Docstoc

Atatürk İ. I. T. Namık Sinan Turan _13_

Document Sample
Atatürk İ. I. T. Namık Sinan Turan _13_ Powered By Docstoc
					                                  13.HAFTA:
                 İSTANBUL’UN İŞGALİ VE ÖRGÜTLENME ÇABALARI




   İÜ. İKTİSAT FAKÜLTESİ
   SİYASET BİLİMİ ve ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ
   ATATÜRK İLKELERİ ve İNKILAP TARİHİ

   DOÇ. DR. NAMIK SİNAN TURAN



Mondros mütarekesini izleyen günlerde, özellikle düşmanın işgal etme olasılığını yüksek
olduğu yörelerde artan örgütlenme çabaları dikkat çekicidir. Çoğu eski “İttihatçılar”
tarafından oluşturulan bu örgütler, temelde silahlı bir savaşımı örgütlemekten çok, dünya
kamuoyunu aydınlatmak ve etkilemek ve böylece ülke bütünlüğünü korumak amacına
yönelmişlerdir. Ancak aksi niyetle kurulan dernekler de mevcuttur. Son Osmanlı Meclisi’nde,
gerek yurtseverler gerekse bozguncular yer alacaktır. Toplanan bu meclisin en büyük önemi
Erzurum ve Sivas kongreleri kararlarına dayanılarak Misak-ı Milli’nin yayınlanmasıdır.
Ancak Meclis, İngiliz işgalinden sonra da toplantılarına resmen ara verecektir. Artık
İstanbul’un resmen işgaline giden süreç hızlanacaktır.


Kurtuluş Savaşı’nda direnme örgütlerinin bir kısmı dünya kamuoyunu etkileme yönünde
çabalarken, bir kısmı kaçınılmaz bir biçimde yeniden silahlı savaşıma girişmişlerdir. Silahlı
direnme ilk olarak 19 Aralık 1918’de Dörtyol’da başlamıştır. İstanbul’un 1918’de başlayan
fiili işgali ise, 16 Mart 1920’de resmen işgalle sonuçlanmıştır. Bu tarihten itibaren artık
İstanbul Hükümeti’nin bir ağırlığı kalmamıştır. Zaten 28 Ocak 1920’de Meclis toplantılarına
ara vermiştir. Bu gelişmeler, daha sonra Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’nin meşruluğunu
savunma ve dünyaya kabul ettirmenin önemli gerekçeleri olacaktır.


                                            DERS


Mütarekenin ilanını izleyen günlerde yurdun dört bir yanında Müdafaa-i Hukuk örgütleri
oluşturulmaya başlandı. Özellikle düşmanın işgal etmesinin beklendiği yörelerde, bu konuda
gözle görülebilir canlılık vardı. Bu Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri arasında en önemlileri
şunlardır.
1- Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Heyet-i Osmaniyesi: Merkezi Edirne olan bu dernek
mütarekenin imzalanmasından iki gün sonra, 2 Kasım 1918’de kurulmuştu.
2- Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Bu örgüt 1918 Kasım’ı sonlarında
İstanbul’da kurulmuştu.
3- Kilikyalılar Cemiyeti: Kesin kuruluş tarihi saptanmayan bu örgütün merkezi de
İstanbul’du.
4- İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti: Merkezi İzmir’de olan bu cemiyetin
kuruluş tarihi, 1 Aralık 1918’di.
5- Trabzon Muhafaza-i Milliye Cemiyeti: 12 Şubat 1919’da kurulan bu cemiyetin merkezi
Trabzon’du.


Çoğu eski “İttihatçılar” tarafından oluşturulan bu örgütler, temelde silahlı bir savaşımı
örgütlemekten çok, dünya kamuoyunu aydınlatmak ve etkilemek ve böylece ülke bütünlüğünü
korumak amacına yönelmişlerdi.


Mustafa Kemal Samsun’a çıkarken hiç kuşkusuz silahlı bir direnme sonucunda yurdu
kurtarmayı amaçlıyordu. Oysa ki, Mustafa Kemal’in de belirtmiş olduğu üzere Osmanlı
toprakları üzerinde kurulmuş kimi dernekler işgalleri engellemeye çabalarken, kimi dernekler
de bölücü ya da onur kırıcı davranışlar içindeydiler. Bu tür dernekler arasında, amacı yabancı
devletlerin kanadı altında bir Kürt devleti oluşturmak olan Kürt Teali Cemiyeti, İstanbul’dan
yönetilen ancak Konya yöresinde çalışmalarını sürdüren Teali-i İslâm Cemiyeti, İtilâf ve
Hürriyet, Sulh ve Selamet Cemiyetleri sayılabilir. İstanbul’da kurulmuş bulunan İngiliz
Muhipleri Cemiyeti iki amaç peşinde görünüyordu. Bunlardan görünürde olanı İngilizleri
barış masasında yumuşak davranmaya itmekti. Görünmeyen amaç ise daha sonra ulusal
direniş sırasında ortaya çıkacaktı ve bu direnişi kırma çabasıydı. Derneğin üyeleri arasında
Vahdettin, Damat Ferit, İçişleri Bakanı olan Ali Kemal gibi isimler vardı.


İşgale Karşı Başlayan Bölgesel Direnişler


Önce    Trablusgarp     ardından    Balkan   Savaşları,   ardından    Yemen’i,   Sarıkamış’ı,
Çanakkalesi’yle, I. Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nu bitkin bir duruma sokmuştu.
Savaşabilecek insan gücünün sayıca azalması bir yana, halkta büyük bir bıkkınlık başlamıştı.
Milyonlarca genç, daha önceden belki de adını hiç duymadığı yurt köşelerinde şehit olmuştu.
Oysa geride kalanlar için yaşam sürüyordu, tarlaların ekilip biçilmesi; tuz, ekmek ve giyecek
bulunması gerekti. Artık halk savaş istemiyordu.


