinde müzâkereci
iken, hem kimyâ yüksek hühendisliğine devâm etdim, hem
de o islâm âliminin va'zlarından, sohbetinden ilm ve zevk
topladım. Kalbimdeki küfr pislikleri temizlendi. İslâmiyyetin
dünyâ ve âhıret se'âdeti için, biricik kaynak olduğunu
anladım. Önceleri, büyük sandığım kimseleri, islâm
âlimlerinin büyüklükleri yanında, çocuk gibi gördüm. Onların
ilm diye söyledikleri ba'zı şeylerin, ilmden, fenden çok uzak,
alçakça düzülmüş plânlar, iftirâlar olduğunu anladım. (m.
1936) dan sonra, Ankarada, Mamak kimyâhânesinde vazîfeli
iken, almanca öğrenmemi ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin
"kuddise sirruh" (Mektûbât)ını devâmlı okumamı söyledi. Her
fırsatda İstanbula gelip, ma'rifetler deryâsından inci, mercân
topladım. O ilm güneşinin üfûlünden sonra, mahdûm-i
mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköyü müftîsi, fazîletli seyyid
Ahmed Mekkî efendinin halka-i tedrîsine kabûl buyuruldum.
Büyük bir şefkat ve mehâret ile, (fıkh), (tefsîr), (hadîs),
ma'kûl ve menkûl, üsûl ve fürû' ilmlerini ta'lîm buyurup beni,
27 Ramezân-ı mubârek 1373 [m. 1953] Pazar günü icâzet-i
mutlaka ile, tedrîse me'zûn eyledi.
(m. 1947) den sonra, öğretmenlik hayâtımda, engin
denizden bir damla gibi olan bilgilerimi, gençlerin temiz
rûhlarına, onların gonca gibi açılmakda olan körpe
dimâglarına akıtmak için çırpındım. İçimde yanan îmân
ışığından, onların saf kalblerine birer kıvılcım salmak istedim.
Elhamdülillah! Rabbim kolaylık gösterdi. Senelerce uğraşarak
hâzırladığım ve fâideli ve nefîs kokulu çiçeklerden toplanarak
doldurulan tatlı ve şifâlı bal gibi, birkaç sahîfeye
yerleşdirdiğim (Se'âdet-i Ebediyye) kitâbı birinci kısmının
basılması (m. 1956) senesinde nasîb oldu.
Hanefî mezhebine göre hâzırlanmış olan bu küçük kitâbın,
gazete ve mecmû’alarda reklâmı yapılmamış, dıvârlara
i’lânları asılmamış, köşedeki bir dükkânın raflarına emânet
edilivermişdi. Müslimân ecdâdının nûrlu ve uğurlu yolundan
ayrılmayan, mukaddes dînini öğrenmek aşkı ile dâimâ kalbi
yanan, asîl ve îmânlı gençler, bu küçük kitâbı aradı, buldu.
Az zemânda kapışdı.".
Vatanına saldıran düşmana karşı, kükremiş arslanlar gibi
döğüşerek, istiklâl savaşını kazanan şehîdlerin ve gâzîlerin
temiz çocukları, bugün de, aynı aşk ve îmânla, babalarının
yolunda yürüyerek, istiklâlleri gibi, îmânlarını da, her çeşid
tecâvüzden korumağa çalışıyor. Hakka, hakîkate, doğruya
koşuyor. Kur’ân-ı kerîme sarılıyor.


Gizlendi güneş artık, oldu her taraf zındân,
görmek istiyor gözüm, durmadan, yorulmadan,
nerde o Işık gelsin! Hiç olmazsa ırakdan,
aydınlatsın çehremi, bakışlariyle bir an,


" Güzel ahlâkı, adâleti, çalışkanlığı, fende, san’atda birinciliği
ve yeğitliği dünyâ târîhlerinde, parlak kelimelerle yazılı olan,
şanlı ve şerefli ecdâdımızın, düşman elinin dokunmaması için,
mubârek kanını dökdüğü ve bütün temizliği, doğruluğu ile
bizlere mîrâs bırakdığı mukaddes dînimizi, yine onların
mubârek elleri ile yazdıkları, hâlis ve afîf kitâblarından
okuyup öğrenmeliyiz."


Evet, islâm âlimi gördüm. Müslimânlığın ne olduğunu ve
islâmiyyetin yüksek bilgilerini ondan öğrenmekle şereflendim.
Onun islâm ilmlerinde ve fen ve târîh bilgilerinde engin bir
denize benzediğini ve islâm dîninden kaynaklanan güzel
ahlâkını görerek hayrân oldum. Bu büyük zâtdan, şeyhlikle,
mürîdlikle ilgisi olduğunu gösteren bir söz işitmedim.
Tekkelerin kapatılmasından önce ve sonra ismleri duyulan
ba’zı tarîkatcıların, islâmiyyete ve tesavvuf bilgilerine
uymadıklarını, zararlı olduklarını söylerdi. Dünyânın her
yerinde, her dilde tesavvuf kitâbları yazılmakdadır. Kanûnlar,
tesavvuf kitâbı yazmağı ve tesavvuf ilmini övmeği değil,
tesavvuf perdesi altında, şahsî menfe’at sağlamağı ve
tesavvufda bulunmıyan kötülükleri yapmağı suç saymakdadır.
Tesavvuf âlimleri de, böyle tarîkatcıları red etmişler, bunların
din hırsızları olduklarını, islâmiyyeti içerden yıkdıklarını
bildirmişlerdir. Kitâblarımda ve konuşmalarımda hep,
(Müslimânın kanûnlara uyması lâzımdır. Fitne çıkarmak
harâmdır) diyorum.

islâm dîni, birleşmeği, sevişmeği, yardımlaşmağı, hükûmete,
kanûnlara karşı gelmemeği, fitne, ya’nî anarşi çıkarmamağı,
kâfirlerin haklarını da gözetmeği, kimseyi incitmemeği emr
etmekdedir. Ecdâdımız, bütün istirâhatlerini, menfe’atlerini
fedâ ederek, dînimizin bu güzel emrlerini bildirmek ve
torunlarının dinlerini, îmânlarını korumak için, çok sayıda ve
çok kıymetli kitâb yazmış ve bizlere yâdigâr bırakmışdır.
Güzel ahlâkı, adâleti, çalışkanlığı, fende, san’atda birinciliği
ve yeğitliği dünyâ târîhlerinde, parlak kelimelerle yazılı olan,
şanlı ve şerefli ecdâdımızın, düşman elinin dokunmaması için,
mubârek kanını dökdüğü ve bütün temizliği, doğruluğu ile
bizlere mîrâs bırakdığı mukaddes dînimizi, yine onların
mubârek elleri ile yazdıkları, hâlis ve afîf kitâblarından
okuyup öğrenmeliyiz.
hâinlerin kalemlerinden çıkan, süslü kelimelerle örtülmüş,
zehrli propagandaları okuyarak, azîz ve sevgili îmânımızı
kapdırmamağa, aldanmamağa çok dikkat etmeliyiz!

Salâhiyyetim olmadığını bildiğim hâlde, yalnız İslâm
âlimlerinin, aklları durduran üstünlüklerine hayrânlığımın ve
onlara karşı taşıdığım sevgi ve saygının mükâfâtı olarak ve
bu temiz milletin, asîl gençlerin, din simsarlarının
tuzaklarından kurtulmaları, dünyâ ve âhıret se’âdetine
kavuşmaları için, kalbim sızlayarak etdiğim düâların karşılığı
olarak, Allahü teâlânın tevfîkı ile meydâna gelen bu üç kitâbı,
(m. 1963) de bir araya getirip, (Tâm ilmihâl) adını verdim.
Devâmlı süâller sebebi ile, kitâbımın her baskısına yeni
ilâveler yapılmakdadır. Hepsi ingilizceye de terceme edilerek
(Endless Bliss) ismi verildi ve Hakîkat Kitâbevi tarafından beş
cild olarak basdırılmışdır. Bu kitâbda, bu fakîre âid hiçbir bilgi
ve fikr yokdur. Terceme ve toplamakdan başka nasîbim
olmamışdır. Büyük, mubârek zâtların yazıları olduğu için,
okuyanların fâidelendiklerini, zevk aldıklarını ve bölücülere,
kitâblarıma saldıran, iftirâ eden mezhebsizlere
aldanmadıklarını görmekle, cenâb-ı Hakka şükr ediyorum.
Böylece, temiz rûhlu, sâf kanlı, mubârek gençlerin,
müstecâb düâlarına kavuşacağımı düşünerek seviniyor, bu
kitâbı ve düâları kıyâmet günü için, biricik sermâyem
biliyorum......

Ne olurdu yâ Rabbî! Onu hep görebilsem,
gönlüme sürûr veren, sözlerini duyabilsem,
gözlerine bakmağa, yine doydum diyemem,
o hüsn-i cemâlini, bir milyon kerre görsem,


Kadir Gecesi, okulda yatmışlardı. Uyuyamadı. yatağından
fırladı. Düşüncelerinde, îmânda yalnız kalmıştı. Sıkılıyordu,
bunalıyordu. Bahçeye çıktı. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyüp
Sultân’ın, yâni Hâlid bin Zeyd’in türbesine karşı, Haliç’in ışıklı
dalgaları, sanki ona, “üzülme, sen haklısın” diyorlardı.
Hıçkırarak ağladı.
“Yâ Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini
seviyorum. İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din
düşmanlarına aldanmaktan koru!” diye yalvardı.


8 Mart 1911 tarihinde (H.1329) İstanbul-Eyüp Sultan’da
doğdu. Babası Saîd Efendi Plevne’nin Lofca kasabası, Tepova
köyünden, annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyin
ağa da, Lofca kasabasından idiler. Babası Said Efendi,
Doksanüç Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbinde muhâcir
olarak İstanbul’a gelip, Eyyûp Vezirtekke’ye yerleşti. Said
Efendi 1929 senesinde vefât etti. Eyüp Sultân kabristânında
medfûndur. Annesi Âişe Hanım, 1954’te Ankara’da vefât etti.
Bağlum mezarlığındadır.

Okula Başlaması

Hüseyin Hilmi Efendi beş yaşında, Eyyüb Câmii ile Bostan
iskelesi arasındaki Mihri Şâh Sultân ilk mektebine başladı.
Burada Kur’ânı kerîm’i hatmetti. 1924 senesinde aynı
yerdeki Reşadiye numune mektebini birincilikle bitirdi. O
sene, Konya’dan İstanbul’a getirilmiş olan, Halıcıoğlu Askerî
Lisesi giriş imtihânlarını pekiyi derece ile kazandığı gibi ikinci
sınıfa da birincilikle geçti. Her sene takdîrler alarak 1929’da
askerî liseyi birincilikle bitirdi ve askerî tıbbiyye mektebine
seçildi.
Derslerindeki çalışkanlığı ve üstün istidadı hocalarının
dikkatini çekiyordu. Lisede iken geometri hocası, her dersi
verince Hüseyin Hilmi Efendiye tekrâr ettirirdi. Arkadaşları,
“Sen anlatınca dahâ iyi anlıyoruz” derlerdi.
Lisede okurken, mukaddesâtına saldıranları görünce, hayâl
kırıklığına uğradı. Birkaç sene önce, berâber oruç tuttuğu,
namaz kıldığı arkadaşları iftirâlara aldanarak, ibâdetten
vazgeçtiler. Namaz kılan oruç tutan tek o kalmıştı. Yalnız
kalmak, onu çok üzdü. 1929 senesinde, lise son sınıfta, on
sekiz yaşında idi. Kadir Gecesi, okulda yatmışlardı.
Uyuyamadı. yatağından fırladı. Düşüncelerinde, îmânda
yalnız kalmıştı. Sıkılıyordu, bunalıyordu. Bahçeye çıktı.
Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyüp Sultân’ın, yâni Hâlid bin
Zeyd’in türbesine karşı, Haliç’in ışıklı dalgaları, sanki ona,
“üzülme, sen haklısın” diyorlardı. Hıçkırarak ağladı. “Yâ
Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum.
İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına
aldanmaktan koru!” diye yalvardı. Allahü teâlâ, bu mâsum
ve hâlis duâsını kabul buyurdu. Kerâmetler, hârikalar
hazînesi, ilim deryâsı Abdülhakîm Arvasi “rahmetullahi
aleyh”, önce rüyâda, sonra câmide karşısına çıktı ve onu
kendine çekti.

Ben güneşi severim, ne dersem ondan derim,
Geceyle işim yokdur, ben rü’yâyı neylerim.


"Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık
arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!" dedi. Bu sesin
sahibi, Seyyid Abdülhakîm Efendi idi.

Abdülhakîm Arvasi hazretleri ile karşılaşması

Bir gün dersten çıkmış öğle namazını kılmak için Bâyezîd
Câmiine gitmişti. Nur yüzlü bir ihtiyâr, içerde oturmuş,
önündeki bir kitaptan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına
oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?)
konusunu işliyordu. Hiç bilmediği, çok merâk ettiği şeylerdi.
O sırada câmi içinde ikindi namazı kılınmaya başlandı. Hoca
da kitâbı kapayıp, "Bu kitâp Allah rızâsı için bu küçük
efendiye hediyem olsun" diyerek arkasına uzattı. Kalkıp
namaza başladı.
Hoca efendi, kendisini görmemişti. Arkasında küçük efendi
olduğunu nereden anlamıştı? Kitâbı alınca, câminin boş
yerine koşup namazını kıldı. Kitâbın kapağında "Râbıta-i
Şerîfe" ve altında "Abdülhakîm" yazılı idi. Yanındakine sorup,
kitâbı verenin Abdülhakîm Efendi olduğunu, Cuma günleri,
Eyüp Câmiinde vaaz verdiğini öğrendi. Cuma gününü bekledi.
Büyük câmide hocayı aradı. Göremedi. Sordu. "O, başka
câmide imâmdır. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler"
dediler. Dayanamadı. Dışarı çıktı. Onu, bir kitâpçı sergisinin
yanında duruyor gördü.
Cemâat câmiden çıkmaya başlayınca Abdülhakim Efendi
kalktı, câminin yan tarafındaki küçük bölüme girdi. Yerdeki
yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitaptan anlatmaya
başladı. Hüseyin Hilmi Efendi, en önde karşısına oturmuş
dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk ettiği din
ve dünyâ bilgilerini zevkle dinledi. Defîne bulmuş fakir gibi,
serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini
Seyyid Abdülhakîm Efendiden hiç ayırmıyor, onun sevimli,
nûrlu yüzünü seyretmeye, söylediği, her biri pırlanta gibi
kıymetli bilgileri dinlemeye dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ
işlerini, mektebini, her şeyi unutmuştu. Kalbinde, tatlı tatlı
bir şeyler dolaşıyor, sanki yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk
sohbeti, ilk sözleri Hüseyin Hilmi Efendiyi mest etmişti.
"Fenâ" denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen
nimet, sanki bir derste hâsıl olmuştu.

Ne yazık ki, bir saat geçmiş, ders bitmişti. Bu bir saat,
Hüseyin Hilmi Efendiye bir an gibi gelmiş, rüyâdan uyanır
gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için
kapıdaki kalabalığa karışmıştı. Ayakkabılarının bağcıklarını
bağlarken, birisi eğilip, kulağına, "Küçük efendi! Seni çok
sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle
konuşuruz!" dedi. Bu sesin sahibi, Seyyid Abdülhakîm Efendi
idi.
O gece, Hilmi Efendi, rüyâsında "Bulutsuz, parlak mâvi bir
semâ gördü. Etrâfı, câmi kubbesindeki gibi parmaklıkla
çevrilmiş, burada nur yüzlü biri gidiyordu. Başını kaldırıp
bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördü."
Heyecanla uyandı. Birkaç gün sonra, yine rüyâsında,
"Hazret-i Hâlid'in türbesinde sandukanın baş tarafına
oturmuş bir zat gördü. Yüzü ay gibi parlıyordu. İnsanlar elini
öpmek için bekliyordu. Hilmi Efendi de gitti ve sırası
geldiğinde elini öperken uyandı."
Gizlendi güneş artık, oldu her taraf zındân,
görmek istiyor gözüm, durmadan, yorulmadan,
nerde o Işık gelsin! Hiç olmazsa ırakdan,
aydınlatsın çehremi, bakışlariyle bir an,
Ne olurdu yâ Rabbî! Onu hep görebilsem,
gönlüme sürûr veren, sözlerini duyabilsem,
gözlerine bakmağa, yine doydum diyemem,
o hüsn-i cemâlini, bir milyon kerre görsem,
Nice zulmetleri hep, aydınlatdı bu Işık,
rûhlara hayât veren, şuâ’ları ne de şık,
Düşdüm zulmete, nerde aradığım bu Işık?
imdâdıma gel artık, yolum karmakarışık.
Kalbim râhatlıyor pek, sizi her ân andıkça,
bakışların gel diyor, hayâlin canlandıkça.
O eski hâtıralar, göz önüne geldikçe,
diyorum gelsin artık, nerde kaldı bu Işık?
Tâli’ gülmedi bana, çabuk kaçırdım sizi,
mâziye karışdırdı, tatlı günlerimizi,
yakdı bu hasret artık, kül etdi bendenizi,
gelsin diyorum gelsin! gelsin artık bu Işık!
Gitdi gideli beri, beni üzüntü aldı,
her zerrede bir neş’e, bir parlak ışık vardı.
Ne çâre kaldım yalnız, felek elimden aldı,
bu virâne zındânda, bir garîb (Ahmed) kaldı.

Yanından hiç ayrılmıyordu

Artık sık sık Abdülhakîm Efendinin evine gitmeye başladı.
Bâzan sabâh namazından önce gelip, yatsıdan sonra,
istemeye istemeye zorla ayrılıyordu. Hatta herşeyi unutup,
yeniden görüyormuş gibi oluyordu. Yemekte, namazda,
istirâhatte, bir yere gitmekte, Abdülhakîm Efendiden hiç
ayrılmıyor, hareketlerine dikkat ediyor ve hep onu dinliyordu.
Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpındığı gibi, tatil
günlerinde, boş kaldığı zamanlarda da, hep oraya gidiyordu.
Câmilerdeki vaazlarını hiç kaçırmıyordu. Abdülhakîm efendi
ona önce Türkçe kitaplar, birkaç ay sonra, Arabî ve Farisî
okuttu. Emsile, Avâmil, Simâ'î masdarlar. Emâlî kasîdesi,
Mevlânâ Hâlid Dîvânı, İsaguci denilen mantık kitâbını
ezberletti.
Seyyid Abdülhakîm Efendinin Hüseyin Hilmi Efendiye ilk
verdiği vazîfe, İmâm-ı Begavî'nin "Kazâ-kader" hakkındaki,
birkaç satırının Arabî'den Türkçeye tercümesi oldu.
Tercümeyi, yaparak, ertesi gün hocasına götürünce, "Çok iyi,
doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti" buyurdu. (Bu
tercüme, Seadet-i Ebediyye kitabının 412. sayfasındadır)

Tıb Fakültesinden eczacılığa geçmesi

Hüseyin Hilmi Efendi, tıbbiye mektebinde ikinci sınıfa
birincilikle geçti. Kemik vizesini vermiş, kadavra üzerinde
çalışma zamanı gelmişti. O hafta Eyüp'e gitti. Abdülhakîm
Efendi ile bahçede başbaşa otururlarken, "Sen doktor olma.
Eczâcılığa naklet! Çok iyi olur" buyurdu. Hilmi Efendi, "Ben
sınıfın birincisiyim. Eczâclığa geçmek için izin vermezler"
deyince: "Sen istida (dilekçe) ver. Allahü teâlâ inşâallah
nasîb eder" buyurdu. Dilekçelerden, yazışmalardan sonra,
Hilmi Efendi Eczâcı mektebi ikinci sınıfına gecti. Abdülhakîm
Efendinin emri ile, Paris'te çıkan Le Matin gazetesine abone
olup, Fransızcasını ilerletti. Eczâcı mektebini ve sonra
Gülhâne hastahânesinde bir senelik stajını hep birincilikle
bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak askerî tıbbiye mektebine
müzâkereci tâyin edildi.