Ordunun çok önemli bir bölümü terhis edilmiş, geriye bir avuç asker kalmıştı. Ancak
cephelerden evlerine dönenlere, evlerinde de rahat yoktu. Asırlarca barış içinde yaşamış
olduğu azınlıklar bu kez onlara yaşam hakkı vermek istemiyorlardı. Emperyalist ülkeler
Anavatan’ı kâğıt üzerinde paylaşmışlar ve azınlıkların ardına geçmişlerdi.


Doğu’da ve Güney’de Ermeniler; Batı’da ve Kuzey’de Rumlar bu paylaşımdan birer “parsa”
kopartmaya çalışıyorlardı. İmparatorluğun başkenti ve onuru İstanbul, kâğıt üzerinde olmasa
bile gerçekten işgal edilmişti. Mondros’taki görüşmelerde İngiliz kumandanı Calthorpe’un
Rauf Orbay’a verdiği güvenceye karşın İstanbul’a gelen müttefik donanma içinde Yunan
gemileri de yer alıyor ve bu imparatorluk içindeki Rumların tahriklerinin artmasına neden
oluyordu.


Saray belki de Vahdettin’in kişiliğinden gelen bir kararsızlık ve çekingenlik içinde idi. Bir
yandan direnme hareketlerini özendiriyor, bir yandan da İngilizlerin “insafına sığınarak”
sorunu en az zararla kapatmaya çalışıyordu. Ancak halkın ne denli yorgun ve savaştan bıkkın
olursa olsun, bu tür bir davranışa dayanamayacağı açıktı.


Daha Mustafa Kemal Anadolu’ya geçerek bu kutsal savaşın ağır sorumluluğunu üstlenmeden
önce yurdun dört bir yanında direnme örgütleri kurulmuş ve bunlardan bir kısmı dünya
kamuoyunu etkileme yönünde çabalarken, bir kısmı kaçınılmaz bir biçimde yeniden silahlı
savaşıma girişmişlerdi.


İşgal kuvvetlerine karşı ilk silahlı direnme, 19 Aralık 1918’de Güney’de Dörtyol’da başladı.
Fransızlar İskenderun’a asker çıkarttıktan sonra 11 Aralık 1918’de Dörtyol’u işgal etmişler ve
bunları Ermeni Alayı’na ait bazı birlikler izlemişlerdi. Zaman zaman çevre köylere de
baskınlar düzenleyen ve yağmacılık yapan bu kuvvetlere karşı, silaha sarılmaktan başka bir
yol olmadığını gören halk ilk kez 19 Aralık 1918’de Karakese Köyü’ne saldırmak isteyen
Fransız birliğine ateş açtı. Böyle bir şeyi ummayan Fransızlar on beş kayıp vererek yeniden
Dörtyol’a çekilmek zorunda kaldılar.
Yabancı işgale karşı bölgesel direnişlerin daha örgütlü olduğu Batı Anadolu’da bir Yunan
işgali olasılığına karşı örgütlenmeler daha işgalden önce başlamıştı. Bu yörede değişik
nedenlerle “dağa çıkmış” olan efelerin bu amaç doğrultusunda yönlendirilmelerinin de büyük
katkısı olmuştur.


Batı Anadolu’daki düzensiz direnişleri tek merkezden yönetilecek bir şekilde düzenlemek
amacıyla Bursa’da bulunan 56. Tümen’e komutan olarak atanan ve İzmir’in işgaliyle birlikte
salt kâğıt üzerinde kalan 18. Kolordu Komutan vekili olan Albay Bekir Sami (Gündav),
Mustafa Kemal’in Samsun’a varışından dört gün sonra 23 Mayıs 1919’da Bandırma’ya geldi.
Bekir Sami Susurluk, Balıkesir, Akhisar, Salihli, Alaşehir, Eşme ve Kula’yı örgütlemeye
çalışarak 27 Haziran’da Bursa’ya gelecek ve Bursa’nın düşüşüne dek orada kalacaktır.


Batı Anadolu’daki direnişi örgütlemeye çabalayan Bekir Sami’nin yanısıra isminden söz
edilmesi gereken birkaç kumandan daha vardır. Bunlardan biri Bandırma’da Albay Bekir
Sami Bey’le buluşan Albay Kâzım (Özalp), bir diğeri de Aydın’da bulunan 57. Tümen
Kumandanı Albay Şefik (Akor)’dur. Sırası geldikçe değineceğimiz pek çok isim arasında
şimdiden belirtmek istediğimiz iki isim de Ayvalık’taki 172. Alay’ın kumandanı Ali
(Çetinkaya) ve Galip Hoca adıyla İzmir çevresindeki direnişleri örgütlemeye çalışan Celal
Bayar’dır.


Bu arada 15 Mayıs’ta İzmir’e çıkan Yunan kuvvetleri yayılmaya başlamışlardı. Önce 18
Mayıs 1919 akşamına kadar İzmir’de ve Urla Yarımadası’nda sağlam bir köprübaşı
oluşturduktan sonra sıkıyönetim ilan etmişler ve Bornova, Cumaovası ve Develi’yi işgal
etmişlerdi. Daha sonra gülünç bazı savlarla işgal genişletilmeye başlandı. Bu konuda verilen
bir emirde “... İzmir’de firar etmiş 2.000 kadar Türk askeri ve 150 kadar süvari, civar
köylerdeki silahlı Türklerle birleşerek, daimi bir tehlike halinde Rumları katliam etmeye
hazırlamaktadırlar. Buna mani olmak için işgalin yavaş yavaş içeriye doğru genişlemesi icap
ediyor” deniyordu.