Yeni bir buluşu

Bu arada yine hocasının emriyle Kimyâ Yüksek
Mühendisliğini okumaya başladı. Von Mises'den yüksek
matematik, Prager'den mekanik, Dember'den fizik, Goss'dan
teknik kimyâ okudu. Kimyâ profesörü Arndt'ın yanında çalıştı.
Takdîrlerini kazandı. Arndt'ın yanında altı ay travay yapıp,
(Phenyl-cyan-nitromethan'ın nitron-esteri) cisminin sentezini
yaptı ve formülünü tesbit etti.
Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, fen fakültesi
mecmûasında ve Almanya'da çıkan "Zentral Blatt" kimyâ
kitâbının 1937 târîh ve 2519 sayısında (H. Hilmi Işık)
isminde yazılıdır.
Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimyâ
Yüksek Mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiye'de ilk
kimyâ yüksek mühendisi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı.
Bu başarısından dolayı askerî kimyâ sınıfına geçirilerek,
Ankara, Mamak'ta zehirli gazlar kimyâgeri yapıldı. Burada on
bir sene kalıp, Auer fabrikası genel direktörü Merzbacher ve
kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile
yıllarca çalıştı. Onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları
mütehassısı oldu. Başarılı hizmetler gördü.


Allahü teala şefaatine kavuştursun inşallah.

Tâli’ gülmedi bana, çabuk kaçırdım sizi,
mâziye karışdırdı, tatlı günlerimizi,
yakdı bu hasret artık, kül etdi bendenizi,
gelsin diyorum gelsin! gelsin artık bu Işık!
....
Ben güneşi severim, ne dersem ondan derim,
Geceyle işim yokdur, ben rü’yâyı neylerim.

Arapça öğrenmesi

Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", her fırsatta
İstanbul'a giderdi. Bu ziyâretleri güçleşince mektup yazarak
gönlünü ferahlatırdı. Abdülhakîm Efendi, cevaben bir
mektupta şöyle yazmıştır: "Pekçok sevilen Hilmi ve Sedâd!
Sevimli mektûbunuzu aldık. Senâ ve şükre bâis oldu.
Avâmil'in tercümesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış.
Hilmi istifâde eder. Sedâd istifâde eder. Avâmil'in bir şerhi,
bir de mu'rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten
nahiv itibâriyle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz
gibi, bir de sarf ve nahiv mühendisi olursunuz. Diğer
mühendisler çoğaldıkça, kıymetten düşerler. Bu mühendislik
haddi zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve
bitmiş olduğundan çok makbûl olur. Demek orada
bulunmanız, böyle devlet-i azîmeye nâil olmak için olmuş.
Selâmlar ve düâlar ederiz."
Başka bir mektupta, "Hilmi, mektûbunuza müteşekkir oldum.
Sıhhatinize şükrettim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarayan
ve dîn-i islâmda misli telîf edilmiş olmayan Mektûbât-ı
İmâm-ı Rabbânî kitâbını okuyup bâzısını anlamanın çok
ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin!..."
Hüseyin Hilmi Işık, Mamak'ta iken, İmâm-ı Rabbânî'nin ve
oğlu Muhammed Masûm'un üçer cild Mektûbât'larının
Müstekımzâde tarafından yapılan Türkçe tercümelerini birkaç
kere okuyarak, bu altı cild kitâptan, harf sırası ile özet
çıkardı. Üç bin sekiz yüz kırk altı madde hâlinde meydâna
gelen bu özeti, İstanbul'a gelince Seyyid Abdülhakîm
Efendiye okudu. Hepsini, dikkatle dinledi, çok beğendi. Bu
bir kitâp olmuş. İsmini "Kıymetsiz Yazılar" koy, buyurdu.
Hüseyin Hilmi Işık'ın şaşırdığını görünce, "Anlamadın mı? Bu
yazılara kıymet biçilebilir mi?" dedi. (Bu kitap, Hakikat
kitabevi tarafından bastırılmıştır)

Evlenmesi

1940 senesinde, Abdülhakîm Efendinin tavassutu ile
Karamürsel Kumaş Fabrikası Müdürü Ziya Beyin kızı Nefise
Siret Hanım ile evlendi. Belediye kaydını müteakip, nikahı,
Hanefî ve Şâfi'î mezheblerine göre Abdülhakîm Efendi kıydı.
Düğün yemeğinde Hilmi Işık'ı yanına oturttu. Yatsıdan sonra
kendisi duâ etti ve zevcesine teveccüh buyurarak, "Sen
benim hem kızım, hem de gelinimsin" dedi. Böylece Hüseyin
Işık'ı manevi oğulluğa kabul ettiği anlaşıldı.

Hocasının vefatı

Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1943 senesi
sonbahârında Ankara, Hamamönü'ndeki evinde otururken,
Abdülhakîm Efendinin yeğeni Fârûk Beyin oğlu avukat
Nevzâd Işık gelip, "Hilmi ağabey! Efendi babam seni istiyor"
dedi. Şaşırdı. Efendi hazretlerinin Ankara'da ne işi olabilirdi?
Birlikte, Fârûk Beyin Hâcı Bayram'daki evine geldiler.
Abdülhakim Efendinin Ankara'da mecburi ikamete tâbi
tutulduğunu öğrendi. Yorgunluktan çok zayıf, hâlsiz
oturmakta olduğunu gördü. Hilmi Işık, her akşam gelip,
koluna girer ve yatak odasına geçirdikten sonra, üstünü
örtüp, yüksek sesle "Kul-e'ûzü"leri okuduktan sonra ayrılırdı.
Gündüzleri, ziyârete gelenler, karşısındaki sandalyelere
otururlar, az sonra giderlerdi. Hilmi Işık'ı her zaman
yatağının içine oturtur, hafîfçe bir şeyler söylerdi. Yirmi gün
sonra burada vefat etti. Bağlum'da defnedilirken, oğlu
Ahmed Mekkî Efendinin emri ile, Hilmi Işık kabre girip, dînî
vazifeleri yaptı. Yine Mekki Efendi, "Babam, Hilmi'yi çok
severdi. Onun sesini tanır. Telkîni Hilmi okusun!" buyurdu ve
bu şerefli vazîfeyi de Hilmi Efendi yerine getirdi.

Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", birkaç sene sonra,
İstanbul'da yazdırdığı mermer taşı Bağlum'daki kabre
koydurdu. Van'da Seyyid Fehîm hazretlerine de mermer taş
yazdırdı. İstanbul'da Abdülfettâh Akri ve Muhammed Emîn
Tokâdî'nin kabirlerini de tamîr ettirdi. 1971'de Delhi,
Diyobend, Serhend ve sonra Karaşi'yi ziyâret etti; Panipüt
şehrinde, Senâullah Dehlevî hazretleri ile Mazhar-ı Cân-ı
Cânân'ın zevcesinin kabirlerini tamir ettirerek her iki kabrin
muhâfazasını temin etti.

Hüseyin Hilmi Işık, ilim güneşi Abdülhakîm Efendinin
vefatlarından sonra, mahdûm-i mükerremi, Üsküdar, sonra
Kadıköy Müftîsi, fazîletli Seyyid Ahmed Mekkî Efendinin
halka-i tedrîsine kabûl buyuruldu. Büyük bir şefkat ve
mahâret ile, (fıkh), (tefsîr), (hadîs), ma'kûl ve menkûl, üsûl
ve fürû' ilimlerini tâlim buyurup kendisini, 27 Ramazân-ı
mübârek 1953 (H.1373) pazar günü icâzet-i mutlaka ile,
tedrîse mezun eyled.....


Teshîr edici gözler, neş’e verici sözler,
hepsi hayâl oldular, ayrılık yamân oldu.
Derin derin bakışlar, içli bir hayât gizler.
dertliyim, görmiyeli, bir hayli zemân oldu.
...
Ben güneşi severim, ne dersem ondan derim,
Geceyle işim yokdur, ben rü’yâyı neylerim.


Abdülhakîm-i Arvasi hazretlerinin oğlu derin âlim Ahmet
Mekki Efendi, Seâdet-i Ebediyye kitâbına yazdığı takrizde
şöyle söylemektedir:
"Asrımızın fâdıllarından, zamânımızın bir tânesinin yazmış
olduğu Seâdet-i Ebediyye kitâbına göz gezdirdim. Bu kitâpta,
kelâm, fıkıh ve tasavvuf bilgilerini buldum. Bunların hepsinin,
bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların
kitâplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitâpta, Ehl-i
sünnet velcemâ'at itikâdına uygun olmayan hiçbir bilgi,
hiçbir söz yoktur. Ey Temiz gençler! Dînî ve millî bilgilerinizi,
bu latîf, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri
yazılamayacak olan, bu kitâptan alınız!"

Öğretmenlik hayatı

Hüseyin Hilmi Işık, 1947'de Bursa Askerî Lisesi'nde kimyâ
muallimi, sonra öğretim müdürü oldu. Kuleli ve Erzincan
askerî liselerinde uzun seneler kimyâ okutarak yüzlerce
subaya hocalık yaptı. 1960'da emekli olduktan sonra, Vefâ
Lisesi'nde, Fatih imâm hatîp okulunda, Cağaloğlu ve
Bakırköy sanat enstitülerinde matematik ve kimyâ hocalığı
yapıp çok sayıda îmânlı genç yetiştirdi.
1962 senesinde Yeşilköy'de Merkez Eczâhânesi'ni satın aldı.
Sâhip ve mesûl müdürü olarak, uzun seneler halkın sıhhatine
hizmet etti.

"Seâdet-i Ebediyye" yi yazması:

HüseyinHilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1956 senesinde
"Seâdet-i Ebediyye" kitâbını neşretti. Seâdet-i Ebediyye
kitâbını okuyanların teşvîki ile, ikinci kısmını da hazırladı. Bu
da, 1957'de bastırıldı. Bu iki kitâp, temiz gençlikte,
İslâmiyete karşı, öyle bir alâka ve câzibe uyandırdı ki, suâl
yağmuru altında kaldı. Bu çeşitli soruları cevâplandırmak için,
mûteber kitâplardan tercüme ederek yaptığı açıklamalar ve
ilâvelerle, üçüncü kısmını da 1960'da bastırdı. Bu üç kitâbı,
1963'de bir araya getirip, "Tam İlmihâl" adını verdi. Devâmlı
suâller sebebi ile, kitâbının her baskısına yeni ilâveler
yaparak 1248 sayfalık eşsiz bir eser meydana getirdi. Eserin
İngilizceye tercümesi yapıldı, "Endless Bliss" ismi verildi ve
Hakîkat Kitâbevi tarafından beş cild olarak bastırıldı.

Abdülhakîm-i Arvasi hazretlerinin oğlu derin âlim Ahmet
Mekki Efendi, Seâdet-i Ebediyye kitâbına yazdığı takrizde
şöyle söylemektedir: "Asrımızın fâdıllarından, zamânımızın
bir tânesinin yazmış olduğu Seâdet-i Ebediyye kitâbına göz
gezdirdim. Bu kitâpta, kelâm, fıkıh ve tasavvuf bilgilerini
buldum. Bunların hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından
almış olanların kitâplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu
kitâpta, Ehl-i sünnet velcemâ'at itikâdına uygun olmayan
hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Ey Temiz gençler! Dînî ve millî
bilgilerinizi, bu latîf, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir
benzeri yazılamayacak olan, bu kitâptan alınız!"

Feth etdiniz kalbimi, gizli bir miftâh ile,
bundan sonra, nefsimin ısyânları nâfile!
Her bülbül âşık olur, böyle vefâlı güle,
kim demiş zemherîrde, ılık bir behâr olmaz
..................
Güzellerin güzeli, rûhların tek matlûbu,
değil mahlûkun yalnız, Hâlıkın da mahbûbu.

Gönlüm nûru, feyz kaynağım, oldu bizden irak,
zulmet-i hicrânda kaldı rûhum pür iftirâk.




İlmi faaliyetleri
Hüseyin Hilmi Işık, 1966 senesinde İstanbul'da Işık
Kitâbevi'ni, sonra da Hakîkat Kitâbevi'ni açtı. 1976 yılında,
İhlâs Vakfı'nı kurdu. Türkçe, Almanca, Fransızca, İngilizce ve
ofset ile hazırladığı Arabî, Fârisî yüzden fazla kitâbı dünyânın
her tarafına yaydı. Bütün bu hizmetlerin, Seyyid
Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin tasarrufları ve himmetleri
ile ve İslâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi
ile olduğunu söylerdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", Seyyid Abdülhakîm
Efendinin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir
yerde duyamadığını söyler, "şimdi en zevkli anlarım, o tatlı
günleri hâtırladığım zamanlardır" derdi. "O zamanları
hâtırladıkça, hasretinden, firâk ateşinden burnumun
kemikleri sızlıyor" der, şu beyti sık sık okurdu:
Zi-hicr-i dositân, hûn şüd derûn-i sîne cân-ı men,
Firâk-ı hem-nişînân suht magz-ı istehân-ı men!
(Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, rûhum kan
ağlıyor,
Birlikte oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!)

Hüseyin Hilmi Işık, her sohbetinde İslâm âlimlerinin
kitâblarından okur, İmâm-ı Rabbânî'nin ve Abdülhakîm-i
Arvâsî'nin sözlerini aktarırken, gözleri yaşarırdı. "Kelâm-ı
kibâr, kibâr-ı kelâmest" derdi. "Büyüklerin sözü, sözlerin
büyüğüdür" demektir.

Vefatı

Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" 26 Ekim 2001 (H. 9
Şabân 1422)'de vefât etti. Eyüp Camiinde kılınan cenaze
namazına binlerce insan katıldı. Eyüp Sultan'da toprağa
verildi.

Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", hayatı boyunca
insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlâk sahibi olmayı tavsiye
etti. Fitne çıkarmaktan her zaman çok sakındı ve sevenlerine
de bu hususta hep ikazda bulundu. Güler yüzlü olmayı, güzel
ve temiz giyinmeyi tavsiye etti. Bu zamanda İslamiyete
hizmetin bu şekilde yapılacağını söylerdi. Politikaya asla
karışmadı. Siyaset adamları ile görüşmekten kaçındı.
Yetiştirdiği binlerce öğrencisi ülkeye hep faydalı hizmetlerde
bulunmuşlardır. "Ehl-i Sünnet o kimsedir ki, bir yerde bir
saat kalsa, orada hayırlı bir iz bırakır" derdi.

Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" son derece vefakâr
idi. Ecdadımıza büyük hürmeti vardı. İslam âlimleri ve
Osmanlılara, vefa borcu olduğuna inanır ve onları büyük bir
muhabbetle severdi. "Osmanlılar olmasaydı, biz şimdi
Müslüman ve Ehli sünnet olamazdık" derdi. Hocası Seyyid
Abdülhakim Efendinin talebeleri ve aile efradına hürmet ve
ihsanlarda bulunmayı bir vefa vecibesi addederdi. Seyyidlere
büyük hürmeti vardı. Ömrü boyunca, onlara hizmet etmeyi,
onların sıkıntılarını gidermeyi maddî ve manevî destek
vermeyi kendine önemli bir vazife bildi.
"En büyük keramet istikamet üzere olmaktır" buyururdu.
Namazı ve diğer ibadetleri birinci vazife olarak görür, altını
çize çize "Namaza mani olan işte hayır yoktur", derdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" dine zararı olmayan
şeylere üzülmezdi. Çocukların yaramazlıklarını tabii görürdü.
Ama onlara dinlerini öğretmekte gevşek davranılmasını hoş
görmezdi. Şahsî malı, serveti yoktu. Çok çalışkandı. Nesi
varsa, kitaplara ve kitapların dünyaya yayılmasına harcadı.
Hakikî bir tevazuya sahip idi. Kendisini asla başkalarından
üstün görmez, sevenlerine "Benim günahım hepinizden
çoktur, çünkü ben hepinizden daha yaşlıyım" derdi. Evine
gelen misafirlere lâyıkıyla hizmet ederdi. Evinin alış verişini
bizzat yapar, odununu ve kömürünü kendi alır, fatura ve
vergilerini kendisi yatırırdı.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", ailesinden Osmanlı
terbiyesi, Seyyid Abdülhakîm Efendiden de tasavvuf edebi
almış idi. Kendisinden büyüklerin yanında konuşmaz, kimse
ile münâkaşa etmez, edebi gözetir, ekseriyâ iki dizi üzerine
oturur, bağdaş kurmayı bile edeb dışı görürdü. Bursa'da eski
müderrislerden Ali Haydar Efendiyi ziyaretinde saatlerce iki
dizi üzerinde oturunca, Ali Haydar Efendi talebelerine, "Hilmi
Beyden edeb öğrenin edeb!" demişti.
Bir zemânlar sohbetine erdiğim,
mübârek yüzîle, şereflendiğim,
güzeller güzelin, seyreylediğim,
bu fânî dünyâda, olagelmişdir
.................
Herkese nasîb olmaz, huzûrundaki ânlar,
ebedî hâtıradır, bu bulunmaz zemânlar.
Kadrinizi biz gibi, bir nebze anlayanlar,
derler ki, bu devrde, sen gibi serdâr olmaz.

Son bir def’a bakayım, o hüsn-i cemâline,
bir nazarın değişmem, bütün dünyâ mâline,
İster gülsün gâfiller, bu âşıkın hâline,
bundan böyle neş’e ve sürûrlara elvedâ’!




Güzel ahlakı

Hüseyin Hilmi Işık, çok nazik ve kibardı. Mamak Maske
fabrikasında vazife yaparken, orada Cemal adında bir genç
çalışıyordu. Babası Diyanette heyet-i müşavere azası Konyalı
Eyüb Necati Perhiz idi. Genç evde de efendimli konuşmaya
ve ibadetlerini yapmaya başlayınca babası bu değişikliğin
sebebini sordu. Bizim bir kumandanımız var, çok kibar
birisidir. Efendimsiz konuşmaya alışırım da onun yanında da
öyle konuşurum diye korkuyorum dedi. Babası şaşırdı. Oğlu
ile, Hüseyin Hilmi Efendiye, kendisini ziyaret edip teşekkür
etmek üzere haber gönderdi. Hilmi Efendi "babanız yaşlıdır.
Buraya gelmesi de uygun olmaz, biz ona gidelim" dedi; ve
ziyaret etti.
Seâdet-i Ebediyye kitabını ilk çıkardığı sıralar, subaylara,
senede bir kaç defa çift maaş verirlerdi. Çift maaşın tekini
biriktirip, bu kitabı çıkarmak için harcardı.
Hüseyin Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", sabır ve
tahammülleri çok idi. İnsanlardan, bir eziyet, sıkıntı gelse
katlanır, mukabele etmezdi. Yerine göre pamuktan yumuşak,
ama küfre, bid'atlere ve günâha karşı da çelik gibi sert idi.
Dinimizin öngördüğü derecede cesûr idi. Kitaplarında
doğruyu yazmaktan kaçınmaz, "Korkulacak yalnız Allahü
teâlâdır" der, ama fitne çıkmamasına da çok dikkat ederdi.
Devletin kanunlarına uymada çok titiz davranırdı. Müslüman
dine uyar, günah işlemez; kanunlara uyar, suç işlemez derdi.
Sık sık "Vatan sevgisi imandandır" hadis-i şerîfini okurdu.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", maddî ve mânevî,
dünyevî ve uhrevî ve bilhassa fen, tıb ve eczacılık ilimlerinde
zamanın ileri gelenlerinden olduğu için, gerçek bir âlim idi.
Her sözü ilme, fenne ve tecrübeye dayanan ve bu bilgilerini
ve tecrübelerini dinin temel ve asıl miyarları ile karşılaştırıp,
tartarak, söylediğinden, hikmet konuşan, yâni her sözünde
dünyevi veya uhrevî faydalar bulunan, belki eşi bir daha çok
zor bulunabilecek olan bir zât idi.
Ehl-i Sünneti ortaya çıkardı
En kıymetli kitaplardan tercüme ve derlemeler ile telif
eserler vücuda getirdi. Akaid husûsunda, bilhassa Ehl-i
Sünnet ve Cemâat inancını sâde bir dille açıklayıp bu inancın
yayılmasına öncülük etti. Hanefî, Mâlikî, Şâfi'î ve Hanbelî
mezheblerinden birinde bulunmanın Ehl-i Sünnetin alâmeti
olduğunu, herkesin kendi mezhebine göre amel etmesinin
şart olduğunu, zarûret ve ihtiyâc hâlinde, hak olan dört
mezhebden birinin taklîd edilebileceğini, Ehl-i Sünnet
kitaplarından alarak açıklayıp herkese duyurdu. Seâdet-i
Ebediyye ve diğer kitaplarında, binlerce mesele yazdı.
Unutulmuş ilimleri ihyâ etti. "Ümmetim bozulduğu zaman bir
sünnetimi ihyâ edene yüz şehid sevâbı verilir" hadîs-i şerîfini
hep göz önünde tutarak, farzları, vâcibleri, sünnetleri, hattâ
müstehabları uzun uzun yazdı.
Dünyanın her tarafındaki insanlara doğru İslamiyet'i tanıttı.
Ehli sünnet âlimlerince tasvip ve medhedilen yüzlerce Arabî
ve Fârisî eseri, Hakîkat Kitâbevi vasıtasıyla yedi iklim, dört
bucağa yaydı. Vehhabi, Şii, Kadiyani gibi bozuk fırkaların
doğru yoldan ayrıldıkları noktaları bütün dünyaya tanıttı. Ehl-
i Sünnet itikadı canlanmaya, kıpırdamaya ve yeşermeye
başladı. Bu bakımdan yaptıkları işi, dîni tecdid (yenileme ve
kuvvetlendirme) ile isimlendirenler oldu.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", aynı zamanda çok
kudretli bir şair ve tarihçi idi. Muhtelif vezin ve türde
yazdıkları şiirler emsalsiz güzellikleri ile kitaplarında yer
almaktadır.
Abdülhakîm Efendi kendisine bir ders verdikleri zaman; "Bin,
kemal sayısıdır, bir şey bin kere okunursa ezberlenir, ama
sen zekîsin, beş yüz kere okusan ezberlersin", derdi. Doksan
yıllık hayâtının sonuna kadar, hâfıza ve zekâsından hiç bir
şey kaybetmedi. Öğrenmek istediği şeyi tam öğrenirdi. Bu
sebeptendir ki, yetmiş beş yaşından sonra, namaz
vakitlerine dâir, yazılmış bir çok kitabı, inceden inceye
okumuş, anlamış ve Seâdet-i Ebediyye ve başka eserlerine
ilâve etmiştir. Oradaki girift trigonometrik hesapları
kolaylıkla yaptığını görenler, gerçek bir fen adamı olduğunu
kabul ederlerdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", iktisada, tasarrufa
çok riayet ederdi. İsrafı tasvip etmezdi.
Bir ihtiyaç olmadıkça evinden dışarıya çıkmaz, ilimle, kitap
mütalaasıyla meşgul olurdu. Sevenlerine çok okumalarını ve
muteber kitapları herkese ulaştırmaya çalışmalarını tavsiye
ederdi. "İslâmiyet, her safhası ile, ahlâkı ile, itikadı ile, ameli
ile yaşanan bir dindir. Hepsi bulunursa, tam olur. Yoksa
kişinin dini eksik olur" derdi. Yazdığı kitapların her biri,
zamanımızda önemli bir boşluğu doldurdu ve ihtiyaçları
karşıladı.
Sıhhati muhafazaya son derecede itina gösterir, mevsime
göre giyinirdi. "Elektrik cereyanı öldürür, hava cereyanı
süründürür"; "Yaşlıların üşütmekten ve düşmekten çok
sakınması gerekir"; "Sıhhati korumak Müslümanların üzerine
vecibedir, ibadetleri yapmak ancak bununla mümkün olur"
derdi. "Sıhhat için paraya acınmaz" buyururdu.
Zamanı yerli yerinde ve en iyi şekilde kullanırdı. Her işini
muayyen bir zamanda yapardı. Vakit hususunda verilen
sözlere de riayet eder, başkalarının da hassasiyet
göstermesini isterdi. Mesela, Yeşilköy'deki eczanesine gitmek
için evinden çıkışı her zaman aynı vakitte idi. O vakitten bir
dakika sonra çıktığı vaki olmazdı.
Bir yere gidip gelirken, kahvede oturan adamları görünce
teessüfle, "eğer parayla zaman satın almak mümkün olsaydı
şu adamların zamanlarını alır, çalışırdım" buyururdu.
Okumaktan, yazmaktan ve çalışmaktan uzak durmak, ona
göre, insanın yaratılış sırrına ters düşerdi.
Nasıl muvaffak oldunuz diye soranlara: Helekel müsevvifun
yani "Sonra yaparım diyenler helak oldu", hadisi şerifine
uyarak bugünün işini yarına bırakmadım ve kendi işimi
kendim gördüm, yapamadığım işi bir başkasına havale
ettiğim zaman neticesini takip ettim" cevabını verirdi. "Bu
zamanda İslamiyet'e hizmeti muvaffakiyetle yapabilmek için
muhatabın anlayacağı gibi konuşmalı ve herkese tatlı dilli
güler yüzlü olmalıdır" buyururdu.
Her işinde orta yolu takip eder, hiç bir şeyde aşırılığı tasvip
etmezdi. En iyi hoca, en iyi evlad, en iyi kardeş, en iyi eş, en
iyi baba, en iyi dede, en iyi komşu ve en iyi ilim adamı
olmaya gayret ederdi.

Hasret kaldım, hep karardım, oldum nûrumdan cüdâ,
feyz kaynağım, el-vedâ’, âh el-vedâ’, âh el-vedâ’.

"Dünyâda râhata ve âhirette sonsuz iyiliklere kavuşmak için,
Sâlih Müslüman olmak lâzımdır."

VASİYETİ

Hüseyin Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", 1 Receb-ül-ferd
1394 ve 21 Temmûz 1974 Pazar günü hazırlamış oldukları
Vasıyetnâmeleri şöyledir:

Aklı olan herkes, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşamak,
âhirette de, azâbdan kurtulup, sonsuz nîmetlere kavuşmak
ister. İşte bunun için, Seâdet-i Ebediyye kitâbımı yazdım.
Dünyânın her yerindeki her çeşit insana seâdet yolunu
göstermek için uğraştım. Önce, kendim öğrenmek için çok
çalıştım. Senelerce, yüzlerle kitâp okudum. Târihi, tasavvufu
çok inceledim. Fen bilgileri üzerinde çok düşündüm. İyi
anladım ve inandım ki, dünyâda râhata ve âhirette sonsuz
iyiliklere kavuşmak için, “Sâlih Müslüman” olmak lâzımdır.

Sâlih olan mümin, Ehl-i sünnet itikâdındadır. Ehl-i sünnet
itikâdında olana Sünnî denir. Ehl-i sünnetin dört
mezhebinden Hanefî, Mâlikî, Şâfi’î, Hanbelî’den birine uyar.
Böylece, her hareketinde İslamiyete tâbi olur. İbâdetlerini
kendi mezhebine göre yapar. Harâmlardan sakınır. Bunlarda
bir kusûru olursa, şartlarına uygun tevbe eder. Sâlih
Müslüman Cehenneme hiç girmez. Sâlih Müslüman olmak
için, din bilgilerini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarından
öğrenmek lâzımdır. Câhil olan kimse, sâlih değil, Müslüman
bile olamaz. Sâlih Müslümanın nasıl olacağını Seâdet-i
Ebediyye kitâbımda uzun bildirdim Kısacası:

1- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmalıdır.

2- Dört mezhebden birinin fıkıh kitâbını okuyarak, din
bilgilerini doğru öğrenip, buna uygun ibâdet yapmalı ve
harâmlardan sakınmalıdır. Dört mezhebden birinde olmayan
veya dört mezhebin kolay yerlerini ayırıp bir araya toplayan,
yâni mezhebleri birbirine karıştıran kimseye mezhebsiz denir.
Mezhebsiz olan sapık olur.

3- Çalışıp para kazanmalıdır. Dine uygun yolla kazanmalıdır.
Fakîr kimse, bu zamanda, dînini, nâmûsunu, hakkını bile
koruyamaz. Bunları korumak ve İslâmiyete hizmet
edebilmek için, fennin bulduğu yeniliklerden, kolaylıklardan
faydalanmak da lâzımdır. Helâl kazanmak ve cihâd etmek,
büyük ibâdettir. Namaza mâni olmayan ve harâm işlemeye
sebeb olmayan her kazanç yolu, hayırlıdır, mubârektir.

İbâdetlerin ve dünyâ işlerinin faydalı, mübârek olması, yalnız
Allah için yapmakla, yalnız Allah için kazanmakla ve yalnız
Allah için vermekle, kısacası, İhlâs sâhibi olmakla olur. İhlâs,
yalnız Allahü teâlâyı sevmek ve yalnız Allah için sevmektir.
Mürşidi kâmillerden, Allah dostlarından feyz almak isteyenin
sâlih Müslüman olmaları lâzımdır. Ehl-i sünnet itikâdında
olmayan, meselâ Eshâb-ı kirâmdan herhangi birine dil
uzatan ve dört mezhebden birine uymayan, harâmdan
sakınmayan, meselâ zevcesini, kızını açık gezdiren ve
çocuklarının İslâm bilgisi, Kur’ân-ı kerîm öğrenmeleri için
çalışmayan bir kimse sâlih bir Müslüman olamaz.

Peygamberimiz de “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Benim
yolumda ve benden sonra dört halîfemin yolunda olunuz!”
buyurdu. Dört halîfenin yolunda olan İslâm âlimlerine “Ehl-i
sünnet” denir. Görülüyor ki, Allahü teâlânın sevgisine
kavuşmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarında yazılı
olduğu gibi imân etmek ve bütün sözleri, işleri, onların
bildirdiklerine uygun olmak gerekiyor.

Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak isteyenin, böyle îmân
etmesi ve böyle yaşaması lâzım olduğu anlaşılıyor. Bir
insanda bu ikisi olmazsa, o sâlih Müslüman olamaz. Dünyâda
ve âhırette râhata ve huzûra kavuşamaz. Bu ikisi, yâ mürşidi
kâmillerin kitâplarından okuyarak öğrenilir, yâhut, bir
mürşid-i kâmilden görerek elde edilir. Mürşid-i kâmilin
sözleri, bakışları ve teveccühleri insanın kalbini de temizler.
Kalb temîz olunca, îmânın, ibâdetlerin tadı duyulur. Harâmlar,
acı, çirkin ve iğrenç görünürler. Allahü teâlâ, kullarına
merhamet ettiği zaman, Mürşid-i kâmil çok bulunur ve
tanınmaları kolay olur. Kıyâmet yaklaştıkça, Allahü teâlânın
kahrı, gadabı dahâ çok zuhûr edecek, Mürşid-i kâmiller
azalacak, tanınmayacaklardır. Câhiller, sapıklar, zındıklar,
din adamı olarak ortaya çıkacak, insanları aldatacak, felâkete
sürükliyecekler. “Kâtı’ı tarîk-ı ilâhî” yani Hakka giden yolu
kesiciler olacaklardır.

Böyle karanlık zamanlarda îmânı ve din bilgilerini, Ehl-i
sünnet âlimlerinin kitâblarından öğrenenler kurtulacak,
câhillerin, mezhebsizlerin yazdıkları uydurma din kitâblarının
yaldızlı, heyecanlı kelimelerine aldananlar, doğru yoldan
kayacaklardır.
Yâ Rabbî! Günâhlarımız büyük ve çok ise de, senin af ve
magfiretin de sonsuzdur. Sevdiklerinin hürmetine bizi af ve
magfiret eyle! Âmin.

Hayâlin önümde, parlak ay gibi,
zulmeti gideren mehtâba benzer,
bu âlem görünür bir serây gibi,
ışık olmayınca, zindâna benzer!

Bu sesler yabancı, özler yabancı,
bakışlar yabancı, gözler yabancı;
dudaklar gülse de, ma’nâ yabancı,
gördüğüm rü’yâlar, bir zanna benzer!

Güllerin başkadır, ateşin başka,
aşkınla tutuşan, bülbülün başka;
şu elin güzeli değmiyor aşka,
bir güzel görmedim, cânâna benzer!

Bakdıkca yakından güneş yüzüne,
dahâ çok inandım tatlı sözüne,
şifâsın, rûhumun üzüntüsüne,
sohbetin her derde dermâna benzer!

Ayrılık yakıyor gece ve gündüz,
geceden karanlık oluyor gündüz,
bu yıl da gurbetde geçen ömrümüz,
cefâsı bitmiyen, devrâna benzer!


Müslimân günâh yapmaz ve suç işlemez. Vatanını, milletini
ve bayrağını sever. Herkese iyilik eder. Kötülük yapanlara
nasîhat verir. Böyle olan müslimânı Allah da sever, kullar da
sever. Râhat ve huzûr içinde yaşar."

ESERLERİ: 1-Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye, 2- Fâideli
Bilgiler, 3- Hak Sözün Vesikaları; 4- Herkese Lâzım Olan
Îmân, 5- İslâm Ahlâkı, 6- Eshâb-ı Kirâm, 7- Kıyâmet ve
Âhiret, 8- Müjdeci Mektûblar Tercemesi, 9- Cevâb Veremedi,
10- İngiliz Câsûsunun İ’tirâfları, 11- Kıymetsiz Yazılar, 12 -
Şevâhid-ün Nübüvve tercümesi, 13- Menâkıb-ı Çihâr Yâr-ı
Güzin tercümesi.

Bunların dışında, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca,
Almanca yüzün üzerinde kitabı vardır. Bu kitaplar, Hakikat
Kitâbevi tarafından dünyanın her tarafına yayılmaktadır.

(Se’âdet-i Ebediyye) ya’nî (Tâm ilmihâl) kitâbımdaki fıkh
bilgileri, hanefî mezhebine göre yazılmışdır. Bu bilgilerin
çoğu, Muhammed Emîn ibni Âbidînin (Redd-ül-muhtâr)
kitâbının 1272 [m. 1856] senesinde Mısrda Bulak
matba’asında beş cild olarak yapılan baskısından terceme
edilmiş, sahîfe numaraları bu baskıya göre bildirilmişdir.
Hanefî mezhebindeki fıkh kitâblarının en kıymetlisi olan
(Redd-ül-muhtâr)ın çoğunu muhterem Ahmed Davudoğlu
türkçeye terceme etmiş, Şâmil kitâbevi tarafından 1982-
1986 arasında onyedi cild olarak basdırılmışdır.
Kitâblarımızda âyet-i kerîmelerin tercemeleri değil, tefsîrleri
ve meâlleri yazılmışdır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve
sellem” bildirdiği ma’nâlara (Tefsîr) denir. Bir kelimenin,
Allahü teâlâ ve Resûlullah tarafından, açık bildirilmemiş
ma’nâlarından, şerî’ate uygun olanı seçmeğe (Te’vîl) ve bu
ma’nâya meâl denir. Âyet-i kerîmeyi başka lisâna nakl
edince, tercemesi denir. Âyet-i kerîmeler kısa ve tam
terceme edilemez. İslâm âlimleri, âyet-i kerîmelerin
tercemelerini değil, uzun tefsîr ve te’vîllerini bildirmişlerdir.
Kitâbıma, ençok (Tefsîr-i Mazherî ) ve (Tefsîr-i Hüseynî)deki
açıklamalardan aldım. Âyet-i kerîmelerin sıra numaralarını
hâfız Osmânın “rahmetullahi aleyh” yazdığı Kur’ân-ı kerîme
göre koydum.
Bu (Tam ilmihâl)i okuyanlar, dedelerinin dînini şu’ûrlu olarak
öğrenip, bölücülerin iftirâlarına aldanmıyacak, câhillerin,
münâfıkların ve tarîkatcı ismi altında gençliği zehrliyenlerin,
maddî ve ma’nevî soygunculuğundan kurtulacaklardır. Hak
yolda birleşecekler, sevgili kardeşler olacaklardır.
Müslimân, iyi insan, aklı başında kimse demekdir. Hakîkî
müslimân, Allahü teâlânın emrlerine itâat eder. Allahü
teâlânın emrlerine uymamak günâh olur. Kul haklarını,
devlete olan borçlarını öder. Devletin kanûnlarına karşı
gelmez. Kanûna karşı gelmek suç olur. Müslimân günâh
yapmaz ve suç işlemez. Vatanını, milletini ve bayrağını sever.
Herkese iyilik eder. Kötülük yapanlara nasîhat verir. Böyle
olan müslimânı Allah da sever, kullar da sever. Râhat ve
huzûr içinde yaşar.
(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının her üç kısmının şimdi
altmışyedinci baskısı yapıldı. Birinci kısmda doksansekiz
madde, ikinci kısmda yetmişüç madde, üçüncü kısmda
yetmiş madde vardır. Bu ikiyüzkırkbir [241] maddeden
yüzsekiz [108] maddesi, büyük islâm âlimi, tesavvuf
bilgilerinin, zevklerinin kaynağı, Muhammed aleyhisselâmın
hakîkî vârisi, imâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânî, Ahmed-i
Fârûkînin (Mektûbât) kitâbının ikinci ve üçüncü cildlerinden,
yüzotuzüç [133] maddesi de, salâhiyyetli islâm âlimlerinin
kitâblarından toplanmışdır. Mektûbâtın birinci cildinin hepsi
Müstekîmzâde Süleymân Sa’deddîn efendi tarafından
türkçeye terceme edilmişdir. İhlâs A.Ş.’nin bu tercemeyi
(Müjdeci Mektûblar) ismi ile basdırdığını görerek Rabbime
şükr eyledim. İslâm bilgilerinin deryâsı ve tesavvuf
ma’rifetlerinin mütehassısı seyyid Abdülhakîm efendi,
(Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs kitâblarından sonra, islâm
kitâblarının en üstünü imâm-ı Rabbânînin Mektûbâtıdır) ve
(İslâm âleminde, imâm-ı Rabbânînin Mektûbâtı kadar
kıymetli bir kitâb dahâ yazılmamışdır) buyururdu. Evet,
vilâyetin kemâlâtını bildirmekde, (Mesnevî) gibi bir kitâb
yazılmamışdır. Hem nübüvvetin, hem de vilâyetin kemâlâtını
açıklamakda, imâm-ı Rabbânînin (Mektûbât)ı kadar kıymetli
bir kitâb dahâ yazılmamışdır. Nübüvvetin kemâlâtı yanında,
vilâyetin kemâlâtı hiç gibidir. Kitâbımda yazılı ismlerden bin
[1000]inin hâl tercemeleri de sonuna eklenmişdir.
Bu kitâb bir ilm kitâbıdır. Her ilmde olduğu gibi, din bilgisinin
de kendine mahsûs kelimeleri vardır. Bu kelimelerin
ma’nâları, sırası geldikçe bildirildi. Bunlar, kitâbı temâmen
okuyunca, öğrenilir. Bunları öğrenmiyen, kafasını yormıyan
bir câhil, kitâbdaki ilmleri anlıyamaz. (Bu kitâb anlaşılmıyor)
diyerek, kendi kusûrunu kitâba yükler. (Câhil kimse,
anlıyamadığı şeyi beğenmez) sözü meşhûrdur. Gülün
kıymetini bülbül bilir. Altının hâlisini sarrâf seçer. Bir kayada
ne cevher bulunduğunu kimyâger anlar. Bunun için, bu kitâbı,
gazete okur gibi, bir göz gezdirip elinden bırakmamalı. Her
kelimesini iyi düşünmelidir. Her cümlesinin ma’nâsını iyi
anlamağa çalışmalı, her maddeyi bitirince tekrârlamalı, bir
hülâsa hâlinde hâfızaya yerleşdirmelidir. Evlâda, ahbâba da
öğretmelidir. Çalışmalı, bu yolda ilerlemelidir.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (İki gün aynı
hâlde bulunan, [ya’nî hergün ilerlemiyen, yeni bir şey
öğrenmiyen], aldandı, ziyân etdi) buyurdu. Görülüyor ki,
islâm dîni, gerilemeği değil, duraklamağı bile red ediyor.
Dâimâ ilerlemeği ve yükselmeği emr ediyor. Bu kitâbı
hâzırlamakdan ve neşr etmekden hâsıl olan sevâbları ve
okuyup istifâde eden müslimânların düâlarının hepsini,
kitâbdaki ilmlerin kaynağı olan seyyid Abdülhakîm Arvâsînin
mubârek rûhuna hediyye ediyorum. Kıyâmet günü, Onun
kölesi olarak yanında bulunmağı, kendime se’âdet biliyorum.