Yeterince bekledikten ve ikmal sağladıktan sonra harekete geçen Yunan kuvvetleri 26 Mayıs
1919’da Manisa’yı, 27 Mayıs 1919’da Aydın’ı ve 1 Haziran 1919’da Ödemiş’i işgal ettiler.


Aydın’da bulunan 57. Tümen adamakıllı dağınık durumdaydı. Tümen Komutanı Albay Şefik
(Aker) Bey elindeki bir avuç askerle Çine’ye çekildi. Genelkurmay Başkanı Cevdet Paşa’ya
bir rapor yollayarak, halkın katılmasıyla Kuva-yı Milliye kurulmasını ve böyle direnilmesini
istedi.


Ödemiş’in Yunanlılar tarafından işgali sırasında verilen savaş İlk Kurşun Savaşı olarak
adlandırılır. Eğer salt Anadolu düşünülürse ve halkın da katıldığı ilk savaş olarak alınırsa bu
isim doğrudur. Ancak biraz sonra değineceğimiz gibi ordu birliklerinin ilk düzenli direnmeleri
29 Mayıs’ta Ayvalık’ta olmuştur.


Bekir Sami, Ödemiş, Nazilli ve Aydın’ı örgütlemek üzere emir subayı Yüzbaşı Rasim’i
yöreye yollamıştı (Korgeneral Aktuğ). Ödemiş Jandarma Kumandanı Yüzbaşı Tahir
toparlanan güçleri komutası altına alarak Ödemiş Kuva-yı Milliye komutanı imzasıyla 17.
Kolordu’ya rapor göndermeye başlayacaktır. Daha sonraları da bu kuvvetler Yiğit Ordusu
olarak adlandırılacaktır. Ancak silah dağıtılan sekiz bin sivil ve bin kişilik askerî birliklerden
oluşan Yiğit Ordusu’nun gerçekten yiğitçe savaşımına karşın, Yunanlılar 1 Haziran 1919’da
Ödemiş’e girdiler.


Ayvalık’ta 56. Tümen’e bağlı 172. Piyade Alayı bulunmaktaydı. Alay Komutanı Yarbay Ali
(Çetinkaya) 24 Mayıs’ta Bekir Sami’ye gönderdiği bir raporla Yunanlılar’ın her an çıkarma
yapabileceğini ve bu nedenle takviye gerektiğini bildiriyordu. Buna karşılık Bekir Sami milis
güçleri oluşturmasını öneriyordu. 172. Alay’ın o dönemdeki mevcudu; 24 subay, 150 er, 300
milis, 4 makineli tüfek ve 1.189 tüfek idi.


Yunanlılar ellerinde esir bulunan 56. Tümen Komutanı’nın imzasıyla 21 Mayıs’ta Yarbay
Ali’den alayın durumunu sormuşlardı. 172. Alay komutanı bunu kimin sorduğunu anlayarak
şu yanıtı göndermişti:
   “Alayın her ferdi, demirden bir kale gibi yerinde sabittir. Her türlü hıyanet ve hareketlere
mükabeleye hazırdır. Büyük bir hamiyet ve fedakârlık duygusuyla dolu bulunan alayım ve
mıntıkam dahilinde bulunan millet efradı adına arz ederim.”


Ayvalık’a Yunan çıkarması 29 Mayıs’ta yapılmış ve 172.                    Alay bu çıkarmayı
engelleyemeyerek savaşa, savaşa ve düzgün bir şekilde Gömeç’e (Armutlu) çekilmişti. Bu
Batı Anadolu’da Yunanlılar’a karşı ilk direnmedir. Aradan yıllar geçtikten sonra Ali
Çetinkaya Bayındırlık Bakanı olarak bölgeye gidince çok ilginç olaylar yaşanacaktır (bkz. Ek
10).
Haziran başında Anadolu’daki Yunan genişlemesi sürüyor ve buna karşı direnmeler de artıyor
ve örgütlenmeye çabalıyordu. 4 Haziran’da Nazilli işgal edildi. Ancak Türk kuvvetlerinin
Nazilli’yi geri almak üzere harekete geçeceğinin duyulması üzerine 19 Haziran’da boşaltıldı.


Bu arada Kuva-yı Milliye Aydın çevresinde toplanıyordu. Yeni parlayan isimler arasında
Binbaşı Hacı Şükrü çeteleri örgütlemesi açısından dikkat çekiyordu. Yine aynı cephede Yörük
Ali Efe ani baskınlarla Yunanlılar’ı bunaltıyordu. Kuva-yı Milliye’nin Aydın’ı geri almak için
baskın yapacağı duyulmuştu. Ancak bunun karşısında Aydın Mutasarrıfı Abdurrahman Bey,
Çine’de bulunan 57. Tümen Kumandanı Albay Şefik Bey’e: “Şayet çeteler buraya gelir, silah
patlatırsa bir takım masumun kanı döküleceğinden başka, siyaset bakımından devlet ve millet
için pek fena olur. Böyle bir zamanda sükûnet göstermek lazımdır” diyebiliyordu.