Ey kalbi islâm ile yanan, sevdiğim, gençler!
Bütün islâmiyyetden, size nümûnedir bu!
İlm ile ma’rifetdir, hep içindekiler,
Hakîkaten bulunmaz eşsiz hazînedir bu!

En büyük âlimlerin, en büyük velîlerin,
En meşhûr sîmaların, en ulvî gönüllerin,
Âleme ışık tutan, hayât sunan ellerin,
Kalem ve kalblerinden, sızan bir katredir bu!

Resûlullahın yolu, hakîkî müslimânlık,
Ve her iki cihânda, aranılan sultânlık,
Sulhda her an çalışan, harblerde kahramanlık,
Gösteren ceddimizden, bize emânetdir bu!

Her kelimesi huccet, ilmdir her cümlesi,
Dinle budur hakîkî, islâmiyyetin sesi.
Kalbden pasları siler ve artdırır hevesi,
İşte başlı başına, bir islâmiyyetdir bu!




Aşkîle pek çok yaş dökdüm; şâhiddir, hâk-i Erzincan!."


EHL-İ SÜNNET KASÎDESİ

Ehl-i sünnet i’tikâdı, sana önce, lâzım olan,
Yetmişüç fırka var, ammâ, Cehennemlik geri kalan,
Müslimânlar, hep sünnîdir; cümlenin reîsi Nu’mân.
Cennet ile müjdelendi; îmânda bunlara uyan.
İ’tikâdı sağlam edip; sonra islâmiyyete bağlan!
İslâmın beş şartını yap; harâmlardan sakın hemân!
Bir günâhı işler isen, tevbe et, kaçırma zemân!
Kim ki uymaz islâmiyyete, birgün olur, elbet pişmân.
Dinsize sakın aldanma, mahv olursun sen de, amân!
Tatlı söze inanırsan; olur sonra, hâlin yamân!
İki yüzlüler çoğaldı: dışı melek, içi yılan,
Tuzağa düşürmek için;dostgörünür, hem de candan.
Herkes kendin haklı sanır: Kötü der, bana uymayan.
İslâmiyyet terâzidir, odur haklıyı ayıran!
İslâma uymıyan bil ki; doğru yoldan sapık insan.
Bu söze inanır elbet: Târîhi iyi anlıyan.
Neden doktora koşuyor; herhangi bir yeri ağran?
Çünki,ölmek sevmez kimseherşeyden dahâtatlı,can.
Sonsuz yaşamak arzûsu;bende yokdur,var mı diyen?
Ölmek, yok olmak değildir; kabr hayâtına inan!
Cennet sonsuz,Cehennem de;haberverdi,bunuKur’ân
Sonsuz derdden sakınmalı;hattâ,olsa da,birgümân,
Buna inanmıyan da var; yarasa kaçar ziyâdan.
Karga çöplükden tad alır; bülbüldür, gülü arayan.
İslâmı elbet sevemez, nefse, keyfe düşkün olan.
Bu ikisi, bir olur mu? Ayrıdır iyi, fenâdan!
Müslimânlar, hakkı tanır, her mahlûka eyler ihsân,
Îmânsızlar, yılan gibi; lezzet alır can yakmakdan.
Amân yâ Rabbî el’amân; ne müşkilmiş âhır zemân,
Din bilgisi unutuldu; pek azaldı nemâz kılan,
Mason olanlar, sinsice; dîni yıkmakda her yandan,
Komünistlerde işkence; müslimâna ölüm, zındân.
Bugünkü şaşkın hâlleri, eylemişdi, Resûl beyân.
Demişdi: (Birgün gelecek; garîb olur, bana uyan.
Her evde, çalgı çalınır; işitilmez olur ezân,
Âlim bulunmaz bir yerde, câhillere kalır meydân!
Mü’minler, olur zevallı; kâfirler, sanki Süleymân,
Kadına uyar her erkek; olur evde hâkim, zenân,
Yüksek binâlar yapılır; kelb dişi gibi apartman.
Yolculuk sür’atli olur; uzaklık kalkar aradan.
Zekâ,çok şey bulursa da;gaflet,gitmez insanlardan)
Birgivi] kitâbda yazdı, eyledi çok hadîs beyân:
Kıyâmet alâmetleri, çıkar, birbiri ardından,
Alâmetlerin meşhûru, serhoş olur; pek çok kesân.
Âlim diye tanıtılır, dinden haberi olmıyan.
Zâlime ikrâm olunur, kurtulmak için belâdan.
Hayâsızlık pek çoğalır, deyyûslara kalır meydân,
İnsanların en alçağı, Moskovada okur fermân.
Herkes kendin âlim sanır, Müslimâna denir nâdân.
Doğru konuşan azalır, yalancı söyler durmadan.
Çok medh edilen kimsede, bir zerre bulunmaz îmân,
Erkekler de kadın gibi, ipek giyer, sıkılmadan.
Gınâ, zinâ san’at olup, kız yerine geçer oğlan.
Kadınlar dar libâs giyer, hep açılır baldır, gerdan.
Fitne kaplar her tarafı, adam öldürülür yokdan.
Bid’at yayılır her yere, kalmaz sünnetlere uyan.
Deccâl gibi vicdansızlar, uydururlar binbir yalan,
Bir kimse doğru söylerse, saldırırlar her tarafdan.
Erkekler dînini bilmez, taşkınlık eder çok nisvân,
Emr-i ma’rûf unutulur, fısk emr eder şaklaban.
İslâmiyyet kötülenir, harâm işlenir her yandan.
Müslimânlık lâfda kalır, ses için dinlenir Kur’ân.
Mü’mine gerici denir, kayrılır mürted olan.
Bunların hepsi muhakkak, olur kıyâmet kopmadan.
Büyük alâmet Deccâldir, çıkacağı yer, Horasân.
Sonra, Şâmdaki Câmi’e Îsâ inecek semâdan.
Bir hadîsde buyuruldu, (Kızım Fâtıma evlâdından,
Babası Abdüllah olan, Mehdî adında bir civân.
Çıkıp dine kuvvet verir, cihâna yayılır îmân,
Îsâ aleyhisselâmla, birleşerek ol pehlivân.
Deccâlı da öldürürler, dünyâ dolar adl-ü emân.
Ye’cüc Me’cüc adındaki, kavim çıkar sed ardından.
Sayısı milyonlarcadır, her tarafda dökerler kan.
Dâbbet-ül-erd çıkar sonra, Mekkede Safâ altından.
Dağ kadar bir hayvandır, ayırır iyiyi fenâdan.
Dahâ sonraki alâmet, güneş, doğacakdır garbdan.
Kâfirler bunu görünce, îmâna gelecek cem’an,
Fekat, kabûl olmaz artık, doğru yola gelen mihmân.
Alâmetlerin biri de, Adenden çıkan bir duhân.
Kâ’beyi yıkacak hem de habeş renkli birkaç yaban,
Yer yüzünde kalmıyacak, büyük ni’met olan Kur’ân.
Müslimânlar hep ölecek, yaşıyacak ehl-i tuğyân.
Her kötülüğü yapacak, insan adlı canaverân,
Lâkin Hicâzdan bir ateş, verip herkese heyecân.
Şaşkın, azgın dolaşırken, kıyâmet kopar nâ-gehân.
Dahâ neler olur, ammâ söyleyemez onu, lisân.)
Ne hazîndir, ne yazıkdır; Ma’bûd oldu, falan filân,
İlâhî, sen korumazsan, olur hep sonumuz giryân.
Bu irtidâd modasında; işimiz suç, günâh, isyân.
İnsanlar, yolu şaşırdı; gemisin kurtaran kaptan!
Etrâfımın zulmetinden, beni de kapladı nisyân.
Ömür geçdi, pek sür’atle, uyan gönül, artık uyan!
Hep, bu dünyâya çalışdın; âhıretin oldu ziyân.
Düşdün bedenin peşine, kalbini eyledin vîrân.
Akla, ilme hiç uymadın; nefs oldu, sana kumandan,
Geçdi gençlik, hep gafletle; dünyâ hırsındasın el’an.
Nasîhat hiç dinlemedin; yoldan çıkdın, sanki sekrân.
Dünyâ zevklerine daldın; şimdi hâlin âh-ü figân.
Hâinler aldatdı seni; sandın sonsuz bu deverân.
Didinmeler, boşa gitdi; yâr olmadı, servet sâmân!
İslâmiyyete uyan kimse, anladım olur şâdümân,
Ne yazık, ömrü uçurdum, ye’is çökdü, her tarafdan,
Keşki, Kur’âna uysaydım; olurdum, ebedî sultân,
Dünyâya mâlik olsa da; kalmıyor insân bî pâyân!
Hani Dârâ ve İskender; hani Roma, hani Yunan?
Hani Nemrud, hani Fir’avn; hani Kârun, hani Hâmân?
Hani Cengiz, hani Hitler[1]! nesi kaldı, zikre şâyân?
Edison, Markoni, Pastör, âhıretde bulmaz ihsân!
Dünyâya fayda verenler; sanma olur, kâmil insan!
Yılandan tiryak yapılır; zehir olur ba’zan derman!
Sakın bakma görünüşe, insanın kemâli, îmân!
Îmân eden, tenbel olmaz; çalışınız! diyor Sübhân,
Tenbeli ve gericiyi; zem etdi Nebiy-yi zîşân,
Bir hadîsde buyurdu ki (Rabbe mahbûbdur, çalışan!)
Rûhu da,düşünmek lâzım;hep bedeni besler,hayvân!
Bu bedenin sağlamlığı; geçer, sanki âb-ı revân!
Evet, beden lâzım, çünki; odur, rûhumuz taşıyan.
Her birin korumak gerek, böyle olmalı, müslimân!
Nebiyyullah, boş durdu mu? İyi düşün, eyle iz’an!
Eshâbın hepsi olmuşdu; sulhda üstâd, harbde arslan.
Bunları bildiğim hâlde, nefse uydum, hâlim lerzân.
Günâhlardan sakınmadım; böyle mi olurdu şükrân?
Hilmi ümîdini kesme, Rabbinin ismidir, Rahmân!
İlâhî imdâd et bize; etrâfımız sarmış düşman!
Kitâb, gazete, film, radyo; olmuş hepsi birer şeytân.
Bunlar doğruyu gösterse; olur idi, hepsi burhân.
Bilgi, fen kaynakları da; niye aceb, böyle husrân?
Yeni fizik, modern kimyâ seni gösteriyor, her ân!
Her zerre diyor, Allah var; atomdan tâ be âsümân!
Fekat, bunları gören yok; kalblerden silinmiş irfân.
Hakka inâd edenlere; olur dünyâ elbet zindân!
Avrupa, Amerika hem; Asyada da, niçin buhrân?
Çünki, Hakkı görmiyorlar; kafalarını sarmış dumân,
Maddede yükselmiş ammâ; haberi yok insanlıkdan!
Râhat,huzûr beklenirmi komünizm ve masonlukdan?
Se’âdete kavuşamaz; islâmlıkdan uzaklaşan!
Moskova radyosu hergün; dine çatdı, bu Ramezân.
Çok alçakça, pek nâmerdce; İslâma eyledi bühtân.
Küfr, devâm ederse de; zâlimler kalkar aradan,
Zâlime imhâl ederim; ihmâlim yok! dedi Yezdân.
Müslimânlar üzülmesin; Kur’ânı hıfz eder Deyyân!
Târîhde hep böyle oldu; küfrde geldi, Peygamberân,
Dünyâyı zulmet basınca; doğar idi şems-i tâbân,
Şimdi de hidâyet şemsi; doğacak, Anadoludan!
Hidâyete ermek için; Habîbullah, verdi imkân!
Habîb ne demek? Düşünse; kemâlini anlar, insân.
Yâ Rab! büyük nebîdir O; köleleri, olur sultân!
Bir kalbe sevgisi dolsa; eder envâr, ondan feyzân.
Niye görünmüyor o şems? A’mâ olmuş, bütün cihân,
Sonsuz ni’met,büyük şeref;Onu sevmekde,bîgümân.
Onun sevgisine vallah; mâlım, cânım olsun kurbân!
Şekerin tâdını bilmez; ağzına koymıyan bir ân.
Günâhkârım, yüzüm kara;fekat kalbim,aşkla lem’ân.
Aşkîle pek çok yaş dökdüm; şâhiddir, hâk-i Erzincan!
Bu sevgi, cürme son verdi; hâlim oldu, nâle figân.
Bilinmez son nefes, ammâ; se’âdete budur nişân!
Ni’met, Onu sevmek imiş; oldu bana şimdi ıyân!
Habîbin yanında olsun; bu aşkı bizlere sunan!
              1960 Mîlâdî
1380 hicrî
             Erzincan

Gel kardeşim, dinle benden hoş sözü,
söylüyorum sana, esrârı özü:

Ahmed-i Serhendî, bunu şerh eyledi,
gör de (Mektûbât)ı bak neyledi.

O kitâbda neler söyler, hem neler,
Onda oynatmış ne zevkli cilveler.

İlm-i nâfi’, cümle (Mektûbât)dadır.
Herne varsa mahzende, hepsi andadır.

O kitâbdır, se’âdet hazînesi,
Onda tevhid, madde, ma’nâ bilgisi.

Mektûbât-ı Ahmedî sâyesinde,
Onun ulûm-i bî-nihâyesinde.

Geldi (Se’âdet-i Ebediyye) vücûde,
teşekkür eylerim Rabb-i vedûde.

İlâhî! Bu kitâbı eyle mebrûr!
Berât olsun bana, mahşerde, hem nûr!

Salât olsun, selâm olsun Resûle! ki,
vücûde geldi, (Se’âdet-i Ebediyye).




Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”

Erzincan’da, “Askeri Lise”de iken bu zat,
Birinci sınıftayken, “Hocam”dı benim bizzat.
“Onbeş yaşım”da iken rastladım kendisine,
Zira O geliyordu bize “Kimya dersi”ne.
Çok öğretmen görmüştüm, ama O farklı idi,
Öğretmenden de öte, “Müşfik baba” gibiydi.
Biz bütün talebeler, Onu çok seviyorduk,
Çünkü Ondan, çok güzel şeyler öğreniyorduk.
Liseden sonra dahi, aradım, Onu buldum,
Hatta kendilerine çok yakın “Komşu” oldum.
Bir ara fakültede okurken İstanbul’da,
Gariptik, elimize geçmezdi para pul da.
Birkaç kişi, bir bodrum katında kalıyorduk,
Velakin doğru dürüst yemek yiyemiyorduk.
Muttali olduğundan Hocam bu halimize,
“Yemek” gönderiyordu evinden sık sık bize.
Yalnız Hocamın değil, “Hanım anne”nin dahi,
Bize ihsanlarını vasfedemem Vallahi.
Her ne zaman girseydim bir sıkıntı ve derde,
Onların yardımıyla çıkardım selamete.
Hele “Nişanlı”ydık ki, kız tarafıyla, birden,
Aramıza soğukluk girdi bir “Hiç” yüzünden.
Cahildim, toydum henüz, sıkılmıştı çok canım,
Tam yüzüğü atıp da, nişanı bozacaktım.
O gün de yine Hocam yetişerek imdada,
Kısa bir nasihatta bulundular o anda.
Dediler ki: (Kardeşim, sizin seadetiniz,
Bil ki, şimdiden başlar, aman dikkat ediniz.
“Hanım”ınıza karşı olun kibar ve nazik,
Ağzınızdan çıkanı, kulağınız duysun ilk.
Kalp, “Sırça sarayı”na benzer ki, kırılsa bir,
Artık hiç yapılamaz ve kolay olmaz tamir.
Onlar “Temiz insan”lar, bil de kıymetlerini,
Olur olmaz şeylerle incitme kalplerini.
Annen baban misafir, bugün var, yarın yoklar,
Sen “Hanım”la birlikte yaşarsın uzun yıllar.)
Bu, bir iki cümlelik bir nasihattı, fakat,
Bahşetti ömür boyu bana “Mutlu bir hayat.”
“Otuziki yıl” oldu evlendiğimden beri,
Silinmedi kalbimden Hocamın o sözleri,
Derdi ki: (Uzak durun fitneden, bölünmekten,
Zira daha günahtır bu, “Adam öldürmek”ten.
Ne suç işler, ne günah hakiki bir Müslüman,
Kanuna karşı gelmez, devlete etmez isyan.)
İlme ve insanlığa bir “Hizmet” yaptı ki hem,
Acizdir anlatmaktan onları “Dil” ve “Kalem.”
Başta “Hanım anne”ye, cümle ailesine,
Rabbimiz sabr-ı cemil ihsan etsin hepsine.

Abdüllatif Uyan


Gözlerimi kapayıp, derin düşünüyorum,
hayâlimde, rûhumda, bir delîl görüyorum.
Kalbleri temizliyen, bakışlar önündeyim,
fekat bu, rü’yâ değil, bilmiyorum nerdeyim.
Bir teveccühle, gaflet perdelerini gideren,
bir tebessümle, sonsuz se’âdetleri veren.
İlm, irfân, kerâmet, hârikalar menba’ı,
bu dünyâ nazarında, sanki örümcek ağı.
Âşıkları ma’şûka, bu delîl kavuşdurmuş,
onun ardından giden, ebedî sultân olmuş.
Her sözünde rûhlara, âb-ı hayât damlıyor,
her kelâmı, kalblerden, pasları kaldırıyor.
Yalnız bir arzûsu var, bir mahbûb peşindedir,
tecellî ile yanan, dağın ateşindedir.
Sohbeti, ehl-i soffa, huzûru andırıyor,
derdlere devâ olan, tiryâki dağıtıyor.
(İnsanların üstünü, doğru yolun rehberi,
hayât sırrını çözen, âriflerin serveri.
Güzellerin güzeli, rûhların tek matlûbu,
değil mahlûkun yalnız, Hâlıkın da mahbûbu).
Ya’nî, Resûlullahı, gösteren aynadır bu!
hadîsde bildirilen, (Sıla) sâhibidir bu!
İki bin müceddidi, o vâris-i enbiyâ,
hurmeti için yâ Rab, bizi ondan ayırma.



HüseyinHilmi Işık “rahmetullahi aleyh” efendi,
Tam ilmihal Seadet-i ebediyye kitabının başında buyuruyorki;

İnsan için üç dürlü hayât vardır: Dünyâ, kabr, âhıret hayâtı.
Dünyâda, beden rûh ile birlikdedir. insana hayât, canlılık
veren rûhdur. Rûh bedenden ayrılınca, insan ölür. Beden
mezarda çürüyüp, toprak olunca veya yanıp kül olunca,
yâhud yırtıcı hayvan yiyip yok olunca rûh yok olmaz. Kabr
hayâtı başlar. Kabr hayâtında his vardır, hareket yokdur.
Kıyâmetde bir beden yaratılıp, rûh ile bu beden birlikde
Cennetde veya Cehennemde sonsuz yaşarlar.
İnsanın dünyâda ve âhıretde mes'ûd olması için, müslimân
olması lâzımdır. Dünyâda mes'ûd olmak, rahat yaşamak
demekdir. Âhıretde mes'ûd olmak, Cennete gitmek demekdir.
Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, mes'ûd olmak yolunu,
Peygamberler vâsıtası ile kullarına bildirmişdir. Çünki
insanlar bu se'âdet yolunu, kendi aklları ile bulamazlar.
Hiçbir Peygamber kendi aklından birşey söylememiş, hepsi,
Allahü teâlânın bildirdiği şeyleri söylemişlerdir.
Peygamberlerin söyledikleri se'âdet yoluna (Din) denir.
Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği dîne (İslâmiyyet) denir.
îmânı olan kimseye (Müslimân) denir. (îmân), herşeyi, bir
olan Allanın yaratdığına inanmak ve Muhammed
aleyhisselâmın Onun Peygamberi olduğuna inanmak ve
ahkâm-ı islâmiyyeye uymak lâzım olduğuna inanmakdır.
Şimdi se'âdete kavuşmak için islâmiyyeti öğrenmekden
başka çâre yokdur. İslâmiyyet, kalb ile inanılacak (îmân)
bilgileri ve beden ile yapılacak (Ahkâm-ı islâ-miyye)
bilgileridir. îmân ve islâm ilmleri (Ehl-i sünnet âlimleri)nin
kitâblarından öğrenilir. Câhillerin, sapıkların bozuk
kitâblarından öğrenilmez. Hicrî bin senesinden evvel, islâm
memleketlerinde çok (Ehl-i sünnet âlimi) vardı. Şimdi hiç
kalmadı. Bu âlimlerin yazdıkları arabî ve fârisî kitâblar ve
bunların tercemeleri, dünyânın her yerinde, kütübhânelerde
çok vardır. Hakîkat Kitâbevinin bütün kitâbları, bu
kaynaklardan alınmışdır. Se'âdete kavuşmak için, (Hakîkat
Kitâbevi)nin kitâblarını okuyunuz!