Aydın çevresinde Kuva-yı Milliye güçleri üç müfreze şeklinde düzenlenmişlerdi. Topçu Alay
Komutanı Binbaşı Hakkı komutasındaki Umurlu Müfrezesi (Sarayköy Müfrezesi) 274 asker,
iki top, dört ağır makineli tüfeğin yanısıra 371 gönüllüden oluşuyordu. Bu gönüllü Kuva-yı
Milliyeciler genellikle çeteler şeklinde örgütlenmişlerdi.


175. Alay Komutanı Binbaşı Hacı Şükrü komutasındaki Menderes Köprübaşı Müfrezesi 149
piyade, 45 süvari askeri, iki top, dört ağır makinalı tüfek yanısıra 520 gönüllüden oluşuyordu
(Yörük Ali Efe de bu müfrezedeydi).


Söke yöresindeki müfreze de 135. Alay Komutanı Yarbay Mazhar komutasında idi. Genel
olarak Aydın’ı değil Germencik çevresindeki Yunan kuvvetlerini hedef almışlardı.


28 Haziran’da saldırıya geçen Kuva-yı Milliye üç gün süren kanlı savaşlardan sonra
Yunanlılar’ı Aydın’dan sürdü. İtilâf Devletleri’ne karşı devleti güç duruma düşürmek
istemeyen Tümen Kumandanı, Binbaşı Hacı Şükrü’nün isyan bayrağını açtığını ve hükümete
isyan eden bu komutanının Aydın’ı aldığını açıkladı.


Yunanlılar 3 Temmuz’da Aydın’ı geri aldılar. Zira Kuva-yı Milliye Aydın’ın zaptı üzerine
çevreye dağılmıştı. Aslında aynı şey daha önce de Bergama’da olmuş, 12 Haziran 1919’da
Yunanlıların işgal ettiği Bergama 14 Haziran’da Kuva-yı Milliye güçleri tarafından geri
alınmış ve fakat 18 Haziran’da yeniden Yunanlılar’ın eline düşmüştü.
Ancak her şey bir yana, 15 Mayıs’ı izleyen birkaç ay içinde halk toparlanmaya başlamıştı. İlk
günlerde halk çelişik duygular içindeydi. Örneğin Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi gibi kişiler;
“Hemşerilerim, şimdi İzmir’i, Yunan askerleri işgal etmiştir. Bu işgale muhalefet ve
düşmanın taarruzuna mukabele lazımdır. İşgal edilen memleketler halkının silaha sarılması ve
savaşması, Farz-ı ayndır... Fetva veriyorum; silah ve cephane azlığı hiçbir zaman mücadeleye
mani teşkil etmez. Elinizde hiçbir silah olmasa dahi, üçer taş alarak düşman üzerine atmak
suretiyle mutlaka fiili mukabelede bulununuz” şeklinde konuşabilirken, Bekir Sami Bey’in
gözlemlerine göre Bandırma ve Akhisar dört bir yanı Yunan bayraklarıyla süslenerek işgali
bekliyor, Bergama işgalcileri karşılamak üzere heyetler çıkartabiliyordu. Ancak buralarda
oturan yurtseverler kısa bir süre sonra işbirlikçileri engelleyebileceklerdir. Bu arada 17.
Kolordu lağvedilmiş ve 56. Tümen 14. Kolordu’ya bağlanmıştı. Batı Anadolu’da direnişi
başlatmada ve Kuva-yı Milliye’yi örgütlemede büyük katkısı olan Bekir Sami 56. Tümen
Komutanı olarak Bursa’ya gelirken, İstanbul hükümeti tarafından rütbesi kaldırılmış ve aldığı
nişanlar iptal edilmişti. Ancak İstanbul’da alınan kararların Anadolu’da bir etkisi olmadığı
için, görevinin başında kalmıştı.


Batı Anadolu’da Yunanlılar’ın karşısına oldukça etkin bir Kuva-yı Milliye cephesi
oluşturulmuştu. Akhisar-Salihli cephesinde ise yeni bir komutan göze çarpıyordu: Çerkez
Ethem.


Bekir Sami Bey Bandırma’ya geldiği zaman Çerkez Ethem’in, bir süre Enver Paşa’nın
Teşkilât-ı Mahsusa’sında çalışmış olan ağabeyi Yüzbaşı Reşit’le görüşmüş ve bir Kuva-yı
Milliye konusundaki görüşlerini anlatarak katılmasını istemişti. Reşit Bey, Bandırma ve
Manyas bölgesinden toplayacağı Çerkez atlılarını kardeşi Ethem Bey’in komutasında hemen
onun ardından Manisa’ya göndereceğine söz vermişti. Gerçekten Çerkez Ethem müfrezesiyle
birlikte Haziran ortalarında yola çıkarak Ayvalık yöresi üzerinden Soma’ya gelmiş ve burada
Albay Kâzım Bey’den (Dirik) biraz silah ve cephane daha alarak Salihli çevresine yerleşmişti.
Zamanla Çerkez Ethem gücünü artıracak salt Salihli’nin değil, Alaşehir, Akhisar ve Uşak
yörelerinin en büyük gücü haline gelecektir.


                             Misak-ı Milli ve İstanbul’un İşgali
12 Ocak 1920’de çalışmalarına başlanan son Osmanlı Meclisi’nde yurtseverlerin çoğunlukta
olduklarını ancak bozguncu seslerin gerek meclis içinde, gerekse basında varlıklarını
duyurduklarını daha önce belirtmiştik. Hükümet Başkanı Ali Rıza Paşa da kesin bir tavır
alamıyordu. Zaman zaman Ankara’yı destekliyor; zaman zaman da “artık İstanbul’da meşru
bir yasama meclisi ve buna karşı sorumlu hükümet vardır” diyerek, Ankara’nın ulusal güçler
üzerindeki otoritesini sarsıyordu. Daha da ötesi Vahdettin’in çevresinin kışkırttığı kimi
ayaklanmalara karşı etkin önlemler alınmasını engelliyordu.