Aklın varsa eğer, islâmiyyete bağlan!
İslâmiyyetin aslı, Hadîsdir ve Kur'ân!

Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki,
(Ümmetim arasında fesâd yayıldığı zemân, sünnetime
yapışana, yüz şehîd sevabı vardır). Uydurma tefsîrler ve
dinsizlerin yazdıkları bozuk din kitâbları çoğaldığı,
müslimânlar aldatıldığı zemân, Ehl-i sünnet âlimlerinin
yazdıkları, hakîkî din kitâblarına tâbi' olanlara yüz şehîd
sevabı verilecekdir. Dört mezhebden herhangi birisinin
âlimlerine (Ehl-i sünnet âlimi) denir. Ehl-i sünnet âlimlerinin
reîsi, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfedir. Bu âlimler, Eshâb-ı
kiramdan öğrendiklerini yazmışlar, Eshâb-ı kiram da, bunlara
Resûlullahdan işitdiklerini söylemişlerdir.


Allahü teala şefaatine kavuştursun inşallah.

Muzdarib bir gönülle, kâbûslu hayâllerle,
vuslat-ı cânâna ve gülistâna elvedâ!
Gizli âh çekmelerle, içli iniltilerle,
zevkıne doymadığım nevbehâra elvedâ’!
Gökler karardı yine, hiçbir yer görünmiyor,
mübhem bir kuvvet beni, her an geri çekiyor,
Mâdem ayrılacakdın, yâ niçin geldin diyor,
basdığın azîz taş ve topraklara elvedâ’!
Göz yaşım ummân oldu, yol vermiyor geçeyim,
ayrılıp, göz nûrumdan, ben nereye gideyim?
Bu firak ateşiyle, yanıp yanıp biteyim,
hergün yeniden doğan arzûlara elvedâ’!
Zulmet basdı cihânı, bütün emeller söndü,
kalbim kan ağlar dâim, rûhum çılgına döndü.
Demek ayrılık geldi ve bana yol göründü,
bu derdsiz yolculara, bu yollara elvedâ’!
Son bir def’a bakayım, o hüsn-i cemâline,
bir nazarın değişmem, bütün dünyâ mâline,
İster gülsün gâfiller, bu âşıkın hâline,
bundan böyle neş’e ve sürûrlara elvedâ’!
Rabbimden diliyorum, yakınlara gelmeni,
âh yine görebilsem, dünyâ göziyle seni!
Ayrılık pek yakıyor, al bağrına bas beni,
fâidesiz hayâllere, hulyâlara elvedâ’!
Gözün, gönlün arkada, nereye gidiyorsun?
bakmağa kıyamazken, nasıl terk ediyorsun!
(Allaha ısmarladık!) düşün kime diyorsun!
aslsız, hakîkatsız, rü’yâlara elvedâ’!
Nereye gidiyorsun, ey yârine doymayan?
bir ân fazla görmeği bulunmaz ni’met sayan,
Hasretîle gün be gün, kavrul, alevlen ve yan!
cihânı tenvîr eden en son Nûra elvedâ’!
Nereye gidiyorsun, ondan nasıl ayrıldın?
seni yakan o değil, kendi kendini yakdın!
Düşün! Göz yaşlariyle, kimin yüzüne bakdın?
ayrılırken inleyen bakışlara elvedâ’!
Mâzîyi hâle tebdîl edip, seyredeceğim,
gönlümü gözyaşîle, tesellî edeceğim.
Derin iniltîle âh, ayrılık diyeceğim,
yârı bırakıp giden, bu firâra elvedâ’!
Karşımdaki hayâlin, biraz dahâ kal diyor,
kalbini benim gibi, bu sevdâya sal diyor,
Öp elimi hasretle ve düâmı al diyor,
en derin sevgilerle, azîz yâra elvedâ’!



Evliyâyı sevenler, mağfiret olunmakla müjdelenmişlerdir..."


HüseyinHilmi Işık “rahmetullahi aleyh” efendi,
Kıyamet ve Ahiret kitabında buyuruyorki;


Dünyâda ve âhıretde se'âdete kavuşmak için, (Ehl-i sünnet
i'tikâdı)nı öğrenip, îmânını buna göre düzeltmek, bundan
sonra, fıkh bilgisi öğrenip, onunla amel etmek ve cenâb-ı
Hakkın dostlarını, sevgili kullarını sevmek ve islâm dîninin
düşmanlarını tanıyıp, onlara aldanmamak lâzımdır. Ehl-i
sünnet i'tikâdını ve farzlardan ve harâmlardan lâzım olanları
öğrenmek, her müslimâna farz-ı ayndır. Bunları
öğrenmemek suçdur, büyük günâhdır. Öğrenilmesi zarûrî
olan bu bilgiler, doğru ve açık olarak (TÂM İLMİHÂL-
SE'ÂDET-İ EBEDİYYE) ve (İslâm Ahlâkı) kitâblarında yazılıdır.
Her müslimân Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından
toplanarak hâzırlanmış olan bir ilmihâl kitâbı alıp, çoluğuna
çocuğuna, arkadaşlarına, sevdiklerine okutmalıdır. Dünyâya
ve âhırete fâidesi olmıyan, hattâ zararlı olan, dîni ve ahlâkı
bozan bölücü gazete, mecmû'a ve kitâbları okumamalı,
lüzûmlu ve fâideli olan kitâbları okuyup, öğrenmelidir.
Lüzûmlu kitâblardan çok kıymetlisi imâm-ı Gazâlînin kitâbları
ile, imâm-ı Rabbânînin "kuddise sirruhümâ"[1] (Mektûbât)
adındaki kitâbıdır. Bu ikisinin hâl tercemeleri (Se'âdet-i
Ebediyye) ve diğer kitâblarımızda yazılıdır. Hadîs-i şerîfde,
(Evliyânın anıldığı yere rahmet iner) buyuruldu. Bu hadîs-i
şerîf, Evliyâyı severek hâtırlayanın, feyz ve berekete
kavuşacağını ve düâlarının kabûl olacağını haber veriyor.
Herkes muhabbeti mikdârınca, o büyüklerin feyzlerinden ve
nûrlarından istifâde eder. Onların bakışları devâ, sohbetleri
hasta ve ölü kalblere şifâdır. Onları gören, Allahü teâlâyı
hâtırlar. Şimdi onları bulmak, görmek imkânsız oldu ise de,
kitâblarını okuyup, yüksek, seçilmiş olduklarına inanan ve
bunun için onları seven, onların rûhlarından feyz alır,
fâidelenir. (Müslimâna nasîhat) kısmında geniş bilgi vardır.
Peygamberler "aleyhimüsselâm", kulları Allahü teâlâya
yaklaşdıran vâsıta ve sağlam ipdirler. Hadîs-i şerîfde,
Evliyânın, ya'nî (Ahkâm-ı islâmiyyeyi iyi bilip, bildiği ile amel
eden âlimlerin, Peygamberlerin vârisleri olduğu) bildirildi.
Bunun için, Evliyâ da "aleyhimürrahme", insanı, Allahü
teâlânın rızâsına ve merhametine kavuşduran vâsıta ve
ipdirler. Kur'ân-ı kerîmde, (Allahü teâlâya yaklaşmak için
vesîle arayınız!) buyuruluyor. Bu vesîlelerin en
büyüklerinden biri Peygamberler "salevâtullahi aleyhim
ecma'în" ve onların vârisleri olan âlimlerdir "rahmetullahi
aleyhim ecma'în". Hüccet-ül islâm imâm-ı Muhammed Gazâlî
ve imâm-ı Ahmed Rabbânî müceddid-i ve münevvir-i elf-i
sânî Fârûkî Serhendî "rahmetullahi aleyhimâ", bu
vârislerdendirler. Peygamber efendimizin "sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem" vârisi olan ve Onun mubârek kalbindeki
nûrlarını ve ma'rifetlerini alıp, temiz kalblere ulaşdıran, bu iki
büyük zâtı vesîle ederek se'âdete kavuşmak çok kolaydır.
Zîrâ, bunların eserlerini, hâl tercemelerini okuyarak,
kendilerini tanımak ve sevmek pek kolay olur. Evliyâyı
sevenler, mağfiret olunmakla müjdelenmişlerdir.


Aşkın bağında açan güllere, bülbül olan,
İslâmın hasret ile, beklediği kahramân,
ma'şûkunun aşkından yanıp yanıp kül olan,
ağlasa yeri vardır, seni görmiyen zemân!
İlmîle, irfânîle, sâhib olan (Sıla)ya,
İki temel bilgiyi, vasl eden bir araya,
dalıp ucsuz bucaksız, o mu'azzam deryâya,
ve bu Zikr deryâsından en büyük payı alan!
Kimi sâhile gider ve bu bana yeter der;
kimi uzakdan görür, mest olur, başı döner;
kimi yalnız seyr eder, kimi bir katra içer;
bir sensin, bu deryâdan, içip içip de kanan!
Kur'ândan, hadîslerden sonra, gelir eserin,
rûhlara şifâ olan, o mubârek sözlerin,
baş kumandanısın sen velîlerin erlerin;
ve (Müceddid-i elf-i sânî) adını alan!
Bize seni duyuran, fıtraten dostun olan,
ve cihânda bir tekdir, senin izinde kalan,
(Seyyid Abdülhakîm) o, senin aşkınla yanan,
hurmetine nasîb et, bize şefâ'atından!
Eserinle cihânı, yeniden tenvîr eden,
sihrli bir kuvvetle, bizi kendine çeken
ondördüncü yüz yılın, zulmetini gideren,
(Arvâs)ın ışığıdır, gerisi hayâl, yalan!
Biz onun talebesi, o sizin tâlibiniz,
muhakkak aks yapar, o nûrlu kalbleriniz,
belli, birbirinize, âşıksınız ikiniz,
ve size âşık olur, (Mektûbât)ı anlıyan!



Hasret kaldım, hep karardım, oldum nûrumdan cüdâ,
feyz kaynağım, elvedâ’, âh elvedâ, âh elvedâ’.

 Abdülhakim Arvasi efendi rahmetullahi aleyh hazretlerinin
yazdığı bazı mektublar;

  Azîz Hilmî, Mektûbunuzun delâlet ettiği âfiyetinize
şükrânlarda bulundum. Bilhassa Sedâd’a Avâmil dersi
vermeniz pek hoşuma gitti. Demek ki, şehirlerden uzak
kalmanızın takdîri boş değildir. Her ikiniz de müstefîd
olursunuz. Evâil-i islâmiyette mukaddes [mübârek, kıymetli]
kelimeler paralara nakş olunmuş değildir. Zirâ alış veriş
vâsıtası olduğundan muhterem değildir, hakîrdir. Üzerlerine
resim câizdir. Bu nakışlar [âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf,
kıymetli isim ve kelimeler] paralarda, Ehl-i Sünnet olmayan
bir takım hükümdârların zamanlarında olmuştur. Fâtımîler
gibi, Resulîler gibi, Mu'tezile ve sair şerîate tâbi' olmayıp
islâm namı altında olanlardır. Evâil-i islâmiyyet, Sahabe,
Tâbiîn ve Tebe'-i Tâbiîn idiler. Fırak-ı dallenin hudüsü
[dalâlet fırkalarının ortaya çıkışı] zamanlarında, avamı kendi
mezheblerine meyl ettirmek için kullanılan hilelerden birisidir.
Fukaha-i izam muhterem saydığı kelimeleri, değil paralara,
mezar taşlarına yazmağı bile tecvîz eylememiştir. İşte bu
mezar taşları dahi öyledir. Mendilde resim câiz olduğu gibi,
paralarda da câizdir. Zirâ mühândırlar. Hakîrdirler.
Muhterem değillerdir. Size ve vâlide ve kardeşlerinize
selâmlar ve dualar ederim. Ara sıra mektûb yazınız.
Ahvâlinizi mufassalan [geniş olarak] yazınız. 19 Eski Mart

Bir başka mektûbları:

          Pek çok sevilen Hilmî ve Sedâd. Sevimli
mektûbunuzu aldım. Şâkir okudu. Senâ ve şükre bâis oldu.
Avâmilin tercemesini güzel yapmış, demek anlamış. Hilmî
istifâde eder. Sedâd istifade eder. Avâmilin bir şerhi, bir de
mu'rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten nahiv
itibariyle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz gibi,
bir de sarf ve nahiv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler
çok olduğundan kıymetten düşerler. Bu mühendisler hadd-ı
zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve bitmiş
olduğundan çok makbûl olur. Demek orada bulunmanız
böyle devlet-i azîmeye nâil olmak için olmuş. Selâmlar ve
dualar ideriz.

 Bir başka mektûb:

Hilmî, Bu mektûbunuzdan çok memnun ve mesrûr oldum.
Dâima bu itikadın kuvvetlenmesini arzu ider, dualar iderim.
         Hablar, ya’nî müshil habları bana çok yarıyor. Kolay
ise bir mikdar daha yapınız ve gönderiniz!

 Başka bir mektûb:
Aleyküm selâm. Esnâ-i tilâvet-i Kur'anda [Kur'an okurken]
selâm sünnet değildir. Fakat selâm eden [veren] olur ise,
reddi [cevâb vermek] vâcib olur. Tilâvet esnâsında [okurken]
tilâveti keser, selâmı red eder [cevâb verir]. Bir daha başlar.
Zirâ tilâvet sünnettir. Redd-i selâm [selâma cevâb vermek]
vâcibdir. Vâcib sünnet için terk ve te’hîr olunmaz.
          Evvelce gördüğün ve anladığın gibi oku. Zirâ bu
hakdan murâd, hurmet ma’nâsındadır. (Bi-hakk-ı
Muhammed) sallallahü aleyhi ve sellem demek, bi-hurmeti
Muhammed demektir. Mevkufât sâhibi zan etmiş ki, hak
kelimesi, bir hakk-ı şer’î veya hakk-ı aklîdir. Öyle murad
olunur ise, öyle olur. Minel- kadîm [eskiden beri] bu dua
böyle okuna gelmiştir ve bi-hakkı kelimesinden murad
hürmet demektir. Evet, Allahü teâlâya, hiç bir suretle, hiçbir
şey ne şer'an ve ne de aklen vâcib değildir. Burada hak'dan
murâd, bu değildir. Belki mütercim yanlış anlamıştır.
          Azîzim, senin hâlin gibi, herkes bu derdle derdli, bu
hastalık ile hastadır. Böyle olmaz ise, başka sûretle
râhatsızlık olur. Âdetullah böyle câri olmuştur. arabî beyt:

Küllü men telkahü yeşkü dehrehü
leyte şa'rî hâzihid - dünyâ limen

Ya'nî her kime rast gelirsen,hâlinden, zamanından şikâyet
eder. Âh bilseydim, bu dünyâ kimin malıdır. İyisi yine sensin

Başka bir mektûb:
Hilmî, mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatinize şükr
ettim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarıyan ve dîn-i İslâm’da
misli telif edilmiş olmıyan Mektûbât kitâbını okuyup bazısını
anlamanın çok ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin..!

Viran oluyor gönlüm senden ayrı kaldıkca,
sözlerinin tadını unutmam yaşadıkça.
Halâl et de hakkını, öleyim ben râhatca,
biçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Hasret, deryâlar gibi, kesdi yolumu benim,
yıllarca ayrı kalsam, seni dâim severim.
Uzak yerlere düşdüm, bu mu benim kaderim,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Sizden ayrı kalınca, uyduk hep nefsimize,
yanlış yollara düşdük, bilmem ne oldu bize.
Şeytân bakıp gülüyor, kararan kalbimize,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Rûhum çılgına döndü, göklere çıkdı âhım,
sizden pek uzak düşdüm, nedir benim günâhım?
Yüzü kara olmakdan, koru beni Allahım!
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Doğar gelir inşâallah, gecelerin gündüzü,
garîblerin o zemân, gülecek hemen yüzü.
Odalarda kısıldı, mü’minin tekbîr sözü,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Pusu kurmuş hâinler, yollarımı bekliyor,
süslü, tatlı sözlerle, sen, bu yoldan dön diyor.
Îmândan haberi yok, aptal bir şey bilmiyor,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Hiç uğraşma ey câhil, dönmem billâhi geri,
hedefim, maksadım hep, iyi yoldan ileri.
Çok uğraşdı dünyâda, senin gibi serserî,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Eserini görünce, önce kıymet vermedim,
on altı yaşındaydım, kötü şeyler söylerdim.
Rahmet saçdı Allahım, hakîkatı öğrendim,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Bîçâre gönül sen de, durma çalış ilerle!
doğru yolu gösteren o zâta bak ibretle.
Sizi çok sevdiğimi, yazıyorum kalbime,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Garib İhsân senin de, ağlıyan kalbin var mı?
Onun seveni çokdur, feryâdını duyar mı?
Engeller çelik olsa, insan bundan korkar mı?
Bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh” efendi, bir bayramda
yakınları ve sevenlerine buyurdularki;