Ali Rıza Paşa, İngilizler karşısında da bir Osmanlı sadrazamına yakışır davranışlar içinde
değildi. İngilizlerin Cemal Paşa ile ilgili olarak verdikleri “ultimatomu” kabul etmişti.


Ancak son Osmanlı Meclisi’nin yaptığı iki büyük hizmet vardır. Bunlardan biri Erzurum ve
Sivas kongrelerinde alınan kararlara dayanan Misak-ı Milli’nin yayınlanması, diğeri de İngiliz
işgalinden sonra toplantılarına resmen ara vermesidir. Daha sonra bu gerekçelerle
Ankara’daki Büyük Millet Meclisi meşruluğunu savunacak ve dünyaya onaylatabilecektir.


Misak-ı Milli önceleri Mustafa Kemal İstanbul’a gitmekte olan milletvekilleriyle Ankara’da
görüşürken, Erzurum ve Sivas kararları temel alınarak saptanmıştı. Bu temeller çerçevesinde
28 Ocak 1920 tarihinde Osmanlı meclis-i mebusanı Ahdı Milli Beyannamesi adı altında,
aşağıdaki bildiriyi görüştü ve oluşturdu:


Osmanlı meclis-i mebusan üyeleri, devletin bağımsızlığına ve milletin güvenilir bir gelecekte
haklı ve sürekli bir barışa kavuşabilmesinin, yapılabilecek fedakârlığın en çoğunu kapsayan
aşağıdaki esaslara tam olarak uymakla sağlanabileceğini ve bu esaslar dışında kalacak bir
Osmanlı Devleti’nin devam ve varlığının imkânsız olduğunu kabul ve tasdik eylemişlerdir.
            Madde 1- Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 günlü mütarekenin yapıldığı sırada
            düşman ordularının işgali altında kalan Arap çoğunluğunun oturduğu kısımların
            kaderi halklarının özgürce verecekleri oylara göre belirtilmek gerektiğinden, sözü
            edilen mütareke hattı “içinde ve dışında” dini, soyu, istekleri bir olan ve
            birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları taşıyan, sosyal haklarıyla çevre
            koşullarına uymuş bulunan Osmanlı-İslâm çoğunluğunun oturduğu bölgelerin
            tümü “fiilen ve hükmen” ve “hiçbir sebeple” ayrılık kabul etmez bir bütündür.
            Madde 2- Halkının ilk serbest kaldığı zamanki oylarıyla anavatana katılma kararı
            vermiş olan Elviye-i Selase (Kars, Ardahan, Batum) için gerekirse tekrar serbest
            oylamaya başvurulmasını kabul ederiz.
            Madde 3- Türkiye ile yapılacak barışa dek ertelenen Batı Trakya’nın hukuki
            durumu da orada oturanların özgürce kullanacakları oylara göre belirtilmelidir.
            Madde 4- İslâm halifeliğinin, Osmanlı padişahlığının ve hükümetinin merkezi
            olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği korunmalıdır.
            Bu temel korunmak koşuluyla Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaret
            ve ulaştırmasına açık tutulması hakkında bizimle öteki ilgili devletlerin
            oybirliğiyle verecekleri karar geçerlidir.
            Madde 5- İtilâf Devletleri ile hasımları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan
            anlaşma esaslarına göre azınlıklar hukuku -komşu ülkelerdeki Müslümanların da
            aynı haklardan yararlanacakları güveniyle- tarafımızdan pekiştirilecek ve
            sağlanacaktır.
            Madde 6- Ulusal ve ekonomik gelişmemizi sağlamak ve devlet işlerini günün
            kurallarına uygun düzenli yönetimle çevirmeyi başarabilmek için her devlet gibi
            bizim de bu gelişmemizi sağlarken tam bir bağımsızlığa ve özgürlüğe sahip
            olmamız yaşamımızın ve varolmamızın hareket noktasıdır. Bu nedenle siyaset,
            adalet, maliye alanlarıyla öteki alanlardaki gelişmemize engel kayıtlara karşıyız.”


Meclis-i mebusanın 17 Şubat 1920 tarihli on birinci oturumunda söz alan Edirne milletvekili
Şeref Bey bir önerge vererek “Ahdi Milli’nin parlamentolara ve bütün basına bildirilmesini ve
öncelikle görüşülmesini” istedi. Bu önergenin kabulünden sonra Şeref Bey söz alarak
heyecanlı bir konuşma yaptı ve Ahdi Milli Beyannamesi’ni okudu. Daha sonra da bildiri
üyelerin oybirliği ile onaylandı ve gereğinin yapılması için meclis başkanlığına yetki verildi.


Ancak Misak-ı Milli gibi bir bildiri bile İstanbul’daki kimi işbirlikçileri tedirgin edebiliyordu.
Ulusal benliğini ve kişiliğini tümüyle yitirmiş bazı kişiler, ulus yararına olacak ne varsa karşı
çıkmayı huy edinmişlerdi.