Kimse, kendi rızkını bitirmeden ölmez. Bayram geldi, bütün
müslimânlar seviniyor, ama bizim sevincimiz herkesden kat
kat fazla. Rabbimize şükrler olsun, bu mübârek güne
yetişdirdi. Ve bilhassa, onun yolunda, kendisinin yolunda,
hayatlarını tehlükeye koyarak, onun dinini, onun kullarına
yaymak için, oruçlu oruçlu uğraşan, yorulan, kendilerini
tehlükeye atan, sizin gibi kardeşlerimizle böyle karşılaşdığım,
mübârek ellerini sıkmakla şereflendiğim için Rabbimize
sonsuz şükr ediyorum efendim. Bu samimi sözlerim,
kalbimin ifadesidir. Rabbime şükrler olsun. İslâmiyyetin
garib olduğu bir zemânda, kahhar sıfatının tecellî etdiği bir
zemânda, böyle, onun dini için, aşk ile, gayret eden, çalışan
insanlara ne mutlu. Ne mutlu onun seçdiği müslümanlara! O
müslümanların sınıfında bulunmak, onların arasında
bulunmak se’âdetine kavuşan din kardeşlerime ne mutlu.
İnanıyorum ki, sizin hizmetinizde gezdiğiniz, bastığınız
yerlere melekler kanadını serdi. Niçin inanıyorum ben buna?
Çünki hadîs-i şerîf bildiriyor: “Yâ Ebâ Hüreyre...” diye uzun
bir hadîs-i şerîf var. “Yâ Ebâ Hüreyre, Allahın kullarına,
Allahın dinini öğret. Onları öğretmeye giderken bastığın yere
melekler kanatlarını serer. Gökteki melekler, yerdeki
hayvanlar, havadaki kuşlar, denizdeki balıklar senin için düâ
ederler. Kıyâmetde sana öyle bir makam ihsan olunur ki,
Peygamberler gıpta eder.” diyor hadîs-i şerîf. Elhamdülillah,
bu müjdeye mazhar olan kardeşlerimizsiniz siz. Onun için
çok bahtiyarsınız kardeşim. Cenâb-ı Hakkın bu ni’metine
karşı çok şükr edin. Evet, belki bu hizmetinizde çok sıkıntılar
çektiniz, çok üzüldünüz. Çok ye’se düştüğünüz anlar oldu.
Amma Evliyâ-yı kiramın, hatta Eshâb-ı kirâmın çektiği
sıkıntılar daha fazla idi. Onlar sizin çektiğiniz sıkıntılardan kat
kat fazlasını çektiler. Bu sıkıntılar hizmet edenlerin aşkını,
hevesini arttırır efendim. Neş’e içindeyim elhamdülillah.
Cenâb-ı Hakk, Habib-i ekremine minnet ediyor. Diyor ki,
“Sana yardımcılar yaratdım.” Biz de sizin gibi kardeşlerimizle
Rabbimize şükrediyoruz. Elhamdülillah ki, Rabbimiz sizleri
seçmiş; bu hizmet şerefiyle şereflendirmiş. Bu hizmetin
devamını arzu ediyoruz. Nasıl devam eder bu? Kolay. Allahü
teâlâ ne buyuruyor? “Ni’metlerimine şükr ederseniz
arttırırım” buyuruyor. Bundan büyük ni’met olur mu? Onun
yolunda çalışmak, onun dinine hizmet etmekden büyük
ni’met olur mu? Bu ni’metin devamı için şükr edeceğiz
kardeşim. Rabimize şükr edeceğiz. Şükrün dereceleri var.
Evvela, bizi bu hizmete sürükleyen kuvvetli îmânımıza şükr
edeceğiz. Îmâna nasıl şükr edilir? Âyet-i kerîmeler bunu
bildiriyor. Diyor ki, “Ey mü’minler, ey îmânla şereflenenler,
bu ni’metin şükrünü ifâ edebilmek için birbirinizi seviniz.
Ananızdan, babanızdan, kardeşinizden daha çok seviniz.
Hele, onlar da bu yolda ise, elbette onları da böyle
seveceksiniz.” Binaenaleyh kardeşim, bizi bu yola, bu
hizmete sürükleyen îmân ni’metinin şükrünü ifâ etmek için
hubb-i fillah ile şerefleneceğiz. Birbirimizi seveceğiz.
Birbirimizin kalbini kırmakdan titreyeceğiz. Zaten mü’minin
kalbini kırmak, mü’mini incitmek harâmdır. Hele böyle
mübarek kardeşlerimizi incitmek, hele hele darılmak,
münakaşa etmek; Allah muhafaza etsin. Bazen işitiyorum;
falanca kardeşimizle falanca kardeşimiz birbirleriyle
münakaşa etmiş, kalbleri kırılmış. Eyvah diyorum, ye’se
düşüyorum. Ümmidsizliğe kapılıyorum. Çok üzülüyorum.
Aman el hazer, el hazer, el hazer! Sakınalım birbirimizi
incitmekden. Evet, Peygamberlerden başka, hepizimin
kusuru var, hepimizin günâhı var. Bir toplulukta günâhı az
olan da var, çok olan da var. Bana sorarsanız, günâhı en çok
olan hangimiz biliyor musunuz? Benim, ben. Çünki benim
yaşım hepinizden daha çok. Herbirinizin elini sıkarken
Rabbime yalvarıyorum. Şu mübarek kardeşimin hürmetine
benim günâhımı afv et ya Rabbi diyorum. Kalbimden hep
böyle geçiriyorum. Yâ Rabbi diyorum, Senin için rahatını bir
tarafa bırakarak, Senin dinini yaymak için kendini
tehlükelere atan, bu fitne-fesat zemânında, bu îmân ve aşk
ile çırpınarak uğraşan kardeşim hürmetine, şu mübârek genç
hürmetine beni afv et ya Rabbi diye, hepinizin elini sıkarken
kalbimden böyle geçirdim. Binaenaleyh, günâhsız insan
olmaz; kusursuz insan olmaz. İşte, birbirimizin kusurlarını
görmeyeceğiz, iyiliklerini göreceğiz. Birbirimizin iyilikleriyle
birlik yapacağız, birleşeceğiz. Kusurlarımızı afv edeceğiz,
hatta ikaz edeceğiz. Her zemân söylüyoruz, zâten münakaşa
yasak, hatta bunun tercemesi, “Vehhâbîye nasihat” kitâbında
var. Ordan okursunuz. Nasıl olur bir mü’min incitilir efendim.
Muhammed Ma’sum hazretleri “Mektûbât”da buyuruyor ki,
“Münakaşa etmeyiniz” diyor. Bir mü’minin, bir müslüman
kardeşinin kalbini incitmenin Kâbeyi yedi kerre yıkmakdan
daha günâh olduğunu dinimiz bildiriyor. Onun için, en çok
dikkat edeceğimiz şey; birbirimizin kusurunu afv edeceğiz,
sabr edeceğiz. Sabr edenin gideceği yer neresidir?
Peygamber efendimiz, “Cennetdir” buyuruyor. Onun için,
birbirimizi incitirsek dahi, karşıdakinin sabr etmesi lâzımdır.
Ona düâ etmesi lâzım. Müslimânlık budur, kardeşlik budur.
(bu konu yarın devam edecek inşallah)...


Ey gözlerimin nûru, ey cândan yakîn cânân!
Abdülhakîm Arvâsî, hasta rûhlara dermân!
Bizler nerde siz nerde, perdeler feth olmuyor,
Sizden uzak kaldıkca, kalbler râhat bulmuyor.
Sohbetden, muhabbetden, dâim konuşurdunuz,
Talebe, hocası ile ölçülür, diyordunuz.
Adım adım, hakîkat yolunu geçmişsiniz!
Rûhları serhoş eden, şerbetden içmişsiniz!
Dünyâ yok gözünüzde, kalb sâhibi ile meşgûl,
Sensin cihânda şimdi, Rabbin en sevdiği kul!
Tevâzû’, büyüklüğün alâmeti derdiniz,
Her hareketinizde bunu gösterirdiniz.
Cihân zûlmetde iken Fehîm nûr saçıyordu,
O haznedeki esrâr, hep size nasîb oldu!
Ya Rabbî! Seyyid Fehîm, ne büyük mürşid imiş,
ölü kalbi dirilten, bir Hakîm yetişdirmiş.
Resûlullahdan gelen, nûru nakş etmiş size,
En büyük arzûmuzdur, kavuşmak lutfünüze!
Nûra kavuşulur mu, bir rehber olmadıkca?
Kalbleri ihlâs ile, ona bağlamadıkca
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh” efendi, bir bayramda
yakınları ve sevenlerine buyurdularki;

 Eshâb-ı kirâmdan bir zât diyor ki, “Peygamber efendimiz,
Bayram günü hutbeye çıkıyordu. Merdiven üç basamakdı.
Birinci basamağa çıktı. Bir şeyler söylüyordu. Kulak verdim
işitdim. Buyuruyordu ki: (Yâ Rabbi, Sen, bir kulunu, anasını-
babasını gördüğü halde, onların hizmetinde kusur eden,
kalblerini inciten, onların rızasını, düâsını almayanı
Cehenneme sok.) Ben de âmin dedim” buyuruyor. O halde
birbirimizi seveceğiz, amma, anamızın, babamızın da
kıymetini bileceğiz, onların rızalarını düâlarını alacağız,
gönüllerini alacağız. Hepiniz biliyorsunuz; “Ananın, babanın
evladına düâsı, Peygamberlerin ümmetine düâsı gibidir.”
Zevcelerinizin kıymetini bilin, hatta Peygamber efendimiz,
bak, ne buyuruyor: “Ailesinin ağzına yemek koymak
ibâdetdir. Onlar Allahü teâlânın bize emanetidir. Nemâzını
kılan, tesettür eden bir hanım, dünyânın en büyük ni’metidir.
Cennet ni’metlerindendir” buyuruyor Peygamber efendimiz.
O hayatını bize vermiş. “Se’âdet-i Ebediye”de 30. madde var
ya, orada yazıyor. Biz neş’eli isek o da neş’elidir, biz
üzüntülü isek o da üzüntülüdür. Böyle bir müslimânın kalbini
incitmek, emin olalım ki, Beytullahı yıkmakdan daha büyük
günâhdır. Öyle büyük günâhdır. O, çünki, herşeyden
ümmidsiz, onun bir dâne ümidi, Allahdan sonra zevcidir.
Onlara sert söylemeyelim, onların kusurlarını afv edelim,
onları tatlılıkla ıslah edelim, kusurlarına sabr edelim. Sabr
edenin gideceği yer Cennetdir dedik ya... Duyuyorum da,
bazıları ailelerine sert söylüyormuş. Nasıl sert söyleyebilir
aklım almıyor. Üzerseniz hasta olur, siz sıkıntı çekersiniz.
Aklı olan öyle mi yapar? Aman, aman, ailelerinize çok dikkat
edin kardeşim. Onların gönlünü alın. Evinizin içinde rahat
olsun, huzur olsun. Sizin için söylüyorum kardeşim.
Dünyânız ve ahıretiniz için söylüyorum. Sabırlı olun.
Peygamber efendimiz tekrar tekrar buyuruyor ki, “Güzel
huylu olunuz, ailelerinize hakaret etmeyiniz, ailelerinizle iyi
geçininiz. Ailesine karşı en iyi muamele edeniniz benim.”
buyuruyor. Onun için, çok dikkat edin kardeşim.
Rabbime şükr ediyorum ki, mübarek kardeşlerimizin teneffüs
etdiği şu havayı, sizin ciğerlerinize girip çıkmakla şereflenen
şu havayı, teneffüs etmeyi bana nasib eyledi diye şükr
ediyorum kardeşim. Her zemân söylüyorum, kimseyle
münakaşa etmeyin. Münakaşa zarardır. Muhabbeti azaltır;
düşmanın da düşmanlığını arttırır. “Men sabera zafera.” Sabr
eden kazanır. Hadis-i serif bu. Huccetdir, sağlamdır.
Birbirimize düâ edelim. “Duâ-i zahrul gayb icabete
makrundur.” Birbirimize arkamızdan hayr düâ edeceğiz
kardeşim. Sizin düânız makbuldür. Mü'min olmayanlar
dedikodu yaparlar; mü’minler, salihler düâ ederler. Aradaki
farka bakın. Elhamdülillah, biz dedikodu etmeyiz, tenezzül
etmeyiz, harâma yanaşmayız, müslimânlara hayr düâ ederiz.
Bütün insanların hidâyeti için düâ ederiz.
Rabb-i teâlânın sıfatları çok. Bazı kullarına Hâdi ismiyle
tecelli etmiş, bazı kullarına Mudil ismiyle tecelli etmiş.
Cenâb-ı Hakkın ef’aline süâl sorulmaz. Şuna inanılır, Cenâb-ı
Hak Hakîmdir, hikmet sâhibidir. Her fi’linde hikmet vardır.
“Ben Mahlûklarımı abes olarak yaratmadım” buyuruyor. “Boş,
fâidesiz, lüzumsuz olarak yaratmadım.” Her zerrenin fâidesi
vardır, sebebi vardır. İşte bazı kullarına Hâdi ismiyle tecelli
etmiş, hidâyet nasib etmiş, bunları kendi hizmetinde
kullanıyor. Ötekilere de Füdûl sıfatıyla tecelli etmiş, bunlar
dalaletdedirler, yıkıcıdırlar, bölücüdürler. Elhamdülillah,
Rabbimiz bize doğru yolu nasib etmiş. Elhamdülilah,
Rabbimiz bizi mes’ûd ve bahtiyar kullarından eylemiş. Ne
büyük se’âdet, ne büyük müjde. Ne büyük ni’met içindeyiz
kardeşim. Sevinelim, üzülmiyelim, kızmayalım. Se’âdete
kavuşan kızar mı? Peygamber efendimiz buyuruyor ki,
“Mü’minin alâmeti güleyüzdür. Münafıkın alâmeti çatık
kaşdır.”
Allahü teâlâ ihsan etdiği ni’meti izhar etmemizi sever;
göstermemizi, belli etmemizi sever. En büyük îmân ni’metini
nasıl göstereceğiz? Güler yüzümüzle, tatlı dilmizle
göstereceğiz. Şefkatimizle, merhametimizle göstereceğiz.
Merhametli olacağız, şefkatli olacağız.

Cânân elinden gelmişim, fânî mekânı neylerim,
Ol mülke meylim salmışım, ben bu cihânı neylerim.
Hep i’tibârım atmışım, âşıklığa el katmışım,
Ben nefsi dosta satmışım, bu düşmanı neylerim.
Aşkı tabîbim kılmışım, derdinde derman bulmuşum,
Abdülhakîmi görmüşüm, yünâniyânı neylerim.
Ma’rifet tadın almışım, fenâ tahtına varmışım,
Mahfice sultân olmuşum, dünyâ varlığı neylerim.
Herne gelirse yahşîdir, zirâ o dostun bahşıdır,
Çün cümle onun işidir, ben bed gümânı neylerim.
Gerçi zemân devran ile, pîr etdi cismim şân ile,
Gönlüm civândır can ile, pir-ü civânı neylerim.
Yâri bana bes görmüşüm, ağyârı dilden sürmüşüm,
Ünsile tenhâ durmuşum, ben ins-ü cânı neylerim.
Dilden dile bin tercüman, varken ne söyler bu lisan,
Çün cân-ü dildir hem zebân, nutk-u beyânı neylerim.
Şimdi! cemî’i halkdan, müstağniyim billâhi ben,
Hallâk-ı âlem var iken, halk-ı zemânı neylerim?




Bâyezîd câmi'inde

   Birgün dersden çıkmış öğle nemazını kılmak için Bâyezîd
câmi'ine girmişdi. Kıldıkdan sonra kitâbcılar tarafında birinin
va'z verdiğini gördü. Oturup dinledi. Bir hoca elindeki ince ve
ufak bir kitaba bakarak îmânın altı şartını anlatıyordu. Hep
bildiği şeylerdi. Fekat kalkıp başka, yere otursaydı, dersi
beğenmedi ve gitdi sanarak hoca üzülür düşüncesi ile
yerinden kalkmadı. Zâten dinliyen de, üçbeş. ihtiyardı. Hoca
dersi çabuk bitirdi. Önündeki bir formalık ince kitâbları
göstererek, (Bunlar herkese lâzımdır. Satıyorum alınız) dedi.
Hocanın çok fakir olduğu hâlinden anlaşılıyordu. Kitâb alan
kimse olmadı. Hilmî efendi, hocaya acıdı. Bir dâne alıp, bir
gence hediye ederim düşüncesi ile (kaç kuruş?) dedi.
Yirmibeş kuruş deyince, almadı. Hem yirmibeş kuruşu yokdu.
Hem de, küçük kitabın değeri iki kuruş kadardı. Çünki, para
kıymetli idi. İmâm ma'âşı onyedi lira, teğmen aylığı altmışbir
lira idi. Kitabın encok beş kuruşdan fazla olmasını din
adamına yakışdıramadı. (Allah rızâsı için parasız verilir.
Haydi nafaka için beş kuruş olsun) diye düşünerek, bu
hocayı beğenmedi. Kalkıp karşı tarafa doğru yürüdü. Bâyezîd
meydanı tarafındaki parmaklık içi ve dışı çok galabalıkdı. Bir
ihtiyar, içerde oturmuş kitâbdan anlatıyordu. Güçlükle gidip,
arkasına oturup dinledi. (Evliya mezarları nasıl ziyaret edilir?)
anlatıyordu. Hiç bilmediği, çok merak etdiği şeylerdi. Fekat
cami' içinde ikindi nemâzı kılınmağa başlandı. Hoca da kitabı
kapayıp, (Bu kitâb Allah rızâsı için bu küçük efendiye
hediyyem olsun) diyerek arkasına uzatdı. Kalkıp nemâza
başladı. Hilmî efendi, bu hocayı dinlerken, hep karşıdaki
hocayı düşünüyor. Allah adamı, din kitabını bedava verir
düşüncesini zihninde tekrarlıyordu. Bu hoca ise, kendisini
görmemişdi. Arkasında küçük efendi, olduğunu nerden
anlamışdı? Kitabı alınca, câmi'in boş yerine koşup nemâzını
kıldı. Kitabın kapağında (Râbıta-i şerife) ve altında
(Abdülhakîm) yazılı idi.
......
Abdülhakîm-i Arvâsî (rahmetullahi aleyh) den anlatırdı
  Sevdiklerimden ayrı kaldığım için,
  göğsümde, ruhum kan ağlıyor.
  Birlikde oturduklarımın ayrılığı,
  kemiklerimin iliğini yakıyor!

Hüseyn Hilmî Işık efendi, her sohbetinde islâm âlimlerinin
kitâblarından okur, imâm-ı Rabbânînin ve Abdülhakîm-i
Arvâsînin sözlerinden söyler, gözleri yaşarırdı. (Kelâm-ı kibar,
kibâr-ı kelâmest) derdi. Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür
demekdir. Abdülhakîm efendinin, (Kötülük yapmak için
yaratılmış olanın zarar yapdığını görünce niçin şaşıyorsun?
Ondan iyilik mi bekliyorsun? Ben de senin bu şaşmana
şaşıyorum. O, şerr-i mahzdır. Onun kötülük yapması,
şaşılacak şey değildir. Onun bir iyilik yapdığını görürsen, o
zeman şaş! Nasıl oldu da iyilik yapabildi de!) ve islâm
âlimleri anılınca, (insan onlar idi. Onların yanında biz hiç
kalırız. Hâzır olsak, hesaba katılmayız. Gâib olsak, aranmayız)
ve (Ben zayi' oldum!) ve (Yabancı dil bilseydim, çok fâideli
olurdum)ve (Hassas, nâzik ruhlu kimse, fabrikadan yeni
çıkmış olup, ambalajından kendisinin ayırdığı bir çocuk
oturağı içine yemek koyup yiyemez. Onun benzerlerine
necaset konulduğunu hatırlayarak tiksinir. Küfr alâmeti
olan şeyleri kullanmak da böyledir. İmânı kuvvetli, dînine
hassas olan, nasıl övülürse övülsün, onları kullanamaz) ve
(imâm-ı Rabbânînin Mektubâtını herkes anlıyamaz.
(Mektûbât), ne Hâfız-ı Şîrâzînin yazılarına, ne de (Hamse) ye
benzer. Biz onu anlamak için değil, bereketlenmek için
okuyoruz) ve (Nemâz kılmak, Allahü teâlâya teveccüh etmek
demekdir. Dünyâda şer'i şerife muvafık nemâz kılanlara
hakâyık münkeşif olur. İlm-i ledünnî ihsan olunur. Bu ilmin
yetmişiki derecesi vardır. En aşağısı, yaprakların sayısını
bilmek ve Said ile Şakıy olanı ayırmakdır. Bunlar kabrde
nemâz kılarlar. O nemâz, kıyam ve rükû' değildir. Allahü
teâlâya teveccüh etmekdir) sözlerini sıksık tekrar ederdi.

İlmsiz birşey olmaz, ilm herşeye başdır,
karanlık yollarda o, en azîz arkadaşdır.

Ondan sâdık dost olmaz, ondan vefâlı yâr yok,
herşeyde zarar olsa, onda aslâ zarar yok.

İlm, ucsuz bucaksız, bir ummânı andırır,
ilmden başka herşey, insanı usandırır.