Mustafa Kemal’le Ali Rıza Paşa arasındaki otorite çekişmesi sürerken 3 Mart 1920’de Yunan
kuvvetleri saldırıya geçerek Milne Hattı’nı aştılar ve Gölcük Yaylası’yla Bozdağ’ı ele
geçirdiler. Oysa ki, Mustafa Kemal Yunanlılar’ın bir saldırı hazırlığı içinde olduklarını
öğrenmiş ve İstanbul’a da bildirmişti.
Ali Rıza Paşa bu saldırıyı öğrenince, istifa etmekten başka bir çözüm bulamadı. Ancak şimdi
de yeni bir sorun ortaya çıkmıştı: Hükümeti kim kuracaktı?


3 Mart günü Rauf ve Kara Vasıf beyler hükümetin istifasını Ankara’ya bildirirken, Felâh-ı
Vatan grubunun yöneticileri de Vahdettin’e başvurmuşlar ve ulusal çıkarlara aykırı
davranması olası bir hükümet kurulmaması konusundaki ricalarını bildirmişlerdi.


  4-5 Mart gecesi Mustafa Kemal için kendi deyişiyle, bir “telgraf fırtınası” gibi geçti.
  Önce Meclis-i Mebusan Başkanvekilliği’ne çektiği bir telgrafta;
  “... Ulusal ve yurtsal bağımsızlığımızın sağlanması uğrunda her türlü özveriye hazır olan
ulusumuzun kutsal coşkusunu, ancak ulusun tam güvenebileceği bir hükümetin işbaşına
getirilmesi yatıştırabilir. Bütün ulus, bu tarihsel günlerde ulusal iradenin tam vekilliğini
üzerine almış bulunan milletvekillerinin kesin kararlarını sabırsızlıkla beklemektedir. Yurda
ve tarihe karşı yüklendiğiniz büyük sorumluluğu ve bütün dünyanın, kürsülerinize çevrili olan
dikkatli bakışlarını düşünerek, ulusun özverili dayancına uygun kararlar alacağınıza
güvendiğimizi ve yurtseverce çalışmalarınızda bütün ulusun sizinle birlik ve size destek
olduğunu bilginize sunarız efendim” diyordu.
  Mustafa Kemal aynı gün padişaha çektiği telgrafı da şu cümlelerle bitiriyordu:
  “... İçteki ve dıştaki bin türlü tutkunun kabarması üzerine dirliği ve esenliği bozulma
korkusu geçiren yurdumuzun, ulusal vicdana güven vermeyecek bir hükümet başkanına bir
dakika bile katlanamayacağını ve Tanrı esirgesin böyle bir durum ortaya çıkarsa bunun
Osmanlı Devleti tarihinde benzeri görülmeyen acı olaylara yol açacağını, yüce padişahlık
katının bilgilerine sunmayı bir yurt ödevi sayarız. Buyruk padişahımızındır.”


Bu tellerin örneklerini tüm kolordu kumandanlıklarına ve gazetelere gönderen Mustafa
Kemal; gerek meclise, gerekse padişaha saygılı bir üslup içinde, ödünsüz tavrını ortaya
koyuyordu.


İngiltere’nin ve İngiliz taraftarlarının Damat Ferit’in sadrazamlığını beklemelerine karşın 8
Mart 1920’de bu göreve Salih Paşa getirildi. Bundan üç gün sonra İtilâf Devletleri’nin
İstanbul temsilcileri, 11 Mart 1920’de biraraya gelerek almaları gereken önlemleri
düşündüler. Bu önlemler arasında Londra Konferansı eğilimine uygun olarak meclisteki
bağımsızlıkçı milletvekillerinin tutuklanması ve meclisin kapatılması vardı. Bu önlemlerin
planlanması Ankara’da duyulmuştu. Mustafa Kemal derhal karşı önlemler alma çabasına
girişti. Ancak bunları anlatmadan önce kısaca Londra Konferansı ve bu konferansın eğilimleri
üzerinde durmamız gerekir.


ABD’nin      Avrupa      politikasından    çekileceğinin     anlaşılması    üzerine   Osmanlı
İmparatorluğu’nun durumunu ve geleceğini saptamak İngiltere ve Fransa’ya kalmıştı.
İtalya’nın istekleri pek göz önüne alınmıyordu. Rusya’da sosyalist devrimin başarıyla
gerçekleştirilmesi ve devrimi boğmak isteyen ayaklanmaların başarısız kalması, İngiliz
kamuoyunu endişelendirmişti. Barışın imzalanmasının uzaması Türkleri Bolşeviklerin
kucağına atacağı kaygısını uyandırmıştı.


Bu sorunları tartışmak üzere 12 Şubat 1920’de Londra’da bir konferans toplandı. Bu
konferans 10 Nisan 1920’ye dek sürecek; daha sonra aynı konuda 18 Nisan 1920 tarihli San
Remo Konferansı toplanmak zorunda kalacaktır.


Londra Konferansı’nda üzerinde anlaşmaya varılan konular arasında İstanbul’un Türkler’e
bırakılması, ancak askerden arındırılması, ayrıca boğazlarda denetimin karma bir komisyona
bırakılması vardı. Çatalca’ya kadar Doğu Trakya ve Oniki Ada, Yunanlılar’a veriliyordu.
Buna karşılık İzmir “serbest liman” olarak kullanılacaktı. Konferans kararlarına göre Arap
ülkeleri Osmanlı topraklarından ayrılıyor, kurulacak Ermenistan, Milletler Cemiyeti’nin
mandası oluyordu.