Nasıl kıymetli olmaz, Allah onu övüyor,
bak! Nebî-yi muhterem, bir hadîsde ne diyor:
Ara, her yerde ilmi, o yer ister Çin olsun!
İlm öğrenmek farzdır, her mü’min için olsun.
Bak! Alî-yülmürtezâ, ne diyor dinlesene,
(Köle olurum bana, bir harfi öğretene).
Âlimler, şerî’atı, yıkılmakdan kurtarır,
âlimler yer yüzünde, zıll-i sıfâtullahdır.
Mürekkeb-i ulemâ, azîzdir hattâ şundan:
fî sebîlillah akan, şehîdlerin kanından.
Çünki, cihâd-ı ekber, ancak ilmle olur,
dâreynde, ilmi ile, âmil olan kurtulur.
Âlim, zâhidden üstün, zühd, ilmin altındadır,
âlimler, âhıretde, nebîler yanındadır.
Dime! Cihânda âlim, kalmadı, belki vardır,
aç gözünü, kalbinden zulmet perdesin kaldır!
Bu dînin âlimleri, hadîsle övüldüler,
Benî isrâ’îldeki nebîler gibidirler.
Âlimlerin bir sözü, yıllarca, bâkî kalır,
insanı en alçakdan, bâlâlara kaldırır.
Şimdi âlim bulmak zor, o hâlde ne yapmalı?
âsâr-ı ulemâyı, durmadan okumalı!
Kitâb, altun bir kafes, ilm içinde kuşdur,
kafesi satın alan, kuşa mâlik olmuşdur.
Sarıl kitâblara ki, kalbin nûr ile dolsun,
önce okuyacağın, Kur’ân-ı kerîm olsun!
Sonra, kıymetli eser, Buhârî ve Müslimdir,
ba’dehu Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânîdir.
Tesavvuf ile fıkh, burada vaslolmuşdur,
öyle bir âlimdir bu, hadîsle övülmüşdür.
Hârikalar menba’ı, hiç duyulmıyan sözler,
asrlarca çözülmez, mu’ammâ mes’eleler.
Hepsi Mektûbâtda ve tercemesinde vardır,
onsuz kurtuluş zordur, onsuz ilm, noksandır.
Eshâb-ı kirâm risâlesi de, gör, ne iyi,
oku! Güzel anla da, takdîr et sahâbeyi.
Mektûbât tercemesi, ebedî se’âdetdir,
le-hül-hamd her yerde var, temâmı bil, üç cilddir.
İbni Âbidîne bak, bir deryâ ki, sonsuzdur!
hanefîde en büyük fıkh kitâbı budur.
Gör, İhyâ-ül-ulûmu, Kimyâ-ı se’âdeti,
Gazâlîyi yâdından çıkarmazsın ebedî.
Riyâdunnâsıhîni okuyunca anlarsın,
Muhammed Rebhâmîye, ne büyük âlim dersin.
Şeyhul-ekber, Geylânî, öğren Behâ’eddîni,
böyle zâtlar korumuş, yıkılmakdan bu dîni.
Mevâhib, her eserde, adı geçen kitâbdır,
Resûl-i müctebâyı, uzun uzun anlatır.
menkıbeler pınarı, Çihâr-ı yâr-ı güzîn,
İhtiyâcı çok ona, kararan kalbimizin.
Merâkıl-felâh ve Mevkûfât kıymetlidir,
Mecmû’a-yı zühdiyye, sana çok şey öğretir.
Ma’rifetnâmeyi gör, İbrâhîm Hakkıyı bil,
çok oku Birgivîyi, sanma fâideli değil.
Terceme-i hâlleri, tanınmış Evliyânın,
içinde anlatılmış, Reşehât, Nefehâtın.
Berekât-ı Ahmedî, Mu’cizât-ül-Enbiyâ,
ne güzel yazılmışdır, Hadîka-tül-Evliyâ.
Dürr-i yektâyı da gör, hem Umdetül-islâmı,
Miftâhul-Cenneti, ey oğul ilmihâlini.
Râbıta risâlesi, tesavvufu bildirir,
musannifi (esseyyid Velî Abdülhakîm)dir.
Dahâ nice kitâb var, denizde inci bunlar,
Rahmet-i Hakda olsun, her birini yazanlar.
Bizlerden selâm eyle, yâ Rabbî, sen onlara,
kolaylık ver onların yolunda olanlara!.




Fransız profesörü Hadamar yanlış yazmış

   Lisede iken geometri hocası, her dersi verince Hüseyn
Hilmî efendiye tekrar etdirirdi. Arkadaşları, sen anlatınca
daha iyi anlıyoruz derlerdi. Lise ikinci sınıfda (bir dik açının
düşeyinin de dik olması için bir kenarının, düzleme paralel
olması lâzım ve kâfidir) teorisini isbât ederken, durakladı.
Hocası yüzbaşı Fuâd bey hatırlatmak isteyince (Efendim!
Burasına aklım ermiyor. Dediğinizi anlıyorum. Fekat, iki
isbâtlama birbiri yerine oluyor) demişdi. Fuâd bey, sınıfın
ikincisine soruyor. O da, rakibinin bu hâline sevinerek, (Hayır
efendim. Hilmî efendi yanılıyor. Kitâb da sizin anlatdığınız
gibi yazıyor) diyor. Hilmi efendi, bunu anlıyamadığında ısrar
edince, Fuâd bey, onu yerine oturtuyor ve (Hilmî efendi!
insanlık hâli bu. Belki bugün çok çalışarak kafan yorulmuş.
Belki de başka üzüntün vardır. Başka zeman iyi anlarsın.
Üzülme) diyor. Gece oluyor. Herkes uykuda. Nöbetçi, Hilmî
efendiyi uyandırıyor. (Kalk! Geometri hocası, öğretmenler
odasında seni istiyor) diyor. Kalkıp giyiniyor. Geceyarısı,
şaşkın şaşkın odaya gidiyorlar. Füâd bey: (Yavrum Hilmî
efendi! Evime gidince düşündüm. Hilmî efendi her yeni
verilen dersi bülbül gibi tekrar eder. En çetin matematik
problemlerini çözer. Onun bugün iki ayrı geometri davasının
birbirine ters düşduğünü söylemesi boşuna olmasa gerekdir
dedim. Çok inceledim. Anladım ki Hilmî efendi haklı imiş.
Fransız profesörü Hadamar yanlış yazmış. İzmir lisesi
geometri muallimi Ahmed Nazmi bey de, bunu terceme
ederken farkına varamamış. Ben ise, senelerce, bunu yanlış
anlatmışım. Oğlum sen haklısın. Seni tebrik ederim. Senin
gibi talebem olduğu için iftihar ediyorum. Senin rahat
uyuman, sevinmen için, yarını bekliyemedim, geldim) dedi.
Hilmî efendinin alnından öpdü ve gitdi.

Viran oluyor gönlüm senden ayrı kaldıkca,
sözlerinin tadını unutmam yaşadıkça.
Halâl et de hakkını, öleyim ben râhatca,
biçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Hasret, deryâlar gibi, kesdi yolumu benim,
yıllarca ayrı kalsam, seni dâim severim.
Uzak yerlere düşdüm, bu mu benim kaderim,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Sizden ayrı kalınca, uyduk hep nefsimize,
yanlış yollara düşdük, bilmem ne oldu bize.
Şeytân bakıp gülüyor, kararan kalbimize,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Rûhum çılgına döndü, göklere çıkdı âhım,
sizden pek uzak düşdüm, nedir benim günâhım?
Yüzü kara olmakdan, koru beni Allahım!
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Doğar gelir inşâallah, gecelerin gündüzü,
garîblerin o zemân, gülecek hemen yüzü.
Odalarda kısıldı, mü’minin tekbîr sözü,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Pusu kurmuş hâinler, yollarımı bekliyor,
süslü, tatlı sözlerle, sen, bu yoldan dön diyor.
Îmândan haberi yok, aptal bir şey bilmiyor,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Hiç uğraşma ey câhil, dönmem billâhi geri,
hedefim, maksadım hep, iyi yoldan ileri.
Çok uğraşdı dünyâda, senin gibi serserî,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Eserini görünce, önce kıymet vermedim,
on altı yaşındaydım, kötü şeyler söylerdim.
Rahmet saçdı Allahım, hakîkatı öğrendim,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Bîçâre gönül sen de, durma çalış ilerle!
doğru yolu gösteren o zâta bak ibretle.
Sizi çok sevdiğimi, yazıyorum kalbime,
bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor!
Garib İhsân senin de, ağlıyan kalbin var mı?
Onun seveni çokdur, feryâdını duyar mı?
Engeller çelik olsa, insan bundan korkar mı?
Bîçâre gönlüm her an, sizi görmek istiyor



Esselamü aleykûm kıymetli ve muhterem kardeşim
 Elmâs Keten Beye

Allahü teâlâya hamd ve sevgili peygamberimiz Muhammed
aleyhisselâma salât eyler, siz kıymetli kardeşime, muhterem
ehli beytinize düâ ve selâm ederim. Şu çirkin yazılarımla
sizleri râhatsız ettiğim için özr dilerim. Bizler lehülhamd
sihhat ve selâmetdeyiz. Kızımız Muazzez hanım ve oğlumuz
Abdülhakîmin sebeb oldukları hayrlı ve neşeli günleri nâsib
etdiği için Allahü teâlâya hamd ediyoruz. Bu sürürlü
günlerimizin idrakine vesile oldukları için, çok kıymetli afife
mubârek kızımız Muazzez hanım ile değerli oğlumuz
Abdülhakîme hayrlı düâlar ediyoruz. Kıymetli kardeşim!
Allahü teâlânın izni ile ve sevgili Peygamberimizin sünnetine
uymak niyyeti ile başladığımız hâzırlıklar tekemmül
etmekdedir. Resmi belediye kaydı yapılacağı gün, dini ve
meşrû nikâhın da akd edilmesini münâsib görüyorum. Eğer
zât-i âlîniz de, bu hayrlı arzumuzu tensîb buyurursanız,
mubârek Arefe gününde nikâhın akd edilmesi iyi bir isâbet
ve sevâb kazanmamıza vesîle olacakdır. Bu mubârek akd
cemiyyetinde zâti-âlînizin ve refikanız hanım efendinin hazır
bulunarak şeref vermeniz, birinci arzumuzdur. Vazifenizin
nezâketini de düşünerek, bu hususdaki hükmü tensibinize
bırakıyorum.
Başda, kıymetli şahsiyyetiniz olmak üzere, şerefli aileniz
efrâdına ayrı ayrı sevgilerimi ve saygılarımı sunar, din ve
dünyâ seâdetiniz için âcizâne düa ederim. Çok kıymetli, afif,
temiz ve sâliha kızım Mu’azzez hanıma da düalar ediyor ve
seâdetler diliyorum. Dâhilden dâhile selâm ediyorlar.
Oğlumuz Abdülhakîm mubârek ellerinizden öperek müstecab
düalarınızı istirham eylemekdedir. Muhterem Muammer
Osmanağaoğlu Bey kardeşime de selâm ve hurmetler ederim
efendim.

Din kardeşiniz ve yakın akrabânız
Hüseyin Hilmi Işık


Gizlendi güneş artık, oldu her taraf zındân,
görmek istiyor gözüm, durmadan, yorulmadan,
nerde o Işık gelsin! Hiç olmazsa ırakdan,
aydınlatsın çehremi, bakışlariyle bir an,
Ne olurdu yâ Rabbî! Onu hep görebilsem,
gönlüme sürûr veren, sözlerini duyabilsem,
gözlerine bakmağa, yine doydum diyemem,
o hüsn-i cemâlini, bir milyon kerre görsem,
Nice zulmetleri hep, aydınlatdı bu Işık,
rûhlara hayât veren, şuâ’ları ne de şık,
Düşdüm zulmete, nerde aradığım bu Işık?
imdâdıma gel artık, yolum karmakarışık.
Kalbim râhatlıyor pek, sizi her ân andıkça,
bakışların gel diyor, hayâlin canlandıkça.
O eski hâtıralar, göz önüne geldikçe,
diyorum gelsin artık, nerde kaldı bu Işık?
Tâli’ gülmedi bana, çabuk kaçırdım sizi,
mâziye karışdırdı, tatlı günlerimizi,
yakdı bu hasret artık, kül etdi bendenizi,
gelsin diyorum gelsin! gelsin artık bu Işık!
............................
Teshîr edici gözler, neş’e verici sözler,
hepsi hayâl oldular, ayrılık yamân oldu.
Derin derin bakışlar, içli bir hayât gizler.
dertliyim, görmiyeli, bir hayli zemân oldu.
.............

Feth etdiniz kalbimi, gizli bir miftâh ile,
bundan sonra, nefsimin ısyânları nâfile!
Her bülbül âşık olur, böyle vefâlı güle,
kim demiş zemherîrde, ılık bir behâr olmaz
..................
Güzellerin güzeli, rûhların tek matlûbu,
değil mahlûkun yalnız, Hâlıkın da mahbûbu.

Gönlüm nûru, feyz kaynağım, oldu bizden irak,
zulmet-i hicrânda kaldı rûhum pür iftirâk.
.................
Herkese nasîb olmaz, huzûrundaki ânlar,
ebedî hâtıradır, bu bulunmaz zemânlar.
Kadrinizi biz gibi, bir nebze anlayanlar,
derler ki, bu devrde, sen gibi serdâr olmaz.

Son bir def’a bakayım, o hüsn-i cemâline,
bir nazarın değişmem, bütün dünyâ mâline,
İster gülsün gâfiller, bu âşıkın hâline,
bundan böyle neş’e ve sürûrlara elvedâ’!

Hasret kaldım, hep karardım, oldum nûrumdan cüdâ,
feyz kaynağım, el-vedâ’, âh el-vedâ’, âh el-vedâ’.
cihânı tenvîr eden en son Nûra elvedâ’
en derin sevgilerle, azîz yâra elvedâ’!


Uyan sevdiğim gençlik, bütün ümmîdler sende,
Uyan ey Anadolu, ey azîzler diyârı!
Asr-ı se’âdetdeki adâlet, yeryüzünde,
yeniden te’sîs olsun, gelsin islâm behârı,

Ceddinin torunusun o kan damarındadır,
İstersen neler olur, rûhları yanındadır.
Resûlullahın aşkı, kalbinde, kanındadır.
O senden yüz çevirmez, ara hakîkî yârı!

Sarıl güzel dînine, şerî’atı ihyâ et!
Sünnetin ışığında, gitsin, yok olsun zulmet.
Doğsun islâm güneşi ve hakîkî se’âdet,
yeniden zuhûr etsin, budur islâm şiârı!


Hüseyin Hilmi Işık (rahmetullahi aleyh) efendinin
bazı sözleri:

İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli, ona göre sevmeli.
Ne mutlu Allahın dinini yayanlara. Bugün kitap ile ilm ile
yaymak zamanıdır.
Allah'ın dinini, Allah'ın kullarının ayaklarına kadar götürmek,
çok büyük zevktir.
Allahü teâlâ bir kulunu severse, ona iki şey verir. Birincisi,
sevdiği bir kulunu ona tanıştırır. Eshab-ı kirama Peygamber
efendimizi tanıttığı gibi. İkincisi, ona hayırlı bir iş verir. En
hayırlı iş, Peygamber efendimizin yaptığı iştir.
Allahü teâlânın sevdiklerini sevmek, dünya muhabbetini
kalbden çıkarır.
Allahü teâlâya yaklaşmak demek, O'nun sevgisini kazanmak
demektir. Allah adamlarının, evliyaların isminin anıldığı yere
rahmeti ilahi gelir.
Cenâb-ı Hak hakîmdir, her yaptığında hikmet vardır.
Dostla münakaşa dostluğu azaltır, düşmanla münakaşa
düşmanlığı arttırır.
Evliyanın ruhlarından, hayatta iken feyz alındığı gibi,
vefatlarından sonra da feyz alınır... Hatta daha çok feyz
verirler. Yeter ki sevgi-muhabbet olsun, ehl-i sünnet itikâdı
olsun, haram işlememek olsun, bir de namazları kılmak oldu
mu, feyz kesilmez, artar.
Evliyanın sevgisi kalbe girerse, dünya muhabbeti o kalbden
çıkar.
Îmân ni'metinin şükrünü îfâ etmek için, hubb-u fillah ile
şereflenmek lazım. Birbirimizin kalbini kırmaktan titreyelim.
Kalbi hasta olmayan insanda bir alâmet vardır, o alâmet
hubb-u fillah, buğd-u fillahdır.
Kalbin gıdası mârifettir. Görmek şart değil, sevmek şarttır.
Kalbleri temizlemenin ilacı, Allah'ın dostlarının kelâmıdır.
Onların yazılarını okuyunca kalpler temizlenir.
Müslümânın kalbinde bir îmân nûru vardır ki, her şeyden ve
bütün nûrlardan daha parlakdır. Müslümânlar bir araya
gelince birbirlerinden istifade ederler. Kalblerindeki bu nûr
birbirlerine geçer.
Her şeyin yenisi makbuldür, iki şeyin eskisi makbuldür. Biri
muhabbet, diğeri ahbabdır.
Rahmet karşılıksızdır, azap ise isyanın karşılığıdır.
Alimlerin zineti, bilmiyorum demektir. Cahiller, atar atar
söyler. Alim, her kelimeden korkar, vesika bulmadan
söyleyemez
Evliyayı seven kazanır, işin aslı muhabbettir.
Mahlûkâtın yaratılmasına sebep olan muhabbet sıfatıdır.
Duanın kabul olması için ağıza da, mideye de dikkat etmek,
vesile ile dua etmek lazımdır.
Dünyada kim kimi severse, ahiretde sevdiğinin yanında haşr
olunacaktır.
İnsan dînini kimden öğrenirse, onu çok sever.
Kâlbden kalbe yol vardır. İş, o yolu ele geçirmektir. O yolu
ele geçiren beraberdir. Gece de beraberdir, gündüz de
beraberdir. Neş’eli zamanda da, sıkıntılı zamanda da,
dünyada da, kabirde de, ahiretde de beraberdir. Sevince
beraberlik böyle olur.
Evliyanın ruhlarından istifade edebilmek için bazı şartlar
vardır. Birincisi; tanımak, bilmek. İkincisi; inanmak.
Üçüncüsü; sevmek. Sevmek lafla olmaz, yolunda gitmekle
olur.
Se’âdetlerin başı bir büyük tanımaktır. Allahü teâlânın
sevdiği kullarını sevince onlardan feyz alınır, istifade edilir.
Onlardan feyz alındığının âlâmeti, dünyayı sevmemektir.
Allahın dinini, Allahın kullarına öğretmeğe giderken basılan
yere, melekler kanatlarını serer.
Mü’minin alameti güler yüzdür. Münafığın alameti çatık kaşlı
olmaktır. Allahü teâlâ ihsan ettiği ni’meti göstermemizi sever.
Birkaç müslümanın Allah için toplanıp sohbet ettiği yere
gökteki melekler imrenir. Ya hizmet ettiği yere; bütün
mahlukat imrenir.
Bir topluluk içinde, Allahü teâla, en çok hizmet edeni sever.
Allahü teâlâ, mü’minlere hizmet edeni sever, dünyalarına
hizmet etmek kıymetli ama, âhiretlerine hizmet etmek daha
kıymetlidir.
Mâlâyâni ile uğraşana selam bile verilmez, boş durmakta
mâlâyâni demektir.
Huzûr-u ilahide toplanmak çok büyük ni’mettir. Huzûr-u ilâhi
namazdır.
Kul hakkı, islam ahlâkının temelidir.
Muhammed aleyhisselamın dinine uyan, dünyayı ve
haramları sevmez olur. Kalbinde haram işlemek arzusu
kalmayınca, kalbine Allah sevgisi dolar. İçindeki su boşalan
şişeye, hemen havanın dolması gibi olur. Böyle bir kalbde
bilmediğimiz his uzuvları hasıl olur
Bir saat ilim öğrenmek, bütün geceyi ibadetle geçirmek
gibidir.
Kitap okurken, kendimiz okuyormuş şeklinde değilde, o
büyükler anlatıyormuş gibi dinlersek istifade çok olur.
Hayat hayaldir, hayal ile oyalanmamalıdır. Müslümânların
ilim öğrenmesi lâzımdır.
İhlâs elde etmek, Allahü teâlânın dostlarından feyz almakla
olur.
Müslümanların kalplerine sürur vermek müslümanları
sevindirmek en kıymetli ibadetlerdendir.
Nefsine uyan haram işler, haram işleyen alışır, alışınca zevk
alır, ehemmiyet vermez olur. Harama ehemmiyet
vermeyince imanını kaybeder.
Dünyada ve ahiredde, felaketten kurtulmanın çaresi,
kurtulanlarla beraber olmaktır. Allahü teâlânın sevgili
kullarını tanımak lazımdır.
Sevap kazanmak çok mühim... Kazanılan sevapları
kaybetmemek ondan daha mühim.
Yol levhası olmak büyük şereftir.
Bir insanın ayakları ne kadar yere basarsa, o kadar rahat
eder.. ne kadar havada uçarsa, o kadar ceza çeker.
Bir kişi daha yanmaktan kurtulsun diye uğraşmalıyız.
Bir müslüman vaktini en iyi şekilde değerlendirmelidir.
Dünyada iken, Allahü teâlânın dinine hizmet edenler, Allahü
teâlânın kullarının müşküllerini halledenler, mahşerde,
tahtlar üzerinde, kürsülerde, gölgelerde oturacaklar. Allahü
teâlâ onlarla konuşacaktır. Onlar için ne hesap var, ne azap
vardır.
En zor iş islamiyete hizmet etmektir. Çünki, Allahü teâlâ en
zor işi, en güvendiğine, en çok sevdiğine vermiştir.
Peygamberlere ve vârislerine vermiştir.
Herkes elindeki taşı, gücüne göre fırlatır. Taşı atma gücü
îmâna ve ihlâsa bağlıdır. İhlâssız amel, kalp para gibidir.
Îman; Allahü teâlânın kullarına ihsân ettiği hususi nimetidir.
İnsan rabbini tanıdığı kadar insandır.
Mü’min gıda gibi olmalıdır. Her zaman ihtiyaç duyulmalıdır.
Öyle yaşayın ki, sizin yüzünüzden hiç kimse cehenneme
gitmesin, çünki sizi de götürür.
Dünya sevgisini kalbden çıkarmak, ancak ve yalnız, kalbden
dünya sevgisini çıkaran büyük zatları sevmek, ve onlara tâbi
olmakla mümkündür.
İnsan, maddi gıdasını temiz aldığı gibi, manevi gıdasını da
temiz almak zorundadır.
Herkes, evine geleni şânına lâyık şekilde ağırlar. Allahü teala
da mescidlere gelenleri kendi şanına layık şekilde ağırlar.
Hiç kimse elbisesinden, etiketinden dolayı mükemmel insan
olamaz. İnsanın şerefi ilim ve edep sahibi olmasındandır.
Paranın yeri kalp değil ceptir. Eğer paranın yeri kalp olursa,
sarayın ortasına çöp dökmek gibi olur,..... Kalbi Allahü teala
kendisi için yaratmıştır.
İnsanlar dünyaya döndükçe sıkıntıdan kurtulamaz, çünkü
dünya sıkıntı kaynağıdır. Bu sıkıntıdan kurtulmak için
mutlaka ahirete dönmek, ışığa dönmek lâzımdır. Eğer insan
ışığa dönerse, gölgesi arkada kalır ve peşinden gelir. Işığa
arkasını çevirirse, karanlığa dönmüş olur, işleri karanlık olur,
hiçbirzaman gölgesinede yetişemez.
Yönünü dünyaya dönen; insanlarla çarpışır,.. ahirete dönen;
insanlar onun gibi olmak için yarışır.
Allahü teâlâ’ nın aziz ettiğini kimse zelîl edemez, Allahü
teâlânın zelil ettiğini kimse aziz edemez.
En kıymetli ilim haddini bilmekdir. Bütün kavgalar dünyayı
paylaşmağa çalışmakdan ve haddini bilmemekden meydana
gelmektedir. İnsan cömert olursa herkes onu sever ve
onunla kimse kavga etmez. Hasis insanlar etrafına bir şey
vermeyip, dünyayı hep kendilerine almağa uğraştıklarından
huzursuzdurlar, sevimsizdirler ve insanlar onlarla devamlı
mücadele ederler.
İnsan doğduğu zaman bir beyaz beze sararlar, buna kundak
bezi derler. Bunda cep yoktur. İnsan vefat ettiği zaman yine
beyaz bir beze sararlar, buna da kefen bezi derler, onunda
cebi yoktur. O halde insanın ömrü kundak beziyle, kefen bezi
arasıdır.
Bazı insanlar var ki; kabre girdiği andan itibaren unutuluyor.
Ama bazı insanlar var ki; bin yıldan beri anılıyor. Hatta
kitaplara adı geçiyor. Çünki onlar insanlara çok özveride
bulunduğu için, onlar insanlara çok merhametli ve şefkatli
davrandığı için birden bire ölmüyorlar, unutulmuyorlar.
Hata ve kusuru başkalarında arayanlar, sevimsizleşir.
Etraflarında insan kalmaz, dost edinemezler. Herkesi haklı,
kendini haksız bulmadıkça, kendi kusur ve noksanlarını
bırakıp, başkalarının kabahatleri ile meşgul olduğu sürece,
bir insan noksandır, olgunlaşması mümkün değildir.
Nereye giderseniz gidin, sevgi dairesinden dışarı
çıkamazsınız. İnsanların rengi değişir, ama sevginin rengi
değişmez. Sevgisiz dünya yapmaçiçeğe benzer. Ne kadar
mutlu eder ki insanı, gerçeğinin yanında.