Londra’da bu kararlar alınırken Anadolu’da hareketli günler yaşanıyordu. Salih Paşa
Kabinesi’nin geçici olduğu ve zaman kazanmak için kurdurulduğu düşüncesi yaygındı. Kâzım
Karabekir’in 10 Mart 1920 tarihinde Mustafa Kemal’e gönderdiği telgrafta ileri sürdüğü
kanılar genellikle paylaşılıyordu. Karabekir, İtilâf Devletleri’nin padişaha dayanan bir orduyu
ulusal güçlerin karşısına çıkartmak isteyeceklerini ve bunun için de Damat Ferit’i sadrazam
yaptıracaklarını belirttikten sonra değişik öneriler ileri sürüyordu. Bunlar arasında kendince
en önemlisi, İngilizler’in “Bolşeviklik” korkusunu haklı çıkarır gibiydi.


   “En mühim bir iş de şimdiden hiçbir taahhüde girmemek şartı ile Bolşevikler’in bir an
evvel Kafkaslar’ın cenubuna aşmasını temin için kendilerini bir münci (kurtarıcı) bekleyen
milyonla halk olduğunu kendilerine anlatmaktır. Bu hususta icap eden teşebbüste
bulunmaklığım için hey’eti celilerinin mütalâalarına intizar eylerim...”
Mustafa Kemal 11 Mart günü Rauf Bey’e bir telgraf çekerek durumun karışacağını ve
Ankara’ya kaçmalarının yararlı olacağını bildirmiştir. Bu konuda yolladığı telgrafta şöyle
demektedir:


   “... İngilizler’in tutuklama kararına karşı meclisin, sonuna değin yiğitçe görevini yapması
pek yararlı ve parlaktır. Ancak sizinle birlikte, varlıkları ileriki işlerimiz ve girişimlerimiz için
çok gerekli olan arkadaşların, sonunda bize katılabilmeleri kesin olarak güven altına
alınmalıdır...”


Rauf Bey bu telgrafı 13 Mart gecesi Sivas milletvekili Kara Vasıf Bey’in evinde
arkadaşlarıyla tartıştı. Toplantıda ayrıca Bekir Sami ve Yunus Nadi vardı. Son ana kadar
beklemeye ve son anda karşıya geçmeye karar aldıysalar da, 16 Mart’ta bunu başaramayacak
ve tutuklanacaklardır.


15 Mart 1920’de İngiliz Generali Wilson, harbiye nazırına İstanbul’un işgal edileceğini
bildirdi. İstanbul zaten “fiilen” işgal altında olduğundan, bu eylemin herhangi bir zorluk
çıkartmayacağı açıktı. Ancak buna rağmen İngiliz askerleri Direklerarası’ndaki 10. Tümen
Karargâhı’nda ve yine aynı yöredeki Letafet Apartmanı’nda bulunan Mızıka Bölüğü’nde ateş
açtılar. Her iki yerde de çok sayıda asker yaralandı ve sekiz asker şehit oldu.


İstanbul’un işgali, Manastırlı Hamdi adında yurtsever bir memur tarafından dakikası
dakikasına Ankara’da hat başında bekleyen Mustafa Kemal’e anlatılıyordu. Mustafa Kemal
de gelen haberleri anında tüm kolordulara duyuruyordu. Manastırlı Hamdi Bey’in bu üstün
görev bilinci, olayların gelişimini izlemek açısından Ankara’ya büyük kolaylık sağladığı gibi,
Mustafa Kemal’in söylevinde kendisine iki sayfadan fazla yer ayırması ve teşekkürlerini
yinelemesiyle kendisini Türk tarihine geçirmiştir.


Rauf Bey, 16 Mart 1920 günü Kara Vasıf Bey’le birlikte Meclis-i Mebusan basılarak
tutuklanmadan önce, sabahleyin Konya milletvekili Vehbi Hoca ve Eskişehir milletvekili
Abdullah Azmi Bey’le birlikte Yıldız Sarayı’na giderek Vahdettin’le görüştü ve meclis adına
“Mütareke’ye aykırı bir tecavüz karşısındayız. İşgal devletleri tarafından ileri sürülen
teklifleri reddetmelisiniz” önerisinde bulundu. Vahdettin’in bu öneriye yanıtı şu oldu: “Bu
millet bir sürüdür. Her sürüye bir çoban lazımdır. Bu çoban da benim.”
İşgal devletleri yayınladıkları resmî bildirimde, işgalin geçici olduğunu, amaçlarının padişahın
otoritesini güçlendirmek olduğunu ve Türkler’i İstanbul’dan yoksun bırakmak istemediklerini,
ancak taşradaki olayların gidişine göre bu kararın değişebileceğini açıklıyorlardı.


Buna karşılık Mustafa Kemal, İstanbul’daki İngiliz, Fransız, İtalyan temsilcilerine, Amerika
Siyasi Temsilcisi’ne bir “Protesto” gönderdi. Bu protestoda Mustafa Kemal; “Osmanlı
ulusunun siyasi egemenliğine ve özgürlüğüne indirilen bu son yumruk; hayatımız ve
varlığımızı ne bahasına olursa olsun, savunmaya kararlı olan biz Osmanlılardan çok, 20.
yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün ilkelere; özgürlük, yurt ve ulus duygusu
gibi bugünkü insan topluluklarının temeli olan bütün ilkelere ve bu ilkeleri ortaya koyan
insanlığın genel vicdanına indirilmiş demektir” diyordu.


Yine aynı gün tüm valiliklere ve komutanlıklara gönderdiği yönerge ile işgalin protestosunu
isteyen Mustafa Kemal, ulusa yayınladığı bir bildiriyi şu cümlelerle bitiriyordu:


   “İnsanlık dünyasının beğenisi, İslâm dünyasının kurtuluş dileklerinin gerçekleşmesi,
yüksek halifeliğin yabancı etkilerden kurtarılmasına ve ulusal bağımsızlığın geçmişteki
şanımıza yaraşır bir inançla savunulup sağlanmasına bağlıdır. Giriştiğimiz bağımsızlık ve yurt
savaşında Ulu Tanrı’nın yardım ve kayırıcılığı bizimledir.”


Mustafa Kemal daha sonra da olağanüstü yetkilerle donatılmış bir meclisin Ankara’da
toplanması için çağrıda bulunacaktır. Ancak bu çağrıdan önce 18 Mart 1920’de Meclis-i
Mebusan’ın 24. oturumunda verilen on altı imzalı bir önerinin kabulü ile meclis oturumları
ertelendi. Ertelenen bu oturumlar Ankara’da sürdürülecektir.


            18 Mart 1336 (1920) tarihli Osmanlı Mebusan Meclisi Tutanakları;


            Mebuslardan bazılarının Mebusan Meclisi binasından zorla alınması üzerine
            protesto mahiyetinde olan Rıza Nur Bey’in (Sinop) beyanatı ve takriri:
            Reis: Bir takrir var, müsaadenizle okuyalım (okunsun sesleri).
            Rıza Nur Bey (Sinop): Bendeniz söz istiyorum.
            Reis: Buyurunuz efendim.
Rıza Nur Bey: Efendiler, mühim tarihi bir an yaşıyoruz. Bu devlet ve millet bu
zamana kadar böyle bir musibete uğramamıştır. Osmanlı payitahtı ve İslâm
Hilafeti’nin merkezi bugün ecnebi devletlerin silahlı işgali altına girmiş
bulunuyor. Buna icap ettiren hiçbir hal yoktur. Osmanlı Mebusan Meclisi
tecavüze uğradı. Mebus arkadaşlarımızdan Rauf, Vasıf, Faik beyler ve Numan
Efendi, Mebusan Meclisi’nden işgal kuvvetleri tarafından zorla alınıp tevkif
edildiler. Bu hal Anayasa Hukuku’na ve Devletler Hukuku’na tamamıyla
aykırıdır. Kayıtsız şartsız vicdan ve fikir istiklaline malik olmayan bir Mebusan
Meclisi’nin serbestçe karar alması mümkün olamayacağından mebusların
dokunulmazlığına karşı yapılan bu tecavüzü protesto ediyoruz. Bu protestomuzun
bütün cihan teşrii meclislerinin ve bilhassa bütün parlamentoların anası olan
Britanya Parlamentosu’na ve bu gibi tarihi vakalara defalarca sahne olmuş olan
Fransız ve İtalyan parlamentolarına bildirilmesini temenni ederiz.
Bugün üzerimize aldığımız milli vazifeyi yapmaya ancak bu derecede kudretliyiz.
Bu takririmizi milli bir vesika olarak tarihe bırakıyoruz.
Seyfullah Efendi (Isparta): Muhterem arkadaşlarımızdan iki zatın ismi
söylenmedi. Cemal Paşa ile Tahsin Bey de tutulmuşlardır.
Reis: Takriri okuyoruz efendim.
“Osmanlı Esas Kanunu’nun (Anayasa’nın) yedinci maddesi mucibince sulha ve
ticaret ve toprak verip almak ve Osmanlı tebasının asli hukuk ve şahsiyetine ait
bulunan ve devletçe masrafları gerektiren anlaşmaların yapılmasında Osmanlı
Meclisi’nin tasdiki şarttır. Umumi harbin memleketimiz için pek ziyadesiyle fena
şartlar içinde bitmesi sebebiyle elim bir tarihi vazife yapmaya davet olunan
Mebusan Meclisi, son zamanda Hilafet ve Saltanat merkezinde fevkalade haller
olması ve meşrutiyetle idare edilen memleketlerde mebuslara sağlanan
dokunulmazlık ve muafiyetin, vakaların zorlaması, neticesinde kaldırılmış olması
sebebiyle mebusluk vazifesinin icaplarını, memleketin içinde bulunduğu vaziyet
ile bağdaştırmak imkânından mahrum kalmıştır. Her şeyden evvel fikir hürriyeti
ve vicdan istiklâline bağlı olan bu mukaddes vazifenin emniyetle yapılmasına
imkân verecek bir hal ve vaziyeti husule gelmesini bekleyerek umumi
toplantıların geri bırakılmasını teklif ederiz.
Lazistan: Osman Nuri, Sinop: Cemal Zeki, Maraş: Tahsin, Sinop: Dr. Rıza Nur,
Bolu: Tunalı Hilmi, İçel: Hilmi, Erzincan: Halil, Trabzon: Hüsrev, Gümüşhane:
Zeki, İzmit: Ali, İstanbul: Kamil, Erzurum: Hüseyin Avni, Bursa: İlyas, Tokat:
Şevki, Karahisar Şarki: Fasıl.”
(Evet, reye konsun sesleri)
Reis: Takririn içindekilere tamamıyla bilgi edinildi mi,
Reis: Mebusluk vazifesinin yapılmasında emniyet verici bir halin gelmesine kadar
müzakerelerimizin geri bırakılmasını teklif ediyorlar. Kabul edenler ellerini
kaldırsınlar.
Selahattin Bey (İstanbul): İttifakla kabul (İttifakla kabul sesleri).
Reis: Evet efendim, ittifakla müzakerenin geri bırakılması kabul edildi.
Celsenin (oturumun) hitamı (bitmesi).

				
DOCUMENT INFO
Shared By:
Categories:
Tags:
Stats:
views:9
posted:2/12/2012
language:
pages:15
Zeki İlçin Zeki İlçin
About