Allahü teala şefaatine kavuştursun inşallah.

Görmeyip bu güzeli, iyi anlamayanlar,
Bu bulunmaz pınara, kabını koymayanlar,
Aşkiyle tutuşup da, yanıp kavrulmayanlar,
Ne büyük zarardadır, nasibi olmayanlar!

Vurulmamak ne mümkün! nur akan simanıza,
Seçilmişler kavuşur, hizmete zatınıza.
Bilsek ki karşılıktır, bizdeki hakkınıza,
Cana minnet bilirdik, kulluğu kapınıza.

Duymakla tebdil oldu, mubarek isminizi,
Kalbimizin dileği, gönlümüzün sevgisi.
Kurtarır layık olsak, teveccühünüz bizi,
Neler kazanmazdık ah! tanıyabilsek sizi.

Doğrusu bu cihanda, başkaca ışık yoktur,
Olsa bile sönüktür, ziyasız ve donuktur.
Sizi bilenler bilir, bilmeyene söz yoktur,
Bu nadide sofrada, kırıntı bize çoktur.

Bizden sadır olanlar, sizi sena edemez,
Boş laftan, yanlış sözden, daha öte gidemez.
Hakire sükut düşer, karga nağme edemez!
Sizi meth-ü senaya, diller de kafi gelmez.

Bizimki övmek değil; nafile bir gayrettir,
Belki birkaç söz ile, şems’i tarif etmektir.
Aşığa gönül gerek, bizlerdeki yürektir,
Bu yolda makbul olan, kendini hiç bilmektir.


Nebî, Sıddîk ve Selmân, Kâsım, Ca’fer, Bistâmî,
irfân kaynağı oldu, Ebül-Hasen Harkânî.
Ebû Alî Fârmedî geldi sonra bu meydâna,
çok Velî yetişdirdi, hem Yûsüf-i Hemedânî.
Abdülhâlık Goncdüvânî, ma’rifetler semâsında,
dünyâyı aydınlatdı, hem Ârif-i Rîvegerî.
Mâverâ-ün-nehr ili, Tûr-i Sînâ gibi oldu,
nûrlandıranlardan biri, Mahmûd-i İncirfagnevî.
Alî Râmîtenîdir Azîzân ve pîr-i Nessâc,
çok kerâmet gösterdi, Muhammed Bâbâ Semmâsî.
Seyyid Emîr Gilâl de, ilm deryâsında sadef,
andan meydâna geldi, Behâüddîn-i Buhârî.
Alâ’üddîn-i Attâr, zemânının kutbu idi,
Ya’kûb-ı Çerhîde oldu zâhir, envâr-ı rahmânî.
Ubeydüllah-i Ahrâr ve kâdî Muhammed Zâhid,
Dervîş Muhammed geldi ve Hâcegî Muhammed Emkenegî.
Bâkî billahdan gelen, nûrlara kendi de katıp,
binlerce kalb temizledi, imâm-ı Ahmed Rabbânî.
Urvet-ül-vüskâ Ma’sûm ve Seyfeddînle seyyid Nûr,
ve Mazherle Abdüllah, sonra Hâlid-i Bağdâdî.
Feyz verdiler bunlar da, sonra bu nûru Abdüllah,
Anadoluya yaydı, hem de Tâhâ-yı Hakkârî.
Hem seyyid-i Sâlih de, kardeşin yerini tutup,
fenâ-fillâha kavuşdu Sıbgatullâh-i Hîzânî.
Bu üç Velînin sohbetlerinde yükselip,
mürşid-i kâmil oldu, seyyid Fehîm-i Arvâsî.
Bu otuzdört Velînin kalbleri, bir ayna gibi,
yaydılar hep cihâna, envâr-ı Resûlillâhi.
Bütün bu nûrlar en son, toplandı bir hazînede,
ismi bu hazînenin: Abdülhakîm-i Arvâsî.
Gelince kalblere müceddid-i elfin feyzi,
yetişdi her yerde birer hakîkî Velî.
Bu hâli görünce mason ile yehûdî,
müslimânlara saldırdı, canavar gibi.
Bu hücûmları, islâmı yok etmek içindi,
bunu haber veriyor, Mâide sûresi.
Hem bu sûre, islâma müşrikler saldıracak diyor,
masonların müşrik olduklarını haber veriyor.
Meşhûr yalanları ile aldatıp câhilleri,
Ehl-i sünnetden ayırdılar, binlerce müslimânı.
Hücûmlardan korunur, (Âyet-el kürsî) okuyan,
hıfz-ı ilâhîde olur, (istigfâr düâsı) okuyan. [1]
Resûlullah buyurdu ki, (Âhıretde azâb görmez,
dünyâ işlerinde, bana tâbi’ olan).
Se’âdete kavuşamaz, önderi şeytân olan!
dostlar, ahbâblar kaldı mı, ne oldu anan baban?
Bir hocamız, mason olmuş, dîne çatdı hiç durmadan,
ingiliz diploması var, lâkin, kafası bomboş nâdân.
Güler yüzle, tatlı dille, bol numara vermekle,
arkadaşlarımı aldatdı, yalan sözlerle hemân.
Îmânım var diyor, her bozuk inanan,
Ehl-i sünnetdedir, iyi bil, hakîkî îmân!
Çok şükr islâm âlimi gördüm, sözleri ilm ve irfân,
dedi ki, (aldatılamaz, fen dersleri okuyan!)
Dînimi ondan öğrendim, rûhu olsun şâdümân!
Avrupa, hem Amerika, kısacası bütün cihân.
Dinleri bozuk ise de, diyorlar vardır Nîrân!
kâfirler yanacak, kurtulur ancak iyi insan!
İyi insan olmak için, Muhammed aleyhisselâma inan,
Cehenneme girmeyecek, bu son Peygambere uyan.
Târîhi dikkat ile oku, ey körpecik Nev-civân!
mala, makâma aldananın sonu olmuş âh, figân.
Aman yâ Rabbî, el-aman! Garîb oldu âhır zemân!
İslâmiyyet unutuldu, moda oldu harâm, yalan!
Pârisde, Profesör olunca, Resûlullaha çatan,
Hamîdullah kurtulamaz, ebedî azâbdan.
(Fâideli Bilgiler) kitâbı, sözlerini yazıyor,
Çok alçak olduğunu anlar, bunları okuyan.
Seyyid Kutb denilen bir ahmak da, kendini müctehid zan
ediyor,
Mahv olur, doğru sanarak, sözlerine aldanan.
Ömür geçer, herşey biter, kâfirlerin gideceği mekân.
karanlık bir çukurdur, arkadaş olur yılan, çiyan,
Hak teâlâ, bu vatanı pek kıymetlendirdi,
toprağının çok yerine mü’minler secde etdi.
Bu topraklardan gelen, ecdâdımızın seslerini duyan,
anlar ki, Cennete kavuşur, Muhammed aleyhisselâma uyan.
Yâ Rabbî! Bu vatanı koruyan kumandanlara yardım et,
bu millete hizmet etmeği, herbirine nasîb et.
Mü’minlere hizmet, çok büyük ni’metdir,
bu ni’mete kavuşanın gideceği yer Cennetdir.
Müslimânın kabri, Cennet bağçesi olur,
bu ni’mete kavuşamaz, mü’minin kalbini kıran.
Vandan gelen bir Velî İstanbulda, senelerce,
bunları hep söyledi, yerleşdi hakîkî îmân.
Ankaranın toprağı, binüçyüzaltmışikide,
cem’i zıddeyn yaparak, şâd oldu Hâcı Bayram.
Düâ edeceğin zemân, Silsileyi oku hemân!
Sâlihleri söyleyince, yağar rahmet-i Rahmân!
Selâm olsun, düâ olsun, bu yazardan dâimâ,
Silsile-i aliyyenin ervâhına yâ Sübhân!




Bir 26 ekim'in ardından....

     5 sene evvel 26 ekim'de, üzerimizde en büyük hakkı olan
(hakkının ödenmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan)
muhterem ve mübarek hocamız vefat etmişti. ... ogünü
unutamıyoruz, bugün gibi hatırlıyoruz, emînimki hatırlayan
herkesin kalbi sızlamaktadır... ogün öyle dehşet bir gündü
kiii onbinlerce insan, onbinlerce îmân,.. kalblerinde sızı,
sessiz çığlıklarını yutkunurken, kadere boyun eğmiş, sessizce
beklerken yetim kalmanın şokunu yaşıyordu... Hani, hazreti
Ömer radıyallahü anh, Peygamber efendimizin sallallahü
aleyhi vesellem, vefatlarında bir an kılıcını çekip; "kim
peygamber efendimiz öldü derse keserim" dediği kitablarda
yazılı.. demekki insan çok sevdiğinden ayrılınca şuurunu bile
kaybediyor, neyapacağını, ne düşüneceğini şaşırıyor... işte
ogün, cami avlusunda onbinlerce insan, güneş batınca zifiri
karanlıkta kalan insanlar gibi, babasını kaybedip ne
yapacağını bilemeyen çocuklar gibi idi..
   Beşinci sene-i devriyesinde, birkaç kelime ile
HUZURPINARI ailesine biraz bahsedince, îmân dolu yüzlerce
genç "biz bu güneşi göremedik-tanıyamadık, ne olur bize
O'nu anlatın" diye feryad mailleri gönderdiler. Gerçi bizim
anlatmağa gücümüzün yetmeyeceğini biliyoruz, fakat belki
biz anlayamadıksada anlayanlar olabilir diyerek tarif etmeğe
çalıştık, 23 bölümden oluşan bu seri, dün bitti. Hernekadar
beceremediksede, hergün gelen yüzlerce dua ve teşekkür
maillerini ahiretim için sermaye bilerek, birnebze gönlümüzü
ferahlatmaktadır, bu mailleri okuyunca sevincten gözlerimiz
yaşarmakta, bir gülistanda meşruh çiçekleri koklayıp sevince
gark olan biçareler gibi olmaktayız... hepinize ayrı ayrı
teşekkürlerimizi arzederiz efendim.
   İnşallah biz de vefat edip oraya gittiğimiz zaman bize bir
hoş geldin deseler yeter. Çünki gurbette bile bir kimsenin
hoş geldin demesi çok mühim, o zevki anlatmak mümkün
değil. Çünkü lisan, adres, yer bilmiyorsun. Hele hele ahiret
yolculuğunda… Allah şefaatlerine nail etsin inşallah.... Allahü
tealanın sevdiği birinin sahip çıkması... bu zevk tarif
edilemez.. İlim için hazret-i Ali kerremallahü vecheh
buyuruyorlar ki; bana dinimize ait, bir harf, kelime, bir
mesele öğretenin kölesi olurum. Bu kadar büyük bir hak
var... Dolayısıyla hocanın hakkı anne-baba hakkından önde
olmasının sebebi budur. Evet, ilk mürşid anne babadır.
Kelime-i şehadet, ezan, kâmet okur ama ondan sonraki
hayatında eğer o bir mürşid-i kâmile, bir ehl-i sünnet
aliminin eline düşmezse Allah korusun çok zor olur. Çünki;
Allahü teala Kur'an-ı kerimde mealen buyuruyor ki; "Ey iman
edenler, Allaha ve peygamberine iman edin". Hem iman
edenlere hitap ediyor, hem de Allaha ve peygamberine iman
edin diyor. Bu, anne ve babanızdan aldığınız dini terbiye,
bilgi, size yetmez, ondan sonra bir hocanın önünde
veyahutta eserleriyle tekrar dininizi ve imanınızı güçlendirin,
öğrenin demektir.
     Kişi sevdiğiyle beraberdir diye çok müjdeler var. İnşallah
dünyada beraber olduğumuz gibi cennettede hep beraber
oluruz sevdiklerimizle..
    İnsanın şerefi, üstünlüğü, meziyeti, kıymeti, ilim sahibi
ve edebli olmasıdır. Çok zengin, çok etiket sahibi olması, çok
meşhur olması veyahutta filancanın oğlu olması değildir.
Allah indinde insanın kıymeti, ilim sahibi olması ve edeb
sahibi olmasıdır. Edeb haddini, sınırını bilmektir. İş yerinde,
evlilikte, cemiyette, her yerde herkesin bir sınırı vardır. O
sınır içerisinde kalmak kaydıyla dünya cennet olur. Bütün
sıkıntılar, üzüntüler, kavgalar, hep sınır tecavüzünden
olmaktadır. İşte bu sınır, ilimdir. Dinini öğrenmeyen ne sınır,
ne sınırsızlık tanır. Önce iman ondan sonra ilim. Çünki bütün
ibadetler ilme bağlıdır. Kitap okumak, dinini öğrenmek şarttır.
Ve Cenab-ı peygamber aleyhisselatü vesselam bir hadis-i
şerifte buyuruyorlar ki; ilmin rütbesi, derecesi, bütün
rütbelerin en yücesidir. Bir hadis-i şerifte cenab-ı
peygamber aleyhisselatü vesselam buyuruyorlar ki; bir
âlimin ölümü alemin ölümü gibidir. Yani bir âlim vefat ederse
bütün alem, bütün insanlar ölmüş gibi olur,.. İşte beş sene
evvel böyle bir âlimi kaybettik, bir aydan beri huzurpınarında
O güneşi tarif etmeğe çalıştık.... Allah rahmet eylesin.
Allahü teala şefaatlerine kavuştursun inşallah.
     HUZURPINARI ailesinin mübarek cuma gününü tebrik
ederiz, müstecab dualarınızı istirham ederiz.
    Allaha emanet olun efendim.

ali zeki osmanağaoğlu

Ey güzeller güzeli, ey gönüller kıblesi,
Aslı, doğruyu gören, ehl-i sünnet varisi.
Sensin mürşid-i kamil, sensin ilmin hamisi,
Sensin dertlere deva, zamanın bir danesi...

Görmeyip bu güzeli, iyi anlamayanlar,
Bu bulunmaz pınara, kabını koymayanlar,
Aşkiyle tutuşup da, yanıp kavrulmayanlar,
Ne büyük zarardadır, nasibi olmayanlar!

Vurulmamak ne mümkün! nur akan simanıza,
Seçilmişler kavuşur, hizmete zatınıza.
Bilsek ki karşılıktır, bizdeki hakkınıza,
Cana minnet bilirdik, kulluğu kapınıza.

Duymakla tebdil oldu, mubarek isminizi,
Kalbimizin dileği, gönlümüzün sevgisi.
Kurtarır layık olsak, teveccühünüz bizi,
Neler kazanmazdık ah! tanıyabilsek sizi.

Doğrusu bu cihanda, başkaca ışık yoktur,
Olsa bile sönüktür, ziyasız ve donuktur.
Sizi bilenler bilir, bilmeyene söz yoktur,
Bu nadide sofrada, kırıntı bize çoktur.

Bizden sadır olanlar, sizi sena edemez,
Boş laftan, yanlış sözden, daha öte gidemez.
Hakire sükut düşer, karga nağme edemez!
Sizi meth-ü senaya, diller de kafi gelmez.

Bizimki övmek değil; nafile bir gayrettir,
Belki birkaç söz ile, şems’i tarif etmektir.
Aşığa gönül gerek, bizlerdeki yürektir,
Bu yolda makbul olan, kendini hiç bilmektir.

								
To top